Yaklaşan Genel Seçimler Üzerine



Yüklə 2,07 Mb.
səhifə31/31
tarix07.01.2019
ölçüsü2,07 Mb.
#91581
1   ...   23   24   25   26   27   28   29   30   31


‘Hakikatler Komisyonu’

Ve

Hırpıtlaşmış Hırdavatlar

 

    İbrahim Güçlü, ‘Hakikatlar komisyonu’ üzerine bir makale kaleme almış. Bu makalede Haki Karer’e yönelik kin ve nefretini dile getirmiş.Yazının, sırf Haki Karer’i suçlamak için kaleme alındığı açıkça ortada; atılan başlıkla içeriği arasında bir bağlantının olmadığını, okuyucuların ilk bakışta anlamaması mümkün değil. Tüm toplumu ilgilendiren çok ciddi bir konuyu, en kötü bir biçimde art niyetleri için kullanmaya kalkışacak kadar gayrı ciddi bir davranış sergileme, ancak ve ancak bu zattan beklenilirdi.     



    Bu zat hakkında yazı kaleme alacağımı kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Çünkü İbrahim Güçlü denildiğinde, ilk aklıma gelen ellili yılların züccaciye raflarıdır. Malum bu yıllarda züccaciye raflarının ne halde olduğunu herkes bilir. Bu raflarda unutulmuş eşyalara hırdavat denilir.

    Çevre kirliliğini önlemek için, hırdavatların dönüştürülerek yeniden kullanımlarını sağlamaya yönelik araştırma sonuçları üzerinde göz gezdirdiğimde, hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim. Raflarda unutulmuş hırdavatların üzerindeki tozlalardan, kirliliklerden ayıklanma sürecinde, denizlere atılmış petrol artıklarından daha fazla çevre kirliliği yarattığını hiç düşünmemiştim. Anlaşılıyor ki, ipe sapa gelmez  bir hırdavatın yeniden pazara sürülme çabaları boşunaymış. Bu nedenle toplanan hırdavatlar ayrıştırmaya tabii tutuluyormuş. Ayrıştırılanların bir kısmı, günümüzün teknoliji ile dönüşüme uğratıldığında, yeniden üretimden fazla pahallıya mal olmaktaymış. Dönüştürme sürecinde yaratacakları çevre sorunları da dikkate  alınarak, raflarda çürümeye terk edilmeleri daha uygun görülmüş. Hele hele, içlerinden aşırı derecede hırpıtlaşmış olanları değerlendirmeye bile tabii tutmadıklarını öğrendim.

    Bu kısa yazımda, hırpıtlaşmış bir hırdavatın zoraki pazara sürülme çabaları üzerinde duracağım. Elimden geldiğince yeni neslin bunları tanımasına yardımcı olmaya çalışacağım.  

 

UNUTULMUŞLUĞUN HEZEYANI



 

    İbrahim Güçlü, raflarda unutulmuşluğun verdiği hınçla, Rızgari’ye ait bir internet sayfasında alel acele kaleme aldığı yazılarla önüne geleni karalayıp duruyor. Ne yapacağını şaşırmış, yolunu kaybetmiş acemi seyyahlar misali pusulasız, eline verilen değnekle yön tayin etmeye çalışıyor. Böylesi perişan hallere düşmüşlüğünü bir türlü kabullenemiyor. Öyle ya, daha düne kadar İran dağlarında gerillacılık oynuna kaptırmıştı kendini. Topladığı 15 bilemedin 16 yaşındaki çocukları çeşitli vaadlerle kandırarak İran dağlarına sürdüğünde, Stockholm’ün, Berlin’in ve Paris’in lüks dairelerinde iş görüşmeleri yapmakla meşguldü.

    Avrupa kentlerinde kazıklı Voyvoda edasıyla dolanıyordu. Kazıklı Voyvoda edasının nereden geldiğini soracak olursanız, bilindiği üzere, önce Kürtlükten Türklüğe sonraları da Türklükten tekrar Kürtlüğe geçiş yapmasıdır. Baba evinde Kürtçe konuşulması hiç de önemli değil, önemli olan doğduğu ve yetiştiği alanda hangi kültürün egemen olduğudur. Küçüklüğünden ititbaren Türk kültürüyle büyüdüğü inkâr edilemez. Ama yetişkin olduktan sonra toplumda yer edinme ve bir de buna kişisel çıkarlar eklenince, işin rengi değişiyor. Yani kişisel çıkarlarından dolayı birden Kürtlük aklına geliyor. Yıllardan bu yana Kafkas ve Balkan asıllı göçmenlerin milliyetçiliğinden Türk halk ne çekmişse, sonradan Kürtlüğe geçiş yapanların milliyetçiliğinden de Kürt halkı onu çekmiştir ve halen de çekmektedir. Her iki tarafın bir nevi dönmeleri aslında birer Voyvoda’dır. Güçlü’ün savunduğu milliyetçiliğin aşırı saldırgan oluşu aslında buradan kaynaklanmakta. Bay için bu, içinden çıkılmaz bir paradokstur. Alışmış kudurmuştan beterdir derler, alışmış bir kere, bu yaştan sonra da bu alışkanlığından vazgeçeceğini hiç sanmıyorum.

 

LUMPEN MİLİYETÇİLİĞİ



 

    Ezilen halkların milliyetçiliği klasik sömürgecilik sisteminin etkinliğini kaybetmediği dönemde kabul edilebilinirdi, hatta 1970’lerin ortalarına kadar da bir ölçüde mazur görülebilinirdi. Ama içinde yaşadığımız 2000’li yıllarda, dünya genelinde egemen olan ekonomi-politik ortamda, bir halkın içinde bulunduğu statü ne olursa olsun, milliyetçiliğin hiçbir halka en ufak bir yarar sağlamayacağı ortadır. İbrahim Güçlü’nün bunu kavrayabilmesi için 25-30 yıl daha geçmesi gerekir; o zaman da üzerinde biten bodurların kırtıçlaşmış yaprak hışıldılarıyla ‘yanlış yaptım’ demeye çalışır ama kimse bir şey anlamaz. Türk kültürüyle yatişmiş, aynı anda hem İsveçli, hem de Kürt olduğunu iddia eden bir kişiden farklı bir beklenti içinde olunması abesle iştigaldir. Bunca ileri yaşına rağmen, kimlik sıkıntısı çekmekte.

    Bir dönem İstanbul’dan Paris’i ziyarete gelen Türk elitleri, pup ve lokantalara gittiklerinde, Türküm demeye utanırlardı ve yöneltilen sorular karşısında eveleyip gevelerlerdi. Genellikle ‘İstanbul’un Avrupa yakasından geliyorum, Avrupalıyım’ derlerdi. Yani Avrupalı olmayı bir marifet sayarlardı. Türkiye’ye dödüklerinde ise onlardan daha müthiş ‘vatansever!’ ve milliyetçi! yoktu. İbrahim Güçlü de bu nedenden dolayı ailecek tası tarağı toplayıp İsveç’e kilim sermekle kalmamış, bir de İçveçli, yani Avrupalı olmuş, kelbaşa tarak misali. Tüm ailesini İsveçli yaptıktan ve yine ailesi için her türlü garantiyi sağladıktan sonra dönmüş ülkeye, sağa sola milliyetçilik, hatta pan Kurdilik yapmaya devam ediyor. Savunduğu milliyetçilik, o bilinen tarzda klasik bir milliyetçilik olsa, belki sesimizi çıkarmazdık ama hiçte öyle değil; benzeştiği malum İstanbul elitlerinin lumpen milliyetçiliğini, Kürt halkı içinde yaygınlaştırmaya çalışıyor.

    Lumpenleri, serkeşleri, polis muhbirlerini, kaçkınları Ala Rızgari içinde örgütleme çabalarını bilmeyen yoktur. En yakın arkadaşlarıyla ters düşmesinin bir nedeni de bu idi. Örgütlenmede lumpenleri, serkeşleri temel aldığı için kısa sürede darmadağın oldu. O günden bu yana savunduğu görüşler doğrultusunda bırakın on kişiyi, üç kişiyi bile bir araya getirmekten aciz olduğu herkes tarafından bilinmekte. Bu acizliğin en önemli bir nedeni de, ömrü boyunca istikrarlı bir çizgiye sahip olamamasıdır. Dostlar pazarda görsün misali, siyaset adına zaman harcayarak ömür geçiriyor.  Diyarbakırlı işsiz Hüso’nun her sabah konken oynamak için kahveye gitmesi toplum açısında ne anlam taşıyorsa, İbrahim Güçlü’nün Kürt politikasıyla ilgisi o kadar anlam taşıyor. Çocukları İran dağlarına sürerek gerillacılık oynayan birinden, herhangi bir biçimde ciddiyet bekleme zaten olanaklı değil.

    Lumpenleşmiş milliyetçiliğe mahkum oluşunun bir nedenide, bir efendinin egemenliğine diğer bir efendinin egemeliğini tercih etmesidir. Biz efendi değiştirerek bir halka demokrasi ve özgürlük getirilemeyeceğinin kavgasını verirken, İbrahim Güçlü denilen zat, efendiler arasında tercih yapmanın yarışı içinde İran’a kamp kurmuştu. Bekea’da aldığı feyizler sonunda uzaktan kumandalı ‘gerillacılık’ oynamaya kalkışmıştı, olmadı; topladığı 15-16 yaşındaki çocuklar bir süre sonra ağlayarak yollara dökülmüştü, bunlardan 12 tanesini perişan halde yok olmaktan ben kurtardım. Irak’a ayağımı basar basmaz ilk karşıma çıkan sorun bu olmuştu, sağ sağlim Türkiye sınırlarına ulaşmasını sağladım. Yoksa kurtlara kuşlara yem olacaklardı. İbrahim Güçlü acaba bunlardan haberi var mı? Bu çocukların Türkiye’ye geçtikten sonra akibetleri hakkında en ufak bir bilgi sahibi oldu mu? Hiç sanmıyorum. Kendi çocuklarını korumada son derece hassas olan bu zat, halkın çocuklarını ateşe atmakta bu derece pervasız davranması lumpenlik değil de nedir? Bay için hiç önemli değil, nasıl olsa ölecek olanlar kendi çocukları değil. Kürtçü ve milliyetçi olduğunu iddia eden bu kişi, kendi çocuklarının ve kardeşlerinin Diyarbakır’ın ortasına miting, yürüyüş veya herhangi bir protestoda bulunmalarına niçin engel oluyor acaba? Lumpen milliyetçiliğinin mantığı şu; aman benim çocuklarıma, kardeşlerime herhangi bir zarar gelmesin de  ne olursa olsun...Yani kan ve ceset üzerinden ticaret ancak böyle yapılır.

    Önder olduğunu iddia eden böylesi birine hangi Kürt inanır? Kürt halkının bu türlere inanmadığı ve güvenmediği açıkça ortada. Şimdilerde iki lakırdı yapabilmek için gün boyu yerel veya ulusal yayın yapan kanallardan telefon bekliyor. Sağa sola sordum, televizyon kanallarına misafir edilme şansına, Kemal Burkay’ın dönüş yapmasından sonra sahip olmuş. Bence Kemal Burkay’a şükretsin, yoksa böyle bir isimde birinin olduğunu halk hiç bilmeyecekti. Diyarbakır’ın kuytularında unutulmuş ve günlerini saymaya çoktan mahkum olmuştu. Hiç olmazsa birkaç kare görüntüyle yaşadığı bilinmiş oldu.

 

KÜRT SORUNU ÜZERİNDEN TİCARET



 

    Evet, İbrahim Güçlü’nün geçmişini biraz daha irdelemekte yarar var sanıyorum. Kişisel çıkarları için siyasete atıldığı andan itibaren izlediği grafik lumpenleşmiş örgütlenme anlayışında ısrarlı oluşunun grafiğidir. Lumpen örgütlenme anlayışana sahip olmanın verdiği sorumsuzlukla, rüzgarın önüne kapılmış sonbahar yaprağı misali, bakın ömrü boyunca nasıl savrulup durmuş: Önce Türkiye işçi Partisi’ne girmiş, bir yerlere gelemediği için ayrılmış. Sonra Devrimci Doğu Kültür Ocakları’na girmiş, bir süre sonra burayı da beğenmemiş, Rıgari’ye  kapağı atmış. Sonra Rızgari’den de ayrılmış, Ala Rızgari diye bir grup kurmuş, lumpenleri, serkeşleri örgütlemede ısrarcılığından dolayı başarılı olamamış, alelacele Yekîtiye Sosyalist’te çalışmaya başlamış fakat burada da sebat etmemiş. Yekîti Ala Rızgarı adı altında bir kez daha grup kurma  denemesinde bulunmuş ama fıyasko ile sonuçlanmış. Bu sefer kapağı atmış Hevgırtın-KDP’ye. Buradan da darbe yemiş olcak ki Hak ve Özgürlükler Partisi’ne katılmış, ciddiye alınmadığını farkedince, Kürt Ulusal Birlik Hareketi (TEVKURD) ismiyle yeni bir çıkış denemesinde  bulunmuş, o da olmamış... İşte, pan Kürdizmi savunan ve ampirik bakış açısıyla ‘Kürdi bilinç’le hareket ettiğini söyleyen İbrahim Güçlü’nün biyografisi, kısaca budur. Pek yorum gerektirdiğini sanmıyorum. O kadar başarısız ki, her tepeye tırmanış girişiminde başına taş düşürerek yere uzanmış... Bu tablo, lumpen ve serkeşleri örgütlemede ısrarcı oluşu sonucu, takıldığı her yerden nasıl kapı dışarı edildiğinin tablosudur. Yani başarısızlığının resmidir. Yaşamında bu derece başarısız olmuş birinin, kin ve nefret duygularıyla önüne gelene saldırmaktan başka yapabileceği bir şey yoktur.

    İbrahim Güçlü’nün ailesi ve aile yaşantısı hakkında bilgi sahibi değilim. Aile yaşantısı beni hiç ilgilendirmiyor. Ama insan bazı noktaları da sormadan edemiyor; örneğin herhangi bir biçimde ticari evliliğe ya da evliliklere aracı olmuş mudur? Eğer olmuş ise, ticari evlilikler kurulmasından ne gibi çıkarlar sağlamıştır? Daha iyi tanınabilmesi için böylesine ciddi sorunlara açıklık getirmesi gerekir.

    Çocukları, yakalarına yapıştırdıkları lumpen rozetleriyle kameraların karşısına geçip, ‘lumpen oldum’ diyerek pozlar vermiş midir, vermemiş midir? Lumpenlikle övünen çocukların babası olmanın duyguları üzerine bir makele yazmasını öneririm.

    Geçmeden bir noktaya daha değinmek zorundayım. İbrahim Güçlü ve ailesi, ulaştığı ekonomik ve parasal gücün kaynağını Kürt halkına açıklamak zorundadır. Ailesi ve afradı elde ettiği hangi kazançla İsveçte milyonluk iş yerlerine sahip olmuştur. Bir dönemler birlikte hareket ettiği insanların verdiği bilgilere bakılırsa, Falun denilen bir yerde işlettiği milyonluk işyerlerini nasıl almıştır. Bunlar ve benzeri konulara ‘Kürdi bilinç’le açıklık getirebilirse, belki birkaç kişiyi bir araya getirme fırsatına nail olabilir. Hem böylece, yaşamında ilk defa, basacağı bir zemin elde etmiş olur.

 

 BAKI KARER



2012 01 08


/File/IT_URUR_KERVAN_YURUR.doc

İT ÜRÜR KERVAN YÜRÜR

 

ΙΙΙ

 

Ne idüğü belirsiz Xoce denilen mahlukatın kamuoyunu yanlış bilgilendirme gayretlerinin altında nelerin yattığını çoğu çevreler bilmekte. Almanya’yı vatan edinmiş, daha doğrusu, Almanlaşmış bu zat oturduğu yerden bir başka halk için ahkâm kesip durmakta. Hiç bir engel olmamasına karşın ‘Doğduğun topraklara neden gitmiyorsun, ait olduğunu iddia ettiğin halkınla niçin yaşamıyorsun?’ denildiğinde ise, ‘Gidemem, ben Almanlaşmışım, illada burada tırşıklanacağım’ diyor. O zaman ye Alman tırşığını otur aşağı... Kürt halkı için orada burada ahkâm kesmenin bir anlamı yok. Ama adam şefine yalakalık yapmanın gayreti içinde, açıkçası, provakatörlüğü meslek edinmiş bir kere. Yalakalıkta öylesine sınır tanımaz bir duruş sergiliyor ki, şefine övgüler dizen, barışın sembolü olmuş halk önderleriyle eşit düzeyde tutan herkesin önünde secdeye durup ökçe yalayıcılığı yapıyor.



Almanya’nın göbeğinde yeniden ‘Medeniyetten uzak kalma pahasına dağlara çekilme’leri terennüm edip duruyor. Yani, Apoculuğun iflah olmaz dalkavukcusu olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Daha da ileri giderek faşist düşüncenin nasıl iflah olmaz savunucu olduğunu göstermek için Arap ulusuna hakaretler etmeyi, küfürler savurmayı ihmal etmiyor. Böylece, karanlık dehlizlerin pintisi olduğunu şefine ispat etmiş oluyor. Sadece şefiyle yetinmediği belli; Alaman dazlaklarının öğretilerini iyi ezberlemiş. Yakın zamanda ‘ben bir Mengeneyim’ derse hiç kimse şaşmasın. Xoce, malum kimliğini saklama gereği duymuyor artık. Bunun da bayağı ‘ileri’ bir adım olduğunu kabul etmek gerekir.

Binbir türlü cambazlıklarının karşılığını bulamayınca da, yalvarış yakarışlarla ‘arka bahçesini’ karıştırmaya başlıyor. İçinde bulunduğu çirkef yaşantıyı genelleştirmeye kalkışıyor. Gurur verici taploları örnek alması gerekirken, çirkefliklerle dolu taploları dayanak noktası seçmekte. ‘Arka bahçem düzgün olsaydı, beni daha üst postlara getirirdiniz’ demek istiyor. Artık arka bahçesini terk ettiğini, kendine ‘çeki-düzen’verdiğini ve bunun kabullenilmesi gerektiğini ağlamaklı bir biçimde dile getiriyor.  

Tüm bu yalvarmalara karşın, Xoce’nin şefi insafa gelir mi bilemem, ama sanıyorum, yalvarıp yakardığı şefi, şimdilik Küçük’le yetinmesini ve ‘büyükelçi’ röportajlarına devam etmesini salık veriyor. Aynı zamanda ajandalarındaki telefon ve adresleri zenginleştirmesini istiyor.Kölece hizmetlerinin karşılığını bulup bulmayacağını bilmiyorum. Bekleyip görmek gerekir.

Ama tüm uğraşlarına karşın iki cami arasında kalmış beynamaz olmaktan bir türlü kurtulamıyor. Kutulamadığı için de habire kıyısından köşesinden itiraflarda bulunup duruyor. Şefiyle birlikte Mehmet Şener cinayetini nasıl organize ettini detaylarıyla anlatma yerine, katili nasıl koruduğunu ve birlikte ülkeye nasıl giriş yaptığını açıklıyor. Oysa Mehmet Şener için Muhabarat binasına nasıl ve kimlerle gittiğini, binada kimlerle görüştüğünü, anı anına bilgi akışını nasıl sağladığını ve daha bir çok şeyi anlatmaya yanaşmıyor. Cinayet ekibini nasıl oluşturduğunu, Mehmet Şener’in ölüm haberi gelir gelmez duyduğu sevinci ve bir an evvel İstanbul’a nasıl koştuğunu anlatmıyor. Cinayetten hemen sonra şefine sunduğu sayfalar dolusu itirafnamenin hatırlanmasını hiç istemiyor.

Ayrıca itiraflarını Mehmet Şener’in katiliyle sınırlı tutuyor. Öncekileri tümüyle untturmaya çalışıyor; Kızıltepe ve Derik’te KUK’cu gençleri nasıl kurşuna dizdiğini, arabalarını nasıl taradığını, onlarca kişiyi nasıl yaraladığını neden anlatmıyor? Silah zoruyla halka koyunları kestirip nasıl ziyafetler çektiğini, Batman ve Nuseybin köylülerinin cüzdanlarını nasıl soyduğunu itiraf etmesi gerekir.Yine, İstanbul’da yaptığı kaçakçılığı, kaçakçılık yaparken kimin hüçresi olarak çalıştığını, Van’dan teslim aldığı esrar ve eroin partilerini yurtdışına nasıl gönderdiğini anlatmalıdır. Evet, Hoca ya da Xoce denilen ‘şef’ dalkavuğu, bunlar ve benzeri işlediği suçları itiraf etmelidir. Bu suçları itiraf etmesinin önünde Almanya’da hastahaneden aldığı ‘deli’ raporunun engel olacağını sanmıyorum. Çünkü başkalarına geldi mi ‘akıllı’ olan Xoce, sorun kendisine gelip dayandığında niçin deli raporunun arkasına sığınıyor?

Bu arada Almanya’da, Danimarka’da ve İsveç’te kimleri dolandırdığını itiraf etmesini de beklemiyor değilim.  Benden çaldığı 27 kitabın akıbetini de öğrenmek istiyorum. Bir dönem fotokopi yapıp oraya buraya sattığını biliyorum, onların da bir bilançosunu çıkarırsa çok iyi olur. Yaptığı tüm bu ahlâksızlıkların ‘hi hi’lerle geçiştirilecek ahlâksızlıklar olmadığını artık bilmek zorundadır.

25.04.2009

Baki karer

Devam edecek          
www.karerbaki.com 

 

 



İT ÜRÜR KERVAN YÜRÜR

ΙΙ

 

 



Xoce yazımın birinci bölümünden sonra epey bir bocalama geçirdi. Birdenbire ailesini hatırlar oldu, orada burada çekiştirmekten zerre kadar utanmadığı karısı üzerine nağmeler dizmeye başladı. Giderek çocuklarını ne kadar çok sevdiğini göstermek için kameralar karşısında bolca pozlar verdi.

Kendince yazdığı senaryosunun tutmadığını, bir işe yaramadığını fark edince de; bu sefer teoriler üzerine kafa yormaya başladı. Baktı beyni bu konuda hiç şarj etmiyor, bir dizi bahaneler arkasına sığınmaya başladı. Ömründe bir kitap bile okumayan bir yaratıktan ancak bunlar beklenirdi. Hayatı boyunca zurnanın zart dediği, ya da son deliği olmayı bir türlü içine sindiremiyor. ‘Teorik’ konularda, ya da strateji ve taktikler üzerine’ harukülȃda yazılar yazarmış, ama ’canı istemediği(!) için’ yazmıyormuş... Nedeni de gayet basit miş; “he, hı, keh keh” demek daha kolaymış, ‘eee’lemekten ise son derece hoşlanıyormuş Son dönemlerde, her nedense, bolca, ‘keh keh’lemekten de zevk aldığını söylemeye başladı. Bunlar çok ciddi bir pisikolojik hastalığın son noktaya vurduğunun belirtileridir. Ne tür bir pisikolojik hastalık olduğunu pisikiyatri uzmanları çok daha iyi bilir. Yaşadığı derin ruhsal deprasyona verilecek örneklerden biri de, İstanbul’un bilmem ne semtinde hangi kadınla sabahladığını ballandıra ballandıra anlatması. Yani, aldatıldıysam ben de aldattım demek istiyor. Bunu bu kadar çember çizerek, hikayeler uydurark dile getirmenin ne anlamı var? Birlikte kaldığın insanla anlaşamıyorsan, şüphelerin varsa ayrılır gidersin. Böylesi bir ortamda dölleri bahane olarak ileri sürmenin bir anlamı yoktur. Evine gelen herkesi şüpheci gözlerle süzmesinden bahsetmesi ise hiç akıl alacak bir iş değil. Xoce, ‘Ziyaret bahanesiyle evime kimsenin gelmesini istemiyorum’ diyordu. Bu nedenle Stockholm’e geldiğinde tam anlamıyla kafayı oynatmıştı. Belli ki, bu hastalık artık kronikleşmiş bir hȃle dönüşmüş.

Böylesi ruhsal bunalım sonucudur ki, son dönemlerde yeniden Baki Karer düşmanlığına yine başladı; ‘Baki Karer böyle demişti... Baki Karer söylemişti... yapmıştı...’

Bir insanın hayatı miş-mış’lardan ibaret olunca bir süre sonra paranoidleşmesi gayet doğaldır. Xoce adıma cümleler kuruyor, hayalinde beni konuşturuyor sonra da oturup keh keh’lerle, hih hi’lerle yazıyor. Bunlarla da yetinmeyip, benimle toplantılar yaptığını iddia ediyor seçim çalışmalarına katıldığını yazıyor ve üstelik de kazandırıyor! En akla gelmedik yerlere kadar kendini götürüyor, daha doğrusu zoraki karıştırıyor. Batman’da seçim komitesi Şener, Mazlum ve Edip solmaz’dan oluşuyordu. Buradaki başarının öncüsü Mehmet Şener’ dir. Ama Hoca’nın,yani Xoce’nin burada çekemediği, Şener’in başarılarıdır. Bütün mesele Nasıl olurda bu kişinin başarılarını gölgeleyebilirim hesabı peşinde. Şener’in bu baya, bulunduğu mahalde bir kaç bildiri dağıtma görevi verdiğini biliyorum. Ama hepsi o kadar.

Bu adamla ülkede ayaküstü toplam on dakika görüşmüşlüğüm ya vardır ya yoktur. Ama sorunu başka; neredeyse 6-7 yıldır anlata anlata bitiremediği Stockholm buluşmasında, ‘Beni ne diye hep sempatizan düzeyinde tuttun, bir yerel komite üyeliği ötesine niçin çıkarmadın’ diye yakınıp durmuştu. Aklınca, sorumluluğum altında ‘yeterli ünvan’ sahibi olamamanın intikamını alıyor. Ama tüm bu hokkabızlıklara gerek yok; ‘kurucu’, ‘askeri komutan’, ‘ideolog’, ‘sekreter’, ‘lider’ vb. tüm ünvanları alabilir. Kimsenin, hatta içinde kariyer özlemi çektiği örgütün de buna itiaz edeceğini sanmıyorum.

Hoca ya da Xoce, halizyonlarında o kadar ileri gidiyor ki, yaşamını kaybetmiş insanları da konuşturuyor; özellikle de Hayri’yi. Bir dönem varsa yoksa Mazlum’du, şimdilerde her ne hikmetse Mazlum’u bırakıp döndü Hayri’ye. Neden Akif ya da başkası değil de illa da Hayri? Gölge altına sığınmaktan bu derece haz duyan Xoce’nin pisikolojik sorunlarını anlamak çok zor. Bu nedenle tedavisi neredeyse mümkün değil.Hemen her konuda ne kadar yalan attığının farkında olduğu halde ısrarla yalanlarına devam ediyor.Çünkü başından itibaren kendini girdabın içine soktu. Bu çıkmaz yoldan ayrılması artık mümkün değil. ‘Büyük oynayayım’,‘kendimi büyük göstereyim’ derken yerin dibine daha bir batmakta.‘Şef’ düşkünlüğü ve taklitciliğinin cezasını çekmekte.

Hemen her cümlesinde kendini elevermekte. Gölgesine sığınmaya çalıştığı Hayri için ‘Biliyor’ diyor. Evet, Hayri bu zatı sonuçta tanımıştı ve biliyordu. İçerden gönderdiği sözlü ve yazılı haberlerde Hoce’yi tanımlarken ‘Bulaşık biri’, ‘Her konuda son noktada döneklik yapan biri’ diyordu. Hoce’nin tüm bu tavırlarına karşı ‘İdare etmeye çalıştıklarını’ söylüyordu.Hele hele son açlık gerevinden kaçışını hiç affetmiyordu. Hayri, diğerlerine,bu zata karşı tedbirli davranılmasını ve hiç bir bilginin verilmemesini tembihlemişti. Nitekim onların yanında o kadar uzun süre kalmasına karşın, Hayri, Akif ve Mazlum’un hiç bir şey konuşmadıkları her geçen gün daha bir açığa çıkmakta. Mazlum nereye giderken ve nasıl yakalandığını bile bu zata söylememiş. Ama Xoce denilen zat saplandığı girdapda senaryosunu yazmış; ‘Diyarbakır’da merkez komite toplantısına giderken yakalanmışlar!...’ Gördünüz mü,yine yükseklerden bir tespit!daha. Atayım belki tutar, tutmazsa da ‘keh keh’,ya da biraz ‘he hi yaparım’ gider... Anlayış bu. Şefinin sahte tarih yazma anlayışına kendini o kadar kaptırmış ki, sağına soluna bakmadan son surat gidiyor.

İçerdeki bu haline bakmadan, utanmadan bir de başkalarını yargılamaya kalkışıyor. Böylece işlediği suçları ört-bas etmeye kalkışıyor. Mehmet Can’a çamur atmaya yelteniyor. İçeride sergilediği onca çirkefliklerine bakmadan bir de başkalarına leke sürmeye çalışmakta. Neymiş, Mehmet Can yeterli direnci gösterememiş!... Hiç kimsenin bugüngü durumu beni ilgilendirmez. Ne yapıyorlar, neredeler, nasıllar vs. Ama Mehmet Can’ın yakalandığında gösterdiği dik duruş her yönüyle takdire şayan bir duruştur. Kemal Pir’in arşivlerde duran bu konu üzerine şiirsel mektubu unutulacak cinsten değildir. Bu duruşunu içerde kaldığı süre içinde hiç aksatmadan sürdüren nadir kişilerden biridir. Xoce’nin bütün meselesi, Mehmet Can’ın entellektüel düzeyi karşısında duyduğu komplekslerdir. Dolayısıyla, ‘Çamur atayım tutmazsa izi kalır’ anlayışına sarılmakta. Ama nereden bakılısa bakılsın, beyhude çabalar.

Bu bölümü bitirmeden önce, her geçen gün yeni bir hastalığın pencesine düşen Xoce’den bir haber de ben vereyim. Herkesten, en yakın arkadaşlarından bile gizli bana ikide bir mail atıyor. 12 Eylül savcılarına öykündüğünü gizlemiyor. Ayrıca Esat oktay Yıldıray’ın komutlarıyla da yetinmiyor, meşhur CO’sunu taklit ederek havlamalarda bulunuyor. Son e-postlarından birinde, bana,‘Çık karşıma’ diyor. Arkasından da ‘Keh keh’yaptığını söylüyor.Bu hırıltıların ne anlama geldiğini henüz çözümleyemedim. E-postlarının tümünü yayınlamadan önce pisikologlara verip tahlil etmelerini isteyeceğim. Çok ciddi paranoid symtomlar görüyor; ‘Baki’den, Naki’den bahsedip duruyor.Benden uyarması, en yakınlarına bile her an çok ciddi zararlar verebilir, yazdığım birinci bölümden sonra yaptığının benzeri!...

 

Baki Karer



 

07.03.2009

 

www.karerbaki.com

 

 



 

Devam decek

 

İT ÜRÜR KERVAN YÜRÜR

 

Interneti açtığımda çok fazla gezinti yapmam, araştırmak istediğim konular neyse onlara uygun adreslere girerim. Bazen de web sayfamı açar yayınlayacağım yazı varsa yayınlarım. Bir de günlük ulusal gazeteleri düzenli olarak takip ederim.



Arkadaşlar ısrarla bir web sayfasının hakkımda olur olmaz yazılar yayınladıklarını söylediler. Ben de, ‘olur, normaldir’ diyerek her zaman ki gibi geçiştirmeye çalıştım, fakat bu sefer ısrarla, ‘Şahsına karşı hakaret var, küfür var, muhakkak okuman gerekir dediler.’Bahsedilen web adresini açtım ve okudum. Bahsedilen Alman beslemesi, gerçekten hakaret edici yazı yazmış. Bir amaç uğruna kavga yürütmekten aciz, ideolojisi ve politik bir duruşu olmayan, asla da olmayacak bu ucube, terbiyesizce bir şeyler karalamış. Oysa Google’den ismimi arasaydı web sayfamı ve bloglarımı rahatca bulabilirdi, yazılarımı okuyabilirdi. Ama adamın amacı farklı; ortamı bulandırmak istediği her haliyle belli. Tipik korkakların, toplum dışına düşmüşlerin, daha doğrusu çukurda pislik içinde üremişlerin debeleniş biçimlerini sergilemekten zerre kadar terettüt etmiyor. Adam, pislikleri yıllarca içinde sindire sindire bağışıklık kazanmış.

Yurt dışına çıkalı yıllar olmuş, bir gün bile alınteriyle yaşamamış onun bunun sığıntısı ve koruması altında kemik parçaları toplamakla iştigal etmiş. Bu duruşunun da ’çok şerefli’ olduğunu ısrarla savunuyor. ‘Alınterinle yaşamı niçin tercih etmiyorsun?’ sorusuyla karşılaştığında ise, hiç yüzü kızarmadan ‘Hastayım’,ya da ‘Alman devleti beni besliyor’ diyebiliyor. Onun bunun kucağına oturarak bakılmayı alışkanlık haline getirmiş... Oysa eli, ayağı sağlam; pineklediği kahve köşelerinde önüne gelenle bilek güreşi bile yapıyor. Beleşten bilet parası bulduğunda, ya da dayıları ‘Git’ dediğinde trenle yüzlerce kilometreyi katedebiliyor, gevezelik yapmak, zaman öldürmek için hergün kilometrelerce yol yürüyebiliyor. Karanlık odalarda sabahlara kadar uyumadan hiç durmaksızın çayını yudumlayıp dumanaltı oluyor.... Tüm bunlar gösteriyor ki, çalışarak çok rahat hayatını kazanabilir.

İnsan olan insan her şeyini kaybedebilir, ama kaybedemeyeceği tek bir şeyi vardır, o da, onurdur. Onurlu olmanın, başı dik olarak ayakta kalmanın ölçütü, yaşamı alın teriyle kazanmadır. Bunca yıldır bir gün için bile çalıştığına dair bir ücret ya da maaş bordusu gösteremez. Yani, nereden bakılırsa bakılsın, her yönüyle karanlık güçlerin beslemesi; istihbarat-polis ve sosyal yardım kurumu üçgeninde sürdürülen onursuz bir yaşam... Uzun sözün kısası, bu zat, onurunu kaybetmiş bir kere.

İşin, mesleğin kötüsü olmaz. Temizcilik, garsonculuk, ya da bulaşıkcılık yapabilir. Hiç bir şey yapamıyorsa pazarlarda masa üzeri bir şeyler alıp satabilecek gücü var. Ama alın teriyle yaşam kazanma sözkonusu olduğunda, ‘OLMAAAZ’ diyor. Neden? Çünkü adam histeri nöbetlerine tutulmuş, illa ‘Ben de seruk olacağım’ diye tutturmuş. Şimdilik ismini ‘Xoca’, yani ‘Hoca’ ilan etmiş, eski ‘seruk’unun taktiklerini kullanarak “Seruk olacağım” diye onurunu ayaklar altına aldırmış, ortalıkta soytarıca kıvırtıp duruyor. Daha da ileri giderek, ‘Kıvırtıyorum, herkes bana yardım göndersin, Eyfel’in tepesinde şarap içeyim’ diyebiliyor. Kıvırtırken, şarap için Eyfel Kulesi’ne tırmanmayı göze alırken hasta falan değil. Ama alın teriyle çalışarak yaşam idame ettirme sözkonusu olduğunda, ‘hasta!’ İşte ‘BÖYÜK HOCA’, pardon ‘BÖYÜK XOCE’ böyle olunur. Ama yanılıyor; ‘seruk’un orijinali dururken sahtesini kim ve neden satın alsın?

Bu adı geçen süblimleşmiş mahluka, web sayfasını zenginleştirmek ve biraz daha okuyucu kitlesi bulmasına yardımcı olmak için, iddialarına yanıtımı biraz daha sürdüreyim. Gördüğüm kadarıyla konu bulmakta sıkıntı içersinde zavallı. Çünkü siyasal ve ekonomik gelişmelere belli bir perspektiften bakarak yorum yapacak düzeyde beyni çalışmıyor. Bütün becerisi; çay içme, dumanaltı olma ve dedikodu... Gürültüyü çok sevdiği için sayfasında gürültü kopararak isminin önplana çıkmasına biraz daha yardımcı olayım. Keçi çobanlığından internette çatçılığa terfi ettiği için, eline biraz daha malzeme vereyim ki, köşesinde beş-altı yıl daha oyalansın.

Benimle bir görüşmeden bahsedip duruyor. Doğrudur, bu zatla görüştüm. Bana bir arkadaşım aracılığıyla haber göndermişti. Buluşmadan önce aramızda bir telefon konuşması geçti. Telefonda benimle çok acil konuşmak istediğini, ağlamaklı bir ses tonuyla ‘Zaten birkaç aylık ömrüm kaldı, geberip gideceğim’ diyerek buluşmayı ısrarla istedi. Ben de, ‘Tamam görüşeceğim’ dedim. Söz verdiğim tarihte ve satte görüşmeye gittim.

Verdiği adreste apartmanın kapısında beni karşıladı. Her zaman ki duruş ve davranış biçiminden hiç bir şey kaybetmemiş; yağcı, efendimci ve adeta yalvarışcı duruşuyla ve acındırıcı bakışıyla kapı önünde diyeliyordu. Merdivenlerden yukarı çıkarken, ‘Biliyor

musun, ben Kürt faşisti oldum, neler çektim bir bilsen, hepsini anlatacağım’ dedi. Ben de, ‘Faşist faşisttir, faşitleri milliyetine göre değerlendirme anlayışım yoktur, geçen süre içinde kendini bayağı geliştirmişsin!’ dedim. Son dönemlerde ‘Benzer tikelleri tümüller şemsiyesi altında bir araya...’ getirme çabalarına bakıldığında ‘Faşist oldum’ demesini daha iyi anlıyorum. Kandilcilerin saf kan ulus yaratma çabaları üzerinde bayağı kafa yorduğu belli.

Merdivenlerin sonuna doğru geldiğimizde ise, ‘Senden ricam, arkadaşların yanında bana ismimle hitap etme, Hoca diye hitap edersen çok sevinirim.’ demesi karşısında şaşırıp kalmıştım. İstediği biçimde hitap etmem için neredeyse ayaklarıma kapanacaktı. Ben de, ‘Bir yanda feodal kuruntular, bir yanda faşistlik...’ dediğimde, yemek artıklarının sallandığı bıyıklarını oynatarak, hiç diş fırçası görmemiş, araları yediği nesnelerin kırıntılarıyla dolu dişlerinin olancasını gösterecek biçimde sırtarmaya başladı.

Nihayet bir odaya girdik, bir süre sohbet ettik. Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum ama su içmek için mutfağa yöneldiğimde, bu zat da beni izledi. Mutfakta ayaküstü konuşmaya, dertlerini tek tek aktarmaya başladı; ‘İyi bir aile reisi olamadım, karım beni aldatıyor, çocuklarımın ise durumları analarından beter; içinde bulundukları durumları anlatarak zamanını almak istemiyorum....’ Ben de, ‘Çok feci bir tablo çizdin, bunları anlatmanın ne yararı var bilmiyorum. Aile içi sorunların konusunda söyliyecek birşeyim yok’ diyerek tekrar odaya döndüm. 

Zaman epeyce ilerlemişti, sanıyorum saatler 03’ü gösteriyordu, uyumaya başladık. Daha sabah şafağı atmamıştı ki, beni uyandırdı. Büyük bir sabırsızlıkla konuşmaya başladı; ‘Ben örgütten ayrıldım ama aslında satrateji ve taktikler doğruydu, sadece liderde hata vardı.’ diye epey geveleyip durdu. Eninde sonunda ondan beklediğim bir yaklaşımdı. Devamla, ‘Basın-yayın sorumluluğundan beni alması haksızlıktı, beni bu görevden almasaydı, canla başla çalışmaya devam ederdim.’ Gayet sesiz, hiç müdahalede bulunmadan, konuşmasını bitirmesini bekledim. Sonunda, ‘Stratejisi ve taktiklerini doğru bulduğun örgütten ne diye ayrıldın, o kadar çok istiyorsan geri dön ve lider sen ol’ dediğimde, büyük bir huşu içinde kirli bıyıklarını dişlerinin arasına   alarak kemirmeye başladı.

Artık sıkılmaya başlamıştım. Konuşmayı bitirmek için uygun bir yöntem arıyordum. Durumunu iyice kavramıştım. Bayın, içinde ‘mevki’, ‘kariyer’ kavgası verdiği yapının nasıl bir yapı olduğu yönündeki görüşlerimi kısaca dile getirdiğimde, büyük bir tepkiyle karşılaştım. ‘Hayır, yürütülen mücadelenin doğru olduğuna inanıyorum, şimdi bile beni Avrupa’da gazetelerinin sorumluluğuna getirseler arkama bakmadan koşa koşa giderim...’ yönlü nara atmaya başladı ve bir türlü unutamadığı liderinin savunucusu konumuna geldi. Tam bu noktada, ‘Seni buraya kim gönderdi’ diye bir soru yönelttim: Birden kıpkırmızı kesildi; açığa çıkmışlığın verdiği tedirginliği yüzüne yansıtamamazlık yapamadı. Daha fazla kalmanın gereksizliğini düşünerek, evden ayrıldım.

Onun bunun kapısında yaptığı uşaklığa bakmadan, bu buluşmayı yıllardır yalanlarıyla allandırıp pullandırıp yazıp çizmiş ve halen de devam ediyor. Karanlık güçlerin ellerinde oyuncak olmuş bir kere, istese de geriye dönüş yapamaz. Son günlerde özenti duyduğu, bir türlü unutamadığı liderinin yükünü hafifletme çabalarına yeni bir ivme kazandırmış görünüyor; Küçük ve çetesinin Almanya temsilciliğine soyunmuş. Dayandığı Alman ağaları böyle emir buyurmuş. Alın teriyle bir gün bile yaşam sürdürmemenin sonucunun böyle olacağı belliydi.

Bu arada o kadar enerjisi var ki, ailesinin içinde bulunduğu konumu hatırlatırcasına, çöpçatanlığı ek meslek edinmiş. Karısı için yaptığı çöpçatanlıktan epeyce tecrübe edinmiş olacak ki, yeni kariyerinde epeyce ilerlemiş... Ek gelir kaynağı da olsa, kendine en yakışan bir mesleği! daha bulmuş. Ne diyeyim, hayırlı olsun!..

Bu soytarının bir kaç gün değil, beş altı yıl daha oyalanması, daha doğrusu iyi kıvırtabilmesi için biraz daha sahasını genişletmek gerekiyor: ‘Sütten çıkmış tek kaşık benim!’ diye orada burada boy gösterip duruyor. Ne de olsa tırşıkçı, hem de Alman tırşıkçısı. Tırşıkçılıkta yaptığı terfiyi büyük bir meziyet olarak gördüğü için, herkesi ‘Hain ve işbirlikçi...’ ilan ediyor. Daha doğrusu şefine yaranmak ve hȃlen izinde olduğunu kanıtlamak için elinden gelen her çabayı yürütüyor. Ola ki, bir gün geri çağırırlar ve ‘Gazetelerin başına geç’ diyebilirler... Bu umutla Esat Oktay’ın CO’su gibi sağa sola saldırıyor.

Yakalandığında ‘Kaçakçıyım’ diyerek kurtulmuş! Bu nedenle de ne kadar ‘zeki’ olduğunu anlata anlata bitiremiyor; ‘Devleti kandırdım’ diyor. Başlı başına irdelenmesi gereken bir konu ama şimdilik bir tarafa bırakalım.

Metruk köşelerin ucubesi bu zat, Mehmet Şenel’in öldürülmesi için bir dönemler nasıl bir çaba içinde olduğunu herkes bilir. ‘Şenel’in görevini sana vereceğiz’ vaadini alır almaz Şam’a nasıl koştuğunu çok iyi biliyoruz. Sadece bu kadar değil; Şam’a varır varmaz ilk işlerinden biri, Şener’in katledilmesi için oluşturulan ekibe şefiyle birlikte karar vermesidir. Elinde tabanca Mardin’de KUK’cu kovaladığı, Nuseybin’de, Batman’da silah zoruyla köylülerin cüzdanlarını soyduğu dönemden edindiği tecrübelerini konuşturmaya başlar. Şenerin ölüm haberi geldiğinde de sevincinden sarhoş olur. Mehmet Şener’in katledilme haberini alır almaz büyük bir şevk ve heyacan içinde verilen her görevi kabul eder ve gönül rahatlığıyla yeni tertipler için kolları sıvar.

İstanbul’a gelir gelmez ilk iş olarak sıgara kaçakçılığına el atmak olur. Ama bu konuda doğruyu söylemek gerekirse, başarılı da olur. Sıgara kaçakçılığından büyük vurgunlar vurur, hem örgütünü hem de kendini ihya eder. Bursa ve Van mafyalarıyla ‘sağlam’ ilişkiler geliştirir. Xoce’nın sıgaradan, özellikle de Marlboro sıgarasından elde ettiği vurgunlarla öylesine iştahı açılır ki, örgütüne sayfalar dolusu raporlarla esrar ve eroin kaçakçılığına da el atacağını bildirir. Sonuçta bu önerisi de kabul edilir. Özellikle Van’lı mafya grubuyla İstanbul-Almanya arası esrar-eroin trafiğini kontrol etmeye başlar. Bu konuda öylesine sınır tanımamazlık yapar ki, karşı çıkan herkesi Bekaa’nın da desteğini alarak tek tek tasfiye eder.

Süblimleşmiş bu zatın yediği herzeler bu kadarla kalmıyor. İstanbul’da kurduğu güçlü! bağlantılar sayesinde terfi ederek bir süre sonra ver elini Almanya der. Evet, Alamanya’ya geldikten sonraki icraatları da başlıbaşına irdelenmesi gereken bir nokta. Ama şimdilik bu kadar yeter. Malum Xoce’nin kısa da olsa gerçek potresi böyledir. Yeni türeme Esat Oktay CO’larına ayıracak fazla zamanım yok.

BAKİ KARER                                

15.10.2008

 

 



 

AÇIKLAMA

 

“İt Ürür Kervan Yürür’ başlıklı yazımdan sonra gelen e-postlarda, bahsettiğim kişiyi zaten tanıdıklarını, ne tür karanlık ilişkiler içinde olduğunu bildiklerini ve bu kişinin ismini açıkça yazmamı istiyorlar.



Ben bu kişinin açıkça ismini, seceresini yazdığımdan eminim. Nitekim gelen e-postlar da bunu doğruluyor. Bence,önemli olan,bu yaratığın icraatlarının bilinmesidir. Bana karşı yürüttüğü kampanyaların altına (ŞG) rumuzu da kullanan bu kukla, yani Xoce, tam bir ŞAKI ve GAMMAZ. Bu nedenle Şaki Gammaz olarak da adlandırabilirsiniz.Zaten kişiliğini, karakterini gönderdiği e-postlarda, eksiksiz biçimde dile getirmiş.

Bahsedilen bu kemirgen en adi muhbircilerin kullandığı metotları rehber edinmiş. Tartışmasız bir Cudi çetesi; girdiğin evin yemeğini ye, çayını iç, elbiseni kurut ve çıkarken ev halkını kurşuna diz...Sürtükleşmiş bir kere, böylesi hareket biçimlerini ruhuna kazımış. Sadece bu kadar değil; Xoce cellatlığının yanısıra, hem savcı, hem baş yargıç rolleriyle sürekli mesai halinde. Savcı koltuğunda iddaname hazırlıyor, sonra baş yargıç koltuğuna geçiyor,kalemini kırana kadar bir yandan dilini çıkartıp kafasını sallıyor bir yandan eee, haa, huu, hii, üü vb. ne idüğü belirsiz çıkardığı sesler arasında kararını veriyor ve infazlara başlıyor. Çıktığı mesaide yargılayıp infazını yapacak kimseyi bulamadığında da dalıyor mezarlıklara, geçiyor mezar taşlarının karşısına; ‘vurdi, vurdi, vurildi...’ Sayım yapıyor. Sıra geliyor rapor vermeye; ‘Beyni parçalandı’, ‘Kellesi uçuruldu...’ ‘Oh oldu di mi?...’ Nereden bakılırsa bakılsın, tam bir garibet.Globalizmin piçleştirdiği tipler için verilecek bundan daha iyi bir örnek bulunamaz.

Mesaiyi bırakıp olağan çalışma saatleri de bir o kadar ilginç; ‘Büyükelçi’ziyaretleri, ‘gazeteci’ ağırlamalar, ‘gazeteci’ evinde ağırlanmalar, her hafta sonu büyük bir sabırsızlıkla beklediği yüzer-gezer yat demeçlerini çarşaf çarşaf yayınlamalar...Neyse, gözden kaçmayacak kadar dikenli sahneler... Eskimiş bu filim şeridi için kurulan gişeler,boş kalmaya mahkumdur.

Bu Hoce denilen mahlukatın ilişkileri ve çirkin emelleri hakkında son dönemlerde epeyce mektuplar aldım. Bu vesileyle cani hakkında arşiv edinmiş oldum. Herkese teşekkür ederim. Anlaşılıyor ki, bu kişi bağlı olduğu odakların emrinde hakkımda, sinsi, sistematik ve alçakça anti-propaganda yürütmüş.

Küçüğün küçük kurtcuğunun ulumalarını, ya da düttürülerini hiç ciddiye almıyorum. Hoca veya Xoce lakaplı bu kurtcuk istediği kadar ulumalarına devam etsin. Umrumda bile değil.

Bir noktaya daha açıklık getirmek zorundayım:

Mektup, not ve e-post gönderenler, yayımlanmasını istiyor.Ben internet sayfamı açtığımdan bu yana kimsenin mektubunu ve e-postunu yayınlamadım. Bunu iki nedenden dolayı yapmadım ve yapmayacağım;

1-     Web sayfam ve sahip olduğum bloglar düşüncelerimi kamuoyu ile bölüşmenin bir aracıdır. Kimse ile herhangi bir biçimde polemik içine girme niyetinde değilim.

2-     Sahip olduğum web sayfası öyle çok geniş kapasiteli bir sayfa değil. İstenilen türden bir sayfa yapmayı da şimdilik düşünmüyorum.

Dile getirdiğim düşüncelerimi herkes eleştirebilir. Bir düşünceyi eleştirmek, aynı zamanda, ileriye düşünceler, fikirler sürme demektir. Buna saygı duyarım. Devrimci düşünce ve ahlak ölçüleri içinde eleştiri yapmaktan daha güzel bir şey olamaz. Düşüncelerimi paylaşanlar da, paylaşmayanlar da olabilir. Bu gayet doğaldır.

Kimse küsmesin. Gönderilen mektublara ve e-postlara çok değer verdiğimi bir kez daha söylemeliyim. Aldığım yararlı bilgileri, zamanı geldiğinde değerlendireceğimi, dikkate alacağımı herkesin bilmesini isterim.

Bu güne kadar dalyanımda gözcülüğüme devam ettim, bundan sonra da son nefesime kadar devam edeceğim. Kimsenin tehditi ve suçlaması beni yolumdan alıkoyamaz. Herkes müsterih olsun.

Saygı ve sevgilerimle...

Baki karer

07.01.2009
 

 

 








Yüklə 2,07 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   23   24   25   26   27   28   29   30   31




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə