Yağmurlu bir sonbahar günü kışın gelişini haber veren bir ayaz hakimdi havada, arada bir güneş çıksa da bu soğuğa güç yetiremiyor ve bulutların arkasına sığınıyordu



Yüklə 17,47 Kb.
tarix26.10.2017
ölçüsü17,47 Kb.
#14127

ÜÇ KİŞİ

Yağmurlu bir sonbahar günü kışın gelişini haber veren bir ayaz hakimdi havada, arada bir güneş çıksa da bu soğuğa güç yetiremiyor ve bulutların arkasına sığınıyordu. Böyle soğuk bir havada zengin bir ailenin çocuğu olan Berk, esrar içtiği için babası tarafından dışlanılan, kazanılamayan bir gençti Berk zeki bir delikanlıydı, güç ve nüfuz sahibiydi, kabiliyetli ve bilgin bir genç, Sirkeci’den bu yana yürüyordu. Kendisine bakıp yüzünü çeviren kişilerin yanından hiçbirine aldırış etmeden yürüyordu bir meçhule doğru. Yağan yağmurda onun için bir anlam ifade etmiyor deri ceketi sündüyordu suları, arada bir kafasını kaldırıyor, ellerini iki kenara açıyor, yüzünü gökyüzüne dönüyor sonra yürümeye devam ediyordu. Bastıran soğuk onu bir yerlere sığınmaya itmişti , ne kadar yürüdüğünden kendisi habersiz işte Topkapı dolaylarındaydı. Surların içinde harabe bir yapıya girdi. Karşısındaki iki kapıdan birine daldı, bir köşeye çekilip sızıp kaldı içtiğinin etkisiyle.

Saadet Teyze bir Darülaceze kaçkınıydı. Ne zorluklar içinde büyüttüğü evlatları, her birinin, adam etmek için okuttuğu, birini doktor birini avukat yaptığı evlatları, bundan 10 yıl evvel annelerine sırt dönmüştü. İlk zamanlarda bayramda seyranda yılda birkaç kez gelirdi evlatları eşleri ve çocukları beraberinde. Daha sonra gelinler o mendebur kadına büyük istikbal vaatleri olan çocuklarını göstermediler daha sonraları kendileri de türlü bahanelerle gelmediler. Bir tek yollarını gözlediği çocuklarıydı, yoğun iş tempolarından vakit bulamadıklarından olsa gerek ki üç yıldır hiçbiri uğramamıştı . Canına tak etmişti kadıncağızın, odasının balkonundan yolları gözlüyor. Gelip geçenleri çocuklarına benzetiyor, ha geldi ha gelecek diye, çocuklarını bekliyordu. Gri araba geçince ''Kadirim'' beyaz geçince de ''Faruk oğlum geldi işte ben size demedim mi evlatlarım beni yalnız koymazlar'' diye kendi kendine söyleniyordu. Onlar olmadığını anlayınca sigarasını yakıyor yine bin bir ümitle onları beklemeye koyuluyordu. Bir süre sonra Darülacezede kalanlar çoğalmış gelenleri ise azalmıştı. Onlar unutulmaya yüz tutmuşlardı, bundan sonra şanslı olanları cenazelerine geleceği olanlar idi.

Artık ne araba geliyordu ne de yabancı bir sima, hep aynı vakur yüz ,felçli surat. Sabahları siyah arabasıyla müdür geliyor, akşam olmadan da karanlığa karışıyordu. Ne bir plan yaptı ne bir proje Saadet Teyze rast geldi çıktı kaçtı, gerçi böyle bir yaşamı da o planlamamışta; ama neyse kader, belki daha güzel kapılar açılacaktı karşısına. Sokaklarda, caddelerde dolaşıyor gri ve beyaz arabaların önünü düğün konvoyların durduran önlerini kesen bir çocuk gibi durduruyor. Arabanın içindekiler bazen ceplerindeki bozuklukları veriyor bazen ise delidir diyerek yollarına devam ediyordu. Ta ki yol karşısına yağmurdan korunabileceği bu harabe binayı çıkartana kadar.

Mustafa, Aydının bir köyünden kaçıp gelmişti İstanbul'a. Bir sevdiği varmış derler ailenin tek çocuğu göz ağrısıymış. Anne ile baba 2 ay arayla vefat edince içkiye vermiş kendini bizim Mustafa güya kafa dağıtsın diye. İçkinin kime ne faydası olmuş ki ona da olsun. Her gece naralar atarak eve gidince köylü rahatsız olur, ölenlerin hatırına bir şey diyemez imiş. O civanmert, tek seferde iki balya birden kaldıran çocuk her geçen gün çökmüş, zaten babadan kalanlar kıt kanaat yetiyor o da içki parası olarak harcanıyormuş. Bir de İstanbul’dan tatile gelen o kız çıkmış, vurulmuş bizim Mustafa. Rahmetlilerden sonra iyice susmuş hele birde bu kızdan sonra, yanına üç beş bir şey almış kalan parayı da yol parası yapmış düşmüş İstanbul yoluna sen mi daha suskunsun ben mi, diyerek Yenikapı’dan denizi izler yine bir efkar basarmış Mustafa’yı, sahil boyu yürürmüş İstanbul’da. Bu şehirde çetin yer göz açtırır mı sarhoşa elindeki son parayı da çaldırmış Mustafa. Siroz kötü hastalık fena düşmüş Topkapı yoluna gidiyordu bir meçhule Mustafa.

Kasketini çıkardı, alnında biriken yağmur sularını sildi, çamura batan çarıklarıyla köyündeki evleri anımsatan bir binaya doğru çamurun çıkardığı '' Şap Şap'' sesleriyle yürüdü. Saadet Teyze sesi ilk fark eden oldu acaba gelen Kadiri miydi yoksa Faruk muydu, gözünü pencereye geçirilen naylona dayadı. Bu arada Berk ayılmaya başladı, seslerin geldiği yöne doğru kafasını uzattı, pür dikkat kesildi, nerede olduğunu hatırlayamıyordu bile.

Berk yakılacak olan odunlardan birini eline geçirdiği gibi dışarı fırladı. Saadet teyze;
''Oğlum'' diye bir nara attı, tüm bu olanlardan ürpen Mustafa elindeki şişeyi kırdığı gibi içeri yöneldi, dar koridorda karşılaştılar, boğaz boğaza geldiler. İkisi de ne yaptıklarının farkında değillerdi, yarı ayık kafalarla olayları çözümlemeye çalışıyorlardı, o arada bir çığlık yükseldi

-Kadriii!

İnsan kardeşini döver mi hiç?

Faruk yine abine ne yaptın bakayım?

Sizi gidi haylazlar kaç yaşınıza geldiniz hala boğuşuyorsunuz.

Mustafa ile Berk bir an göz göze geldiler yavaş ve tedbirli bir şekilde birbirlerini bıraktılar. İkisi de birbirinin üstünü hafiften düzeltip temizledi, pür dikkat kadının sözlerini dinlemeye koyuldular:

‘Bir daha böyle yaptığınızı görmeyeceğim! Siz ne güzel kardeşlersiniz? Bir daha olmasın.’

Berk ile Mustafa hâlâ olayın şokunu atlatamamışlardı; ama ikisi de bu büyünün bozulmasını istemiyor bir rüya olmasından korkuyor idiler. Çünkü Mustafa'nın bugüne kadar ne bir abisi ne bir kardeşi olmuştu anne özlemi de kendisinde hat safhadaydı.

Berk'te ise durumlar pek farklı değildi; yalnızca esrar parası için yanında bulunan riyakar ikiyüzlü insanlar ve para verip sevgisini esirgeyen ebeveynleri vardı. Bundan önce çevresinde bundan sonra ise kendisini candan sevebilecek bir kardeşi kendisinden merhametini eksik etmeyecek bir annesi, ailesi olacaktı.

Saadet teyzeye gelecek olursak herşey inanılmazdı, kadıncağız rüyasını kurduğu oğullarına kavuşma hayalini gerçekleştirdiğine kanii olmuştu. Berk ile Mustafa onun için, Faruk ile Kadri olmuştu, yeri gelince kulaklarından çektiği yeri gelince bağrına bastığı oğulları olmuştu.

Uzun sözün kısası herkes sevgiyi yakalamış aradığı merhameti bulmuş özlemini yitirmişti. Bundan sonra birbirlerini candan seven bu üç kişi kaldıkları yeri Mustafa’nın becerisi, Berkin zekası ve Saadet teyzenin titizliği ile kendilerine bir cennet bahçesine çevirmişlerdi. O virane evi temizlemeye tavandaki örümcek ağlarından başladılar sanki silinen tavandaki ağlar değil de kafalarda ki bağlı olduklarını düşündükleri, o meletlere olan inançlarıydı. Daha sonra is içinde kalmış evi boyamaya geldi sıra, beyaza boyadılar evi, yeni bembeyaz olmuştu tıpkı gönüllerindeki gibi saf ve berrak. En sonda evi döşediler sıcacık oldu evleri sevgi vardı huzur ve mutlulukla döşenmişti artık ev. Bu üç kişi bundan sonra kötülük nedir bilmez olmuşlardır; Mustafa aile özleminden içtiği içkiyi bırakmış, hastalığını zorlu tedavisinin parasını Berk üstelenmiş. Saadet Teyze ise gözü gibi bakmış oğluna, Berk ise bu günleri unutmak istemiyor berrak zekasını kullanıyordu bir daha esrarı görmedi bile. Mustafa’ya verdiği para ise ilk kez acımak ve yardımlaşmak duygularını öğretti ona. Saadet Teyze’ye gelecek olursak o hiç bir zaman çocuklarının yanında sigara içmezdi bundan sonrada çocuklarının yanında içmeyecekti ve hiç ayrılmadı çocuklarından.

Mehmet Kani POLAT



Mehmet Niyazi Altuğ Anadolu Lisesi

Yüklə 17,47 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə