Tevhid nediR İnsanin üSTÜn yaratilmasinin sirri nedir müRŞİD-İ kamil kiMDİR



Yüklə 0,51 Mb.
səhifə6/9
tarix22.01.2018
ölçüsü0,51 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9

ZEKÂT MEVZUSUNDA DENGESİZLİK

Zekât temizlenme ve artırma anlâmina gelmektedir. Zekât Kur'an-ı Kerimde ayetlerle farz kılınmış. Zahirinde mallarımızın 40 da birini fakirlere vermemiz’ batınında da nefsimizi temizleyerek, nisbiyetlerden kurtulmamız emredilmiştir. Toplumumuzda bu mevzuya din görevlilerinin de layıkiyle vakıf olmadıklarını ve eğilmediklerini görüyoruz.


İslamiyette 96 gr. altını veya karşılığında parası olan kişi zengin sayılmaktadır. Kendi yiyeceğinden başka bu 96 gr. altın veya karşılığı paranın, üzerinden bir sene geçtikten sonra o mevcut mal ve paranın Zekâtı verilmelidir. Fakat her sene verilmiş olan mal veya paranın Zekâtı ise verilmeyecektir. Çünkü Zekât malın kirini temizler. Sen bir çamaşırını yıkayıp dolaba koysan giymediğin müddetçe o çamaşır kirlenmediği için yıkamazsın. Aynen onun gibi bu sene 96 gr. altın veya karşılığı paranın Zekâtını verdin. Bu altın veya karşılığı olan para önümüzdeki sene 196 gr. altın veya para olduysa bunun hepsinin değil yalnız artan 100 gr. altın veya paranın Zekâtı verilecektir. 96 gr. altının Zekâtı zaten daha önceden verilmişti. Bir tüccar elindeki 20 altının Zekâtını birinci sene verdi. İkinci seneye bu miktar 25 olduysa bunun beş tanesinin Zekâtı verilecek kalan 20 nin Zekâtı verilmeyecektir. Bu altınlar hiç artmadıysa 20 de kaldıysa yine onların Zekâtları verildiği için tekrar verilmeyecektir. İslam ilmihalinde (Ömer Nasuhi Bilmen Sahife 334 Zekât bölümü Madde 10) Zekâta tabi bir mal, üzerinden bir sene geçtikten sonra artacak olsa, bu artan kısmı (artmazsa verilmeyecek demektir) arttığı günden itibaren bir sene geçmedikçe Zekâta tabi olmaz, diye kayıt vardır. İşte zenginler onun için her sene milyarlar eden mallarının Zekâtını vermek isteseler Zekâtı da milyarları tuttuğundan o kadar parayı vermeye kıyamadıkları için Allah a layıkiyle kulluklarını yapamama ezikliği içinde gün ve gün imandan uzaklaşıyorlar. O verilmesi gereken mallarının kirlerini temizleyecek olan Zekât da fakirlere verilmediği için fakirler de toplumda daha fakir ve mağdur olarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Hâlbuki islâmin emrini layıkiyle anlatsalar ve bizler de anlasak zenginler için artan miktar çok fazla olmadığı için seve seve yalnız artan malının Zekâtını vermekten çekinmeyecek ve Allah a layıkiyle kulluğunu ifa etmenin mutluluğu ile yaşâmina devam edecek imanı da günden güne artacaktır. Dolayısıyla da fakirler de Zekât imkânlarından bol bol istifade edecekleri için sıkıntı çekmeyeceklerdir. Toplumda da fakir kalmayacaktır. Ayet ve hadislere ayrı bir mana vererek bu toplumun saadet ve mutluluğunu bozanlar, elbette Allah ın indinde hesap vereceklerdir. Zaten verip durmaktadırlar.

Bu mevzunun bir de batınına bakÂlim. Kendimiz ayrı Allah ayrı olduğumuzu idrak ediyorsak biz zenginiz demektir. Çünkü bütün varlık bizimdir. Biz yaparız biz bilir ve görürüz ve bizim varlığımız vardır. İşte zengin olarak bu varlığımızı hak sahibine verdiğimizde Zekât vermiş olmaz mıyız? Efalimizi bu sene verdik, önümüzdeki sene verilmiş olan efal Zekâtını tekrar veriyor muyuz? Olmayan şeyin Zekâtı olur mu, olmaz. İşte Zekâtı verilen malın Zekâtı verilmez. Fakat verdik deyipte önümüzdeki yıllarda tekrar efali kendimize nisbet edersek işte o zaman onu vermek gerekli olur. Ehli Tevhid fakir olduklarının idrakiyle zengin olan Allahın her an Zekât tecellilerine mazhar olarak mutluluk içindedirler. Bu manadaki mutluluk rüzgârlarının zahirde zengin mazharlardan fakir mazharlara da esmesini engellemeye, yanlış mana verişle toplumların saadet ve mutluluğunu bozmaya kimsenin hakkının olmadığını belirtmek isterim. Zaten kimsenin de hakkı yoktur.

                  İKİNİCİ BÖLÜMÜN SONU
 

RESULULLAH EFENDİMİZİN MİRAÇ DÖNÜŞÜ BİZLERE GETİRDİĞİ HEDİYE NEDİR

Resulullah (S.A.V.) efendimiz miraçtan dönüşte bizlere üç hediye getirmiştir.




1 - Umuma
2 - Özel
3 - Kendine has ve varislerine

Umumi olan zahirde her ne kadar Allahın emir ve yasakları diyorsak Tevhid içinde kâmil tarafından her salike telkin edilen makamatlardır. Çünkü bütün bu ilme talip olan saliklere ayırt etmeden her makamat aynı telkin edilmektedir. Ayırım yoktur. Buna Tevhit içinde umumi emanet veya hediye diyoruz.


İkincisi ise özeldir. Yani telkin edilen her salik makamatlarda çalışıp rabıta ve şuhutları layıkıyle zevk edebildiyse o saliklerin gönül semasından ilham zevkleri özel olarak o kişilere lütfedilir. Çalışmayanlar bu zevklerden mahrumdurlar. İşte çalışanlara verilen bu özel hediyeler de İnsan-ı Kâmil in ilmel yakınlık mertebesinde verdiği hediyeleri o kişiler zevk ederek aynel ve hakkel yakınlık mertebelerindeki zevkleri olmuş oluyor. Hatırlanacaktır maide sofrasında da Hz. İsa A.S.ın havarileri 40 gün sofradan yedikten sonra Bundan böyle bu yemekten zenginler yemeyecek fakirler yiyecektir diye Hz. İsa A.S. a emir gelince zenginler yani varlıklarından kurtulamayanlar inkâr ve itiraz ettiler. Allahta onları bu zevk halinden uzaklaştırdı. İşte aynen onun gibi zevke geçemeyenlere, kendi kuyusundan suyunu çıkaramayanlara bu hediye verilmiyor demektir.

Üçüncüsü ise Resulullah (S.A.V.) Efendimize ait veya varislerinedir. Bu ne demektir? Makamı Mahmut sahibi olan Resulullah (S.A.V.) Efendimiz o makâmin sahibidir. O makâmin sırlarına o makama ait hediyelere yalnız o vakıftır. Hatta İbrahim A.S. Tevhid babamız olduğu halde o dahi Resulullah (S.A.V.)ın müsadesi ile o yere girmeye hak kazanmıştır. Dolayısıyla evliyalar ve varis olanlar da kendi esmalarıyla değil kendi esmalarını dışarıda soyunup Muhammed olarak oraya teberrüken girebilmektedirler. Makamı Mahmud a teberrüken giren bu evliyalar elbette oranın sır hediyelerine sahip olmaktadırlar. İşte bu üç türlü hediye bizlere Resulullah (S.A.V.) Efendimiz tarafından getirilmiştir.



HUD SURESİ 48. AYETİN TE'VİLATI

Hud Suresi 48.inci ayeti kerimede Allahü Teâlâ peygamberi Nuh A.S. a şöyle hitap ediyor. Ey Nuh sana ve gemide seninle beraber bulunan inananlara bizden bir selamet ve bereketlerle in Onlardan bir takım kafir ümmetler olacak ki biz onları dünyada rızıklarla faydalandıracağız. Sonrada ahirette kendilerine bizden acıklı bir azap dokunacaktır.


Bu ayetteki Nuh A.S. günümüzdeki Mürşidi kâmiller olup Tevhid gemisinin kaptanı durumundadırlar. Allahü Teâlâ o Nuh gemisinin kaptanlarına hitap ederek, seninle beraber sana tabi olarak Tevhid gemisinde olanlara bir selamet ve bereket ihsan edileceğini söylüyor. Çünkü selamete ve berekete nail olmak ancak Tevhid gemisinin kaptanına sevgi ve teslimiyetle mümkündür. Nuh tufanından kurtulmak, selamet ve berekete nail olmak ise günümüzdeki cehalet tufanından, gayriyet tufanından, vehim, hayal gibi vesveselerden kurtulmaktır.
İşte onun için Nuh un gemisine günümüzde de aynen binmek gerektiğini, kendimize nispet ettiğimiz vücud varlığından mürşidin himmetiyle kurtulup Ruhullah olarak vahdaniyet deryasından kesret Âlemine in ayeti kerimesiyle selamet ve bereketle de inmemizi emrediyor. Yani velayet makamı zirvesine çıkıldığı zaman halka tenezzül ederek onlarla beraber olarak, onlara faydalı ol, onlara örnek ol diyor. Yani gemi Cudi dağına vardığında, Hakkın birlik deryasından insan vücudundaki ruhun 7 sıfatından ayrı ayrı kemalatıyla tecelli edip saadet ve mutluluğa erdirmemizi istemektedir. Onun için selamet ve bereketle inin mazharlarınızdan Hakkın Cemalullahını zuhur ettirin ki selamete çıkmış ilham ve zevk bereketine sahip olasınız. Yalnız bu gemidekilerin içerisinde ne yazık ki kafir yani Hakkı örtücü kişiler de olacaktır. Onları dünyada yani ikilikte kaldıkları müddetçe (Şuhud ve zevke geçmeyip kelami kaldıkları müddetçe) rızıklarımızla faydalandıracağız. Ahirette yani beka Âleminde bu zevklere sahip olmadıkları için acıklı bir azab dokunacaktır. Kelami olarak İnsanı Kâmilin tarif ettiği mertebeleri bülbül gibi söyleyecek, fakat kendi gönül kuyusundan bir bardak ilham suyunu çıkarıp, zevk edemeyecektir. Dolayısıyla da buna üzülecek belki de kendi ağacının meyvelerinin olmayışından, kendi kendine zamanla mutsuz ve cehennem içinde yaşâmina devam edecektir. Onun için inşallah hepimiz Nuh un gemisine binen ve verilen şuhut ve rabıtaları harfiyen yapan selamet ve bereketle gemiden inenlerden oluruz.

İBRAHİM (A.S)'IN YILDIZA GÜNEŞE RABBİM DEDİĞİ AYETİN TE'VİLATI

Kur'an-ı Kerim in Enam Suresi 76-79. ayeti kerimelerinde İbrahim A.S.ın çocukluğunda evvela yıldızı görerek bu benim Rabbimdir. Sonra batmasıyla ayı görüp Rabbim bu olsa gerektir dedi. Sonra ay da batınca güneşin doğmasıyla bu hepsinden parlak, Rabbim budur dedi. Onun da battığını görünce Batanlar benim Rabbim olamaz diyerek yüzümü yer ve gökleri yaratan Allah a çevirdim diyerek Rabbini layıkiyle bulmuş ve idrak etmiştir.


İşte zahir olarak böyle ifade edilmişse de, ilim yoluyla da Rabbimizi bulabileceğimiz bizlere söylenmektedir. Hatta çok sohbetlerde ilimle mukayyet olan bu Âlemde Allahın tecellileri olan Efal yıldızları, sıfat ayı ve Zat güneşi gibi ilmi bazı tabirlerle bu İbrahim A.S.ın ilmi zevkine ortak olmak mümkünse de, bir Mürşid-i Kâmil in irşadı ile nefis mertebesinde nefis yıldızlarını gören bir kişi elbette kendi sıfatlarından tecelli eden her türlü duymak görmek gibi bütün yıldız pırıltılarını kendisine nispet eder, dolayısıyla da onun Rabbi yani terbiye ve irşad edeni kendisidir. Onun için kişiye Hak Teâlâ ona kendi yıldızını göstermektedir. Ve hal lisanîyle benim Rabbim budur der.


Nefis makâmindan geçip kalp nurlarının doğduğunu görünce, nefis yıldızlarının kendilerine ait nurunun olmadığını gecenin zulmaniyesini nuruyla aydınlatan ayın aydınlığına binaen benim Rabbim budur dedi. Çünkü kalp bütün vücudun komutanıdır. İnsan vücudundaki sıfatların hepsinden nurunu ve müşahedesini yapan kalptır. Onun için mürşidler kalp sahibidirler. Bütün saliklerinden bilen gören odur. Onun için kalp makâminda zulmaniyet ve hafi şirk kalmaz. Kişi bu mertebeden Ruh güneşinin doğduğunu görünce işte bu daha parlak diyerek, batanlar benim Rabbim olamaz benim Rabbim budur der. Çünkü ruh güneşini gören bir kişi kalbinde kendine has bir nurunun olmadığını kalpteki o nurun Ruh güneşinden geldiğini görür ve zevk eder. Çünkü kalp zaman zaman nefsin hicaplarıyla da etkilenebilir. Kişi Ruh nurunun tecellisine mazhar olunca elbette Rabbim budur diyecektir. Kişi bir gün fani olunca ondaki Ruh güneşinin battığını gören bizim gibi İbrahimler işte o zaman her şeyi idrak etmiş batanlar benim Rabbim olamaz. Ben yerlerin ve göklerin yaratıcısı olan Allah a döndüm diyerek mazharlardaki ruha nisbet etmez. Zatını bütün sıfatlarından ilan eden Allah hiçbir mazharla kayıtlı değidir. Mazharlardaki güneş daima batmaya mahkûmdur.


Onun için kişilerin nefis makâmindan kalp makâmina oradan da ruh makâmina ve bunların hepsini ihata eden Âlemlerin Rabbini bilmek ve zevk için İbrahim A.S. esması ile bizlerin vuslat bulmamızı istiyor. Daima kendini muhasebeye çek. Sen bu mertebelerin hangisinde yaşıyorsun. Nefsine hizmet ediyorsan her şeyi ne kadar bilirsen bil kelamisin. Yüz yıl yemek yesen yine de doyamazsın. Aynen kelamiler de hale geçmeden sohbetlerle kendilerini ayakta tutarlar. Hal ehliysen ahlakında ve hareketlerinde de Tevhid yönün görünüyor demektir. İşte sen kalp ehlisin. Tevhidi yaşantına intikal ettiysen Ruh ehli olarak hem güneşini vücut ülkende doğurmuş, hem de onu kayıtsız olarak zevk ediyorsun demektir.
İnsanlar layıkıyle Hak Teâlâ yı idrak etmiş olsalardı kullarının ve herhangi bir şeyin vücudu olmadığını ancak herşeyin Hak ile kaim olduğunu bilirlerdi. Hâlbuki bütün mevcudat Hakkın vücuduyla mevcuddur. Başkasının vücudu yoktur. Vücut ancak hakkındır. Bu şehadet Âleminin hepsi Hakkın zahiridir. Ve gayb Âlemi de Hakkın batınıdır. Ve her batının da bir zahiri vardır. Dolayısıyla ilim ve batın hikmetinin İnsan-ı Kâmil den başka bir mazharı da yoktur. Peygamberler Hakkın suret itibariyle zahiridir. Mana itibariyle Hakkın batınıdır. Hakkın ilmi peygamber ve evliyanın kalbine iner. Lisanından ise zahir olur. Bunlarla Hak Teâlâ kullarını Zatına davet eder. İkilik katiyen yoktur.

İMAMLA NAMAZ NEDİR

Resulullah (S.A.V.) Efendimiz Cemaatla namaz kılan, ferdi namaz kılandan 27 kat fazla ecre (yani sevaba) nail olur buyurmuşlardır. Çünkü imam Mürşidi kâmildir. Cemaat ise saliklerdir.


Bu namazı kılabilmek için evvela niyetlerinde imama uydum demeleri gereklidir. Farzdır. İmamı Azam Ebu Hanife mezhebine göre namaza giriş yapanlar ayrıca imamla beraber Fatihayı Şerif olan insanın tefsirini altı pencereden tecellisini cemaat halinde iken dillendirmesine gerek yoktur. Çünkü imam olan İnsan-ı Kâmil okumaktadır. Cemaata düşen görev safları sıklaştırması yani kardeşleriyle sık sık buluşma ve sohbet etmesi kâmilin sohbetlerine imkânı nisbetinde devam etmesi tadili erkâna uyması yani imamdan evvel secdeye başını koymaması ve secdeden imamdan evvel başını kaldırmaması yani benliğe düşmemesi gereklidir. İmamı Azam Hz.leri mezhebini Vahdet zevki üzerine kurduğu için namazda imam okurken ayrıca cemaatın da okumasına gerek yoktur buyurmuşlardır. Bir vücudda dil okurken diğer sıfat ve azalarında ayrıca okumasına gerek olmadığı gibi diye misal vermişlerdir. Hanefi mezhebini uygulayan kardeşlerimiz bu kaidelere uyarlarsa sevgi ve teslimiyetin karşılığındaki iyi niyet tezahürünün gönüllerde yeşermesi, kâmilin gönül semasından saliklerin istek ve müşkülatı nisbetinde ilhamlara vesile olacaktır. Dolayısıyla da bu miraç halinden cemaat 27 kat sevap alacak hem de kâmilin manevi mertebesi yükselecektir. Cemaattakilerin içinde şafi mezhebinden olanlar varsa onlar da imama uyduklarında imâmin her türlü komut ve talimatını uygulamak mecburiyetindedirler. İmamla birlikte Fatihayı içlerinden okurlar. Fakat imâmın okumasına engel olmazlar. Her harekette tekbir alırlar, yine imamı yanıltmazlar. Yani cemaat kaidelerine harfiyen riayet ederler. İnsanı Kâmilin yanında iken ona olan sevgi ve teslimiyetin eksikliğini yapamazlar. Ferdi olunduğunda farz olanlarını başkasının yanılmasına meydan vermeyecek şekilde kendisi yapar. Çünkü İmam-ı Şafi Hz.leri de mezhebini kesret zevki üzerine kurmuştur. Vücudda dil konuşurken diğer aza ve sıfatların gayriyeti düşünmesi mümkündür buyurmuşlardır. Onun için bu zevk ile namaz kılanların bazı cemaat kaidelerini çiğnemesi anlâmına gelmez.

Namaz kılarken 27 kat sevap arzu edenler, ister Hanefi isterse Şafi mezhebinden olsun imama uyma kaidelerine harfiyen uyarak, edep içinde sevgi ve teslimiyet onu bu mükâfata nail edecektir. Yoksa bu kaidelere uymayanlar kendileri bu mutluluğa eremediği için başkalarına da engel olmaktan mütevellit Allah onları bu cemaattan uzaklaştırmak suretiyle zevklerden mahrum edecektir. Bir imam cemaata bu kaideleri ikaz ettiği halde bozgunculuğun devam ettiğini görürse kendine uyan her türlü sevgi ve teslimiyet bağlarıyla bağlanmış ayrı bir cemaat teşekkül ederek cemaatla namazlarını kılmakta devam eder ve mutluluğu eksilmez. Fakat diğer imama uymayanlar veya hafife alanlar cemaatlaşma hasletinden mahrum oldukları için hiçbir zaman 27 kat sevabı yakalayamayacaklardır.


Denizlerin iskelelerinde büyük vapurları kıyıya ince liflerin binlercesini bir araya getirerek halatlar meydana getirmek suretiyle bağlarlar. Şiddetli dalga ve rüzgârlarda bile hiçbir şey olmaz. Çünkü birlikten kuvvet doğar. O lifleri ayrı ayrı ayırsak da o vapuru kıyıya bağlasak hemen kopuverir. Aynen onun gibi gelin kardeşler bir olalım ki kuvvet bulalım. Görevimiz eksiklik görmek olmamalı hep iyi ve iyileri görmek için uğraş vermek olmalıdır. Nefis hep ikiliği ve parçalanmayı ister, ona tabi olmayalım. Ruh birdir. Birliği ister. Parçalanma kabul etmez. Tecelli ettiği yerde isim alır. Biz yine de biliriz ki özde birdir. Ayrılık sözdedir.


Yolumuz Tevhid yolu olduğuna göre idealimiz her şeyde ve her yerde birleme olmalıdır. Birleme olmazsa Allahın zahir ve batın tecellisini 10 duygunla birlememiş olursun. Zahir ve batın 2 tecelliyi 10 duygunla 20 yapıp, 7 sıfat pencerelerinden bunu şuhut edemiyeceğin için de 20+7=27 sevap elde etmen mümkün olmayacaktır. İnşaallah Rabbim birlikten ayırmasın. Bu zevkle daima 27 kat sevap ihsan etsin. Âmin.


                 HARUT VE MARUT

Kur-anı Kerim in Bakara Suresi 102.ci ayetinde bahsedildiği gibi Süleyman A.S. zamanında çok insanlar şeytanların okudukları sihir ilmine tabi oldular. Gayeleri de Süleyman A.S.ın saltanatını yıkmaktı. Süleyman da bu saltanatını bu ilimle ayakta tutmaktadır diyerek, iftira da yapıyorlardı. Hâlbuki Süleyman A.S. Haktan gayrisinin hiç tesiri olmadığını bildiği için o küfür yapmadı diyerek ayette, bu ilmi kötüye kullananlara meydan okumaktadır.


İşte bu iki melek insanların nefislerine tabi olarak işledikleri kötülükleri ve günahları Allah’a şikâyet ettiler. Allahu Teâlâ da o iki meleğe onlardaki şehvet sizde olsa siz daha beter olursunuz dedi. Melekler de kendilerine şehvet verilse dahi isyan etmeyeceklerini söylemişlerdir. Bunun üzerine Babil e indirilmişlerdir.


İşte akıl ile Ruh bu vücut babiline indirilmiş iki melektir. Bu Harut ve Marut melekleri insanların okudukları nefsin istekleri doğrultusunda cin şeytanlarının okudukları gayriyet kitaplarını okumakla maşuklarını unuttular. Kalplerini kalın bir zulmet perdesine tabi kıldılar. Bu Âlemdeki Allah ın efalını, sıfatını ve Zatını kendilerine nisbet ederek kadınla, erkeklerin bir birinden ayrılma ilmini tahsil ediyorlardı. Yani can ile teni ayrı ayrı Hak tan gayrisine nisbet ediyorlar. Halbuki Ruh tenden fiilerini izhar edendir. Şeytanlar ve bu Hakikatı öğrenmiyenler Hakk'a nisbet etmedikleri için küfür etmiş oluyorlar.
İnsanın enfüsünde de kalbin şuhutlarını örterek Ruh ile nefsin arasını ayırma ilmini tahsil etmiş olurlar. Bilmezler ki Allah bütün fiillerin failidir. Hiçbir kimse, bir kimseye Allah istemedikten sonra kötülük yapamaz. Yaptılarsa bir iptila olduğunu göremezler. İnsanlar, efali Haktan görmekle iman etmiş olsalardı, şirkten kurtularak vücud olan Babil kuyusunda tepesi aşağı ömürleri müddetçe Hak ve hakikatten uzak olarak şirk içinde azap çekmezlerdi.

İşte akıl ve Ruh olan bu iki melekte dünya Âlemine gönderilerek bizlerin vücut babil kuyusuna tepesi aşağı asılarak nefisle Ruh ilmini öğrenmişler. Fakat cin şeytanlarının kitaplarını okudukları için nefsini kendine nisbet etmek, Ruhu da layıkiyle idraksızlık nedeniyle’ nefisi olan 7 pencere sıfatlarına kapalı olduğundan, fiillerin failini göremiyor. Kalp zulmaniye karanlığında kalmış, çünkü Ruh tarafından nurlar cehaletinden dolayı gelmiyor. Böylece şirk günahında boğulmuşlar. Elbette Maşukunu yani Allah ını unutacaklardır. Bunun karşılığında da ömürleri müddetince Vücud babil kuyusunda başaşağı asılı kalmaktadırlar.


Kalp sahibi olan Süleymanlar da nefis, kalp ve Ruh ilmini akıl sahibi olarak tahsil eder ama katiyen Haktan gayriye nisbet etmeden yerli yerinde tecellileri uygulayarak saltanatını devam ettirirler. İşte akıl ve Ruh diye tabir ettiğimiz Harut ve Marut melekleri dünyaya gelen her kişiye gönderilmekte şirk içinde bu ilmi tahsil edenler cezalandırılmakta şehvetlerine mağlup olmadan ayniyet içinde bu ilmi uygulayanlar mükâfatlara nail olmaktadırlar. Rabbim cümlemizi şirkten kurtulup mükâfat nail olanlardan eylesin. Âmin.

                       MEVLİD KANDİLİ

Mevlüt kandili R.Evvel ayının 12. gecesine tekabül eden Peygamber efendimizin doğum günüdür. Günümüzdeki miladi takvime göre de Nisanın 20 sine tekabül eder. Nisanın 20 sinde nasıl bütün kâinatta çiçekler açmış, kuşlar cıvıldaşıp ilkbaharın müjdesini bizlere bildiriyor, kuzuların meleşmesi ve nice mahlûkatın ve nebadatın kış uykusundan uyanıp dirildiği gibi Resulullah (S.A.V.) efendimiz de dünyaya teşrif ettiklerinde zahirde bile, ateşe tapanların ateşlerinin sönmesi, Kısra saraylarının sütunlarının yıkılması ve putların devrilmesi gibi gözle görülen bir çok vakalar zuhur etmiştir. Peki, unsuri vücudları bu Âleme teşriflerinde batıl olan bu putların devrilmesi ve tabiatta da baharın gelmesiyle tabiatın uyanması nasıl zuhur ettiyse, Peygamber efendimizin doğumu olan mevlüt kandilinde de biz inananlarda çok büyük değişiklerin olması gerekmez mi?

Bizler Resulullah (S.A.V.) Efendimizi nasıl vücut ülkemizde zuhura getirmeliyiz? Zuhura getirdiğimizde zahirdeki gibi bizdeki irfaniyet ve yaşam değişikliği nasıl olmalıdır? Yoksa her sene mevlüt kandillerini ihya ediyoruz. Fakat hiçbir irfaniyet ve değişiklik göremiyoruz.


Hâlbuki bu mübarek günler bizlere o günlerin taşıdığı manaları idrak etmek ve onu günümüzde yaşamak için her sene tekrar ediliyor. Yoksa hikâye gibi yalnız ilimle bilmekten ibaret değildir. Arabî aylar 12 dir. Resulullah (S.A.V.) efendimiz recep ayında Regaip kandilinde anne rahmine düşmüştür. 1- Recep 2- Şaban 3- Ramazan 4- Şevval 5- Zilkade 6- Zilhacca 7- Muharrem 8- Sefer 9- R.Evvel aylarını geçirerek dünyaya teşrif etmişlerdir. Aynen onun gibi bir kişi de İnsanı Kâmile gelerek kendi insanı asliyesinin tahsiline Hak ve Hakikate rağbetle başlar. Meratip tahsilinde 9 ay 10 günde Muhammediyyün olur. Onun için Âdemiyetinde ve Âlemde Muhammedi doğurabilmesi için dört yerde onu zevk etmesi icap etmektedir.




1 - Enfüste Muhammedin zuhuru
2 - Afakta Muhammedin zuhuru
3 - Vahdette Muhammedin zuhuru
4 - Kesrette Muhammedin zuhurudur

1 - Enfüste Muhammedin Zuhuru:

Kişinin Zatının Hak, sıfatlarının Muhammed olduğunun idrakı olduğunda bütün sıfatlardan tecelli eden Hakkın zuhur zevki de enfüste Muhammedi doğurmak olacaktır. Çünkü Allah bilinmekliğini istediği için Muhammed olan sıfatları halk etti. Zat Allah, sıfat Muhammeddir. Sıfatlar olmazsa Hakkın tecellisi görülemez. İşte enfüsümüzde Ruh güneşinin kalp ayından geçerek sıfatlar yıldızlarından parlayarak cehalet karanlığımızı aydınlatma irfaniyet ve zevkine enfüste Muhammedin zuhuru denilmektedir.



2 - Afakta Muhammedin doğması :

İnsanı Kâmilin kemalat nurunun bütün ihvan ve inananlarda zuhur etmesidir. Çünkü bu kişilerin bütün irfan ve kemalatı İnsanı Kâmilin onlardaki istidat ve kemalatı nisbetinde duyması, görmesi, konuşması değil midir? Elbette her türlü icraat mazharların değil, Hakkındır. Komutanın her yönü askerlerinde görülür.



3 - Vahdette Muhammedin Zuhuru:

Allah ın Ahadiyetinden meratibi ilahinin 6 Mertebeden zuhurunun zevkidir. Çünkü bu Muhammed olan aynalardan Hakkı müşahede etmek Muhammediyyunluğun ta kendisidir.



4 - Kesrette Muhammedin doğması:

Allahın 4 yerde tecellisinin esma aldığı ruhların cinsleriyle idrak zevklerine denir. Hak Teâlâ 1- Cemadatta cemadi ruh ile 2- Nebadatta nebati ruh ile 3- Hayvanatta hayvani ruh ile 4- İnsanlarda da insani ruh ile tecellisini göstermiştir. İşte bu kâinatta her sıfat eksiklik veya kemalatıyla Muhammed aynasıdır. Hakkı zuhura getirmek için yaratılmıştır. Yoksa Levlaka Levlak vema halaktül eflak Sen olmasaydın, sen olmasaydın bu Âlemi halk etmezdim diye Hadisi Kudsi olmazdı. Biz Muahmmedi kemal sıfatlarda görür ve zevk ederiz. Muhammed noksan sıfat tecellilerinden münezzehtir deriz.


İşte Âdemde ve Âlemde Muhammedi bu 4 yerde doğuranlar Muhammed in ölmediğini, daima şuhut ederler. Hak Teâlâ her an ayrı bir şanda taptaze ayetlerini sergilediği gibi Muhammed A.S. da taptaze yaşadığını ve bu hicapları açanları irşad ettiğini görmekteyiz. Allah bütün insanlara bu zevki nasip etsin. Âmin.
TAYYİ ZAMAN VE TAYYİ MEKAN

Tayyi zaman demek zamanı ortadan kaldırmak, tayyi mekan da mekanı ortadan kaldırmak demektir. Yani mekânsızlıktır. Bir şahsın bir anda muhtelif yerlerde görünmesi demektir.




Tasavvufta bir şahsın 3 yönü ile tecellisi vardır.

1 - Bedensel vücud
2 - Ruhsal vücud
3 - Ruhsal ve bedensel vücuttur

Bedensel vücut:

Bedensel vucut dediğimiz bu görünen unsuriyet vücudumuz nerede bulunuyorsa yalnız orada görünen başka hiçbir yerde mevcudiyetini ispat etmeyen zahir et ve kemikten meydana gelmiş pozitif vücudumuzdur. Ruhaniyet yönünü bilmeyen, Ruhsal zevklerden mahrum olan şahıslar yaptığı her türlü ibadet ve taatlarını bilinçsiz ve taklit olarak yaptıkları için şekilden öteye geçemezler. Yapılan ibadetler yalnızca nefislerini tatmin edebilir. Avam olarak vasıflandırılan bu şahıslar bu sınıfta mütâala edilirler. İzdirari bir ölümle öldüklerinde onların her şeyi bitmiştir. Çünkü vücut ülkesinde onların padişahları yaşam müddetince nefisleriydi.




Yüklə 0,51 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə