Yaklaşan Genel Seçimler Üzerine


ORTADOĞU’DA BÖLÜŞÜM SAVAŞI



Yüklə 2,07 Mb.
səhifə7/31
tarix07.01.2019
ölçüsü2,07 Mb.
#91581
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   31

ORTADOĞU’DA BÖLÜŞÜM SAVAŞI

 

 

Ortadoğu diktatörlüklerinin kimi yıkıldı, kimi de sallantıda. Her tür muhalefe yaşam hakkı tanınmayan bu ülkelerde halk, nihayet özgürlük ve demokrasi için ayaklandı. Kendiliğinden ortaya çıkan ayaklanmalarda önderlik arayışının sonuçlandığını henüz söyleyemeyiz. Halkın odaklandığı hedeflere ulaşma çabası sürecinde, önderlik sorunu, şu veya bu biçimde çözümlenecektir. Ama bu süreç, hiçte kolay olmayacaktır. Kolay olmayaşının en önemli nedeni de, Batılı güçlerin bu ülkelere dolaylı ve zaman zaman doğrudan müdahaleleridir. Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere, Avrupa Birliği ülkeleri, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde gelişen halk hareketlerinin demokratik bir zeminde gelişip güçlenerek sonuç almalarını engellemek için ellerinden gelen her tülü gayreti göstermektedir. Örneğin Libya’da Muammer Kaddafi’ den sonra kurulan geçici konsey, Libya halkını temsil etmemektedir; petrol tekellerinin çıkarlarına hizmet edecek tarzda oluşturulmuş bir kukladır. Libya’da halkın taleplerinin çok gerilerinde seyreden işbirlikçi iktidar yapılanmasının çabaları verilmekte şu anda.



Tunus’da yapılan seçimleri ılımlı İslam olarak adlandırılan kesim her ne kadar çoğunluğu elde etmiş olsa da, tek başına egemen durumda değildir. Dolaylı da olsa dışarıdan müdahalelerin önü alınabilinirse, bu ülkede toplumsal değişim kendi iç dinamikleriyle daha ileriye yönelik değişimlere doğru kolayca ilerleyecektir. Genel seçimlerden sonra kurulan iktidar, bir nevi geçiş döneminin iktidarı niteliğindedir.

Mısır’da ise silahlı kuvvetler,’sancısız geçiş’ bahanesiyle zaman kazanarak, özellikle ABD’nin çıkarlarına hizmet edecek doğrultuda bir iktidar oluşturmak için sürdürdüğü çabaları sonuca ulaştıramadan yeni bir direnişle karşı karşıya gelmiştir. Mısır’da ordu, yapılacak ilk demokratik genel seçimler sonucu çoğunluğun tercih ettiği kesime iktidarı bırakmak zorunda kalacak veya insiyatifi kaybetme korkusuyla açıktan cuntaya yönelecek. Ama Mısır’da cuntanın yapabileği hiç bir şey yoktur ve böylesi bir çözüm biçiminde ısrarcı olma, bu ülke için felaket olur. Tahrir meydanında yeniden başlatılan protestolar ve bu protestolara karşı ordunun takındığı tavır, tıkanmanın göstergesidir. Korkuyu yenmiş kitlelere salt dipcik ucuyla geri adım attırmaya çalışma, Mısır’a pahallıya mal olur ve sonuçta halkın demokratik istemlerinin önüne geçilemez. Halk zamanında müdahalede bulunmuştur. Oyalama politikasına son verilmesini istemiştir. Başlarda olduğu gibi, son gösterilerde İslamcı Kardeşler’in oynadığı rol belirleyici değildir. Bu örgütün varlığı bahane olarak kullanılmaktadır. Artık bu noktadan sonra başvurulacak savsaklamalar,iç savaşa devetiye çıkarmaya yarar. Gelişmelerin ciddiyetini farkeden Askeri Konsey, ayak sürüme tarzında da olsa yeni anayasa ve genel seçim çalışmalarını hızlandırmaya yönelmiştir. Suriye’de Esad iktidarının halka karşı direnişi sürdüğü sürece, Mısır’ın sürekli istikrarsızlık içinde kalması, Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa’nın da işine gelmez. Ortadoğu’da sorunlar, her zaman birbiriyle bağlantılı ve çok denklemli olmuştur.

Suriye’de Esad iktidarı olabildiğince yıpranmış, artık toplumsal gelişmeleri kontrol edemez hale gelmiştir. İktidarda ayak diretmesinin önemli bir nedeni de, barışçıl seçenekleri tümüyle ortadan kaldırmış olmasıdır. Aslında bu tür iktidar biçimlerinin elinde fazla seçenek yoktur. Sonunun Muammer Kaddafiye benzemesinden korkmaktadır. Ama İran ve Lübnan faktörleriyle birlikte Rusya Federasyonu’nun şu anda Esad yönetimine verdiği destek dikkate alınırsa, bir süre daha ayak direteceğe benzemekte.

Suriye konusunda Türkiye’nin ve İngiltere’nin izlediği taktiğe bakılırsa, dıştan bir müdahale ile değil, içten darbe yöntemiyle mevcut iktidar yıkılmak istenmekte. Esad iktidarının yıkılması ve sonrası süreçte Türkiye, özellikle Faransa’nın dıştalanması yönünde gayret göstermekte. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün İngiltere ziyaretinin altında yatan bir neden de, budur. Türkiye’nin gücü, bunu başarmaya yeter mi?

Ayrıca bu konuda Rusya alternatifini de gözardı etmemek gerekir. Rusya için Suriye, Akdeniz’de bir basamak teşkil etmektedir. Ama Rusya’nın Suriye’yi pazarlık konusu yapmayacağını da söyleyemeyiz. Batı Avrupa, ABD ve Türkiye’nin Rusya’yı dışlayan bir yönelim içine gireceklerini sanmıyorum. B.Avrupa’nın ve özellikle ABD’nin Suriye’ye karşı yapılacak operasyonlarda geri planda kalışının bir nedeni de budur. Bu nedenledir ki, Suriye’ye karşı operasyonlarda Türkiye ve Arap Birliği önplana çıkarılmakta. Özellikle Türkiye’ye her türlü destek verilerek ateş hattına itilmekte. Bu durum karşısında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin duruşunu tanımlarsak; bir dönemler İrana karşı kullanılan Irak’ın Saddam’ı konumunda. Yani çiviyi çiviyle sökme metodu uygulanmakta.

Suriye konusunda AKP iktidarının izlediği politikayı tasvip etmek mümkün değildir. Komşularla sıfır sorunlu bir politikadan komşulara saldırganlık politikası üretme kadar bir ucubelik olamaz. Ayrıca AKP’de bilmektedir ki, esas sorun Suriye değildir. Suriye üzerinden İran hedeflenmekte ve uzun vadede Ortadoğu dizayn edilmeye çalışılmaktadır. ABD askeri güçlerini hızla Suudi Arabistan ve Basra bölgesi ülkelerinde kalıcı olmaya yönelik konuşlandırmaya başlamıştır. Buradan Ortadoğu ve Kuzey afrikayı kontrol altında tutmaya çalışmaktadır. İşte bu nedenle İran’ı engel olarak görmekte. Suriye ve Lübnan düşürüldüğünde yalnızlaşan İran hedef alınacaktır. Füze savunma sisteminin Malatya’ya yerleştirilmesinin bir nedeni de budur. Bu aynı zamanda İsrail’in önündeki engellerin temizlenmesi demektir. Suudi Arabistan ve Basra ülkelerinin birden bire neden demokrasi güçleri vagonuna bindirildiğini anlamak için kahin olmaya gerek yok.

Aynı biçimde, Türkiye’ye, özellikle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a verilen destek, bu noktada daha bir anlamlı hale gelmekte. Sormak gerekir, Başbakan birden bire neden bu kadar Arap halkları nezdinde popüler hale geldi, ya da getirildi? Batı medyasında, basınında bu kadar övgüler dizilmesi boşuna mıdır? Başbakan Tayip Erdoğan’ın bugünkü pozisyonu, bana, yakın geçmişte Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin başkanı Michail Gorbatjov’un konumunu anımsatmaktadır. Gorbacov’a verilen destekler, yapılan övgüler karşılığında nasıl sonuçlar elde edildiğini tekrar belirtmeye gerek yok. AKP hükümetine ve Tayip Erdoğan’a verilen destekle nelerin elde edilmek istendiğini tartışmakta yarar var.

Sonuç olarak, Esad iktidarının yıkılışında, halkın mücadeleci gücü belirleyici olmalıdır. Emperyalist güçlerin müdahalesiyle bir ülkenin demokratikleşeceğini sanmak aptallıktır. Geçmişte, klasik sömürgecilik döneminde uygarlık götürme bahanesiyle ülkeler nasıl işgal edilmişse, günümüzde de demokrasi adına işgal edilmektedir. Halkların özgür iradeleri hiçe sayılmakta. Tunus’, Mısır, Libya ve Suriye’de halk, emperyalist güçlerin ülkelerini işgal etmesi için değil, özgür ve bağımsız yaşamak için ayaklandı.

 

Baki Karer



2011-11-28

TÜRKİYE-SURİYE İLİŞKİLERİ

 

 



    Türkiye Suriye ilişkileri son dönmelerde epeyce gerginleşti. Başbakan Erdoğan’ın, ‘Sabrımız taşmak üzeredir’ yönlü tehditvari demecinden sonra, uluslararası alanda diplomasi trafiği hızlandı. Suriye sorunu, Orta doğu genelinde birçok denklemi içinde barındıran bir sorundur. Çözümü pek o kadar kolay değildir. Giderek genişletilerek uygulanan yaptırımlarla veya askeri işgalle bir anda çözümlenecek bir sorun olduğu söylenemez.

    Çözümsüzlüğün en temel nedeni, örgütlü bir muhalefetin olmayışı. Halk üzerinde yıllardır sürdürülen acımasız baskı, demokratik bir muhalefetin örgütlenmesini engellemiştir. Sokaklara egemen olan korkusuz kalabalıktır. Demokrasi ve özgürlük isteyen kitleleri iktidar alternatifi haline getirecek örgütlü bir yapı ortaya çıkmadığı koşullarda, Esat rejimini yıkma, Orta Doğu’da uzun süreli bir savaşı göze alma demektir.

    Başbakan Erdoğan’ın tehditkâr konuşmasına rağmen, Türkiye’nin ilk müdahale eden bir ülke olacağına, ihtimal vermiyorum. Böyle bir tutum takınılması, tüm arap dünyasını karşıya alma demektir. Türkiye, Arap toplumları nazarında, yeni bir Osmanlı olarak görülmeye başlanır. Bu, ister istemez, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği’nin dikte edeceği her politikaya harfiyen uymayı getirir. Dolayısıyla, Tek Şeflik ve Menderes döneminin politikalarına geri dönüş demektir.

    Suriye sorununun diğer bir boyutu ise, Lübnan Hizbullahı ve İran’dır. Askeri müdahale bu güçlerle de sürekli çatışmayı getirir. İran hem siyasi hem de ticari açıdan Türkiye’ye karşı tavır almamazlık yapamaz. Çünkü İran, bölgede kendini yanlızlaştırma politikaları karşısında sessiz kalmayacaktır.

    Türkiye açısından dikkate alınması gereken diğer bir sorun da, İsrail’dir. Suriye’de iktidarın yıkılması ve olası bir iç savaşa sürüklenmesi, İsrail’in her açıdan işine yarar. Suriye’nin safdışı edilmesi, İsrail’in rahat nefes alması demektir.

    Nereden bakılırsa bakılsın, Suriye’ye karşı askeri müdahalede Türkiye’nin öncülük yapması, ABD ve AB’ye hizmet eder.

15.08.2011

BAKİ KARER

 

 

KORKULUKLARIN YIKILIŞI



 

    Tunus’da neredeyse sessiz sedasız amerikan yanlısı azılı iktidar yıkıldı. ‘Sessiz sedasız’ diyorum, çünkü bu ülkede halk isyanı başladığında normal bir protesto olarak görüldü. Ve yıllardır hüküm süren diktatörlük bir anda yıkıldı. Yıkılmakla da kalmadı, devlet başkanı ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

    Ayaklanmanın ciddiliği sonradan kavranıldı ve neredeyse son anda müdahale edildi; rejimin özellikleri değiştirilmeden yumuşak geçiş sağlandı. Halkın yıllardır birikmiş tepkisinin nerede son bulacağı kestirilemezdi. Şimdi Tunus’ta laik rejimin devamı sağlanacak mı yoksa ‘ılımlılaştırılmış’ bir İslam iktidarı mı kurulacak? Henüz tam olarak çözüme kavuştuğunu söyleyemeyiz, ama AKP türü bir iktidarın kurulmayacağını şimdiden söyliyebilirim. Büyük ihtimalle islami kesimleri de kapsayacak biçimde bir nevi koalisyon kurularak devam edilecek. Hangi biçimde devam edilirse edilsin, Tunus artık eski Tunus olmayacak.

     Geçmeden şunu da belirtmek zorundayım; Tunus’ta ve Mısır’da İslamcı akımların herhangi bir biçimi tek başına iktidar olamayacak. Kurulacak iktidarlar daha fazla demokrasiye doğru yol alacaklar. Ayaklanmalar halkın kollarına zoraki geçirilmiş ‘İslam terörü’ bağını koparmayı başarmıştır. Tunus, Mısır ve Yemen’deki halkın son isyanlarının bir özelliği de budur. Bu ülkelerde kurulacak yeni iktidarlar toplumun tüm renklerine mümkün olduğunca açık olmaya çalışacaktır. Bugüne kadar dıştalanmış, kenarda tutulan kesimler oluşturulacak yeni havuzda yerlerini alacaklardır. Böylece ABD ve Avrupa’nın ‘ılımlılaştırılmış İslam’ tezi de bu isyanlarla aşılmıştır.

    Tunus’daki halk ayaklanması Ortadoğu özellikle Arap halkını etkilemesi anlamında domino etkisi rolü oynamıştır, ama diktatörlerin yıkılması anlamında domino etkisi rolü şimdilik sınırlı kalacağa benzemektedir; büyük ihtimalle Mısır ve Yemen’le sınırlı kalacaktır. Özellikle Mısır’da diktatörlüğün yıkılması, Arap ülkelerinde demokratik rejimlerin kurulmasında mihenktaşı rolü oynayacaktır. İlk hamlede elde edilen bu kazanımlar, gelecekte belirleyici rol oynayacağını söyleyebiliriz.

    Ama Mısır’da Hüsnü Mübarek sonrasında, demokratik bir ortamın egemen olmasını hemen bekleyemeyiz. Mısır’da iktidar mücadelesi, demokrasinin inşası uzun ve sancılı olacaktır. Hüsnü Mübarek iktidarı, ABD’ye yılda bir milyar dolara kendini satmış bir iktidardır, karşılığında İsrail’in bekçiliğini yapmak için. Bu nedenle ABD olsun B.Avrupa olsun Mısır’da demokrasinin inşasını geciktirmek, engellemek için ellerinden geleni yapacaklardır.

    Tunus’da başlayan Mısır ve Yemen’le devam eden Arap halkının başkaldırışı, kısa vadede olmasa da orta vadede, ABD ve Batı Avrupa emperyalist güçlerinin çirkinleşmiş yüzünü daha bir açığa çıkartacağı gibi aralarındaki çelişkilerin kızışmasına neden olacak. Tartışılan refah düzeyleri ve demokrasi anlayışları daha bir netleşecek. Onların ‘demokrasileri’ ve ‘yüksek refah’ düzeyleri Arap halkının, geri bıraktırılmış tüm halkların arın terleri üzerine kuruludur. Bu nedenle ABD ve Batı Avrupa’ın çıkarları, tüm Ortadoğu halklarının demokratik olamayan rejimlerin altında tutulmasında yatar. Arap ve tüm Müslüman halklarının başına İslamcı terör denilen ucubeyi bela etmeleri de bundandır. İslamcı terör bahanesiyle yıllardan bu yana Arap halkının kendi iç dinamiklerini harekete geçirmesini engellemişlerdir. İşte bir de bu nedenle, Hüsnü Mübarek ve Kral Faysal türü kanlı diktatörler bugüne kadar hüküm sürmüştür.

    Ayaklanmaların Ürdün, Suudi Arabistan vb. ülkelerde iktidarları yıkacak tarzda yaygınlık kazanacağına dair şimdilik bir belirti yok. Özellikle Ürdün B. Avrupa, ABD ve İsrail için stratejik öneme haiz bir ülkedir. Ürdün’de başlayacak ve iktidarı yıkacak bir ayaklanma orada Filistinlilerin iktidar olmasına yolaçabilir. Nüfusunun çoğunluğu Filistinlilerden oluştuğu bilinmekte. Burada çıkacak ciddi bir ayaklanmaya ABD ve İsrail’in dolaysız müdahalede bulunma ihtimali yüksektir. Bu nedenle Ürdün Krallığı bir takım reform tedbirleriyle dönemi geçiştirmeye çalışmakta. Ama nereden bakılırsa bakılsın Ortadoğu’da dengeler değişecektir. ABD ve İsrail eskiden olduğu gibi rahat hareket edemeyecek, ister istemez değişen dengeleri dikkate almak zorunda kalacaklar. B.Avrupa ve ABD artık yeni Ortadoğu politikalarını belirlerken tek başına İsrail’e odaklanmayı temel alamayacaklar. Bugüne kadar şımartılmış İsrail, biraz daha aklı başında hareket etmeye zorlanacak.

 

BAKİ KARER



08.02.2011

 
 


MISIR’DA İKTİDAR YIKILDI

 

    Evet, nihayet beklenen oldu; Hüsnü Mübarek devlet          başkanlığından ayrılmak zorunda kaldı. Zaten dün akşam yaptığı açıklama gidici olduğunu gösteriyordu. Halkın tepkisi karşısında daha fazla dayanması mümkün değildi. Bunun Mısır halkı için ileri bir adım, bir kazanım olduğunu söyleyebiliriz. Uzun maratonun birinci etabı halkın zaferi ile sonuçlanmıştır. Mısır’da yıllardan bu yana ilk defa halkın tepkisiyle bir iktidar gitmek zorunda kalmıştır. Bunu şu şekilde de ifade edebiliriz; bu ülkede halk, tarihte ilk defa kendini yönetmek için harekete geçmiştir. Ne kadar ve nereye kadar başarılı olacağı önümüzdeki süreçte ortaya çıkacaktır. Her ülkede iktidar mücadelesi çok denklemlidir ama Mısır’da daha çok denklemlidir. Mısır’da daha çok denklemli oluşunun esas nedeni de, bu ülkenin tüm Arap dünyasında oynadığı rolden ve öneminden kaynaklanmakta.



    Hüsnü Mübarek tüm yetkilerini güvenlik konseyine devretti. Bu,  ordunun iktidarı direk devralması demektir. Zaten ordunun baştan beri protestolara karşı direk tavır almayışının bir nedeni de bu idi, yani rezerv olarak yedekte tutulmuştur. İktidardaki bu değişimi, bir geçiş dönemi olarak nitelendirebiliriz. Mısır’da yapılacak yeni anayasanın bizdeki 1961 anayasası kadar geniş özgürlüklere sahip olacağına ihtimal vermiyorum. Ama en azından serbest seçimlerle sivil iktidarların belirlenmesinin yolu açılacak ve halkın geçmişe göre daha iyi ekonomik ve sosyal imkânlara kavuşmasını hedefleyecek bir sürecin başlangıcı olacaktır. Demokrasinin inşası için uzun bir yolçuluğa çıkılmıştır. Mısır’ın ekonomik ve sosyal kalkınmışlık düzeyi dikkate alındığında, bugün için bundan daha ileri hedeflerin gerçekleşeceğini düşünmek biraz hayalprestlik olur. Kaldı ki, Mübarek iktidarına karşı ayaklanan kitlelerin, ordunun iktidarı geçici de olsa devralmasına razı olması, bunu göstermekte.

    Ordunun şu andaki konumunu bahane ederek, halk yığınlarının ileri bir demokrasi için elde ettiği kazancı küçümseme, gerçeklere gözü kapamadır. Hüsnü Mübarek iktidarının yıkılmasında iç dinamikler belirleyici olmuştur. ABD ve B.Avrupa, yıkılan iktidarla daha onyıllarca giderdi. ‘Devrim değildir’ diyerek olup bitenleri küçümseme, bu direnişin Mısır halkı ve gelecekte Arap dünyasında oynayacağı rolü de inkâr etme demektir. Mısır’da halkın direnişiyle elde edilen kazanımlar sonucu, yapılacak ilk serbest genel seçimlerle sivil bir iktidar kurulursa, işte o zaman Arap dünyası çok ciddi alt-üst oluşlara gebe kalacaktır. Ne Suudi, ne Ürdün ve ne de diğer Arap ülkelerindeki iktidarlar koltuklarında rahat oturamayacaklar. Bu iktidarlar açısından belirsiz bir süreç başlamış olacak. Korkularını yenmiş kitlelerin gücünü her an enselerinde hissedecekler.

    Tunus, Yemen ve Mısır’da halk ayaklanmalarını, ABD’nin BOB projesine bağlayanlar var. ABD tarafından düğmeye basıldığı yönünde yorumlar, tartışmalar da yapılmakta. Ortadoğu’da son yaşanan ayaklanmaların ortaya çıkış biçimi, hedefleri ve zamanlaması doğru tahlil edilirse, bu yorum ve tartışmaların ne kadar geçersiz olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Kaldı ki, yıkılan iktidarların ABD’nin her isteğine boyun eyen iktidarlar olduğunu unutmamalıyız. Yani gidenler, ABD’nin işbirlikçileridir. Ancak yeni iktidarların oluşumunda, ABD’nin manipülasyonlar yapmayacağını söyliyemem. Şu ya da bu biçimde müdahalede bulunacakdır. Ne oranda müdahalede bulunursa bulunsun, yaşanan süreçte halkın demokratik istemleri ağır basacaktır.

 

11.02.2011



Baki Karer

  

     ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ

 

    Özellikle son bir aydır Anayasa değişikliği üzerine çok yönlü tartışmalar yapılmakta. Burjuva partilerinin birbirleriyle paslaşma misali tartışmalardan ve çeşitli meslek örgütlerinin önerilerinden sağlıklı bir sonuca ulaşılacağından emin değilim. Ne Adalet ve Kalkınma Partisi ne de Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi, çağımızın standartlarına uygun bir anayasa yapmada ciddi değillerdir. Yerel milliyetçiliklerin birbirini beslemesinden güç alan MHP’nin demokratik bir ortamın egemen kılınmasından yana tavır alması zaten beklenilmiyor. BDP ise ara yerde, bir o yana bir bu yana gezinen hayalet durumunda. Aslında hemen her kesimin değirmenine su taşımakta. Bu durum, düzenle olan bağlantıları dikkate alındığında, pek yadırganmamalı.



    Değişikliğe karşı çıkanların başında bazı hukuk kurumları da gelmekte, örneğin HSYK, Danıştay, Yargıtay vb. Bu krumların hukukla, adaletle bir alakaları olmadığı apaçık ortada. Fildişi kulesinde yaşayan elit bir kesimin çıkarlarını temsil etmektedirler. Statükonun az da olsa bozulması bu kesimlerin çıkarlarını sarsmakta. Bu kurum ve kuruluşların hukuk anlayışı, elit kesimin halka karşı çıkarlarını ne pahasına olursa olsun her koşulda korumadan ibarettir. Yamalı pantolon giymeyi geçersiz kılacak sosyal yapının egemen hale gelmesi yönünde çaba yürütmeyi temel alma yerine, şalvarlıların şehir merkezine sokulmama anlayışına sıkı sıkıya bağlıdırlar. Bunlar anti demokratik ve aynı zamanda Cumhuriyete karşıdırlar. Uygulamada değil, söylemde laiktirler.

    Türkiyede hukuk adına örgütlendirilmiş kurumlar, kokuşmuşluğun, her türlü kayırmanın, rüşvetin ve anti demokratik uygulamaların odağında yer alır. Bizde, haklının haksız ilan edildiği, haksızın haklı görüldüğü, daha doğrusu, işkencecilerin elini kolunu sallayarak gezindiği, faili mechul cinayetlerin örtbas edildiği bir hukuk sistemi egemendir.   

    Peki, AKP’nin getirmek istediği değişiklikler gerçekten demokratik midir? Çok rahatlıkla demokratik olmadığını söyliyebiliriz. Bir defa iktidar partisi de yeni baştan demokratik bir anayasa yapmadan yana değildir. Diğerleriyle farkı ‘daha az despotik olalım’ demesidir.

    Anayasa demek, toplumun tüm kesimlerinin ortak bir noktada buluşması demektir. Asker ve sivil bürokrasiden dar bir elitin çıkarlarını gözeten bugünkü anayasa içinde oynamalarla demokratikleşmenin sağlanamayacağı ortadadır. Her tarafından yırtılmış, halka zoraki giydirilen bu gömleği emekçi yığınlar taşımak zorunda değildir. Halk, kötü ile daha kötü arasında tercih yapmaya zorlanıyor.

    Toplumsal yapının tüm renklerinin kendini özgürce ifade edeceği bir metnin ortaya çıkmasında rol oynayacak güçlerin zayıflığı devam ettiği sürece, demokratik bir anayasa yapılamayacak.

 

BAKİ KARER



04 Nisan 2010 Pazar

TEKEL İŞÇİLERİ GREVİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 

    Tekel işçileri grevini biraz farklı açıdan ele almak istiyorum.‘İşçi sınıfı yine başkaldırıyor’ ya da ‘işçi sınıfı direniyor’ vb.slogancılıkla sorunların üstesinden gelinemeyeceğinin anlaşılmış olması gerek. Globolist politikaların ve ekonomik uygulamaların sonuçlarının bir ürünü olarak olaya bakmakta yarar var.


    Doğru, hak kaybına uğrayan, kölece çalışmaya zorlanan Tekel işçileri direniyor, ama işçi sınıfı direnmiyor, toplum direnmiyor. Geçmişte üzerinde çok kafa yorduğumuz işçi sınıfına müttefik olabilecekler ses bile vermiyor. Ne oldu, neler değişti? Gelinen noktada işçi eylemlerinin bu kadar zayıf ve yalnız kalması düşündürücüdür. Dolayısıyla bu durum, sendikalaların da gücünü ortaya çıkarmakta. Ama olaya salt belli meslek gurubuna ait işçilerin direnişi ve sendikaların gücü açısından bakılmamalı. Gelişmelere sol ve sosyal demokrasinin örgütlülük düzeyi açısından da bakılmalı. Ayrıca Türkiye’de politikaların ve toplumsal ilişkilerin dünya genelinde uygulanan politikalardan ve değişime uğrayan toplumsal ilişkilerden bağımsız olmadığı ve bunlardan ne kadar fazla etkilendiğini de hesaba katmak gerekiyor. 
   Globalist uygulamaların gelip dayandığı noktada devlet/toplum/birey, ilişkileri açısından irdelemek gerekiyor. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla hız kazanan globalist politika ve ekonomik uygulamalar iktidarlar açısından olduğu kadar ulus-devlet yönetiminde de değişimler ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda devlet/ birey, toplum/birey ilişkileri de farklı boyutlar kazanmıştır. Avrupa’da olsun Türkiye’de olsun sol’un ve sosyal demokratların yaşadığı çıkmaz, önemli oranda bu noktadan kaynaklanmakta. 
    Globelleşmenin asal belirleyici unsuru sistemsel bir değişiklik değildir. Geçmişten gelen modernitenin yeni toplumsal ilişkilere göre biçimlendirilmesi sözkonusudur. Yani yaşadığımız süreç, post modern olarak adlandıracağımız bir süreç değildir. Globelleşmeyi bir anlamda kapitalist gelişmenin bir evresi olarakta görebiliriz. İçinde bulunduğumuz süreçte globelleşme ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda değişiklikler ortaya çıkarmıştır. Hem de birbirine zıt, hatta birbiriyle çatışan diyebileceğimiz değişimlere neden olmuştur. Çatışan değişimler derken, eskiden dışlalanlara, yerel olanlara modernlik içinde yer verilmesi olarak düşünülebilinir. Ulusal globelleşirken yerel de bir anlamda globelleşmekte. Bu noktada ulusal olanla yerel olanın arasında neredeyse bir fark kalmamakta. Dolayısıyla ulusal olan yereli ve gelenekçi olanı kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu noktada global/ulusal ve yerel, ister istemez birbirini etkilemekte, birbirini dönüşüme uğratmakta. Ama asıl önemli olan, yerelin modern alan içine çekilerek dönüşüme uğramasıdır. Bu ister istemez çelişkili birlikte yaşamı da beraberinde getirmekte. Kültürel, kimliksel, cinsel ve daha bir çok farklılıklar küreselleşme döneminde aynı anda daha bir netlik kazanmakta ve her biri kendini ifade etmeye çalışmaktadır. Bu durum, egemen olanın yerelliğe tehammülü, çok kültürlülüğü, etniksel ve daha bir çok farklılıkları içselleştirmesi olarakta görülebilinir. Bunlar birbirleriyle bağlantı içinde ele alındığında siyasette de ciddi değişimlerin ortaya çıktığını görmekteyiz.
    Globelleşmeyle birlikte gerek neo-liberal, gerekse de sosyal demokratlarda elit bir kesimin yönetime tek başına egemen olma dönemi sona ermiş durumdadır. Serbest Pazar ilişkileri içinde iktidara aday ya da ortak olabilecek yeni güçler ortaya çıkmıştır. İster sanayileşmiş, isterse de gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde bu gerçek kendini dayatmış durumdadır. Sanayileşmiş ülkeler bu sorunu bir takım engellerle karşılaşıyor olsa da aşabilmekte. Ama az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde bu sorun çok ciddi iç çatışmalara neden olmakta. İktidar için farklı aktörlerin ortaya çıkması, bazılarının iddia ettiği gibi devletin egemenliğinden bir şey kaybetmesini getirmemekte. Devlet ortaya çıkan aktörlerin ortaya koyduğu ve koyacağı tepkileri şu veya bu biçimde özümsemekte ve belirlediği sınırlar içine çekmeyi başarmaktadır. Sonuç olarak, farklılıklar modernite düzleminde siyaset içinde eritilmeye çalışılmaktadır. Bu ‘eritme’ çabaları ulus-devlet’te bir ölçüde esnekleşmeyi getirmekte ama genel olarak devletin egemenlik yapısında bir krize yol açmamakta; en azında vatandaşlık ilişkilerinin egemen olduğu sanayileşmiş ulus-devletlerde ciddi bir krize neden olmamakta. Bu ülkelerde ciddi bir krize neden olmamasının esas nedenlerinden biri de, sahip oldukları ekonomik ve mali gücünün yanısıra, toplumsal ve sosyal yapılarının özelliklerinden kaynaklanmakta. Ama özellikle B.Avrupa’nın sanayileşmiş bazı ülkeleri farklı kültürler, farklı kimlikler sözkonusu olduğunda çok acımasız davrandıklarını görmemezlikten gelemeyiz. Bu tür farklılıklara tehammül ettiklerini pek söyliyemeyiz. Daha çokta Almanya ve Fransa’nın dayattığı entegrasyon politikası, aslında asimileyi öngören politikalardır. Mümkün olduğunca homojen ulusu temel almaktadırlar. Bu ülkelerde son dönemlerde milliyetçi, neo-nazist örgütlenmelerinin yaygınlaşmasının bir nedeni de budur. Aslında bu tür ideolojilerin ve örgütlenmlerin yaygınlık kazanmasında devlet desteğinin olduğu gayet açıktır.
    Küreselleşmenin yaygınlık kazanmasıyla birlikte özellikle neo-liberallerin savunduğu ve günümüz koşullarında sosyal-demokratların da fazla bir direnç göstermediği ‘devletin küçültülmesi’ politikası önemli bir rol oynamakta. Devletin küçültülmesi politikası daha çok gezginci sermayenin istediği bir politikaydı. Reel sektörden uzaklaşmış, dünya ölçeğinde faizle yaşayan sermaye, girdiği her alanda devlet müdahaleleriyle karşılaşmak istemiyordu. Sanayileşmiş ülkelerde ise, bürokrasinin daraltılmasını ve devletin sosyal devlet olmaktan çıkartılmasını sağladı. Bu politika, Batı’nın yıllardan bu yana övündüğü moderniteyi ve kalkınma modelini tartışılır hale getirmiştir. Çünkü Avrupa’da devletler artık hızla sosyal devlet olmaktan çıkmaya başlamış, işsizlik, fakirleşme ve yoksulluk her geçen gün artan bir olgu haline gelmiştir. Hatta bu durum özellikle ikibinli yıllardan itibaren orta sınfları eriten boyuta ulaşmıştır. Yani burjuva demokrasilerinin belkemiği kırılmaya başlamıştır. Bu anlamda neo-liberalizmin bireysel özgürlüklere açıktan darbe vuran bir politika olduğu saklanamaz hale gelmiştir.
    Globelleşmeyle birlikte ortaya çıkan bu çok boyutlu ilişkiler, ulus-devlete egemen olan kimlik sorununu tartışılır hale getirmekte, ama her şeye rağmen, kapitalist devlet egemenliğini tartışılır hale getirmekten çok uzak. Yani farklılıklarını ortaya koyan kesimler kapitalizmle çizilmiş sınırların ötesine geçmeye çalışmamaktadır. Bunun bir nedeni, sanayileşmiş ülkelere ait global sermaye kendi ulusal devletlerini zaafa götürecek, devletin egemenliğini sarsacak bir davranış içine girmemiştir. Ama geri kalmış ve gelişmekte olan ülkeler sözkonusu olduğunda, hiçbir sınır tanınmamıştır. Bu tür ülkeler adeta yolgeçen hanı yapılmak istenmiştir. Bu ülkelerin ekonomileri adeta çöküntüye uğratılmıştır. Global sermaye ‘sınırlar kaldırılsın’ derken, çıktıkları ülkelerin sınırlarını tel örgüyle korurken yoksul ve gelişmekte olan ülkelerin sınırlarını kaldırmıştır. Bu adımlarını da demokrasi söylemiyle süslemiştir. Sonuçta ulus-devlet yapısında aşınma, kalkınmakta olan ve geri kalmış ülkelerin sınırlarını yok sayarken, devletin egemenlik yapısında tam tersi yetkinleşmeyi sağlamıştır. Bunlara rağmen, küreselleşmeyi demokrasiyle özdeş gören bir anlayışın savunuculuğunu yapanlar hiçte az değildir. Bilgi edinmeyi ve kültürel akışı kolaylaştırdığı doğrudur ama demokrasi sorunu sadece bilgi edinmeden ve kültürel akışın kolaylaşmasından ibaret değildir. Özellikle ülkemizde bazı aydın çevrelerce görülemeyen ya da görülmek istenmeyen budur. Bu durumu, ortaya saçılmış yeme balıklama atlamayla izah edebiliriz.
Bir diğer neden de, küreselleşmeyle birlikte üretim ve bölüşümde ortaya çıkan durumdur. Talebin üzerinde üretim zaten kapitalizmin her zaman sorunu olmuştur. Ama bu dönemde bu sorun daha farklı bir boyut almış durumda. Bu dönemde insanlar artık salt ihtiyaçlarını karşılamk için çaba yürtmemekte ya da çalışmamaktadır. Her geçen gün gelişen teknolojinin ortaya çıkardığı lüks tüketim maddelerinden yararlanmanın yollarını arar hale gelmiştir. Bu noktada zeruri ihtiyacının olup olmaması hiç önemli değil. Sorun, ne yapıp yapıp bulundurma, hatta bir kaç saatliğine de olsa kullanma. Birey metanın bir uzantısı veya metanın esiri haline getirilmeye çalışılmaktadır. Bu yaşam tarzı bireyleri toplumsaldan uzak kılmakta, toplumsal sorumluluğu zaafa uğratmaktadır. Öbür yandan, bireyin toplumdan bağımsızlaştığı oranda özgürleştiği ve bir özne haline geldiği düşüncesi de savunulmaktadır. Elbette bireyin özgürleşmesi ve bir özne haline gelmesi önemlidir. Ama birey özgürleştiği oranda çıkarları kesişen diğer bireylerle birlikte hareket edebilme yetisini ve sorumluluğunu kazanabilmesi önemlidir. Eğer birey özgürleştikçe devletin daha fazla denetimine giriyorsa, yani devlete bağlı birey haline geliyorsa o zaman bu özgürlük tartışılmalı. Devlet endeksli özgürleşme gerçekten özgürleşme değildir. Küreselleşmeyle birlikte yaşanan da budur.
    Bir diğer nokta da farklılıklar ve kimlik siyaseti çok kültürlülük gibi sorunlar önplana çıkartılarak sınıf siyaseti geri plana itiklenmekte,sınıf siyaseti örtülenmeye çalışılmakta. Oysa sınıf siyaseti içinde de farklılıklara yer verilebilinir, herkesin kimliğiyle hareket etmesi sağlanabilinir. Sınıf siyaseti çok kültürlülüğü ve kimliği yadsımaz. Gelinen noktada, sınıf siyaseti ezilenler açısından tanınmaz hale getiriliyor.Ama ezenler, sermaye sınıfı açısından durum hiçte böyle değil; onlar kendi sınıf çıkarlarını korumanın savaşımından geri durmuyorlar.
    Küreselleşmenin ortaya çıkarttığı böylesi karmaşık ilişkiler sonucudur ki, Tekel işçilerinin başlattığı haklı direniş, toplumda gereği gibi yankı bulamamakta ve gereken desteği alamamakta. Elbette bu noktada solun yaratıcılığı tartışılmalı. Bugün Türkiye’de sol ve sosyal demokrasi örgütlü değildir. Tekel işçilerinin direnişi bugün toplumda hakettiği desteği bulamamasında rol oynayan en önemli bir neden de, solun içinde bulunduğu dağınıktır. Şu anda giderek kızışan bir iktidar mücadelesi yürütülmekte ama bu iktidar mücadelesinde sol ve sosyal demokrasi yoktur.

BAKİ KARER


9 Şubat 2010

‘VELEV Kİ SİYASİ SİMGE OLSUN....’

Basında ‘turban düzenlemesi’ olarak dillendirilen, aslında kara çarşafa özgürlük getiren anayasa düzenlemesi, Anayasa Mahkemesi tarafından dün kabul edilmedi. Çokta güzel oldu. AKP’nin öncülük yaptığı, MHP’nin oy avcılığı uğruna yandan destek verdiği şeriatçı düzenlemenin ret edilmesi, aslında Türkiye için bir dönüm noktasıdır. Bu ‘türban’ denilen kara çarşaf hakkında Anayasa Mahkemesi tarafından alınan üçüncü karardır. AKP’nin bu noktadan sonra yargı kararlarını zorlayacak yaklaşımlar içine girmesi, Türkiye’yi uzun süreli olabilecek bir kaosun içine sürükleyecektir. Yaşanacak kaos ortamından taraf olarak kȃrlı çıkacağını sanmıyorum. Çünkü içinde yaşadığımız iç ve dış siyasal koşullar islamcı tarafın giderek güçlenmesine hizmet edecek koşullar değildir. Bu nedenle AKP, nasıl bir hareket tarzı izleyeceğini bir kez daha düşünmelidir. İşine geldiği noktada ‘demokrasi’ ve ‘özgürlük’ yanlısı olduğunu iddia eden hükümet, evrensel hukuk ilkelerini dikkate almak zorundadır.

Başbakan Tayyip Erdoğan aldığı yüzde kırkyedilik oy oranına güvenerek hemen tüm konularda dayatmacı, daha doğrusu totaliter bir rejimin inşaası hevesine kapılmıştı. Türban ya da kara çarşaf için ‘velev ki siyasi simge olsun...’ dediğinde, aslında bir iç savaş çağrısı yapmış oldu. Yani, karşı ideolojik ve siyasal oluşumları simgelerini takarak savaş meydanına gelmelerini istiyordu. Kara çarşafa özgürlük getiren düzenleme aslında üstü örtülenmiş bir iç savaştı; meydanda değil kale burçlarında verilen bir iç savaştı. Ayakta kalan son burçlarında düşürülerek kalenin tümden teslim alınmasına yönelik bir savaştı. Şimdilik kalenin dışına püskürtülmüşlerdir, tekrar derlenip toparlanmalarının pek kolay olmayacağını sanıyorum. İslamcılar tarafından başlatılan bu kaos süreci henüz sonlanmış değildir. Göreceğiz, önümüzdeki bir yıllık süre daha çok gelişmelere gebedir.

Kara Çarşafın eğitim kurumlarından uzak tutulması kararından sonra, gerek islamcı gerekse de daha çok Soroz yanlıları tarafından korkunç bir kampanya başlatıldı. Eleştiriler ağırlıklı olarak, ‘özgürlüklerin’ kıstlandığı ve ‘milli iradenin’ hiçe sayıldığı noktalarında yoğunlaştı. Oysa olaya tam tersineden bakılması gerekir; tam tersine milli iradenin ayaklar altına alınması önlenmiş, Türkiye’nin geleceği kurtarılmıştır. Salt meclis çoğunluğunu elde bulundurmanın veya seçimlerde her hangi bir partinin diğerlerinden yüksek oy alması eşittir milli irade olarak kabul edilemez. Milli irade bu kadar sığ, anti-demokratik bir zemine oturtulamaz. Bir partinin seçimlerden yüksek oy alması ve iktidar olması demek, o partinin istediği her türlü düzenlemeyi yapması, hele hele ülkeyi Ortaçağ karanlığına götürecek uygulamar içinde olma özgürlüğüne kavuşması demek değildir. Parti kurma, seçme ve seçilme demokrasinin sadece birer unsurlarıdır ama hiçbir zaman eşittir milli irade değildir. Seçimle işbaşına gelimiş bir iktidarın elbette demokratik meşruluğu vardır ama demokratik meşruluğa sahip her her iktidarın da her koşulda özgürlükçü olacağı savı geçerli değildir. Nitekim AKP iktidarında da bunu görüyoruz.

Zaten Türkiye’nin bugün yaşadığı çoğu sorunların kaynağı demokrasi, anayasal demokrasi sorunlarına henüz çözüm getirememiş olmasından kaynaklanmakta. Bir de bu nedenle, hükümet ve yandaşları, Anadolu’nun ekonomik ve sosyal yapısını da gözönünde bulundurarak Halaskaran geleneğinden hareketle darbecilik oynamaya kalkışmakta. Ama yanılmaktalar; patişahlık ve hilafet yirmili yıllarda Anadolu’dan sökülüp atılmış, bugünlerle kıyaslanmayacak kadar geri ekonomik ve sosyal koşullarda laiklik kabul edilmiş,Cumhuriyet kurulmuştur.

Cumhuriyetin kuruluş aşamasında ne güçlü bir sanayi burjuvazisi, dolayısıyla ne de güçlü bir işçi sınıfı vardı. Daha doğrusu burjuvaziyi demokratikleşmeye zorlayan güçlü işçi sınıfı hareketi temelinde demokrasiye geçilmedi. Bu ve benzeri tarihsel ve sosyal nedenlerle halen sağlıklı, kurumlaşmış, işleyen bir demokrasi kurulamadı. Yani, demokratikleşme ve sosyalleşmeye bağlı olarak ‘anayasal demokrasi’ oluşturulamadı. Avrupa’da burjuvazinin feodaliteye karşı yürüttüğü kanlı iç savaşlar sonucu iktidara gelmesi ve daha sonra da bujuvaziye karşı güçlü işçi sınıfı hareketleri demokratikleşmeyi getirdi, sadece getirmekle kalmadı, kurumlaşmayı ve sürekliliği sağladı. Buradan hareketle, evrensel hukuku temel alan anayasal demokrasiler oluşturuldu. Ama unutmamak gerekir ki, Batı Avrupa’nın bugünkü normlara ulaşması yüzyılları aldı.

Bu nedenle Avrupa ‘demokrasi’, ‘laiklik’ derken çok rahattır. Laiklik ve demokrasi neredeyse toplumun tüm kesimlerince içselleştirilmiştir artık. Ama Türkiye için aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Kaldı ki bizde, kapitalist gelişmenin nüfus dokusuna sirayet edecek düzeye gelemesi henüz yenidir. Yani, demokraside sürekliliği sağlama ve sistemleşme sanayi kültürüyle doğrudan ilişkilidir.

Yaşadığımız sürece bir de bu açıdan bakıldığında hiç kimse yaşanan sorunları, türbandan hareketle ‘kişisel özgürlükler’ düzeyine indirgeyemez. Türban laikliğe, Cumhuriyete karşı başkaldırının bir aracı olarak kullanılmaktadır ve bu, emperyalist güçler tarafından özellikle pohpohlanmaktadır. Yani, iç dinamiğimizi parçalayan emperyalist bir hancerdir. Türban olarak dayatılan aslında fanatik hıristiyanlıktır. Anadolu uygarlığını ve islamlığını yoketme eylemidir. Avrupa ve ABD, Anadolu’yu ‘Allahın Oğulları’ olarak görmek istemektedir.

Özellikle ABD’nin kara çarşafı öne sürerek ‘ılımlı İslam’ politikasını dayatmasının esas nedeni, Osmanlı İmparatoluğu’nun sahip olduğu topraklar üzerinde kalıcı etkinlik kurma isteminden kaynaklanmakta. BOP tam da bu coğrafyayı hedeflemekte. Bunu tek başına yapması bugünkü koşullarda imkasız gözükmekte. Ama her şeyi ile teslim alınmış Türkiye ile başarmayı ümit etmektedir. İşte Anayasa Mahkemesi tarafından kara çarşafın bir kez daha yasaklanması, BOP’a karşı duruşta kararlılığın göstergesidir aynı zamanda.

Dikilen bu set, malum kasimlerce çarpıtılarak ‘darbe’ ya da ‘yargı darbesi’ olarak olarak nitelendiriliyor ve böylece emperyalist güçler ve onların işbirlikçilerinin hedefleri kamufle edilmeye çalışılıyor. ‘İnsan hakları’ ve ‘demokrasi’ adına olmadık çirkeflikler sergileniyor. AKP altı yıldır iktidarda. Demokratik açılımlar açısından hangi kazanımları getirmiştir? Memurlara sendika, sendikalara genel grev hakkı mı tanıdı? Yargıda reform mu yaptı, demokratik olmayan partiler yasasını mı değiştirdi? Gerçekten demokratik anayasa yapmanın kavgasını mı verdi? Bu ve benzeri sorulara olumlu yanıt verecek hiç kimse çıkamaz.

AKP kapatılsın veya kapatılmasın önümüzdeki süreçte izleyeceği iki yol var:

Birincisi, demokrasiye inanan, laiklikle ve Cumhuriyetle sorunu olmayan yeni bir yapılanma içine girecek. Demokrasi ve laik Cumhuriyet rejimiyle hiçbir sorunu olmadığını ispatlayacak.

İkincisi, bugünkü ulemacı çizgisinde inat ederek dağılmayı göze alacak ve küçük bir grup olarak varlığını bir süre daha sürdürecek.

AKP’nin birinci şıkkı seçeceğine inanmıyorum. Umarım zaman beni yanıltır.
BAKİ KARER

06.06.2008

AKP’YE KAPATMA DAVASI

Cuhuriyet Başsavcılığı’nca Adalet ve Kalkınma Partisi hakkında hazırlanan iddianame Anayasa Mahkemsi tarafından kabul edildi. Yasal süreç başlamış oldu. İddianame AKP’nin kapatılmasını talep etmekte. Davanın ne kadar süre içinde sonuçlanacağını hukuki prosödürlerden daha çok siyasal gelişmelerin seyri tayin edecek sanıyorum.

Yüksek mahkemelerin vereceği kararları sadece yasal çerçeveler içinde ele alma yanılgılar doğurur. Kararlar her ne kadar yasal çerçevelere oturtulsa da esas olarak siyasaldır. Bu sadece Türkiye’de değil diğer ülkelerde de böyledir. Çok gerilere giderek tarihten örnekler vermeye gerek yok. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin özellikle Türkiye hakkında aldığı kararlara bakıldığında bu çok rahat görülebilinir. Bu mahkemede ülkemiz hakkında alınan kararların ezici çoğunluğu siyasaldır. Sonuç olarak şunu söyliyebiliriz; AIHM Avrupa ülkeleri için daha çok hukuk kurallarını önplana çıkarırken, Türkiye sözkonusu olduğunda, hukuk kurallarını bir tarafa bırakıp salt siyasal temelde hareket ederek kararlar vermektedir. Türkiye’yi ilgilendiren kararlarına onlarca örnek gösterebiliriz.

Avrupa Birliği bunun böyle olduğunu bildiği içindir ki, AKP’nin kapatma davası karşısında hukuk kurallarını ayaklar altına alan açıklamalarını en pervasız biçimde sürdürmekte. Hatta laikliğin ve Cumhuriyetin Türkiye için gereksiz olduğunu ilan edecek kadar ileri gidebilmekte. Elbette onları bu derece cesaretlendiren her dönemde olduğu gibi içimizdeki iflah olmaz işbirlikçilerdir. Bizdeki işbirlikçiler, bir dönemin İngiliz deniz aşırı valilerine taş çıkartacak kadar kıraldan daha kıralcıdırlar.

İçinde yaşadığımız koşullar bazı farklılıklarıyla 1918-1923’ler dönemini hatırlatmaktadır; temel olarak iç dinamiklere, halkın öz gücüne dayanarak ülkeyi yeniden yapılandırmak isteyenlerle emperyalizme kayıtsız şartsız teslim olmak isteyenler arasında yürütülen amansız kavgayı anımsatmaktadır.

Esas tartışılması gereken AKP’nin bu noktaya nasıl geldiğidir. Milyonların oyunu almış AKP bir anlamda Demokrat Parti’nin 1950’li yıllarda açtğı sürecin neredeyse aynısını başlatmış durumdadır. Özellikle 22 Temmuz seçimlerinden aldığı güçle, güçten ziyade şımarıklıkla hareket etmeye başlamıştır. Önünde hiçbir engel tanımayan dikta yönetimi kurmaya yönelik söylemlere ve uygulamalara ağırlık verdiğini görmemek için kör olmak gerekirdi.

22 Temmuz seçimlerinden sonra Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en zayıf hükümeti teşkil edilerek ilk adım atılmış oldu. Bakanlar Kurulu’nun teşkil ediliş biçmi tek kişinin her şeye egemen oluşuna yol açaçak biçimde tasarlanmıştır. Bakanlıklara genellikle insiyatif sahibi olmayan, beceriksiz olacakları daha başından belli olan, olumsuz gelişmeler karşısında Başbakana ve parti yönetimine karşı ses çıkartma cesareti göstermiyecek kişiler seçilmiştir. Hemen her konuda, hatta bakanların günlük icraatlarına bile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın karar verir hale gelmeye başladığını kimse yadsıyamaz.

Parti ve hükümet düzeyinde hazırlıklarını yaptıktan sonra artık takiye yapmayı bir tarafa bırakıp hedeflerini açık biçim dillendirmeye başladılar. Muhalefeti, sendikaları ve diğer demokratik kuruluşları susturmaya yönelik tehditlere kalkıştılar. Demokrasi adına topluma çarşaf ve türbanı zorunlu kılacaklarını inkȃr etmediler. Çarşafın ya da türbanın siyasi bir simge olduğunu açıkça ilan ettiler. Hatta ‘Öfke de bir hitap tarzıdır’ diyerek attıkları adımlara karşı çıkanları şiddetle susturacaklarını saklamadılar. Neye, kimlere karşı öfke duydukları başından itibaren belliydi; 80 yıl öncesinin intikamını alma zamanın geldiğine iyice inandılar. Geçmişte, ‘ya İslam olacaksın ya da laik olacaksın’, ‘İslamla laiklik bir arada olmaz’ şiarlarını hayata geçirmek için kolları sıvadılar. İlk adım olarak üniversitelerde çarşafı, türbanı serbest bırakan anayasa değişikliğini yaptılar, sıra devlet dairelerinde de kullanmaya gelecekti. Demeçleriyle, yer yer uygulamalarıyla toplumu buna da alıştırmaya başlamışlardı. Sokaklarda, okul önlerinde, yerel de olsa resmi devlet törenlerinde 4-5 yaşlarındaki kız çocuklarına bile çarşaf giydirdiler. Açıkçası her alanda meydan okumaya başladılar. Laikliğe ve Cumhuriyete karşı saltanatı ve şeriatçılığı egemen kılacaklarını artık saklamadılar. Aynı zamanda kin, nefret ve intikam hırsı ile dolu olduklarını, amaçlarına mümkün olan en yaygın şiddeti uygulayarak, gerektiğinde kan dökerek ulaşacaklarını tüm söylem ve hareket tarzlarıyla göstermeye başladılar. Toplumumuzu toplum yapan dinamiklere karşı şiddete yöneldiler. Camilerde zamanlı zamansız okunan ezanlar ve gecenin ilerleyen saatlerini hiçe sayarak minare operlörlerinden kuraan okumalar adeta içkence seanslarına dönüştürülmeye başlandı. İçkili lokantaların kapatılması, caddelerde, parklarda sevgililerin elele tutuşarak gezinmelerinin yasaklanması, birçok okulda haremlik selamlık uygulamasına geçilmesi ve daha gösterilecek bir yığın örnekler, AKP’nin Suudileşme ya da İranlaşma politikasını hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biçimde ortaya koyan politikalardır.

AKP’nin, 22 Temmuz seçimlerden sonra bu tarzda gemi azıya almışçasına hareket etmesine rağmen, bu gidişe ‘dur’ diyecek bir karşı koyuşun yerel seçimlerden sonra gösterileceği düşüncesi kamuoyunda ağırlıktaydı. Bunu haklı kılacak birçok siyasal nedenler vardı. Ama üniversitelerde çarşafı serbest bırakma girişimleri ve Ergenekon denilen çete soruşturmasını elde etmek istediği siyasal yapılanmanın önündeki engelleri kaldırmaya yönelterek amacından saptırması, kapatma davasının erkenden açılmasını sağladı. Hükümetin bu yönlü faaliyetleri iç savaşa yönelik hazırlık niteliğindeydi. İllegal örgütlenmelere özgü hücre tipi örgütlenme modeline geçmesi ve bunları kömür, yiyecek ve düzenli para yardımlarıyla sürekli desteklenmesi ayaklanmaya, gerektiğinde vuruşmaya her an hazır kitle tabanının yaratılmasına yönelik çabalardı. Mısır’da İslamcı Kardeşler, Flistin’de Hizbullah’ın yaptıkları hiç bir zaman gözardı edilemezdi. Nereden bakılırsa bakılsın bu yönlü hazırlıkların karşılıksız kalması düşünülemezdi.

AKP tam anlamıyla islami diktatörlük kurmaya yönelik girişimlerini giderek hızlandırmasının bir nedeni de, mevcut siyasi ortamdır. İçinden geçtiğimiz bugünkü siyasi ortamı kendince bulunmaz bir fırsat olarak görmektedir. İslamcı güçleri cesaretlendiren ve güçlendiren bir ortamın olmadığını da söyliyemeyiz. CHP’nin kitleler nezdinde sorunlara çözüm getirmekten uzak iç sorunlarla uğraşan bir parti görünümü var. CHP’nin dar elit kesimin dışına çıkma niyetinin olmadığı, yani ‘sırça köşk’ politikacısı olduğu düşüncesi halk nezdinde halen yaygındır. Bu partinin mevcut yönetimi ipleri elinde bulundurduğu müddetçe kitlelere güven veremeyeceği bilinmekte. Genelde sosyal demokrat cephenin dağınıklığı da gözönünde bulundurulursa, Recep Tayyip Erdoğan’ın neden sabırsız davrandığı daha iyi anlaşılır.

Sendikalar zayıf. Bir araya gelinerek güç ve eylem birliği yapılmadığı sürece iktidara karşı güçlü bir karşı duruş sergilenemez. Tek başına ne DISK’in ne de KESK’in gücü sürece müdahale edecek düzeyde değildir. TÜK-İŞ ise her zamanki konumuyla orta yerde sallanmakta. Ama ne olursa olsun, içinde bulunduğumuz siyasal ortamda TÜK-İŞ’i yadsıyarak hareket etme tam bir aptallık olur. Sendikalar arasında bir uzlaşı sağlanabilinirse ve ortaya çıkacak birlik ve dayanışma diğer demokratik kuruluşlarca da desteklenirse iktidara geriye adım attırılabilinir. Protestolar bölük pörçük değil de merkezi ve örgütlü yapılmaya başlandığında sonuç alma kolaylaşacaktır. Ayrıca, sendikal muhalefetin parlemento içi ve parlemento dışı sosyal demokrat partilerle yeterli dayanışma içinde olmaması demokrasi cephesini zayıf düşürmekte. İşte AKP’yi cesaretlendiren ve sabırsız kılan bir neden de bu olmuştur.

Bir diğer neden de Doğu ve Güney Anadolu’daki gelişmelerdir. Bu bölgelerde yoksulluk, işsizlik artık dayanılmaz hale gelmiştir. Emperyalist güçlerin ve onların işbirlikçilerinin provakasyonları bu bölgeleri yaşanılmaz hale getirmiştir. Bu bölge halkı AKP’yi adeta bir umut olarak görmeye başlamıştı. Bu nedenle gerek seçimlerde gerekse Anayasa değişikliği referandumunda AKP’yi desteklemiştir. İktidar, bölgenin içinde bulunduğu durumu çok iyi değerlendirerek, islamcılığı geliştirmek için elinden gelen her olanağı seferber etmiştir. Bir anlamada Batı’da etkin olduğu alanlarla Doğu ve Güney Doğu arasında bir köprü kurmuştu. Kurduğu bu köprüyü önümüzdeki yerel seçimlerle ülke genelinde kalıcı bir birliktenliğe dönüştürecekti. Türkiye’nin geleceği açısından bu çok tehlikeli bir gelişmeydi. Şeriatçı bir rejimin alt yapı ağları ‘demokrasi’ maskesi altında sinsice örülmeye başlanmıştı. Halaskaranların ya da Soroz’un kapıkulu ‘ikinci cumhuriyetci’lerin ve Fettullahcıların Doğu ve G. Doğu’ya yönelik faaliyetlerine son yıllarda ağırlık vermelerinin bir nedeni de budur.

Belli başlı bu iç faktörlerin yanı sıra dış faktörlerde AKP’yi cesaretlendirdi. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği de iktidara elinden gelen desteği sağlıyordu. Onlar için Türkiye’de demokrasinin, laikliğin ve Cumhuriyetin yok olması hiçte önemli değildi. Önemli olan, bölgede, çıkarlarının bekçiliğini yapacak bir iktidarın varolmasıydı.

AKP ya da Recep Tayyıp Erdoğan ekibinin iç ve dış koşulların lehlerine olduğunu düşünerek tam gaz ilerlemeye başladıkları bir anda kapatma davası açıldı. Aslında böyle bir durumla karşılaşacaklarını pek ummuyorlardı. Son seçimlerin verdiği sarhoşluğu henüz üzerlerinden atmamışlardı ki, şoke oldular. Birçok çevre kapatma davasının arkasında dış güçlerin tavrının belirleyici olduğunu iddia etmekte. İçinde bulunduğumuz siyasal koşullarda bunu kabul etmek mümkün değil. Kapatma davasının açılmasında tamamen iç dinamikler belirleyici rol oynamıştır. Dış güçler davanın açılmasından sonra sürece değişik biçimlerde müdahale etmeye başlamıştır.

İçte ve dışta birçok çevre Silahlı Kuvvetler’den 28 Şubat türü bir müdahale beklentisi içersindeydi. Tam tersi oldu, sivil dinamikler gereken tavrı koydu. Müdahalede bulunan sivil dinamiklerin gücü ve geleceği, yani ne oranda yerleşik ve kalıcı oldukları başlıbaşına tartışılması gereken bir konu. Tam da bu noktada, yaşadığımız sürece ‘düşük yoğunluklu iç savaş’ tanımlaması yapmak yerinde olur. Avrupa’nın laiklik ve cumhuriyet için onlarca yıl sürdürdüğü iç savaş, farklı koşullarda ve biçimlerde ülkemizde halen devam etmekte.

AKP kapatma davasından sonra tam bir türbülansa girmiştir. Buradan en azından kolu kanadı yolunarak çıkacağı kesindir. Mazlum ve mağdur rolü oynama imkanı kalmamıştır. Çünkü halkın güvenini sarsmıştır. Güçler ayrılığını hiçe sayan uygulamalarıyla çıkmazı seçen kendisi olmuştur. Mahkemenin ne yönde karar alacağını henüz bilmiyoruz ama büyük ihtimalle kapatılacaktır. Kapatılmasa da Tayip Erdoğan ve ekibi siyaset yasağı ile karşı karşıya kalması muhtemeldir. Bu da, büyük ihtimalle AKP’nin bölünmesini getirecektir. Ayrıca Cumhur Başkanı Gül geçmiş dönem siyasal faaliyetlerinden dolayı yaptırıma uğrarsa, onun da görevine devam etmesi zorlaşacaktır. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, çok denklemli bir taplo ile karşı karşıyayız. Örneğin erken genel seçim, yerel seçimlerle erken genel seçimlerin birleştirirlmesi, AKP’den bölünen bir kanatla CHP-MHP koalisyonu, yeniden cumhur başkanlığı seçimlerinin yapılması vb. Görünen o dur ki, önümüzdeki bir yıllık süreç, keskin pıçak üzerinde verilecek bir dizi kararlara gebedir. Ne olursa olsun İslamcı kesim, Türkiye’de laikliğin, demokrasinin ve Cumhuriyetin vazgeçilmez olduğunu kavrayacaktır. Demokrasiyi kalkan yaparak emperyalist güçlerle işbirliği içinde şeriat düzeni kurmanın olanaklı olmadığını kabul edecekler. Umarız ülkemizi Ortaçağ karanlığına gömecek bu yönlü teşebbüs yenilgiye uğramış son teşebbüs olarak kalır.


22/04/2008

BAKİ KARER




Yüklə 2,07 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   31




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə