Tedbili mekânda ferahlık vardır



Yüklə 1,02 Mb.
səhifə1/19
tarix27.10.2017
ölçüsü1,02 Mb.
#15591
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   19

MERHABA

Merhaba…


Benim köşe yazarlığı serüvenimi bilip, beni tanıyan okur, Osmanlı’nın “tedbili mekânda ferahlık vardır” ilkesini, sonuna kadar savunup, takip ettiğimi bilir. O bakımdan ta liseden beri taşıdığım köşe yazarlığı meşgalesine, üniversiteden dönüşte zamanın Kıbrıs Postası’nda devam ettiğimi de hatırlar. Sonra zamanla, Yeni Düzen, Yeni Gün, Yeni Demokrat, Kıbrıslı, bir ara Kıbrıs ve yeni baştan Yeni Düzen’de devam ettiğimi bilirsiniz, çoğunuz.

Bir yerde uzun süre durup, orayla özdeşleşince, insanın ruhu daralıyor. En azından ben böyleyim… İyi bir huy değil ama böyle… Yazacak konu bulmakta zorlanıyor, gündem sizi içine çekip boğuyor v.s. Hele bu son durumda olduğu gibi, hem bir partinin merkez yöneticisi olup, hem de sahibi olduğunuz gazetenin yazar kadrosunda olursanız. Arada bir sanki de bir ömür köşe yazıları çeşitli gazetelerde yayınlanmamış da sırf myk üyesidir diye, gazetede zorla yer işgal etmiş gibi hissettim doğrusu kendimi… Bunaldım…

Oysa ta o eski Kıbrıs Postası’nda ilk yazılarım yayınlandı yayınlanalı, sırf “gazete” olan bir gazetede yazmak niyetinde olduğumu, yazacak gazete bulmakta da hiç zorlanmadığımı, herkes bilir sanırdım… Ama tabii insan, herkesin değil, kendinin bildiği ile yargılar kendi kendini ve günün sonunda, sırf bu yüzden haksız da çıkabilir. Ama işin doğrusu, “gazete” yapmak için çıkarılan bir gazetede yazmak, bana daha cazip geldi ta başından beri olduğu gibi… Engin Ardıç’ı çok severim! Ama sanılmasın ki onun gibi bir “Dokuz Köyden Kovulan” hikâyesi yazmaya ve Yeni Düzen’i kötülemeye kalkacağım! Hayır… Hem kovulmadım kendim ayrıldım, hem de ortada çekiştirilecek bir sorun yok. Sadece ve sadece gazete olmaya çalışan bir yayın organından davet almak, bana çekici geldi çünkü ta başından beri ben, köşe yazıları ile politika yapmak değil, Burhan Felek gibi, Bedii Faik gibi, Refik Halit gibi, orta dönem örneği Çetin Altan, geç dönem örnekleri Engin Ardıç ya da Ahmet Kekeç gibi, on sene sonra da okunabilecek fıkralar yazmak istiyordum. Vakti zamanında, eleştirildim de bu tavrım nedeniyle… Burada, politik kimliğimle değil, “yazar” kimliğimle, delikanlılığımdan beri yapmaya özendiğim bir işi yapmaya geldim. Günlük meseleleri, edebi bir biçemle ele alıp, artık çok seyrek gördüğümüz, “fıkra” tadında yazılarla elekten geçirmek. Kâh sohbet etmek okurla, kâh çok basit bir olaydan düşünsel fantazmalara dalmak! Ya da çok derin gibi görünen pek çok şeyin, aslında altında yatan çok basit güdülenmelerden kaynaklandığına parmak basmak… Bazan gülümsetmek, bazen öfkelendirmek ama becerebilirsem hep düşündürmek.

Çok daha gençken yapmaya enerji bulduğum birşeyi, gündelik yorum yapma, gündeme sıvanma işini tekrarlamak cüretini, emekliliğin verdiği bol zamana güvenerek, bir kez daha gösteriyorum. Belki de ülkemizde bir türlü yaşatılamayan düşünce dergilerinde yayınlanması icap eden, yarım sayfalık yorumlar, teorik makaleler, derin tarihsel yazılar değil, bir sütunluk gündeme dair fıkralar… Belki de genel Türk basınında, “alaylı” edebiyat insanlarının piyasadan çekilip, meydanı “mektepliler”e bıraktığından beri çok sık rastlamadığımız, bugün az temsilcisi kalmış eski kuşağın, biraz edebiyatçı kokan üslûbu… Örneği çok azalmış, “Köşe yazısı” değil, “fıkra”… Belki de bundan dolayı, Ayşemden “Bizde yazar mısınız?” deyince, için için anında kabullenip, keyiflenme…

Yeni Düzen’de devam etmek, belki de siyasi açıdan çok daha kazançlı ama şeytan beni dürtüyordu zaten…

Haftanın beş günü, bu sütündan konuğu olacağım, düşün dünyanızın…

Yeni bir başlangıç için, merhaba…

OĞLUMUN ÖĞRETTİKLERİ

Hepimizin çocuklarımız var… Allah hepsini korusun. Benim küçük oğlum Ada, 2003 seçimlerinden beri, siyasetin içinde! O kampanyaya annesini karnında katılmıştı… Daha kendini bilemeden, biz milletvekili seçildik… Hastaneye gittiğimi, hiç hatırlamaz. Hayatçığı hep partide, mecliste, mitingde, televizyonda şunda bunda geçti…

Geçen seçimde aday olmayınca yazdığım o yazıda da anlatmıştım: Elimde tutmuş ve bana sormuştu:

“ Baba, sen doktormuşsun, doğru mu?”

Olumlu yanıtım üzerine de çok sevinmiş ve “oley” çekmişti… Bu yıl ilkokula başlayan Ada, okuma yazmayı öğrenmeye çok hevesli. İki nedenden: Öncelikle okumayı öğrenip benim kitaplarımı okumak istiyor, çünkü okumadan hekim olunamayacağına karar verdi. Yoksa muayenehaneye gelip, asistanlık yapıyor yapmasına… Ancak çıraklık ederek hekim olamayacağına emin oldu. O kitaplar okunmalı… Ve sonra yazmayı da öğrenmesi lâzım kendince, çünkü yıllar önce Tabipler Birliği’nin yeni yıl hediyesi olarak verdiği eski bir ajanda ve kalemini kendine ayırdı, “günlük” tutacakmış! Yazmayı bilmeden de bu olmuyor tabii ki… Yazacak da…

Ayrıca Ada, Erdinç Gündüz’ün iflah olmaz bir hayranı… Sıla 4 şarkılarının bir kısmını ezbere söyleyebiliyor, o kadar çok dinledi ki! Geçenlerde tutturdu, “Ben rock gitar çalacam!” İngiltere’den, eline uygun bir elektro gitar getirttik, bir de amfi… Kurcalanıyor o alanda da… Benim evdeki gürültüm azmış gibi… Arda abisini bekliyor, ders alacakmış!

Farkındasınız ki her çocuk gibi babasını örnek alıyor. Umarım, kötü bir örnek değilimdir. On gündür, evde yalnızız, ikimiz… Bundan canı çok sıkkın… İki kişi sofraya oturduğumuzda, “sessiz yemek” deyip, ağzına bir lokma koymuyor… Sabah okula keyifsiz gönderiyorum, öğlen servisten asık suratla alıyorum…

Geçen gün, acil bir ameliyata girmem gerekti… Öğlen servisten almam zor! Komşumuzu aradım ve “Ada’yı siz alır mısınız?” diye rica ettim… Sağ olsun, Zeliş Teyzesi, “Elbette” dedi… Ben de gönül huzuru ile ameliyatıma girdim… Ameliyathanede Dr. Kubilay Tarıman, sonra da dışarıda Dr. Hüseyin Debreli, “aramıza hoş geldin” diyerek, gözlerimi yaşarttılar… Asistanlık partnerim, yıllarca aynı odayı paylaştığımız Dr. Adem Solmazer’in de hakkını yemeyeyim… Nerdeyse bana, “mesleğe geri dönmen kutlu olsun” töreni yaptılar… Ben de onlara, siyasete dalan bir hekimin, neler yitirdiğinin öyküsünü anlattım, dilimin döndüğünce… Maddi ve manevi… Özellikle de manevi…

Acil ameliyatımız, başarılı geçti Allaha şükür! Hastamız sağlığına ve “Mert”ine kavuştu… Çıkar çıkmaz, telefona sarılıp, komşumuzu aradım elbette… “Geldi, iyidir, yanımda oynuyor” deyince, rahatlayıp, bir süre daha hastanın başında kaldım. Her şeyin stabil olduğunu, işin yoluna girdiğini görünce de hastayı hemşire hanımlara teslim edip, evin yolunu tuttum…

Komşumuzun kapısını çaldığımda, Ada içerde oynuyordu. Zeliş teyzesi bana dedi ki:

“ Abi, ‘ Ada, baban seni alamayacak bugün, ben almaya geldim’, dediğimde, bana ne dedi biliyor musun?”

“ Babam niçin gelemeyecek?”

“ Ameliyata girdi…”

“ Babam, çok mu hasta?”

“ Yok evlâdım, baban hasta değil, doktor… Ameliyat olmuyor! Ameliyatı yapacak…”

Evimizde baş başa kaldığımızda, açtı televizyonu, haber izliyor. Evet… Orada lösemili bir çocuk gördü!

“Baba, bu çocuk çok mu hasta? Saçları dökülmüş…”

“Evet oğlum, çok hasta zavallı…”

“ Allaha şükür”… Devamında, beklediğimi söylemedi, “sen hasta değilsin!” dedi…

Altı yaşındaki küçük oğlum, bana hayat dersleri veriyor son on gündür… Bildiğimi sandığım şeyleri, uygulamalı öğretiyor… Halkımıza karşı, topluma karşı, dünyaya, tarihe, şuna buna karşı görevlerimizi yerine getiriyoruz da acaba çocuklarımıza karşı da getirebiliyor muyuz?

Hiç emin değilim…

TÜRKÇÜLÜK DÜŞÜNCESİ NASIL DOĞDU 1

Tarihsel ve sosyolojik bir gerçektir ki “nation” anlamında ulus, tarihsel/sosyal bir kategoridir. Yani ne ezelden beri vardır, ne de sonsuza kadar var olacaktır. Bu, üretim güçlerinin belli bir gelişme aşamasında, iç gümrükleri ortadan kaldırmak ve doğal sınırlar içinde bulunan ayni dilin yaygın olarak konuşulduğu pazara egemen olmak üzere, burjuvazinin uydurduğu ve aradan geçen iki yüz yılda doğru dürüst tanımının bile yapılamadığı, bir politik terimdir. Bir burjuvazinin bulunduğu ve Pazar ihtiyacının duyulduğu batı Avrupa’da bu terim, siyasete burjuvazi marifetiyle egemen olurken; üretim ilişkilerinin böyle bir ihtiyaç doğurmadığı Osmanlı topraklarında ve doğuda ayni terim, siyasete, Avrupa’dan etkilenen küçük burjuva aydınlarınca sokuldu. O bakımdan rasyonalist değil; irrasyoneldir. Buralarda hiç bitmeyen acıların yaşanmasına neden olduğu gibi bugüne kadar Osmanlı toprağında, doğru dürüst ve kendinden emin bir tek “ulus devlet” doğmasını da sağlayamamıştır. Zira bu toprağa yabancıdır.

Bugün bizim ulusçularımızın konuşmaktan hiç hazzetmedikleri bir konu, Türk ulusçuluğu ve Turan fikrinin, bizden önce Macar Şarkiyatçılar tarafından ileri sürülmüş olmasıdır. Türkçülük konusunu ele ilk alan yazar, bir Fransız Şarkiyatçı olan Joseph de Guignes’tir. Hunların, Türkler’in, Moğolların ve Tatarlar’ın Genel Tarihi diye çevrilebilecek olan kitabını, 18.yy ortalarında yazmıştır! Bir Macar Yahudisi olan, Türkolog ve antropolog Vambery (1852-1913) ise Türkçülük ve Turan meselesini kurcalayan ilk yazardır! Vambery, dünyada ilk defa bir Turan derneği kurarak, bu yolda mücadele başlatan kişidir! İstanbul’da değil! Budapeşte’de... Macarlar dahil, Türk soyundan gelen bütün halkların birleşmesini ve önderliğin de (elbette ki) Macarlar’a verilmesini savunmaktaydı!1

Günümüzde pek hoşa gitmeyecek bir gerçek olsa da bir Fransız Yahudisi Şarkiyatçı olan Leon Cahun da (1841-1900) Türkler’in uygarlıktaki rollerini ele alan ilk yazardır.2 1867’de “Antik ve Modern Türkler diye çevirebileceğimiz bir kitap yazmış olan Mustafa Celalettin Paşa3 ise Polonyalı olup, gerçek adı Konstantin Borzscki’dir.4Yani ulusçuluk fikri bize doğal olarak kaynağından, batı Avrupa’dan gelmiş ama nerede ise bir asır, kabul görmemiştir. Bu benim iddiam değildir. Bizzat Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları’nda, Leon Cahun, de Guigne ve A.L.Davit’in Osmanlı aydınları arasında en çok okunan Türkçü yazarlar olduğunu yazar.5 XX. yy başlarında, Türk Ulusçuluğu fikri, Osmanlı imparatorluğu dışında, bambaşka bir yerde filizlenmeye başlamıştır: Rusya’da... Ulusçuluğu yaratıp, Osmanlı imparatorluğuna sokanlar, “dış” Türkler’dir, deyim yerinde ise... Bunu da herkesten önce yine Ziya Gökalp yazar, ayni eserinde:

“ Rusya’dan gelen Hüseyinzade Ali Bey, Tıbbıyede Türkçülük esaslarını yayıyordu. ‘Turan ‘ adlı şiiri, Turancılık ülküsünün ilk ortaya konuluşu idi.”6

Turancılık çok daha eskiden 1904’te Yusuf Akçura tarafından ortaya konulmuştu ama Gökalp demek ki ilk defa Hüseyinzade Ali’den duymuş! Aslına bakarsanız, 1913’ten itibaren Ziya Gökalp’in ağzına pelesenk olan “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muassırlaşmak” formülü de kendisine ait olmayıp, daha 1907’de Bakü’de yayınlanan Füyuzat dergisi’nde ilk defa Hüseyinzade Ali tarafından ileri sürülmüştür.7 (devam edecek)

TÜRKÇÜLÜK DÜŞÜNCESİ NASIL DOĞDU2

Ulusçular, ulusçuluk ile burjuvazi arasında ilişki kurulmasından rahatsızlık duyduklarını belli ederler... Ama, Turancılık’ın ilk ocağı İttihat ve Terakki’nin asıl politikasının “milli iktisat” yani Türk soyundan gelme burjuvazi yaratma politikası olduğunu, görmezden gelirler... Yani eğer milliyetçilik edecek burjuvazi olup da milliyetçiliği yaratamamışsa, kendiliğinden milliyetçi olan bir miktar subay, kendileri burjuvazi yaratıp, toplumsal taban edinmeyi denemişler ve bugüne kadar da denemeye devam etmektedirler! 1912’de İstanbul’da yayınlanan Sebi-ül Reşat dergisinde ünlü yazar Süleyman Nazif, ulusçuluğu “dış kaynaklı bir ideoloji” olarak eleştirir!8

“ Bir millet ki bir akidenin, akılcı kanıtları olmaksızın, sırf manevi bir takım sebeplerden dolayı muhafazasına hapistir; o milletin tanevvür ve terakkisi tabiyatıyla geç olur. Ve belki de hiç olmaz! Gecikme ve anlayış konusunda, kayıt ve şartlara bağlı olan bu gibi milletlerdir ki daha makul düşünen, felsefe-i hayatı geniş anlamı ile idrak eden milletlerin hakimiyeti altına girerler!”9

Türk ulusçuluğunun doğduğu yer, Rusya’dır. Türk ulusçuluğu, Kazan, Kırım ve Bakü’de doğmuştur! Ve ne kadar ilginçtir ki Kazan kürk ticareti ile, Bakü petrolcülükle, Kırım da her ikisinin yapılması ile zenginleşen Tatar ve Azeri kırması etnik yapıya sahip, birer burjuvaziye sahiptirler. Kırım’da İsmail Gasprinski (Gaspıralı), Kazan’da Akçuraoğlu Yusuf, Bakü’de Ahmet Agayef ve Fethali Ahundov (alfabenin Latin harflerine geçmesini ilk defa ortaya atan ve hatta bunu Osmanlı Encümen-i Daniş’ine tavsiye eden adamdır)10, Başkırdistan’da Zeki Velidov, yine Bakü’de Neriman Nerimanov, Mehmedemin Resulzade; Kazan’dan Mirseyit Sultangaliyev... Hüseyinzade Ali... O Hüseyinzade Ali ki Ziya Gökalp Türkçülüğü ondan duyduğunu yazmaktadır ve kendisi ise “Uçurum sağdadır... Sola, sola” diye makaleler yayınlamaktadır11.

Bunlar, Osmanlı topraklarında süren, “İslamcılık, Osmanlıcılık” kavgasının arasına deve dikeni gibi girip, Akçuraoğlu’nun, 1903’te yazılan; 1904’te Kahire’de yayınlanan Üç Tarz-ı Siyaset makalesi ile bugün anladığımız manâda bir Türk ulusçuluğunun yaratılmasının öncüleri olmuşlardır. Ve her biri de ama özellikle Akçuraoğlu Yusuf, ulusçuluğun ne olduğu konusunda hiç kıvırtmadan, bunun bir burjuva ideolojisi olduğunu kabul etmişlerdir. O güne kadar, Osmanlı toprağında bu yönde belirli bir fikir kargaşası hüküm sürmektedir. Örneğin Namık Kemal, 19.yy’ın başında Fransızca “patrié” kelmesinden çevrilmiş bir “vatan” kelimesi yaratmış ama ne olduğunu bir türlü tarif edemeyerek, kâh Kanuni zamanında onun yönetiminde olan toprakların, kâh Halife Ömer döneminde onun yönetiminde olan toprakların bu “vatan” olduğunu söylemiştir. “Millet”ten ne anladığı konusunda, “nation” ile Osmanlı “cemaat” kavramını hep birbirine karıştırmış, hep bir (olmayan ve kurulamayacak olan) “Osmanlı Milleti”nden bahsetmiştir.12 Zaten, taa 1912’ye gelindiğinde de Türk lâfına ve ulusçuluğuna karşı çıkanlar Sebi-ül Reşat dergisinde13, bunun “Tatarların bir uydurması”14 olduğunu, boşuna ileri sürmemişlerdir. Şimdi burada bir saptama daha yapalım:

O “Tatarlar”ın asıl önemli ideologlarından iki tanesi, sonradan Kemal Atatürk’ün yanındadırlar: Yusuf Akçura15 ve Ahmet Agayef (Ağaoğlu)... Zeki Velidov da (Z.Velidi Togan) ayni dönemde önemli bir üniversite hocası olmuştur, İstanbul’da... Yusuf Akçura, Rusya’da Rus burjuvazisinin partisi olan KADET Partisi’nden Duma’ya aday olmuş, partinin genel sekreterliğini de yapmıştır! Zeki Velidov, Bolşevik Partisi zamanında Başkırdistan Cumhurbaşkanı’dır...

TÜRKÇÜLÜK DÜŞÜNCESİ NASIL DOĞDU? 3

“ Irk esasına dayalı bir politik Türk milleti oluşturma düşüncesi, pek yenidir. Gerek şimdiye kadar Osmanlı devletinde, gerekse gelip geçen diğer Türk devletlerinin hiç birisinde, bu düşüncenin bulunduğunu sanmıyorum... Tanzimat ve Genç Osmanlılar hareketlerinde de Türkleri birleştirmek düşüncesinin varlığına dair bir işarete rastlamadım... Son zamanlarda İstanbul’da Türk milliyeti arzu eden bir merkez, oluştu; bu merkezin oluşmasında Osmanlılar’la Almanlar’ın ilişkilerinin artmış olmasının, Alman lisanına ve özellikle Almanlar’ın tarih disiplini ve dil konularındaki araştırmalarına vakıf olan Türk gençlerinin, hayli etkisi olduğunu sanıyorum... Osmanlı ülkesinin İstanbul’dan başka yerlerinde, bu düşüncenin yandaşları olup olmadığını bilmiyorum...

En çok Türklerle meskûn Rusya’da, Türkler’in birleşmesi düşüncesinin, çok gizli bir biçimde oluşmakta olduğunu biliyorum. Henüz doğmuş, müslüman olmaktan ziyade Türk’tür…

Kafkasya Türkleri’nde de bu düşüncenin olması gerek... Kuzey İran Türkleri’nin ne derecede Türklerin Birleşmesi’nden yana olduklarını bilmiyorum.

Ne olursa olsun, ırka dayalı politik bir millet yaratma düşüncesi, henüz çok yenidir ve pek az duyulmuştur.”

Küçük bir alıntı yaptığımız bu makale, ilk defa 14 Nisan 1904’te Kahire’de basılan Türk dergisinde yayınlanmış olup, sonradaN Komünist Manifesto gibi Türkçülüğün Manifestosu olarak kabul edilen, Yusuf Akçura’ya ait, Üç Tarz-ı Siyaset’tir. Kahire’de yayınlamıştır, çünkü İstanbul’da ulusçuluk henüz yasaktı… Akçura, Kazan’lı bir Tatar’dır…

Türk Yurdu Dergisi’nin lll/9 sayısı’nın 260. sayfasında “ Ben insanlığın yaşamında, asıl etken olanın maddi gereksinimler, ve onlardan kaynaklanan maddi güç olduğuna inananların savunucularındanım. İnsanlık toplumunun ilerlemesinin kaynağında mide olduğu düşüncesine sahibim.”16der…

Yazar, Sırat-ı Müstakim dergisinde 21 Ekim 1910 günkü sayının 119 ve 121. sayfalarında ise şöyle yazmaktadır:

“ Marx ve tilmizleri, materyalistlikte biraz aşırıya kaçmış olabilirler. Fakat midesi olan kimse yadsımaya yönelemez ki, kişisel ve toplumsal uğraşların en önemli etkeni aç kalmamak, doymak ve hatta biraz da israf etmek ve böyle yaşamak yönünde insanın yapısından gelen bir istektir... Gerek tarihin incelenmesinde, gerekse siyasetin yönetiminde materyalizmi kendilerine önder seçenler, idealistler’den daha az yanılırlar.”17

1912’te tam da Sebi-ül Reşat dergisi bunlara saldırırken, İttihat Terakki de Balkan Harbi’nde bütün Rumeli’yi yitirince, Osmanlıcılık’tan; Türkçülük’e çarkedip, hiç olmazsa “Kızıl Elma’yı kurtaralım” politikasına geçip, kendine “Tatarların”kinden farklı bir Türkçülük teorisi kurmak üzere, yani bir ideolog bulur: Bir Kürt olan, Ziya Gökalp! Bu bir fikir adamı olarak değerini zedelemez! Bir zul de değildir, çünkü ulusal kimlik, etnik kimliğin bir uzantısı değil, modern bir kişisel tasarımdır. Helen ulusçuluğunun önderleri arasında da dünya kadar Arnavut, Pomak ve Bulgar bulunmaktadır. Istanbul gazetelerinde de “Devlet-i Ali Osman” yerine ilk defa “Türk hükümeti”, “Türk ordusu”, “Türk hakanı” lâfları görülmeye başlanır! 1912’de...18 Gökalp de değerini bugün de korumaya devam ediyor bence. Türkçülüğün Esasları, günümüzde de okunması gereken bir eserdir…

İttihatçılar ile Yusuf Akçura’nın yıldızı hiç barışmamıştır! Turancı geçinen bu adamlar, Turancılık’ın babasını, hiç benimsememişlerdir... Atatürk ise Akçura’yı hep taşımıştır...

1919’da, İstanbul Türk Ocağı salonunda verdiği bir konferansta söyledikleri, bunun nedenlerini ortaya koymaktaydı. Akçura, iki türlü Türkçülük olduğunu; bunlardan birinin emperyalist, ikincisinin ise demokratik karakterli olduğunu, kendisinin, ikinciden yana olduğunu, kendi milletinizi kurtarırken, başka milletleri ezmek gibi bir hedefinizin olamayacağını, bunun söz konusu düşüncenin ruhuna aykırı olacağını söylemekteydi.19Değil kendi milletinizin bir kısmını hor görmek!

O Türkçülük fikrinin babasıdır…

13. MAAŞ’TAN HABER VAR

Başbakan İrsen Küçük, on üçüncü maaşı Ocak ayının son günü vereceklerini açıkladı ya? Başlığı okuyunca, kendi kendime “e ocak maaşı da şubat ayının mı otuz birinde verilecek?” diye düşünmeden edemedim. Haberin altını okuyunca, başbakana haksızlık ettiğim meydana çıktı! Tabii bu arada, önümüzdeki yıl hayat pahalılığı ödeneğini fiilen ödemeyecekleri de gümbürtüye gitti…

Önyargı, elbette iyi bir şey değil… Doğru da değil… Ama önyargı oluşmasının da sebepleri var işte… Baksanıza ille her kararda, araya bir de hinlik sıkıştırıyorlar.

İrsen Küçük’ü çok eskiden beri tanırım. Geçen dönem, çeşitli dış görevlere beraber gittik. Bu, insani ilişkinin daha da üst düzeye çıkmasına neden oluyor. Yabancı bir ülkede, ayrı partilerden de olsanız, ayni amaçla, ayni görevi yapmak üzere bulunduğunuzda, samimiyetiniz de artıyor. Belki de o sebeptendir, bir defasında bir tv programında ben usulüm üzere zıvanadan çıkınca, dizi ile dizime vurup, bana “Sakin ol… Sinirlenmek aleyhinedir” demişti… Yani çoğu zaman, halkımızın sandığı gibi, parti farklılıkları, milletvekillerinin birbirini yemesine neden olmuyor… Daha deneyimli olan, ötekini farklı partiden de olsa, uyarıyor v.s. İnsani ilişkiler, bizim mecliste sanıldığının çok üzerinde iş görüyor. CTP milletvekili olarak, mecliste en çok saygı duyduğum kişinin Hasan Bozer olduğunu bilmeyen yoktu! Hüseyin Özgürgün’ü de çok sevdiğimin bilinmesi gibi… Çok farklı görüşler taşımamıza rağmen, Tahsin Ertuğruloğlu ile sabah sohbetlerimiz, Kıbrıs Sorunu hakkındaki hasbihallerimiz, sayın Eroğlu’na gösterdiğim saygı, Serdar ile dostluğum, Mustafa Gökmen ile arkadaşlığım da gizli değil… Meselâ Ahmet Yönlüer de dostlarımdan biridir… Bizimkiler ve sevgili Akıncı ayrı tabii… Bu yazının konusu o değil…

Anlatmaya çalıştığım, farklı siyasi görüşler taşımak, farklı çıkış yolları düşlüyor olmak, insanların kişisel olarak birbirlerine düşman olmalarına neden değil! Olmamalı…

Yazının girişinde andığım önyargı, İrsen Küçük ya da UBP’li bakanlardan nefret ettiğimden değil, Ekonomi ve Enerji Bakanı’nın da yer aldığı bir müzik grubumuz var meselâ… Önyargı ve güvensizliğin nedeni, arkadaşların uygulamaları… Daha bir sene önce, kapı kapı gezip, “hayat pahalılığı ödeneğinde eşel mobil’i uygulamaya devam edeceğiz” diye sözler verdiler, yazılı kâğıtlar imzaladılar… Şimdi eşeğini kaybettirip sonradan buldurup sevindirmek gibi, on üçüncü maaşı bir ay geç ödeyip, %3 hayat pahalılığını ekleyerek, iki maaş birden verip sevindirirken; arada önümüzdeki yıl HP ödeneği ödemeyeceklerini söylüyorlar!

Kamu maliyesinin içinde bulunduğu dar boğazı, bilmeyenlerden değilim. Bizim hükümetimiz döneminde, her ayın yirmisinden başlayarak, başbakan ve ilgili bakana, “Ne oldu? Memur maaşları tamam mı?” diye sormanın ne demek olduğunu da çok iyi bilirim… Bu bakımdan sıkıntılarını elbette biliyorum ancak:

Bu düzeni kuranlar kendileridir… İrsen abi, kal-ü belâdan beri bakan… Son seçimde devlete işe alacağız diye söz vermedikleri adam bırakmayan da yine kendileri…

Ve sonra, bu türden sıkıntılar aşılırken evet tasarruf önlemleri alınır ama sıkıntı üstten başlanarak sırtlanılır. Altta kalanın canı çıksın taktiği uygulanmaz… Ama diyeceksiniz ki: “Bu memleket, başka yere benzemez, ekonomi devlet memurunun maaşına bağlı. Mecburen ordan başladılar…” Ben de gene yukarıdaki paragrafın ilk cümlesini tekrarlayacağım… Bu düzeni kendileri kurdular… “Yapmayın da batacak…” diyenlere de kestirmeden “vatan haini” deyip, işin içinden çıktıkları günleri, unutmadık… Baksanıza, aralarında halâ, 28 Ocak’ta çalışanların yapacağı mitingin, Rumun elini rahatlatmak üzere düzenlendiğini, iddia edenler var…

Ahbabız, bazılarını çok seviyor, bazılarını saygı ile karşılıyoruz ama UBP hükümeti de “13. Maaş, Ocak maaşı” derken, değil ”kaldırmayacağım” diye söz verdiği eşel mobili, HP ödeneğinin tümünü iç ediverdi… Önyargılarımızın nedeni de bu türden uygulamaları…

28 OCAK


Bugün 28 Ocak… Ne olduğunu herkes biliyor… Ben de meydanda olacağım elbette…

Ancak 28 Ocak, yıllardır hep gizlenen, 1958 ayaklanmasının yıldönümüdür, de ayni zamanda… Tarihsel açıdan çok önemlidir ve bugünkü miting bile onun önüne geçemez…

27 Ocak 1958 günü, Bozkurt gazetesine gelen bir telgraf yanlış tercüme edilerek, İngiltere’nin adanın taksimini kabul ettiği şeklinde halka duyurulur. Lefkoşa Türk Lisesi öğrencileri, ellerinde bayraklarla yollara düşerler… Yolda onlara, Kız Lisesi öğrencileri ve halk da katılır. Sarayönü’ne gelindiğinde, kendilerini ellerinde otomatik tüfeklerle İngiliz askerlerinin beklemekte olduklarını görürler. Sis bombaları, otomatik tüfek sesleri arasında, sömürge askerleri ile halk arasında, korkunç bir çatışma başlar. Bir taraf silah kullanmaktadır, öteki taraf taş, benzin şişesi, şu bu… Sarayönü’nde başlayan çatışma, Lefkoşa’nın Türk semtinin bütününü sarar… Bugünkü İnönü meydanında, İngiliz askerleri, yaralı bir arkadaşlarını hastaneye yetiştirmeye çalışan liseli gençlerin kullandığı bir arabayı tarar… Başka bir yerde, sömürgecilerin askeri araçları, insanların kemiklerini çatır çatır kırarak üstünden geçip, yaşlı bir kadını öldürürler. Çatışmalar, Mağusa’ya da sıçrar… Orada da Türkler ve İngilizler, birbirlerine girerler… Bir tarafta dünyanın en etkili ordusunun mensubu tam teçhizat kuşanmış sömürge askerleri, karşı tarafta İngiliz’in dediği gibi, çıplak elleri ile bir halk… Çatışmalar, ertesi 28 Ocak günü de sürer…

Sonuç: 8 Türk ölü… Yaralıların sayısını unuttum… Bir tanesinin rahmetli öğretmen Osman Karabulut olduğu aklımda… Küçücük çocuktum… Şehitlerden de adı aklımda kalan, bir tek askeri araçla ezilen Şerife Teyze ve Mağusa’da düşen, soyadını da hatırlamadığım, Fuat isimli bir genç! Sermet Kanatlı da var mıydı şehitler arasında yoksa hafızam beni yanıltıyor mu? Şimdi emin değilim… Sonradan okuduğum birinci elden göz tanıklarının anılarından aklımda kaldığına göre, lisede gençlerin başını çekenler, Gaziveranlı İbrahim (Öztoprak), Tremeşeli İbrahim (İlkman, rahmetli) ve Uzun Mesut ile Turhan Korun imiş… Hakkını yediklerim, beni affetsinler…

Rauf Denktaş, bu olayı farklı anlatır ama profesyonel örgütlü bir teşkilata olan inancının, o günkü dağınıklık karşısında, doruğa çıktığını ifade eder anılarında… Bu olayı benimsemediği izlenimini alırım onun söylediklerinden. Hemen denilebileceği gibi “İngilizci” olmasından değil! Örgütsüz, kendiliğinden bir kalkışma ile insanların kırılmasına sebep olunduğunu düşünmesinden.

Arif Hasan Tahsin, sayın Denktaş’ı doğrulamaz ve bir yerlerde, o gün ölenler Dr. Küçük’ün evine getirildikçe, sayın Denktaş’ın: “Bu ölüler bize lâzımdır” dediğini iddia eder… Yâni örgütlenmesinden de sorumlu olduğunu. TMT 17 Kasım 1957’de kurulduğuna göre, bu akla yakındır ama gizli bir örgütün içindeki birinin (Denktaş henüz ilk adam falan, değildir), her türlü eylemi kontrol altında tutabileceğine inanmak da zordur. Ancak o gün ölenlerin boşa ölmediği de bir gerçektir! Çünkü ancak bu olaydan sonra İngiliz bu adadaki Türk varlığını da hesaba katmadan, Kıbrıs Meselesi’nden kurtulamayacağını, iyice anlamıştır. BM Genel Kurulu’nun Kıbrıs Türk Halkı diye bir halkı dikkate alması da ondan sonradır. Zürih-Londra Anlaşmaları’na giden yolun açılması ise 1958 Haziran Olayları iledir. Günü gelince, onu da anar, anlatırız…

Ama her nedense, bu 27-28 Ocak Direnişi, bu toplumun aklından silinip çıkarılmaya çalışılmıştır hep! Ulus Ülfet, Mustafa Ertan, İsmail Beyoğlu ve Kubilay Altaylı’nın da adlarının anılmaması gibi… Onlar da TMT öncesindeki 9 Eylül Cephesi mensupları olup, bomba yaparken infilak etmesi sonucu şehit olmuşlardır. Ulus’un, liderlik nitelikleri de taşıdığı için, çok sevilmediği bile söylenir…

27-28 Ocak 1958 Olayları, Kıbrıs Türk Halkı’nın, özgün bir halk olma yolunda ödediği bedellerin başında gelir… Tarihimizi unutmayalım!

Mitinge de demokratik tepkimizi ortaya koymaya gidelim…

ADİL OL CANIMI YE…

Tarihin başından beri, Anadolu’yu yöneten gücün, Kıbrıs’a bigâne kaldığı hiç olmamıştır! Hititiler’den beri… Kısa Fenike, Mısır, Arap ve Haçlı dönemlerinin ardından, ada hep Anadolu’daki gücün etkisi altında olmuştur. Hititler, Persler, Romalılar, Bizans ve Osmanlı… İngiliz dönemi ise gene Mısır ile ilgilidir. Hindistan yolunu emniyete almak isteyen İngiltere, Mısır’a egemen olmak için, adaya ihtiyaç duymuştur. Çok kısa bir süre içinde, Mısır’ın da ele geçirilmiş olmasının, Kıbrıs’ın stratejik önemini ortadan kaldırdığını yazar ünlü diplomat Sir Ronald Storrs…

Osmanlı’da ise tam tersi olmuştur. İmparatorluk, Mısır yolunun güvenliğini sağlamak için adaya ihtiyaç duymuştur. Ama strateji dediğiniz zaman, bu spor olsun diye, ya da şan olsun için yapılan bir iş değil, daha büyük asıl çıkarı korumak için, bir araçtır. Bu bakımdan, o asıl amaca varacak ya da asıl amacı kullanacak gücünüzün de olması gerekir. Örneğin günlük enerji ihtiyacınız diyelim ki 10 bin varil petrol iken, 100bin varillik kaynakları denetleme girişiminizin ve buna göre hesap yapmanızın, anlamı yoktur. Çünkü hem o amac sizin işinize yaramaz ve hem de zaten o kadarcık kaynakla, o kadar büyük çıkarları koruyup kollayacak güç biriktiremezsiniz, elinizden alı verirler. Örneği çok…

Osmanlı’nın Mısır’ı ele geçirip, Sudan’a sarkacak gücü olduğu günlerde, Hint Okyanusu’nda Portekizliler ile at yarıştırdığı günlerde, Kıbrıs’a ihtiyacı vardı. Kendisinin vassal devleti, yani alt yönetimi olup, her yıl vergisini de ödemesine bakmadan, bastı; aldı… Rus ordusunun Yeşilköy’e dayandığı 1878’de ise artık o çıkarları koruyacak gücü olmadığından, İstanbul’un korunması için, İngiltere’ye devretti… Çünkü o günkü çıkarı da bunu gerektiriyordu. Başkent, bir adadan önemli idi elbette…

Ama tarih bize şunu gösteriyor ki: Anadolu’yu yöneten gücün, bölgede etkili olması için, Kıbrıs’a ihtiyacı vardır. İngiliz Başbakanı Benjamin Disraeli, boşuna “Kıbrıs ön Asya’nın anahtarıdır” dememiştir.

Türkiye’yi yönetenlerin, bunları bilmemesi düşünülemez… Bu bakımdan, Kıbrıs’ta kültürel, tarihsel ve askeri varlık nedenleri olan Kıbrıslı Türkler’i, ruhen kaybetmenin, bütün iddialarını ortadan kaldıracağını da bizim söylememiz gerekmez. Biliyorlardır…

Kıbrıslı Türkler açısından bakınca:

Ayrı bir siyasi irade beyanında bulunduğumuz 1958 Haziran ayından beri, özellikle BM’nin de kabul ettiği bir referandum iradesi de ortaya koyduktan sonra, özgün bir halk olduğumuzun, uluslar arası hukuk nezdinde de 1960 anlaşmalarından çok daha ileri boyutta tescil edildiğini unutmadan; biz de bilmekteyiz ki arkamızda Türkiye desteği olmadan, iddiamızı ileri boyutlara götürmemizin olanağı yoktur. Tarihsel, kültürel, ve hatta etnik bağlarımızı bir yana bıraksak bile, bu bölgede, Türkiye çapında bir müttefikten yoksun kalmayı, İran bile göze alamaz! Nerde kaldı öteki bağlar? Ben adada eşitliğe dayalı bir federasyon yönetimi altında birleşip, AB’ne katılma düşüncesinin, sonuna kadar ardında olanlardanım! Ancak bu hegomonyacı Rum yönetimini kabullenmek demek değildir! Türkiye’yi inkâr etmek, hiç değildir.

Ama beri yandan Türkiye bürokrasisinin aşağılamaları da insaf boyutunu aşıyor! Birbirimize, ihtiyacımız vardır. Tarihsel bağlarımız da bunu kolaylaştırıyor. Ancak, her iki taraf da bunun farkında ve saygılı olmalıdır.

Sayın Erdoğan, siniri geçmiş olmalı ki “Bu küçük bir grubun işi” dedi dün ve ekledi: “Ama KKTC hükümeti de bunlara gereğini yapmalıdır…”

Dünkü Sabah gazetesinin köşe yazarlarından sevgili Engin Ardıç’ın yazısının başlığı ise ne idi biliyor musunuz? “Artık Kıbrıs’tan çekilmenin zamanı geldi”!

Şimdi AKP hükümeti ve bağımsız Türkiye yargısı, Engin Ardıç’a ne yaparsa, bizimkilere de burada ayninin yapılmasına, hiçbir itirazım yok! Üstelik Ardıç, eskiden Yunanlı sevgilisi olduğunu yazıyor… “Öte tarafla bağlantılı” yani…

Şeriat adil kessin parmakları, itiraz eden ne olsun?

AFRİKA GAZETESİ VE BİR VEDANIN HÜZNÜ

Afrika gazetesi, şimdiye kadar hiç uğradığım bir yer değildi. Pek çok fikirlerine katılmadığım gibi, geçmişte gerek Şener Levent, gerekse de Faize Özdemirciler ile günler süren polemikler de yaşadım. Bir birimize, demediğimizi bırakmadık. Hakkımda haftalar süren “eleştiriler” yayınlayıp, cevap hakkımı da iki gün ile sınırladılar. Yâni insani ilişkinin ötesinde, Afrika gazetesi ile hiçbir ubudiyetim yok! Biri hariç: Ali Osman Tabak, yeğenim, can dostumdur ama fikirlerimiz de uyuşmuyor…

Hayatımda ilk defa, geçen cumartesi günü merdivenleri tırmandım ve kurşunun yandan girip, boydan boya çizdiği kapıyı çaldım… Kapıyı Ali açtı…

“ Geçmiş olsun be arkadaşlar” deyip, içeri girdim. Şener yoktu… Yorgunmuş… Gece çok geç yatmış haliyle… Kapıda bir kamera var ama kayıt yapmıyor. Dolayısıyla, bu saldırıyı yapanın görüntüsü, ellerinde yok. Kayıt sistemini kurduracak paraları olsaydı, şimdiye olayın faili, çoktan tespit edilmiş olurdu… “Rumlar’dan aldıkları” paraları, kumara basıyorlar galiba! Canlarını koruyacak önlemleri bile alacak para kalmadığına göre… Mehmet Levent odasındaydı, ona da uğrayıp geçmiş olsun dileklerimi ilettim, Ali ile birer kahve içip, çıktım. Kapının önünde durdum… Karşıya baktım, cumhurbaşkanlığı… Sağa baktım, Mücahitler Derneği… Sola baktım: Meclis… Sol karşıya baktım: Türkiye Büyükelçiliği… Alt katta Vestel…

Şimdi memleketin en iyi korunan noktasında, o saatte o apartmandan çıkanı tespit edecek hiçbir kamera kaydı bulunamadı denirse, ben buna inanmam… O binanın tepesine çıksanız, saldıramayacağınız makam yok! Cumhurbaşkanlığı, meclis, elçilik… Eğer o binanın giriş çıkışını kontrol eden bir kamera yoksa oralarda, demek ki bizim güvenlik meselemiz, Allaha emanettir! Kimse de esip gürlemesin bundan sonra… Yarın biri çıkar tepesine, meclise bir el bombası sallarsa ne olacak? İnip elini kolunu sallayarak, ara sokaklarda kaybolup, Ercan’dan mı Lidra Palas kapısından mı terk edecek memleketi?

Dediğim gibi, Afrika gazetesi ile nerdeyse hiçbir konuda anlaşmam… Ama fikirlerin bu tipten ilkel yöntemlerle susturulmaya çalışılmasına da göz yummak mümkün değil… Yabancılar belki hatırlamazlar ama geçmişte bu memlekette gazeteci vurmak, hiç de bilmediğimiz bir yöntem değil… Suçları: “Camii’yi bizimkiler bombaladı” demekti… Kırk yıl sonra bombalatan itiraf da etti üstelik… “Biz Kıbrıs’ta camii de yaktık”!

Memleketin en iyi korunan meydanındaki bu saldırı eğer “faili meçhul” kalırsa, ben inanmayacağım. İşte buradan şimdiden ilân ediyorum.

Sevgili okurlar, her şeyin başlangıcı güzel ve heyecan verici olduğu gibi, sonu da hüzün vericidir. Ne yazık ki bu yazım, Star Kıbrıs’ta okuyacağınız, son yazımdır. Yarından itibaren, köşe yazarlığı maceram, başka bir gazete ve internet sayfalarında devam edecektir. Bu ayrılış ile ilgili olarak, hiçbir tevatüre gerek yok… Anlaşmazlık, kırgınlık, öfke gibi duygular söz konusu değil. Sadece, benim çok geç öğrendiğim, basında profesyonellikle ilgili bir seçim söz konusu. BU son yazının, yukarıdaki tatsız konu ile ilgili olmasını, hiç istemezdim. Hele Kıbrıs tarihinin en büyük mitingine hazırlandığımız bu günlerde…

Ama ne yaparsınız ki hayat devam ediyor… Ve ben de bunca yıldır yazdığım yazıların, köşe yazısı niteliği ile daha büyük tirajlara hitap etmesini beklemek gibi insani bir zaafa sahibim. Ayrılık nedeni, sadece bu…

Ayrılırken, gerek patrona, gerek yöneticilere ve gerekse başta sevgili kızım Ayşemden olmak üzere gazeteci arkadaşlara, daha mutlu, daha güzel günler ve başarılar dilemek, boynumun borcu…

Gerek çalışanlar ve gerekse okurlara, en iyi dileklerimi sunarak, hoşçakalın diyorum…

Tehditlerle uğraşmak zorunda kalmayan bir basın için…

AHA DA BELGE…

Bu konuyu ilk defa dile getirdiğimde, BRT FM’de şrakkadanak yayın kesilmiş ve stüdyonun içini domates şarkısı söyleyen Barış Manço’nun sesi doldurmuştu. ŞU Alevilik meselesinden bahsediyorum… Yapılan baskıları şimdi anlatırsam çok ayıp olur.

Türk tarih yazıcılığı uzun yıllar arşive girmediği için, menkıbelere dayanmıştır. Ama son yıllarda E.H.Carr’ın deyişi ile de bir “belge fetişizmi”nin cezbesinde kıvranmaktadır. Oysa arşiv dediğiniz şey, ya devletin veya batıda kilisenin kayıtlarından ibaret olup, objektiflik konusunda asıl sınıfta kalan kaynaktır. Taraflıdır çünkü… Lucien Fébvre de der ki “tarih elbette belgelerle yazılır ama insana ait her şeyle yazılır asıl tarih.” Tarih metodolojisi tartışmak, bir gazete yazısının boyutlarını aşar. Yani bulduğunuz belgeyi nasıl doğru yorumlayıp anlayacağınız, tarih metodunda bellidir. Ama her bu konuyu anlattığımda, bana soruluyor: Belge?

İşte buyurun bir miktar “belge”nin arşiv kayıtlarını vereyim, meraklısı doymazsa gerisini de yazarım bir gün:

1572 Fermanı’nın ardından, Dulkadiriye, Karaman, Rum, Bozok, Hamiteli beylerbeyi ve beylerine gönderilen bu fermanlar, Osmanlı merkezinin adaya kimleri sürmeyi hedeflediğini açıkca ortaya koyuyor. Okuduğunu anlamak isteyene tabii ama, buyurun size açık seçik kimlerin sürüldüğünü gösteren fermanların Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde ulaşabildiklerimden bir kesit:

1572 tarihli, 12.No’lu Mühimme Defteri’nin 329-330. sayfalarında yer alan, Musul Kadısı’na yazılmış 664 sayılı ferman.




Yüklə 1,02 Mb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   19




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə