Stephen King Cep



Yüklə 1,41 Mb.
səhifə13/29
tarix17.08.2018
ölçüsü1,41 Mb.
#71663
1   ...   9   10   11   12   13   14   15   16   ...   29

"Hiçbir zaman inanarak söylemedim, elbette; bir şaka, komik bir abartıydı, ama gerçekte onlardan hiç hoşlanmadım. Özellikle de okulda bulunmaları canımı çok sıkıyordu. Okula sokulmamaları için bir girişimde bulunabilirdim, ama reddedileceğimden emindim. Gelgite karşı bir yasa çıkarmaya benzer, değil mi?" Birkaç kez hızlıca soluk alıp verdi. "Kardeşim altmış beşinci doğum günüm için bana bir tane hediye etmişti. Pili bitene kadar kullandım..." Tekrar soluklandı. "Ve bir daha hiç şarj etmedim. Radyasyon yaydıklarını biliyor musunuz? Küçük miktarda, evet... ama insanın başına o kadar yakın bir radyasyon kaynağı... beynine..."

"Tonney'ye gidene kadar beklemelisiniz, efendim," dedi Jordan. Müdürün bastonu çürük bir meyve parçası yüzünden kayınca hemen destek °'UP dengesini kaybetmesini önledi.

"İyi fikir," dedi Clay.

Evet," diye onayladı müdür. "Sadece... onlara hiç güvenemedim, an-atmak istediğim bu. Bilgisayarım için hiç böyle hissetmemiştim. Ona ör-eğın suya alışması gibi uyum sağladım."

179

Stephen King



Okulun anayolu, tepenin üzerinde ayrılıp Y şeklini alıyordu. sDı uzanan kısmı, yatakhane oldukları anlaşılan binalara, diğeri ise sınıflan bulunduğu binalara, idare binalarına ve karanlıkta parlayan bir kemer doğru gidiyordu. Çöpler ve atılmış ambalaj kâğıtları altında bir yığın oiUl; turmuştu. Jordan'ın dirseğinden tutarak destek olduğu Müdür Ardai çöplerden mümkün olduğu kadar kaçınmaya çalışarak onlara yolu gös. terdi. Müzik artık (Bette Midler WindBeneath My Wings'in söylüyordu) kemerin ötesinden geliyordu. Clay kemiklerle boş patates cipsi poşetleri-nin arasında düzinelerce CD olduğunu gördü. İçinde kötü bir his beliri-

yordu.


"Şey, bayım? Müdür Bey? Belki de biz..."

"Merak etmeyin," dedi müdür. "Çocukken müzikli sandalye oyununu oynamış mıydınız hiç? Oynadınız elbette. Müzik devam ettiği sürece endişelenecek bir şeyimiz yok. Kısaca bir göz atıp Cheatham Köşkü'ne gideceğiz. Orası müdürün konutu. Tonney Sahası'na iki yüz metre bir mesafe kaldı. Sözüme güvenebilirsiniz."

Clay, Tom'a baktı. Ufak tefek adam omuz silkti. Alice başını kısaca

salladı.


Jordan o sırada onlara bakıyordu (biraz endişeli bir ifadeyle) ve aralarındaki sessiz anlaşmaya tanık oldu. "Görmeniz gerek," dedi onlara. "Müdür bu konuda haklı. Görmeden bilemezsiniz."

"Neyi görmeden, Jordan?" diye sordu Alice.

Ama Jordan'ın tek yaptığı iri, çocuk gözleriyle ona bakmak oldu "Bekleyin," dedi.

l"> Kanatlarımın Altındaki Rüzgâr.

180

Cep


13

"Bok canına," dedi Clay. Zihninde sözcükler boğazını acıtan birer dehşet çığlığı -biraz da hiddet vardı- gibi yükselmişti, ama dudaklarının arasından çıkan, titrek bir mırıltıdan ibaretti. Bunun bir sebebi, müziğin bu kadar yakındayken AC/DC konseri kadar gürültülü oluşuydu (Gerçi pebby Boone'un şirin bir okullu kız edasıyla söylediği You Light Up My llfe'ınn son seste bile Hell's Bells ile uzaktan yakından ilgisi yoktu.) ama asıl sebep hissettiği şoktu. Frekans ve Boston'dan kaçışlarının ardından her şeye hazır olduğunu düşünmüştü ama yanılıyordu.

Bunun gibi hazırlık okullarının Amerikan futbolu gibi bayağı bir spora yer verdiğini sanmazdı, ama anlaşılan klasik futbolun ayrı bir önemi vardı. Tonney Sahası'nın etrafındaki tribünler bin kişiyi alabilecekmiş gibi görünüyordu. Kenarlarına asılmış bayraklar, son birkaç gün yağan yağmur yüzünden kirlenmişti. Sahanın uzak ucunda kocaman bir skor tabelası vardı. Clay karanlıkta tabeladaki yazıyı okuyamadı, ama gündüz de olsa muhtemelen gördüğünü anlayamayacaktı. Sahayı görecek kadar ışık vardı ve önemli olan buydu.

Çimlerin her santimetrekaresi telemanyaklarla doluydu. Bir konservedeki sardalyeler gibi bacak bacağa, kalça kalçaya, omuz omuza sırtüstü yatıyorlardı. Yüzleri şafak öncesinin kapkara göğüne çevrilmişti.

"Ulu Tann'm," dedi Tom. Sesi boğuktu, çünkü yumruğunu ağzına bastırmıştı.

"Kızı yakalayın!" diye bağırdı müdür. "Bayılacak!"

"Hayır... iyiyim," dedi Alice, ama Clay kolunu omzuna atınca ona yaslanıverdi. Göğsü sık soluklarla inip kalkıyordu. Gözleri açıktı ama baharı sabitti.

Hayatımı Aydınlatıyorsun.

181

Stephen King



"Tribünlerin altında da varlar," dedi Jordan. Clay'in bir süre [n madiği çalışılmış, gösterişçi bir sükûnetle konuşmuştu. Arkadaşlarına ,.. kedinin gözlerinde kaynaşan kurtçukların midesini bulandırmadığlrn s leyen bir çocuğun sesiydi... eğilip midesindekileri boşaltmadan hemen önceki konuşma sesi. "Müdürlen iyileşemeyecek kadar ağır yaralıları ora-ya koyduklarını düşünüyoruz."

"Müdürle diyeceksin, Jordan."

"Bağışlayın, efendim."

Debby Boone şairane bir ses patlamasıyla sustu. Bir sessizlik oidu Ardından Lawrence Welk ve Champagne Müzisyenleri yine Baby Elen. hant Walk'a başladı. Dodge da iyiydi, diye düşündü Clay.

"Kaç müzik seti var?" diye sordu Müdür Ardai'ye. "Ve bunu nasıl becermişler? Tanrı aşkına, bunlar beyinsiz! Hapsi birer yaşayan ölü!" Aklına korkunç bir fikir geldi. Mantıksız olduğu kadar ikna ediciydi de. "Siz mi yaptınız? Onları susturmak için veya... bilmiyorum..."

"O yapmadı," dedi Alice. Clay'in kollarının güvenliğinde sakince konuşuyordu.

"Hayır ve her iki önermeniz de yanlış," dedi müdür.

"İkisi de mi? Ben..."

"Müziği çok seviyor olmalılar," dedi Tom düşünceli bir edayla. "Çünkü binaların içine girmeyi sevmiyorlar. Ama CD'ler hep içerde, değil mi?"

"Müzik setleri de öyle," dedi Clay.

"Şimdi açıklayacak vakit yok. Gökyüzü aydınlanmaya başladı bile. Ve... sen söyle, Jordan."

Jordan anlamadığı bir dersi anlatan biri gibi itaatle cevap verdi. "Tüm iyi vampirler horozlar ötmeden önce içerde olmalıdır, efendim."

"Doğru, horozlar ötmeden. Şu an için sadece bakın. Tek yapman12 gereken bu. Böyle yerler olduğunu bilmiyordunuz, değil mi?"

182


1

Cep


"Alice biliyordu," dedi Clay.

Baktılar. Ve Clay karanlığın hafiflemesinin de etkisiyle hepsinin göz-rinin aÇ'k olduğunu aı etfi- Görmediklerinden neredeyse emindi; sadece... açıklardı.

Burada kötü bir şeyler oluyor, diye düşündü. Sürü davranışı sadece

başlangıç"-

Yığılmış bedenlere ve ifadesiz yüzlere (çoğunluğu beyazdı, ne de olsa burası New England'dı) bakmak korkunçtu, ama gökyüzüne dönmüş bos gözler içini tarifsiz bir dehşetle doldurmuştu. Fazla uzak olmayan bir yerde sabahın ilk kuşu cıvıldadı. Bir horoz değildi, ama müdür yine de ir-kildi. Bu kez ona destek olan Tom oldu.

"Haydi," dedi müdür, onlara. "Cheatham Köşkü uzakta değil ama yürümeye başlasak iyi olacak. Nem bacaklarımı iyice kaskatı etti. Dirseğimi tut, Jordan."

Alice, Clay'in kolundan kurtulup yaşlı adamın diğer yanma geçti. Müdür, kıza gülümseyerek başını iki yana salladı. "Jordan, benimle ilgilenebilir. Birbirimize bakabiliyoruz, değil mi, Jordan?"

"Evet, efendim."

"Jordan?" dedi Tom. Clay'in Cheatham Köşkü olduğunu düşündüğü Tudor stili büyükçe (ve oldukça gösterişli) bir binaya yaklaşıyorlardı.

"Efendim?"

"Skor tabelasının üstünde ne yazıyordu? Okuyamadım."

"mezuniyet hafta sonuna hoş geldiniz." Jordan neredeyse gülüm-seyecekti ama sonra o sene mezuniyet töreni olmayacağını hatırladı -ası-tan bayraklar yıpranıp yırtılmaya başlamıştı bile- ve yüzündeki aydınlık y°k oldu. O kadar yorgun olmasaydı soğukkanlılığını koruyup kendini kontrol edebilirdi, ama vakit çok geçti, neredeyse gün ağaracaktı ve hâlâ aiten Akademisi'nin gri bordo üniforması içinde olan, geride kalan son °İrencisi müdürün konutuna doğru yürürken gözyaşlarına boğuldu.

183

Stephen King



14

"Bu inanılmazdı, efendim," dedi Clay. Jordan'm hitap şeklini kolayca benimsemişti. Tom ve Alice de öyle. "Teşekkürler."

"Evet," dedi Alice. "Teşekkür ederiz. Hayatımda hiç iki hamburger yememiştim... en azından böyle büyük boyda olanlardan."

Ertesi gün öğleden sonra saat üçtü. Cheatham Köşkü'nün arka ve-randasmdaydıiar. Charles Ardai -Jordan'm deyişiyle müdür- küçük, gazh bir mangalda hamburger pişirmişti. Söylediğine göre et kesinlikle sağlık-lıydı, çünkü kafeteryanın dondurucusunu çalıştıran jeneratör önceki gün öğle vaktine kadar devredeydi (Gerçekten de Tom ve Jordan'm dondurucudan getirdiği köfteler kaskatıydı ve üzerleri hâlâ buzluydu.). Saat beşe kadar etleri ızgara etmelerinde bir salanca yoktu, ama tedbirli olma mecburiyeti yemeği erken yemelerine sebep olmuştu.

"Pişen yemeğin kokusunu alırlar mı?" diye sordu Clay.

"Öğrenmeye hiç heves etmedik, diyelim," dedi müdür. "Ettik mi, Jordan?"

"Hayır, efendim," dedi Jordan ve ikinci hamburgerinden bir lokma aldı. Yavaşlıyordu, ama Clay görevini yerine getirebileceğini düşündü. "Uyandıklarında ve kasabadan döndüklerinde içeride olmamız gerek. Kasabaya gidiyorlar. Tohumlarla dolu bir tarladaki kuşlar gibi ortalığı yağmalıyorlar. Müdür öyle diyor."

"Malden'dayken eve daha erken dönüyorlardı," dedi Alice. "Evlerinin neresi olduğunu bilmiyorduk gerçi." Tatlı çanaklarının olduğu tepsiye bakıyordu. "Şunlardan bir tane alabilir miyim?"

"Elbette." Müdür tepsiyi ona doğru itti. "İstersen bir hamburger daha alabilirsin. Yemediklerimiz yakında bozulacak."

184


Cep

Alice inleyip başım iki yana salladı, ama tatlılardan bir tane aldı.

-rom da-

«Her sabah aynı saatte ayrılıyor gibiler ama dönüşleri daha geç ol-

va başladı," dedi Ardai düşünceli bir ifadeyle. "Neden acaba?"

"Yiyecekler azaldığı için olabilir mi?" dedi Alice.

"Belki..." Kendi harnburgerinden son bir lokma aldı, sonra artıkları • enle bir kâğıt mendile sardı. "Birçok sürü var, biliyorsunuz. Seksen ki-lornetrelik alan içinde bir düzine kadar olabilir. Güneye giden insanlardan öğrendiğimiz kadarıyla Sandown, Fremont ve Candia'da birer sürü var. Gündüzleri neredeyse amaçsızca yiyecek arıyorlar, belki yiyeceği olduğu kadar müzik de arıyorlar. Sonra geldikleri yere dönüyorlar."

"Bundan emin misiniz?" dedi Tom. Bitirdiğinin boş kabını bırakıp bir başka tatlıya uzandı.

Ardai başını iki yana salladı. "Hiçbir şeyden emin olamayız, Bay Mc-Court." Uzun, beyaz saçları (Clay tam bir İngilizce profesörü saçı olduğunu düşündü) hafif öğle sonrası esintisiyle uçuştu. Bulutlar gitmişti. Arka verandadan kampus oldukça iyi görünüyordu ve an itibarıyla boştu. Jor-dan düzenli aralıklarla konutun önüne gidiyor ve Akademi'nin giriş yolunu gözleyerek ortalığın sessiz olduğunu bildiriyordu. "Başka tüneme alanları görmediniz mi?"

"Hayır," dedi Tom.

"Ama karanlıkta yol alıyoruz," diye hatırlattı Clay. "Ve geceler artık ¥ce karanlık oluyor."

"Evet," diye onayladı müdür. Neredeyse bir rüyadaymışçasına konuşuyordu. "Le moyen âge'daki gibi. Yani, Jordan?"

"Ortaçağ, efendim."

"Aferin." Çocuğun omzunu sıvazladı.

"Büyük sürüler bile gözden kaçırılabilir," dedi Clay. "Saklanmak zo-da kalmazlar." "

185


Stephen King

Hayır, saklanmıyorlar, diye onayladı Müdür Ardaı parmakla birleştirerek. "En azından henüz değil. Sürü halinde hareket ediyor] yiyecek arıyorlar... ve yiyeceklerle uğraştıkları sırada grup bilinçleri za hyor olabilir... ama belki daha az. Her gün belki daha az."

"Manchester yanıp kül oldu," dedi Jordan aniden. "Yangını bun görebiliyorduk, değil mi, efendim?"

"Evet," diye onayladı müdür. "Çok üzücü ve ürkütücüydü."

"Massachusetts'e geçmek isteyenlerin sınırda vurulduğu doğru muı« diye sordu Jordan. "İnsanlar böyle diyordu. Söylediklerine göre Veı. mont'a gidilmeliymiş. Tek güvenli yol orasıymış."

"Palavra," dedi Clay. "Bize de aynısını New Hampshire sınırı için söylemişlerdi."

Jordan irileşmiş gözlerle ona bir an baktıktan sonra kahkahalarla gülmeye başladı. Çocuğun güzel kahkahaları durgun havada çınladı. Sonra, uzaklarda bir yerde bir silah patladı. Daha yakınlardan biri öfke veya dehşetle haykırdı.

Jordan gülmeyi kesti.

"Bize dün gece içinde bulundukları o tuhaf durumdan bahsedin," dedi Alice usulca. "Ve müzikten. Bütün sürüler geceleri müzik dinliyor mu?"

Müdür, Jordan'a baktı.

"Evet," dedi çocuk. "Hepsi yumuşak parçalar. Rock yok, folk yok..."

"Klasik de yok sanırım," diye araya girdi müdür. "Zorlayıcı yapıda bit şey yok."

"Bu onların ninnisi," dedi Jordan. "Müdürlen böyle düşünüyoruz, fa ğil mi, efendim?"

"Müdürle, Jordan."

"Müdürle, evet, efendim."

"Gerçekten de öyle düşünüyoruz," diye onayladı müdür. "Aflia d fazlası olabileceğinden şüpheleniyorum. Çok daha fazlası."

186

Cep


r)ay afallamıştı. Nasıl devam edeceğini bilmiyordu. Arkadaşlarına

, ıra hissettiklerinin aynısını onların yüz ifadelerinde de gördü... sade-bakın kafa karışıklığı değil, aynı zamanda aydınlatılmaya dair korkutucu bir

isteksizlik.

Iviüdür Ardai öne eğilerek, "Açık konuşabilir miyim? Açık konuşanı gerek, hayatım boyunca öyle yaptım," dedi. "Burda korkunç bir şey pfflamıza yardım etmenizi istiyorum. Yapmak için zaman az ve böyle münferit bir hareketin hiçbir anlamı olmayabilir, ama kim bilir? Bu... bu sürüler arasında ne tür bir iletişim olduğunu bilmek mümkün değil. Ne olursa olsun bu... şeyler... sadece okuluma değil, gün ışığına da el koyarken burda hiçbir şey yapmadan duracak değilim. Daha önce kalkışırdım ama çok yaşlıyım, Jordan ise çok genç. Fazla genç. Şimdi ne olduklarım bilmiyorum, ama kısa bir süre önce hepsi insandı. Jordan'ın bunun bir parçası olmasını istemiyorum."

"Üzerime düşeni yapabilirim, efendim!" dedi Jordan. Clay, çocuğun bombalan üzerine bağlayan Müslüman bir intihar bombacısının cesaretiyle konuştuğunu düşündü.

"Cesaretini takdir ediyorum, Jordan," dedi müdür. "Ama olmaz." Çocuğa şefkatle baktı, ama diğerlerine döndüğünde ifadesi katılaşmıştı. "Silahlarınız var -iyi silahlar- ve benim, namlusu açık olmasına rağmen -kontrol ettim- çalışıp çalışmadığından bile emin olamadığım tek atımlık eski w 22'lik tüfeğim var. Çalışsa bile bendeki fişekler ateş almayabilir. Ama küçük otoparkımızda bir benzin pompamız var ve benzin, işlerini bitirme yetebilir."

Yüzlerinde korku görmüş olmalıydı ki başını salladı. Clay'e artık nazik K> sevgili Bay Chips gibi değil, bir yağlıboya tablodaki yaşlı bir sofu gibi

onuyordu. Bir adamı gözünü kırpmadan kazığa bağlanıp yanmaya

«ucum edebilecek biri gibi. Ya da cadı olduğu iddiasıyla bir kadını diri

'yanmaya mahkûm edecek biri.

1«7

Stephen King



Özellikle Clay'e başını sallıyordu. Clay bundan emindi. "N s§ . ğimin farkındayım. Kulağa nasıl geldiğini biliyorum. Ama bu cinaye, mayacak, tam sayılmaz. Yaptığımız, imha olacak. Ve sizi hiçbir şey maya zorlayamam. Onları yakmama yardım etseniz de etmeseniz ,. mesajı iletmeniz gerek."

"Kime?" diye sordu Alice cılız sesle.

"Karşılaştığınız herkese, Bayan Maxwell." Küçük gözlerinde keski bakışlar ve hararetli bir ifadeyle yemeklerden geri kalanlar üzerinden on-lara doğru eğildi. "Onlara, Şeytan'ın dahili mesaj sisteminden gelen ce. hennemden çıkma sinyali alanlara neler olduğunu anlatmalısınız. Bu bil-giyi başkalarına aktarmanız gerek. Gün ışığı kendinden çalınan herkes çok geç olmadan bunları duymalı." Ağzıyla çenesini sıvazlayınca Clav, yaşlı adamın parmaklarının titrediğini gördü. Titremeleri adanım yasma vermek de mümkündü, ama daha önce dikkatini çekmemişti. "Yakında çok geç olacağından korkuyoruz. Değil mi, Jordan?"

"Evet, efendim." Jordan'm bir şeyi bildiğini sandığı muhakkaktı; çok korkmuş görünüyordu.

"Ne? Onlara ne oluyor?" diye sordu Clay. "Müzik ve kablolarla birbirlerine bağlı müzik setleriyle bir ilgisi var, değil mi?"

Aniden bitkin görünen müdürün omuzları çöktü. "Kablolarla bağlı değiller," dedi. "İki dayanak noktanızın da yanlış olduğunu söylememiş miydiniz?"

"Evet ama benim anlamadığım, neyin..."

"İçinde CD bulunan bir müzik sistemi var, o konuda haklısınız. Tek bir toplama disk, diyor Jordan. Bu yüzden aynı parçaları dönüp dolaşıp tekrar çalıyor."

"Ne şanslıyız," diye mırıldandı Tom. Clay, onu güçlükle duymuşa Aîdai'nin az önce söylediğini sindirmeye çalışıyordu... kablolarla bağlı»1' ğiller. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Olamazdı.

180


Cep

"Ses sistemleri -müzik setleri- sahanın etrafına yerleştirilmiş durum-pı diye devam etti müdür. "Ve hepsi de çalışır konumda. Geceleri kü- kırmızı ışıklarının yandığını..."

"Evet," dedi Alice. "Kırmızı ışıklar gördüm, ama üzerinde düşünmemiştim."

"...ama içlerinde hiçbir şey yok -ne CD, ne de kaset- ve onları birbirine bağlayan kablolar da yok. Hepsi de merkezden yayını alıp tekrar dağıtan birer köle."

"Ağızları açıksa müzik ordan da duyuluyor," dedi Jordan. "Çok yüksek değil... bir fısıltı gibi... ama yine de duyulabiliyor."

"Daha neler," dedi Clay. "Bu senin hayal gücünün bir ürünü, ufaklık. Öyle olmalı."

"Ben duymadım," dedi Ardai. "Ama elbette kulaklarım Gene Vin-cent ve Blue Caps hayranı olduğum günlerdeki gibi keskin değil. Jordan ve arkadaşlarının diyeceği gibi, 'mazi'deki günlerde."

"Çok eski ekoldensiniz, efendim," dedi Jordan. Sesinde nazik bir ciddiyet ve belirgin bir şefkat tınısı vardı.

"Evet, öyleyim, Jordan," diye onayladı müdür. Çocuğun omzunu tutup dikkatini diğerlerine yöneltti. "Jordan duyduğunu söylüyorsa ona inanırım."

"İmkânsız," dedi Clay. "Bir iletici olmaksızın mümkün değil."

"Onlar iletiyor," dedi müdür. "Frekans'tan sonra edindikleri bir yetenek gibi görünüyor."

"Bir dakika," dedi Tom. Tek elini bir trafik polisi gibi kaldırdı, indirdi, konuşmaya başladı, tekrar kaldırdı. Jordan, Müdür Ardai'nin yanındaki güvenliği sorgulanabilir sığmağından onu dikkatle izliyordu. Tom onunda konuştu. "Telepatiden mi bahsediyoruz?"

189

Stephen King



"Bu olgu için telepatinin le mot justen olduğunu sanmıyorum," müdür. "Ama teknik ayrıntılara neden takılalım? Bu kelimeyi bugü™ önce kullandığınıza dair soğutucuda kalan tüm hamburgerler üzeri bahse girerim."

"Ve kazanırsınız," dedi Clay.

"Eh, evet, ama sürü halinde hareket olayı farklı," dedi Tom.

"Çünkü?" dedi müdür kaşlarını kaldırarak.

"Şey, çünkü..." Tom sözünü bitiremedi. Clay bitiremeyişinin sebebim biliyordu. Farklı değildi. Sürü halinde hareket etmek insanlara özgü bir olgu değildi ve bunu, tamirci George'un leş gibi pantolon ceket takırtı giymiş kadını takip ederek Tom'un avlusundan Salem Caddesi'ne çıkışım izledikleri andan beri biliyorlardı. Kadını o kadar yakından takip ediyor-du ki uzansa ensesini ısırıverecekti... ama yapmamıştı. Peki neden? Çün-kü telemanyaklar için ısırma faslı bitmiş, sürüleşme faslı başlamıştı.

En azından kendi türlerini ısırma faslı bitmişti. Ama...

"Profesör Ardai başlangıçta herkesi öldürüyorlardı..."

"Evet," diye onayladı müdür. "Kaçabildiğimiz için çok şanslıydık, değil mi, Jordan?"

Jordan ürpererek başını salladı. "Çocuklar her yöne doğru koşuyordu. Öğretmenlerden bazıları da öyle. Öldürüyor... ısırıyor... anlaşılmaz kelimeler söylüyorlardı. Bir süreliğine seralardan birine saklandım."

"Ben de bu evin tavan arasına," dedi müdür. "Kampus -çok sevdiğim kampus- kelimenin tam anlamıyla cehenneme dönüşürken çatıdaki küçük pencereden izledim."

"Ölmeyenlerin çoğu kasabanın merkezine doğru koştu," dedi Jordan "Şimdi birçoğu geri döndü. Ordalar." Başım futbol sahasının bulunduğu yöne doğru salladı.

('> Cehennem Canlan.

190

Cep


»Tüm bunlar bizi nereye getiriyor?" diye sordu Clay. «gence biliyorsunuz, Bay Riddell."

"Clay-"


'Tamarn> Clay. Bence şu an olanlar geçici bir düzensizlikten fazlası.

e bu bir savaşın başlangıcı. Kısa ama çok çirkin bir savaş olacak."

"Sizce de biraz fazla abartılı bir iddia..."

"Değil- Sadece kendi gözlemlerime -ve Jordan'ınkine- dayanarak kokabiliyorum, ama gözlemleyecek oldukça büyük bir sürü vardı. Gidişlerini gelişlerini ve... dinlenmelerini diyelim, hepsini izleme fırsatımız oldu. Birbirlerini öldürmeyi bıraktılar, ama normal diye sınıflandırabileceğimiz insanları öldürmeye devam ettiler. Ben buna savaş tutumu derim."

"Normalleri öldürdüklerine kendi gözlerinizle şahit oldunuz mu?" diye sordu Tom. Arkasındaki Alice sırt çantasını açıp Bebek Nike'ı çıkardı ve elinde tuttu.

Müdür, Tom'a ciddi bir şekilde baktı. "Oldum. Üzülerek söylüyorum ki Jordan da şahit oldu."

"Kaçmadık," dedi Jordan. Gözleri yaşarmıştı. "Çok fazlalardı. Bir adam ve kadın vardı. Havanın kararmasına o kadar az kalmışken okulda ne yapıyorlardı bilmiyorum ama Tonney Sahası'nı biliyor olamazlardı. Kadın yaralıydı. Adam yürümesine yardım ediyordu. Kasabadan dönmekte olan yirmi kadarına rastladılar. Adam kadını taşımaya çalıştı." Jor-dan'm sesi çatailandı. "Tek başına olsa belki canını kurtarabilirdi, ama onunla... sadece Horton Binası'na kadar gidebildi. Orası yatakhane. Dü-Snce adamı yakaladılar ve..."

¦lordan konuşmayı aniden kesip yüzünü yaşlı adamın ceketine göm-u- Müdür o gün füme rengi bir ceket giymişti. İri eliyle Jordan'm pü-Uzsüz ensesini okşamaya başladı.

Düşmanlarını tanıyor gibiler," dedi müdür düşünceli bir ifadeyle. rıJ'nal mesajın bir parçası olabilir, ne dersiniz?"

191


Stepnen King

"Belki," dedi Clay. Ürkütücü bir şekilde mantıklı geliyordu.

Vatfi.ı

"Gecelen müzik eşliğinde gözleri açık halde kıpırdamadan yata ı.



ne yaptıklarına gelince..." Müdür içini çekti, cebinden bir mendil çık-ve dalgınca çocuğun gözyaşlarını sildi. Clay, adamın hem çok ürkm hem de vardığı sonuçtan emin göründüğünü düşündü. "Bence sistemle ııi yeniden yüklüyorlar."

15

"Kırmızı ışıklan fark ettiniz, değil mi?" diye sordu müdür sınıfın-en-ar-kasından-bile-duyulacağım ses tonuyla konuşmaya devam ederek. "En az altmış üç tane say..."



"Sus!" diye tısladı Tom. Bir yaşlı adamın ağzını eliyle kapamadığı kalmıştı.

Müdür, ona sakince baktı. "Dün gece müzikli sandalye oyunu hakkında ne söylediğimi unuttun mu, Tom?"

Tom, Clay ve Ardai, Tonney Sahası'mn kemerli yolunu artlarında bırakmışlar, turnikelerin hemen gerisinde duruyorlardı. Alice karşılıklı anlaşmayla Jordan ile birlikte Cheatham Köşkü'nde kalmıştı. Futbol sahasından o sırada yayılmakta olan parça, The Girlfrom Ipanema 'nınr) enstrümantal caz versiyonuydu. Clay şarkının telemanyaklar için muhtemelen son moda olduğunu düşündü.

"Hayır," dedi Tom. "Müzik devam ettiği sürece korkulacak bir şey yok. Sadece uyuma güçlüğü çeken biri tarafından boğazımın parçalanıl sim istemiyorum, hepsi bu."

"Merak etme, öyle bir şey olmayacak."

Ipanemalı Kız.

192

Cep


„xjaS1l bu kadar emin olabiliyorsunuz, efendim?" diye sordu Tom.

»Çünkü buna uyku demek mümkün değil. Gelin."

Oyuncuların bir zamanlar sahaya çıkmak için kullandığı beton ram-, aşağı inmeye başladı, Tom ve Clay'in geride kaldığını fark etti ve . a(jama sabırla baktı. "Risk olmadan bilgi kazanılamaz. Ve bu noktada ., • ajun değerinde. Sizce de öyle değil mi? Gelin."

Clay hemen arkasında Tom ile yaşlı adamın bastonunun tıkırtısını •akıp ederek futbol sahasına yöneldi. Evet, sahayı çevreleyen müzik setlerinin küçük, kırmızı ışıklarını görebiliyordu. Yaklaşık altmış, yetmiş taneydiler. Üç dört metrede bir yerleştirilmiş olan büyükçe müzik setlerinin her birinin etrafı telemanyaklarca sarılmıştı. Yıldızların ışığı altında göz korkutan bir görünümleri vardı. Üst üste, dip dibe yığılmış değillerdi, hepsinin etrafında yeterince boşluk vardı, ama bir santimetrekarelik alan bile boşa harcanmış değildi. Müzik-süper marketlerde duyulabilecek tarzda bir şey, diye düşündü Clay, karanlıkta yükselirken kol kola girmiş, kâğıttan kesilerek yapılmış bebekler gibi görünüyorlardı. Yükselen bir şey daha vardı: toprak ve çürük sebzelerin sağlıksız kokusuyla insan dışkısıyla leşlerin karışık kokusu.

Müdür ağları çıkarılarak bir kenara çekilip ters çevrilmiş kalenin etrafından dolaştı. Vücutların oluşturduğu deniz burada, NASCAR tişörtü S'ymiş, bir kolu ısırık izleriyle dolu, otuz yaşlarında genç bir adamla başlir yordu. Isırıklar mikrop kapmış görünüyordu. Bir elinde, Clay'e Alice'in yomdan ayırmadığı küçük ayakkabıyı hatırlatan kırmızı bir şapka vardı. ette Midler yine kanatlarının altındaki rüzgârla ilgili şarkıyı söylerken senÇ adam görmeyen gözlerle yıldızlara bakıyordu.



Yüklə 1,41 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   9   10   11   12   13   14   15   16   ...   29




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə