Türk küLTÜr tariHİnde spor



Yüklə 130,22 Kb.
səhifə1/3
tarix31.10.2017
ölçüsü130,22 Kb.
  1   2   3

TÜRK KÜLTÜR TARİHİNDE SPOR

http://www.kultur.gov.tr/portal/turizm_tr.asp?belgeno=32117
ÜLÜG
Vücut kültürü ile ilgili faaliyetlerin ilk izleri, Orta Asya'da yüksek bir kültür ve uygarlığın yaratıcıları olan uluslarda görüldüğü genel bir düşünceden öte, tarihî belgelerle kanıtlanmış bir gerçek olarak değerlendirilmektedir. Beden eğitimi ve spor kültürünün Orta Asya kökenine dayalı doğuş ve gelişme seyri, sportif teşkilâtlanmanın ve uluslararası karşılaşmaların ilk izlerinin de aynı kültür çevresinde aranması zorunluluğunu doğurmuştur.

Bu anlamda, dinsel bir kökene de dayanan, "alp" ve "alplık" kavramları, coğrafyanın, ekonomik üretimin ve en önemlisi büyük imparatorluklara komşu olmanın sonucu olarak doğmuş, bize spor ve beden eğitimi etkinliklerinin de bu kavramlar çevresinde oluştuğunu göstermiştir.

Alp ile alplık anlayışı, Türk toplulukları ile Türk devletlerinde, çok büyük bir yer tutmuştur. Ordu ve askerlik, bu anlayış ve inanış üzerine kurulmuştur. Devletin kuruluşu, devamı ile yükselişi de, yine bu anlayışa dayanırdı. Türk devletlerinin dayandığı tek güç, ordu ile alplık ve yiğitlik örgütlenmesidir. Elbetteki bu kavramlar fizikî bir birikimi ve onun ile ilgili beceri geliştirmeyi ifade ederdi. Ancak Hunlar ile Göktürk devletinden beri, alplığa bir de bilgelik özü ve karakteri katılmıştır. Yani bu yeni olgu ile bir bilgi birikimi ve onun sistematik düşünce kurgusu kasdedilmiştir. İnsanların ilkelden gelişkinliğe, fizikî güçten bilgi birikimine dayanan bir güce doğru evrildiği görülür. Aslında yalnızca Türk devletlerinde değil; dünya tarihinde yer almış olan bütün devletlerde de, hükümdarın yiğitlik ve savaşçılığın, en ön sırada yer almıştı. Ticaret ve bilim ile edebiyat hayatına atılan Uygur Türk topluluğunda ise, alplık ile yiğitlik, ikinci sıraya itilmişti. Buna rağmen Uygur yazılarında, yalnızca insanların değil, tanrıların da alplığına ayrı bir değer verilmişti. Yani alplık olgusu tarih sürecinde hep var olmuş, ancak içeriği zaman sürecinde evrime uğramıştır.

İlkel toplumlarda sadece kahramanlıkla ve yiğitlikle sembolleşen güç kavramıyla kalmamış, onların ölümü üzerine kendisine tapılan, yarı tanrı noktasına ulaşmışlardır. Eski Dunhular'ın aynı şekilde öz yiğitlikleri ile ün yapan ak sakallılara tapındıkları bildirilmektedir ki, bu durumda Gumilev, Türkler'de "kahraman atalar kültü" (culte des heros) ne erişildiği kanaatine varmaktadır. Bilindiği üzere, eski Türkler'deki büyük ve kahraman ataların ruhlarının yaşadığı ve gömüldükleri yerler ve ruhların takdisi, Müslüman Türkler'de göreceğimiz gibi, evliyanın ve büyük şehitlerin mezar ve türbelerini ziyaret ve oralara dua (alkış), adak ve dilekte bulunma şeklinde varlığını sürdürmüştür. Öte yandan Kırgız-Kazaklar'da görülen ve steplerde taş yığınlarında meydana getirilen höyükler olup, gerçekte güçlü kahramanların mezarlarından ibaret olan "oba" larla ilgili kült de ölülere tapınma ve daha doğrusu atalar kültünün tipik bir örneğini oluşturmaktadır. Issık Göl çevresinde, Hun hakanlarına ait olan ve "Kurgan" diye tabir edilen mezarlar bu konuyla ilgili önemli bir örnek olup yapısıyla gücü sembolize eder. "Oba kültü" ne Altay ve Yenisey Türkler'inde rastlanmakta olup, Moğollar'da da oldukça yaygındır. Klanın dayanışması, geçmiş ataların kahramanlarına tazimle de ilerletilmiştir. Atalar, genel olarak şu veya bu şekilde soyun devamı ile ilgili olarak düşünülmüştür; böylece onlara hediyeler verilmesi, insanlar ve onların çevresinin bereketini ilerletmenin bir aracı olarak görülmüştür. Kısmen varlığının daha sonraki döneminde ölmüş kimseye yardım etmesi ve kısmen de bir kimsenin kut'u onun vücuduna özgü kalmayıp, onun malına da nüfuz etmesi dolayısıyla ilkel insanlar arasında bazı şahsî eşya ve hediyeleri, ölüleriyle bırakmak yaygınlaştı.

Alp olan kişi yalnızca bir savaş makinası değil; gelişmiş ve olgunlaşmış bir ruha da sahip olan, bir kişi demektir. Bunun için Göktürk yazıtları büyük Türk kağanlarından söz açarken "Alp Kağan imiş! Bilge Kağan imiş!" diye bu iki özü, yanyana tutuyorlardı. Gerek Göktürk yazıtlarında ve gerekse sonraki Türk belgelerinde, yalnızca alp kağan ünvanı ve tanıtmasına rastlanmıyordu. Alp kişinin yanında ve içinde, daha birçok özleri olmalıydı. Alp erenler sözünde de, erenlerin ruh ve heyecan yapıları, alp sözünü tamamlıyordu. Kaşgarlı Mahmud Türkler'in alp sözünü, Arapça "battal" sözüyle karşılıyordu. Bu sözün çoğulu da, "abdal" sözcüğü idi. Türkler'in kahramanlık hikâyelerinde Battal Gazi ile uç ordularında hizmet gören abdalların kazandıkları değer de, bu anlayışın köklerine dayanıyordu. Daha sonraki Türk kaynakları, örnek olarak Abu Hayyan ise, alp sözünü, el-şuca (yiğit, kahraman ve yürekli) olarak anlamlandırıyordu.

Alp kelimesinin özdeşi olan "Nart" kelimesi, öbür Kuzey Kafkas topluluklarında tam bir anlam ifade etmezken; M.Habiçev'in söylediği üzere Karaçay-Malkar Türkçesi'nde Nart kelimesi "er, yiğit, kahraman, iri yapılı, güçlü, akıllı" anlamlarının hepsini kendi bünyesinde barındıran bir kelimedir. Daha kısa bir deyişle eski Türkçe'deki "Alp" kelimesi ile "Nart" kelimesi aynı anlamı ifade etmektedir. Bu kelime ile ilgili çok önemli bir tesbit, Kazaklar'daki "Nartay" kelimesidir. "Yiğit" anlamına gelen bu kelime, bilindiği gibi Kazaklar'da bugün de isim olarak kullanılmaktadır. Karaçay-Malkar mitolojisine göre "Nartlar", Karaçay-Malkar Türkler'inin efsanevî ataları sayılan kahramanlardır. Nartlar mertliğin, cesaretin, yiğitliğin ve iyiliğin sembolüdürler. Son derece akıllı ve usta savaşçılar olan Nartlar, insanüstü varlıklar olan "Egemenleri", yani dev düşmanlarını yalnızca usta savaşçı yetenekleriyle değil, aynı zamanda keskin zekâlarıyla alt etmektedirler. Diğer bir tesbit ise, Hakas Türkleri'nin Sağay lehçesinde "Nart-pak" adında kahramanlık destanlarının olduğudur. Karaçay-Malkar kahramanı Örüzmek ile Dede Korkut hikâyelerinde geçen Kazanoğlu Oruzbek veya Uruzbek isimleri arasındaki büyük benzerlik dikkati çekmektedir. Oğuz Türkleri'nin kahramanlık öyküleri olan Dede Korkut hikâyelerinin değişik varyantlarına Altaylar'da ve diğer Türk boylarında rastlanması, bu hikâyelerin doğuş yerinin Altaylar olduğunu ve buradan çeşitli yerlere göç eden Türk boyları tarafından geniş bir sahaya yayıldığını göstermektedir.


Alp sözcüğü, çoğu zaman, "zor ve güç" karşılığında da kullanılıyordu. Türkçe'de kahraman, yiğit, cesur ve zorlu anlamlarında kullanıldığı gibi, bir sıfat, bir unvan ve kabile teşkilâtı içinde askerî bir asalet topluluğunun adı olarak da kullanılır. Oğuz lehçesindeki, düşmanın savaş saflarını söken, yaran demek olan "sökmen" de aynı anlamdadır. Çapar ve Moğolca'dan Türkçe'ye geçen bagatur (batur) aynı anlamlı sözcüklerdir.

İranlılar Avesta'da ve Şehnâme'de Türkler için kullandıkları "Tura" sözcüğünü "cesaret" anlamında kullanmışlardır. Kaşgarlı Mahmud, Alp Er Tunga'ya Türkler'in Tonga Alp Er adını verdiklerini söyler. Tonga, filleri öldürebilecek kadar yırtıcı bir tür kaplanın adıdır. Mecazi anlamda "kahraman" yerine Türk onomastiğinde çok kullanılmıştır. Eski Türkler'in yiğitlerine bu adı vermeleri için aranan ilk şart kişisel üstünlük, kahramanlık; ikincisi ise asalettir. Kahramanlıkta amaç tanrıya benzemek ve yarı tanrısal olmak olduğuna göre, alp da kutsal bir insan olmalıydı. Bu nedenle Prototürkler'le Türkler'in dünya görüşü hamâsi idi. Eski dünyada olduğu üzere alp, bir yarı tanrı derecesinde tasavvur ediliyordu. Alp, hayat boyunca insan gücünü aşan kahramanlıklar göstermekle görevliydi. Böylece alp, insanlık boyutunun üstüne çıkıyordu. Ölümden sonra da, gökyüzünde göksel tanrılar arasında yer alıyordu. Ayrıca, "büyük zahmet veya acı" karşılığında söylenen "alp emgek" sözünde de, zahmet ve acının büyüklüğü ile katılığı, alp sözüyle tanıtılıyordu. Harezmşahlar Türk kültür çevresinin bir hazinesi olan Mukaddemet ül-Edeb'de, alp sözü yiğit ve yiğitlik ile karşılanıyor; "alplık kıldı" anlayışı da, yine böyle yorumlanıyordu. Zahmet ve acı kavramları inisiasyon ayinlerini ve gençlik evlerini çağrıştırmaktadır. Yine bu anlamda olmak üzere cesaret deneme kavramıyla da alplığın ilgisi olduğu düşünülebilir.

Maspero sağlam kanıtlarına ek olarak, Uygur yazısıyla yazılmış konuyu açıklayabilecek güzel bir örnek vermektedir. Çince "ho" kelimesi Karlgren tarafından III. Dönemde "gâp" diye okunmuştur. İlk T'ang döneminde Türkçe alp, kahraman (eski Türkçe alp veya halp) kelimesi bu transkripsiyonla kaydedilmiştir. Maspero'ya göre, IV. Dönemde bu kelimenin "gâp" diye okunmuş olması gerekir. Son T'ang dönemine ait bir Uygur transkripsiyonu ile "gaw" şeklinde yazılmıştır. Kelime başında gördüğümüz "ğ-" normal bir substitutio sayılabilir. Kelime sonundaki "-w" ise tonlu spirans "-?" ile açıklanabilir. V. Döneminde bu kelime artık "ğa", sonra "ğo" diye okunmuştur.

Bir insanın "Alp" normunu kazanabilmesi için Oğuz geleneğinde nam bırakacak bir "yiğitlik" motifini gerçekleştirmesi gerekir. Oysa Korkut Ata'da "yiğitlik" için ek olarak "mala kıyması gerekir", yani servetin dağıtılması esas önermeyi teşkil eder. Çünkü, "Tanrı vermeyince er zenginleşemez". Yani zenginlikte bir kut belirtisidir, tanrının sunması ile ilgilidir. Bu nedenle İslam kosmogonisi, Oğuz üniversalizminden ayrılmaktadır.

Alp tipinin ilk şeklinin hayvan avcılığı ile geçinen ve hayvan sürüleri besleyen bir toplumla ilgili olduğu sanılmaktadır. İlk kahraman, hayvana üstün gelen insan olmuş, daha sonra başka insanlarla mücadele onun şahsiyetini geliştirmiştir. Oğuz'un vücudunun çeşitli bölümlerinin hayvanlara benzetildiği bilinmektedir. Dede Korkut kitabında da kahramanlar hayvana benzetiliyor. Alpın ilk kahramanlığı bir hayvanı yenmesi ile başlar, daha sonra insanlarla mücadele onun kişiliğini geliştirir. Oğuz Kağan destanında; "Orman içinde büyük bir vahşi hayvan varmış, at sürülerini ve halkı yiyormuş. Büyük ve çok yaman bir canavar imiş. Oğuz Han bu gergedanı öldürerek halkı kurtarır" denir. Dede Korkut destanında, küçükken bir arslan tarafından beslenmiş olan Basat da, halka eziyet eden ve gençleri öldüren Tepegöz'ü öldürerek, büyük bir üne ulaşır. Yine Oğuz Kağan destanına benzer bir Türk masalında, Altun Han'ın oğlu, yedi katlı göğün ötesindeki canavarı yedi yıl savaştan sonra yener ve üne ulaşır. Kısacası mücedele ruhunun sembolü alplıktı. Mücadeleden üstün ve başarılı çıkmak, fiziksel aktivelere eğitim ve bu konuda yeterli birikim temin etmekle ilgiliydi.

Oğuz Kağan Destanı ile Dede Korkut kitabında kahramanlar birey olarak vardır. Başkalarından üstün oluş fikri, aynı zamanda başkalarından ayrı oluş fikrini de içerir. Bir alp güçlü ve kuvvetlidir, aynı zamanda bu gücünü yerinde ve zamanında gereği gibi kullanacak beceriye sahiptir. İlk atışta düşmanı vurur ve yenilmez. Oğuz Kağan ve Er Manas savaşta kimseye yenilmeyen birer dünya kahramanlarıdır. Bütün uluslarla savaşmış, Çinlileri, Hintlileri, İranlıları yenmişlerdir. Savaşta savaşarak, barışta sportif uğraşılarda üstün gelmiş ve yenmişlerdir.

Atlı göçebelerin kendilerine özgü yaşayış tarzlarının tümü büyük haraların ve sürülerin bakımı, büyük sürek avları bir çeşit savaş antrenmanı sayılabilir. Teşkilâtlanma, binicilik, ok atma kabiliyetlerini geliştirmek için, yükseliş hamleleri, başka bir deyişle tebaanın teşkilâtlandırılması, yabancı komşuları haraca bağlamak için yapılan akınlar, bol fırsat sağlıyordu. Onlarda, ulusal birlik duygusu, ulusal gurur ve ulusal gururun gereği kahramanlık çok erken gelişmiştir. Bütün bunları Göktürk yazıtları çok iyi yansıtır. Bu toplumların olağanüstü başarılarının sırrını anlayabilmek için, çok eski veya oldukça yeni ve birbirinden dil, coğrafî alan, zaman bakımından ayrı kaynakların yukarıdaki görüşü doğrulayan haberlerinden söz etmeden geçilemez. Bozkırlarda ve düzlüklerde oturup, kışın ve yazın konup göçen Türkler, insanların en kahramanları ve savaşta en çok direnç gösterenleridir. Bu göçebeler iki bölüme ayrılırlar. Bir bölümünün bağlı bulundukları beyleri ve hakanları vardır. Onların buyruklarına göre hareket ederler. Bir bölümü ise başı boştur. Hiçbir kimseye bağlı değillerdir. Hiçbir kimse onları egemenlikleri altına alamaz. Bu sonuncuların daha cesur ve kahraman oldukları bildirilir. Başka bir kaynakta ise, "Asya halkından bir bölümü vardır ki, onlar hiçbir kimseye bağlı değillerdir. Yunanlılar ve Türkler gibi, başka uluslar onlara egemen olamaz. Çünkü, onlar kendi kendilerinin hakimi olan kimselerdir. Başkalarını kendi başlarına hakan yapmazlar. Başkaları için değil, sadece kendileri için çalışır ve uğraşırlar. Bunlar diğer insanlardan daha atılgan ve daha cesurdur. Kendileriyle savaş edenlere karşı direnç gösterdiklerinden, aldıkları ganimeti eşit olarak paylaşırlar" der. Kazak adı verilen bu topluluklar, yirmi ya da kırkar kişilik çekirdek gruplardan oluşan başıboş topluluklardır. Bu topluluklar, iyi ve doğru bir eğitimle, fizik güç ve silah kullanımında beceri geliştirirler. Bu toplulukların geçimi, gayri nizami savaş şeklinde saldırılarla, elde edilen ganimetlerle sağlanırdı.



Eski Türkler'de fertler savaşçılık ve mücadele alanlarında şahsiyetlerini bulurlar ve gösterecekleri kahramanlık ölçüsünde toplumda yerlerini alırlardı. Tarih boyunca Türk kadınlarının da aynen erkekleri gibi yetişmiş olup, çok kez erkeklerle birlikte savaşa katıldıklarını tesbit edebiliyoruz. Aydın Taneri bu durumu "kadın savaşçılar" şeklinde adlandırmış ve bu konuda şöyle demiştir: "Orta Asya Türk tarihinde ordu-millet görüşü açısından kadınların da orduda bulunmaları tabiidir"

Bu anlamda olmak üzere erken dönemde Galinos yazdığı eserinde "bu toplumun (Turanlılar'ın) kadınları erkekleri gibi savaş ederler. Bu kadınlar kuvvetleri kollarında toplansın, vücutları çevik olsun da atlar üzerine sıçrayarak binmek mümkün olsun diye, memelerinden bir tanesini keserler" der. Hipokrat eserlerinden birinde yine bu kadınlardan bahsederek onlara "Amazonlar" der. Bu kelimenin anlamı tek memeli demektir. Çünkü, diğer memelerini kesmişlerdir. Onları memelerinin birini bırakmaya yönelten neden, çocuklarını emzirmek ve soyunu devam ettirmek kaygusudur. "Onlar memelerinden birini, at üzerinde ok atmaya engel olmasın diye keserler" diye aktarmaktadır. Erken döneme ait bu anlatımlar destanî dönemlerinde konusu olmuş, ayrıca arkeolojik buluntular da bu anlatıları doğrular nitelikte olmuştur. Nitekim Altaylar'ın ünlü Oaçı-Bala destanında geçen Batır Kız tipi ile 1994 yılında Altay'ın güney bölgesinde bulunan kurganlardan çıkarılan mumyalanmış batır kız iskeleti arasındaki benzerlik, basit bir raslantı değildir. Halkının başında yönetim görevini yerine getiren Altay kağanının kızı, yirmi beş yaşında ölünce, cesedi bütün bir ağaçtan oyulmuş tabutta, yirmi beş yüzyıl yer altında kaldıktan sonra, bilim dünyasının incelemesine açılmıştır. Türkler'in çıkış yerinin, tarihî kökünün, destanlarının ve dillerinin temel kaynağının Altay olduğunu bu arkeolojik buluntu bir kez daha gösteriyor. Oaçı-Bala ve Manas destanlarının kahramanları olan, elinde mızrak ve kılıçla savaşlar yapan, mücadele kazanan, Oaçı-Bala ve Saykal gibi Batır Kızlar başka halkların destanlarında şimdilik görülmüyor. Bazı arkeologlar, Altay topraklarında bulunan bu Batır Kız iskeletinin Türkler'e ait olduğunu kabul edemediler. Onlar bu mirası, başka insanlara atfetmek için ne kadar çaba harcasalar da, Türk halkının destanları - ne de olsa Altay topraklarında yaşamış olduğu için - onun Türkler'e ait olduğunu göstermeye yardımcı oluyor. Bu neden ile Altay arkeologları, kurganlarda bulunan eserlere ve bilim adamlarının çalışmalarına dayanarak, Altay'da Türkler'in eserlerinin yirmi beş yüzyıl öncesine kadar uzandığını haber verdikleri görülür. Hakan, gök tanrısına, Hatun ise ana tanrıça Umay'a teşbih edilir. Hatunların çevresinde, ok atmakta usta, atlı kadın birlikleri de bulunabiliyordu. Bu nedenlerden olsa gerek aynı dönemde, kadınlar bile kahramanlık değerine sahiptiler. Her halde çok çeşitli zamanlarda ve pek çok değişik yerde yaşayan Türkler arasında, Çin tarihçilerinin de belirttikleri gibi, ahlak ve âdetleri itibarı ile büyük benzeyişler vardı. Nitekim, erken tarihlerde görüleceği gibi, İskitler'in genç kadınları da ata binmekte, ok atmakta ve at üstünde kargı savurmaktaydı. Ok atmakta belirginleşen Skit alpının işareti, yay, bele bağlanan kemer ve kemere asılan altın kadeh idi. Skit alpı, ancak bir düşmanı öldürdükten sonra, kahramanlar meclisinde şarap içme hakkını kazanırdı. Yine, bir alplık ifadesi olmak üzere Tanrı Dağları'nda bulunan ve sol elleriyle kılıçlarını, sağ elleriyle de kadehlerini tutan erkek heykellerinin yanında, Göktürkler döneminden kalma ve ellerinde kadeh tutan kadın heykellerine de rastlanmıştır. Kadınların değeri bile ata binmek, kılıç kuşanmak, ok atmak, düşmana akın etmek, yani maddi kuvvet belirtileri ile ölçülürdü. Türk destanlarında da oldukça sık rastlanan; kadın ve kızların da ata binip ok atmaları, güreşmeleri gibi motiflerin ve bu anlayışın; bilinen ilk Türk Devletleri'nde de var olduğu, alplık örgütüne üye kadın heykellerinden de anlaşılmaktadır. Elbetteki, böyle bir toplumda yaşayan kadının da özelliklerinin başında "kahraman, çevik ve korkusuz" olması gelirdi. Beyrek ve Kan Turalı babalarından şöyle bir kızı kendilerine eş olarak almasını isterler: "Baba, bana öyle bir kız alıver ki; ben yerimden kalkmadan o kalkmalı, ben kara koç atıma binmeden, o binmeli, ben kanlı kafir eline varmadan o varmış, bana baş getirmiş olmalı". Kadınlar da kocalarını kahramanlık, yiğitlik derecelerini ölçerek seçerlerdi. Banı Çiçek, Bamsı Beyrek'le ok atma, at sürme yarışına girer, hatta onunla güreşir; ancak bu konularda erkeğin kendisinden daha başarılı olduğunu gördüğü zaman evlenmeye karar verirdi. Bu kadınlar gerekirse erkek gibi savaşırlar da. Dede Korkut hikâyelerinde görüldüğü gibi, "oğlu Uruz'un babası ile çıktığı avdan geri dönmediğini gören Burla Hatun yerinde duramaz olur, kırk ince belli kız ile kara aygırını çektirir, sıçrayıp biner, kara kılıcını kuşanır... Kafirin kara tuğunu kılıçlar, yere düşürür".

Türk topluluklarını fatih yapan bu kahramanlık ve askerlik ruhu Hiun-nular'a yönelik Çin kaynaklarınca da doğrulanır. Milâttan önce otuzaltı da savaşta ölen Hun hakanı Çi-çi'nin devasa büyüklükte ve kendisini yok edecek Çin saldırısını beklerken, aşağıdaki söylevi verdiği rivayet edilir: "Boyun eğmeyeceğiz. Çünkü öteden beri Hiung-nular kuvveti değerli bulur, bağımlı olmayı düşkünlük olarak görürler. Savaşçı süvari hayatımız sayesinde adı yabancıları titreten bir ulus olduk. Çünkü bilirler ki, savaşta savaşçıların kaderi ölümdür. Biz ölsek de, kahramanlığımızın ünü kalacak, çocuklarımız ve torunlarımız diğer ulusların efendisi olacaklardır". Daha sonraki Çin kronikaları Gök-Türkler hakkında şunları yazarlar: "Savaşta ölmeyi onur sayarlar, hastalanarak ölmekten utanç duyarlar". Onlarda savaş il'in, törenin ve budunun düzenini sağlamak uğrunda yapılmaktadır. Bu bakımdan, kutsal niteliktedir. Kutsal olduğu için de, Hint Kşatriya silahşörü, Germen cengaveri, Japon Zen'i gibi, Köktürk alpı'da, yatakta ölmek istemez. Hepsinin amacı tektir: Katıldıkları döğüşte "şehit" olmak.

"Kao-che" denen kagnılı Türkler'de ferdiyetçi toplumun maddi kültür sahasındaki bir sembolü ailenin kendine özgü mikrokosm'u (kâinat sembolü) olan, ve onu taşıyan kagnı idi. Bir yeni aile kurulunca, genç çifte otağ ve kagnı hediye edilirdi. İki tekerlekli yarış arabaları ile dört tekerlekli kağnıları kullanmak alpların uğraşıları arasında idi. İlki ile zamanı ve makamı aşma yarışına çıkarken, diğerinde ise zamanı ve mekânı içinde geçirirdi. Yani ilki gökteki yıldızlar âleminin seyirtmesi gibi yarışırken, diğeri mikrokosmos noktasındadır. Ferdiyetçi toplumun bir değer belirtisi de, Pruşek'in işaret ettiği gibi, her bağımsız alp'a ait özel kurgan adı verilen mezarlar idi. Nitekim Kao-che denen kagnılı Türkler, ölen alpları, belinde "kur" ve kılıç, elinde gerilmiş bir yay gibi silahlar ile, açık bırakılan mezarlara gömüyorlardı. Oğuzlar'da, ölen bir alp gömülürken, eline kadeh verilirdi. And töreni de, kadeh ile (ve kılıç ile) icra ediliyordu. Alpın maddi dünyadaki her şeyi âdet ve geleneklere bağlı olduğu gibi, manevi -öbür- dünyası da benzeri geleneklere bağlı olarak düşünülür.

Animistik Türk dininin egemen olduğu erken dönemde, ölüm sonrasında, gökte yüce bir hayat sürebilmek için "alp" olmak şarttı. Buradan da anlaşıldığı gibi eski Türk dinî ve terbiyesi kahramanlığa özel bir değer veriliyor, bu niteliği her erdemden üstün tutuyordu. Bu dünya görüşü, erken Türkler'in hayat ötesi hakkındaki kavramlarında da ortaya çıkar. Her şahıs, düşmanlarına üstün geldiği ölçüde, öbür dünyada değerli olmaya aday olarak kabul edilirdi. Alp, kahramanlığı sayesinde edindiği her ganimet, esirler, atlar, gökyüzündeki hayatında da, onun malı sayılırdı. Hatta öldürdüğü düşmanlarının, "balbal" şeklinde kendisine öbür dünyada hizmete zorunlu olduğu fikri dahi, belki söz konusuydu. Kahramanlığa bu derece değer verilmesi, belki de bir ihtiyacın ifadesi idi ve alplıkta vatanperverlik şart idi. Büyük imparatorlukların komşusu bulunan ve sayıca oldukça az olan Türkler, alp olmazsa, başka uluslar tarafından kolayca yok edilebilirdi. Göçebe ve savaşçı insanlar arasında bu mücadeleye dayanak gücü olmayanların hiç sözü edilmez. Destanlar, mücadelede yılmayacak kahramanların hikâyeleridirler. Sürekli hareket halinde yaşama zorunluluğu ordu-millet olmayı, yani sporcu millet olmayı gerektiriyordu. Uğraşıların tümü fiziksel aktiviteler ve becerilerin geliştirilmesi ve olgunlaştırılması üzerine kurulu idi. Alpların hayatı da aynı aktivite ve motivlerle çevrili idi. Hayat şartları da alpın fizikî uğraşılar ve çevresinde yoğunlaşmasına neden olmaktaydı.

Göçebe halkları arasında da yoksul, zengin veya asil halk ayırımı yapılıyordu. Hatta aristokratik katmanlaşma, bu toplumların yapısının en önde gelen özelliklerinden biriydi. Egemen olmak için yaratıldığına inanan bu toplumlar, halklarını ve imparatorluklarını da tabakalar yaratarak oluşturduklarından, yönetim bakımından da kademelendirdiklerinden, tüm hayatı da giderek yükselen rütbeler hiyerarşisi olarak değerlendiriyorlardı. Sadece siyasî yapılanma değil, toplum da son derece hiyerarşik bir yapıya sahipti. En üstte, ait oldukları aile itibarıyle asil olanlar bulunuyor. Hakanlar topluluk yabguları, beyler ve onların oğulları her zaman için en üst görevlere getirilirlerdi. Göçebe toplumlarda asil olmayan aileden gelen birinin buyruk verebilmesi görülmüş şey değildi. Emir verebilme yeteneği bir tür karizmaydı ve bu da kan bağı yardımıyla babadan oğlu aktarılırdı. Aslında asil olmayıp da savaşta dikkat çeken kahramanlar da (Bagatur) olurdu. Eğer bunlar çok büyük bir ün kazanmışlarsa asiller tabakasına dahil edilirlerdi, yani bunlar yeni bir asil ailenin hanedanını kurarlardı, asillerin siyasî hayatta büyük etkileri olurdu. Göçebelerin hakanları her ne kadar halkından tam itaat beklerse de diktatör değillerdi; ileri gelenlerden oluşan meclisin görüşünü de istemek zorundaydı, ama bu görüşü uygulayıp uygulamayacağı kendisine kalmıştı. Hun hakanları da kararlarını bu tür meclislerde alırlardı. Ancak aristokrat ailelerin kurucuları, erken dönemde fizikî gücü ve silah kullanımındaki üstün becerileri sonucu çatışma ve savaşlarda elde ettikleri üstün başarının sonucu olarak ortaya çıkarak belirginleşmiş, böyle bir ayrıcalığı elde etmiştir. Bu nedenle sportif uğraşılar hayatî bir değer taşır, elde edilen başarılar sosyal statü değiştirmenin ölçüsü idi. Mesela Chou sülâlesi askerî bir zafer sonucu kurulduğu için, hakanlık ta askerî kurallara göre kurulurdu. Arazi hakan ailesine yardım eden yabancılara ve askerî şeflere bölüştürülürdü. Bunun sonucu büyük feodal beylikler meydana geldiği görülür. Aristokrat sınıfı idi ki, bunlara Shıh (Orta Çağ Avrupasındaki şovalyeler gibi) deniyordu. Şövalyelik ruhu mücadele zorunluluğundan kaynaklanıyordu. Bu dönemin organizasyonları alpların çekirdek gruplarına dayanıyordu.

Hiyerarşik yapılanma ağılda, yani ailede de geçerliydi. Yurt içinde her aile belli bir yere sahipti ve bu yeri değiştiremezdi. Yemeklerin dağıtılması da son derece katı ve belirli kurallara göre gerçekleşirdi ve bu noktada yoksul veya zengin, ya da asil veya halktan biri arasında fark yoktu. Töreler rütbeye göre hiyerarşinin oluşturulmasını belirlerdi. Atilla'nın düğününde en yüksek rütbe Atilla'nın sağ yanı, ikinci yüksek rütbe de sol yanı idi. Bu nedenle Atilla'nın sağında Onegesios, solunda da Berikhos oturmuştu. Bulgarlar'ın topraklarını ziyaret eden Arap tüccarlar da, benzer bir hiyerarşinin onlarda da geçerli olduğundan söz ederler. Bu hiyerarşik düzen, en yüksekten en tabana kadar uzanırdı. Elbetteki alplar arasında da benzeri örnek çeşitlilik ve kademeleşmeler vardı. Çeşitlilik gruplardaki vücut kültüründe ve silah kullanımındaki değişik beceri geliştiren alplarla ilgili idi.



Yüklə 130,22 Kb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə