TüRKİYE’de kiMLİĞİn sosyal medya üzerinden kurulmasi, ÖtekiLEŞTİrme ve nefret söylemi Psikoloji, Sosyoloji, Felsefe



Yüklə 66 Kb.
səhifə1/2
tarix09.01.2022
ölçüsü66 Kb.
#92862
  1   2

TÜRKİYE’DE KİMLİĞİN SOSYAL MEDYA ÜZERİNDEN KURULMASI, ÖTEKİLEŞTİRME ve NEFRET SÖYLEMİ

Psikoloji, Sosyoloji, Felsefe

Bengisu Savran*

Sevim Hazal Görmüş**

Ümit Ekşi (Danışman)***

Hüseyin Avni Sözen Anadolu Lisesi

ÖZET


Günümüzde sosyal medya bireylerin, yüz yüze olmayan ancak aracısız ve sınırsız bir biçimde iletişime geçme, kendileriyle ilgili paylaşımlarda bulunabilme, böylece “özdeşleşme” ve “ötekilik” üzerinden yeni kimlikler yaratmasına veya tarihsel bağlardan esinlenen kimlikleri yeniden üretmesine imkân vermektedir. Bu durum ulus devlet potasında homojenize edilmiş çeşitli toplumsal kimliklere daha fazla görünürlük kazandırmaktadır. Bu makalenin konusu tarihsel olarak çoklu bir etnik yapıya sahip Türkiye’de etnik ve ulusal kimliklerin sosyal medya üzerinden yeniden üretilmesinin “ötekileştirme” ve “nefret söylemi” perspektifinden incelenmesidir.

Anahtar Kelimeler: kimlik, sosyal medya, ötekileştirme, nefret söylemi

GİRİŞ

Medya ve İnternet ağları mekânsal uzaklığı yok ederek, ülke sınırlarını aşarak toplumları birbirine bağlamaktadır. Bu sayede bir yandan kültürler birbiriyle daha çok iletişime girme imkânı bularak melezleşirken diğer yandan da kimlik farklılıklarına vurgu artmaktadır (Huntington,2008;25). “Küreselleşme” olarak adlandırılan bu oluşum, birbiriyle çelişen etkenlerin bir arada bulunduğu karmaşık süreçlerin oluşturduğu bir olgular kümesidir (Giddens, 2000; 25).



Osmanlı İmparatorluğu’ndan devraldığı çok kültürlü bir toplum yapısına sahip olan ancak ulus devlet anlayışına göre kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti, “tek vatan, tek millet, tek bayrak, tek dil” çerçevesinde toplumu homojen bir yapıda görmüş ve bundan dolayı kimi zaman kimlik taleplerinin karşılanmadığını düşünen etnik ve dinî gruplarla gerilimli, çatışan ilişkiler yürütmüştür ve yürütmektedir.

Özellikle büyük kentlerinde farklı tarihsel yaşam deneyimlerine sahip grupları barındıran Türkiye’de, 1990’lardan bu yana İnternet ve sosyal medya ağlarının gelişmesiyle farklı kimlikler arasında etkileşim hızla artmıştır. Bu etkileşim sayesinde gruplar bir yandan melezleşip benzeşirken diğer yandan farklı gruplar arasında ötekileştirme ve ayrışmanın olduğu hissedilmektedir. Bunun yanı sıra 1980 sonrasında ülkenin doğusunda başlayıp giderek yayılan bir yönüyle etnisiteye bağlanan “terör” eylemlerinden ve devletin “terör”e karşı uyguladığı güvenlik önlemlerinden dolayı zorunlu göçe tabi olup büyük kentlere göç eden ve kentte aradığını bulamayan, hayal kırıklığına uğrayan, güvensizlik ve kaybolmuşluk duyguları arasında sıkışan kitleler, gelişen sosyal iletişim ağları sayesinde kimlik temelli toplumsal hareketlerin birer parçası olmakta ve yine sosyal medya üzerinden farklı gruplarla kimlik endeksli gerilimli bir ilişki yaşamaktadır.

Demokratik bir toplum yapısının ve toplumsal barışın sağlanabilmesi ve güçlendirilebilmesi için farklı grupların birbirini daha iyi tanıma imkânlarının geliştirilmesi ve bunlar arasındaki iletişim köprülerinin kurulması önem taşımaktadır.

KİMLİK


Kimlik, bireyin kendini tanıması ve toplumsal gruplar arasında kendisini gördüğü yer olarak ifade edilmektedir (Bilgin, 2007;78). Bu nedenle aslında kimlik, kişinin kendinin farkına varması ve kendini kavramasıdır.

Erickson, kimliği “bilinç” ve “süreç” olarak tanımlamıştır. Süreçle kişinin hayatının devam ettirmek için aldığı kararlardan, bilinçle ise kişinin kendi tutarlılığı hakkındaki düşüncesinden bahsetmiştir (aktaran Bilgin, 1994;229). Smith; kimliği, cinsiyet, mekân ve toplumsal sınıf aidiyeti olarak üçe ayırmış ve cinsiyetin bunlar içindeki en temel ayrım olduğunu vurgulamıştır (2009;17-18). Maalouf’a (2008) göre kimlik, bireyi diğer insanlardan farklı kılan pek çok veriden oluşur. Kişi kendi kimliğini oluştururken bu verileri kendine özgü olarak birleştirir.

Sosyolojik ve psikolojik yönleri bulunan kimliğin sosyolojik tarafı onun kolektif yönüne yoğunlaşırken psikolojik tarafı bireysel yönüyle ilgilenmektedir. Bireysel olarak kimlik, kendini kavrama üzerine inşa edilir ve kişinin öz kişiliği hakkında sahip olduğu zihinsel temsili ifade eder. Bireyin, kendisini davranışları, ihtiyaçları, motivasyonları, ilgileri açısından tanımlaması ve kavraması olarak tanımlanır (aktaran Bilgin, 1994;224).

Bireyin, içselleştirdiği normları, değerleri, rolleri ve hayattan beklentileri etrafında oluşan sosyal kimlik, toplumsal düzenle diyalektik bir ilişki kurarken toplumsal yapıyı taşıma, değiştirme ve dönüştürme gücüne sahiptir (Marshall, 1999;407-408; Berger ve Lucmann,2008;250)

Bir duruma değil, topluluktaki bireylerin diğer topluluklarla etkileşim içerisinde kimliklerini tasarlayıp kurguladıkları bir sürece işaret eden kolektif kimlik; kolektif hafızadaki anılar, semboller, mitler, efsaneler, alışkanlıklar, değerler, inançlar, kahramanlar aracılığıyla oluşturulmaktadır. Ortak geçmişte kendilerini tanımlayan bireyler grup olma bilinci kazanmakta ve kendilerini diğer gruplardan farklı görüp onlarla aralarına mesafe koyma eğilimi göstermektedirler (Bilgin, 1994;54-55). Eisenstad’e göre kolektif kimlik, bireyler arasında güven ve yardımlaşma duygusunu yaratmak için benzerlik ve farklılıklarla sosyal sınırlar oluşturur (aktaran Liwerants, 2003;2).

Toplumsal ve tarihsel bağlamı içerisinde değerlendirildiğinde grup normlarına dayalı olarak gelişen kolektif kimlik algısının bir diğer yüzü etnik kimlik yaratımı sürecidir. Bilgin’e göre anatomik niteliklere gönderme yapan ırk teriminden daha farklı anlamlar yüklenmeye çalışılsa da “etnik”, daha çok ırk kavramına gönderme yapar (Bilgin, 1994;55).

Tarihi antik çağlara kadar uzanan etnisite kavramının var oluşuna ilişkin çeşitli yaklaşımlar bulunmaktadır. Edward Shills, Clifford Geertz, Herder gibi yazarlar her topluluğun özgün bir var oluşa sahip olduğunu, dilsel veya dinsel bir topluluk içinde dünyaya gelmiş olmanın, aynı gelenekleri takip etmenin, etnik kimliğin temeli olduğunu savunurken (aktaran Sağır ve Akıllı, 2004; Özkırımlı, 2009;39), Castells’e göre etnik kimlik özgün, kendinden bir var oluşa sahip olmayıp tarih, coğrafya, biyoloji, ortak hatıralar, kişisel fanteziler, vahiyler gibi kaynaklardan dil sayesinde oluşturulan bir “kurgu”dur (Calhoun,2009,46; Castells, 2008;13). Balibar’a göre etnik kimliği oluşturan iki temel bileşen dil ve ırktır (Balibar, 2007;120-123). Ona göre tarihsel sahnelerde ''halk”a mutlak bir biçimde özerk bir birlik veren ve onun, aidiyetlerini doğal bir olgu olarak sunmasını sağlayan, dil ve ırktır. Fakat dil asimile edici gücüyle ırktan önce gelir. Gruplar, dilin taşıdığı kültürün özelliklerini kabul ettiklerinde farklılıkları benzerlik içinde kaybolarak bir ulusun ferdi olma özelliği kazanırlar.

Ulus Devlet ve Ulus Kimliği

Ulus, kendine ait egemenlik ve sınırlılık içkin olacak şekilde tasarlanmış, kurgulanmış siyasal bir topluluktur ve en küçük ulusta bile bir bireyin ulusun tüm bireyleriyle bizzat tanışmasının mümkün olmamasına rağmen zihninde hayal ettiği, kurgulanmış bir “biz” algısı, inanışı vardır (Anderson, 20019;20).

Ulusu bir inşa olarak değerlendiren Calhoun’a göre ulus oluşumunun temel özellikleri; sınırları olan bir toprak veya bir nüfus, ulusun bütünlüğü ve bölünmezliği, egemen ve diğer uluslarla eşit, kendine yeterli olduğu düşünülen bir devlet, ortak bir tarih, ortak bir mezhep veya ırk, halkın kolektif katılımı ve her bireyin ulusun bir parçası olması, paylaşılan dil, inanç, değerler ve kültürdür (Calhoun, 2009;6).

Gellner, ulusun var oluşunu sanayi toplumunun bir sonucu olarak görürken (1998;.248), Hobsbawm sosyal mühendisliğin bir ürünü olarak görür (2006, s.24). Bauman’a göre ise ulus, ulus devletlerin yurttaşları arasındaki etnik farklılıkları yok sayarak yaygın eğitim ve dil yoluyla etnik kimlik üstü bir üst kimlik yaratma sürecidir (2006;.36-37). Smith de modernizmin bir sonucu olarak gördüğü ulus devletlerle beraber dinsel, sınıfsal ve etnik kimliklerin, devletin, meşruiyetini aldığı ulus kimliğinin gerisinde kaldığını iddia etmektedir (Smith, 2009;26-27). Bu ortak kimliğin, ortak değer, gelenek, hedef, hissiyat, ortak bir sivil ideoloji ve kültürün, eğitim sistemi ve kitle iletişim araçları sayesinde ortaya çıktığını ileri sürmektedir. Foucault da modern devlet kurumlarının aile, okul, iş yeri vb. gibi kurumlarda uyguladığı denetim sistemleriyle geleneksel bağları geride bıraktığının altını çizmektedir (aktaran Aslanoğlu, 1998;104).

Ulusal devletin farklı grupları bir çatı altında bütünleştirme etkisine rağmen kırdan kente göç, sanayileşme, ulaşım ve iletişim ağlarının yaygınlaşmasıyla birlikte, ulus devleti oluşturan farklı gruplar arasında etnik kimlik farklılıkları daha görünür hale gelmektedir (Güvenç, 1997;27).

Türkiye’de Uluslaşma Süreci ve Kimlik Hareketleri

Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu’ndan devraldığı bir kimlik çoğulluğuna sahiptir. Sahip olduğu farklı grupları, din temelinde millet sistemine göre sınıflandıran Osmanlı İmparatorluğu on sekizinci yüzyıldan itibaren Balkan cemaatlerinde filizlenen milliyetçilik hareketleriyle karşı karşıya kalmıştır. Osmanlı yönetimine girmeden önce siyasi birliğe sahip olmayan Türk, Arap, Boşnak, Kürt, Laz, vb. gibi etnik gruplar arasında milliyetçilik, bir tarihsel bakiyenin veya eski bir kimliğe etnik bağlılığın sonucu olarak ortaya çıkmamıştır (Karpat,2009;43).

Çağaptay’a göre, Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı topraklarının işgali, Müslüman Türk etnik gruplarının ulusal bir topluluk olarak birleşmesine yardım etmiştir (2009;20). Kurtuluş Savaşı boyunca ve sonrasında Türkler, Kürtler, Çerkezler, Araplar, “Misakımilli”de belirlendiği gibi, tek bir millet olarak kabul edilmiştir. Bu durum Mustafa Kemal tarafından, 1 Mayıs 1920’de şöyle ifade edilmiştir:

“Burada maksut olan… Yalnız Türk değildir. Yalnız Çerkez değildir. Yalnız Kürt değildir. Yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslamiye’dir, samimi bir mecmuadır. Binaenaleyh bu heyet-i aliyenin temsil ettiği, hukukunu, hayatını, şeref ve şanını kurtarma için azmettiği emeller, yalnızca bir unsur-ı İslam’a münhasır değildir. anasır-ı İslamiye’den mürekkep bir kitleye aittir” (Ahmad, 2010;100).

Osmanlı Devleti’nde, devlet ve tebaa ilişkisinin temelini oluşturan dinsel aidiyetin, siyasi veya etnik ve dilsel aidiyete üstün olduğu “millet” sistemi, Kurtuluş Savaşı boyunca Müslüman unsurları bir arada tutmaya yaramıştır. Cumhuriyet ilan edildikten sonra ise ülkede sosyal yaşamı yeniden inşa etmeye çalışan pek çok düzenlemeye gidilmiştir. 3 Mart 1924’te hilafet kaldırılarak sekülerleşme yoluna girilmiş, modern ulus devlet anlayışına uygun olarak vatandaşlık esası kabul edilmiş ve vatandaş kimliği de “Türkiye Cumhuriyet’ini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” ifadesiyle özetlenmiştir (Çağaptay, 2009;20-24). Geleneksel cemaat bağlarından koparılarak doğrudan devlete bağlanan toplum, dil ve kültürel açıdan homojen bir milliyet kalıbına sığdırılmaya çalışılmış, “vatana, millete ve devlete sadık makbul vatandaş” yetiştirmek görevi de eğitim kurumlarına bırakılmıştır (Gülalp, 2007;13-14; Alakel, 2011).

Türkiye’de farklı dönemlerde farklı kimlik algılamalarının öne çıktığı ve diğer kimliklerle çatıştığı ve/veya onlara eklemlendiği gözlemlenmektedir. 1940'ların ortalarına kadar, yukarıdan aşağıya doğru modernleşme programı uygulayan devletin geliştirmek istediği kimlikler öne çıkmıştır. Özellikle 1920’ler ve 1930’larda gerçekleştirilen devrimlerle, devlet, laik ilkelere dayalı ulus devlet olarak kurulmuştur. Aşiret, cemaat, tebaa kimliklerinin yerine, aile ve vatandaş kimlikleri geçirilmeye çabalanmıştır. 1950’lerde siyasal parti aidiyetleri öne çıkmış, bu aidiyetler 1960’larda sağ ve sol siyasal kimliklere dönüşerek 1980’lere kadar sürmüştür. 1960’larda ayrıca “1968 Kuşağı”, “Cumhuriyet Kuşağı” gibi kuşaklara ilişkin kimlikler de öne çıkmaya başlamıştır. 1970’lerin öne çıkan hâkim kimliği, sendikal işçi hareketinin büyük örgütlenme atağı yapmasıyla sınıfsal kimlikler olmuştur. 1980’lerde feminist hareketin canlanmasıyla toplumsal cinsiyet kimlikleri öne çıkmıştır. 1980’ler ve 1990’larda ise Sünni İslamiyet’in ve tarikatların siyasallaşması ve köktencileşmesi, Alevilerin siyasallaşması, cemevlerini kurmaları ve dinsel kimliklerini öne çıkarmaya çalışmamaları dikkat çekmektedir. Daha önceleri “Doğu’nun gelenekselliği” ve “Doğu’nun az gelişmişliği” olarak dillendirilen sorunlar, 1980’lerin ikinci yarısında ve 1990’larda “etnik Kürt kimliği” olarak adlandırılmış ve Kürtlerin, Türk kimliği ile ilişkileri tartışma konusu olmuştur (Akşit, 1998).

Ulus devlet paradigması çerçevesinde ortak ulusal kimlik şemsiyesi altında toplanan etnik ve dinsel kimlikler, küreselleşme ve kentleşme süreçlerinde giderek kamu alanında görünürlüklerini artırmaktadır. Bu durum, kimliklerin tanınma talebinden siyasal özerklik taleplerine kadar uzanabilen bir dizi toplumsal ve siyasal değişikliği gündeme getirmekte ve sınıf bazlı siyasetin yerini “kimlik siyaseti” almaktadır (Erman, 2010;11). Öte yandan kimlik siyaseti çevresinde toplanan kümeler, ortak bir aitliğe dayanan topluluklar, mezhepler gelişen iletişim araçlarının da sayesinde daha örgütlü hareket ederek her yerde güçlenmekte ve çoğalmaktadır (Tourain, 2005;13). Bu süreçte Türkiye’de de görüldüğü gibi, üst kimliklerin çözülmesi ve bunun yerine alt kimliklerin üretilmesi ve bu alt kimliklerin etnikleştirilmesi yoluyla siyasal ve kültürel taleplerden söz edilmektedir (Sözen’den aktaran Uyanık, 2003;.70).

SOSYAL MEDYA

Sosyal medya, tek yönlü bilgi paylaşımından , çift taraflı ve eş zamanlı, zaman ve mekân sınırı olmaksızın bilgi paylaşımını mümkün kılan, özellikle 21. yüzyılda yaygınlık kazanan iletişim ağıdır (https://tr.wikipedia.org/wiki/Sosyal_medya).

Sosyal medyanın etki alanını genişleterek yaşamın her alanına girmesi birey ve toplum üzerinde önemli etkiler yaratmaktadır. Sosyal medya, bir yandan iletişimi tek yöne indirgeyen klasik basının aksine facebook, twitter gibi sosyal ağlarla interaktif iletişimi diyaloğa çevirmekte, insanların fikirlerini hızlıca ve özgürce belirtebilmesini sağlamakta; diğer yandan herhangi bir mesajı yeniden üretip şekillendirip, kontrol eden bir iktidar aracına dönüşmektedir (Çildan vd., 2016; Mora,2008).

Sosyal medyanın, bilgileri, fikirleri, resimleri yer ve zamandan kopuk ve hızlı bir şekilde kullanıcılara ulaştıran bir güç haline gelmesi ve insanlara sınırsız özgürlük tanıyan doğası; sanayileşme, modernleşme, küreselleşme ve bunların yarattığı değişim ve dönüşümler yüzünden zayıflayan toplumsal ortamda, yalnızlaşan, kendilerini köksüz ve güçsüz hisseden bireylerin, kendilerini kanıtlamak, öz güven eksikliklerini gidermek amacıyla fotoğraflar, arkadaşlar, kişisel bilgiler gibi her ayrıntısını kendisinin oluşturduğu, yepyeni bir kimlik inşa edebilmekte; Sartre’ın deyişiyle daha bir iyi kimliğe sahip olabilmekte; kendini hep daha iyi bir yere koyarken diğer özneleri nesneleştirip “öteki”ler yaratmakta ve onların üzerine basarak kendini yükseltme eğiliminde olabilmektedir (Aydınalp,2016; Torun,2016)

Sosyal medya, oluşturduğu söylemin gücüyle, toplumsal algıları yönlendiren önemli alanlardan biridir. Bu bağlamda medya, dünyada ve Türkiye’de nefret suçlarına yol açan ayrımcılık, ön yargı ve nefret söyleminin oluşup taşınmasında en yıkıcı etkiye de sahip olabilmektedir.

ÖTEKİ- ÖTEKİLEŞTİRME

Beni hor görme kardeşim




Yüklə 66 Kb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin