Yaklaşan Genel Seçimler Üzerine



Yüklə 2,07 Mb.
səhifə8/31
tarix07.01.2019
ölçüsü2,07 Mb.
#91581
1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   ...   31

MUXTARİYET-İ DEMOKRATİKE

 

    Ucubelikler üzerine tartışmalar yürütüldüğü için, ben de yazıma, tartışma ortamına uygun bir başlık buldum. Başlığı özerkcilerin Kürtçesine göre seçmeye çalıştım. Türkçeye çevrildiğinde, sanıyorum, demokratik özerklik oluyor. Anlaşılır veya doğru olup olmaması hiçte önemli değil. Hıra teblikatçına ve müritlerine göre böyle olmalıymış! Sıfatlandırılması gerekiyormuş, sıfatlandırıldığında sihirli bir değnek misali her şeyin üstesinden gelineceğini iddia ediyorlar. Ama ne biçimde anlaşılırsa anlaşılsın, çokta önemli değil onlar için. Onların bir amacı da, ortamı tanınmaz, tanımlanamaz hale getirmedir. Bu nedenledir ki, son dönemlerde bolca bir takım çözümlerden bahsediliyor, ama siyasal mı, yoksa ekonomik mi veya başka tür çözümlerden mi bahsediliyor belli değil. Ne için, neden ve nasıl bir çözüm isteniyor, tam bir muamma. Sahneye verilen tütsüden dolayı, neyin tartışıldığını anlamak zor. Her şey iç içe karışmış durumda; federasyon, otonomi, ekolojik ve de özerklik tutturulmuş gidiliyor.

    Sahnede yaşanan karkaşaya, tozlu dumanlı sahneye rağmen, ’ekolojik toplum’ denilen ‘çözüm’ üzerinde niçin durulmadığını, bir ’alternatif’ olarak tartışılmaya devam edilmediğini bir türlü anlamadım. Buna, bir de, ’demokratik ekolojik’ çözüm denilseydi, yaşanılan atmosfere daha uygun olurdu sanıyorum. Demokratik özerklik diye ortaya atılan yutturmaca, bir çözüm biçimi olarak tartışılıyor da, bir dönemler moda haline getirilmeye çalışılan’ekolojik çözüm’ neden tartışılmasın. Hıra’dan Tanrının buyruklarını  tebliğ ettiğini idda eden de, ’olur’ dediğine göre, müritler de geriye bakıp ’demokratik ekolojik’ çözüm üzerine bir kez daha düşünmeliler. Hem böylece, globalist döneme uygun popüler tartışmaların gerisinde kalınmamış olunur! Sadece bu kadar değil; ikide bir daldan dala gezinti yapmaktan bitkin düşme yerine, bir noktada ısrarlı davranma daha olumludur.

        Ama ister ’ekolojik’, ister ’demokratik’ olsun, bilinmesi gereken en önemli nokta, özerkliğin federasyonu kapsamadığıdır. Her şeyden önce, tartışılması gereken, özerklik ile federasyon arasındaki farklılıklardır. Yani özerklik ve federasyonun neleri kapsayıp kapsamadığı konularına açıklık getirilmeden, sorun tartışılamaz. Her iki biçimin de kapsam alanları çok çeşitli ve her ülkenin özelliklerine göre değişiklikler gösterir. Bunlar üzerine karar kılınmadan, içerikten yoksun bir biçimde, ben şunu ilan ediyorum demek ciddiyetten uzak, halkla dalga geçmedir. Daha doğrusu, bir halkın iç dinamiklerini bitirmeye yönelik çabaların bir parçasıdır.

    Bir de, federasyonu ve özerkliği, ’demokratik federasyon’ ve ’demokratik özerklik’ diye isimlendirme, başlıbaşına bir ciddiyetsizliktir. Hiç kimse, federasyon biçiminde örgütlenmiş bir devletin sınırları içinde yer alan bir bölge için bilmem ne demokratik federasyonu demez, denilemez de. Bu gayrı ciddilik olsa olsa Türkiye gibi bir ülkede olur. İnsan sormadan edemiyor; hangi tezgahtan geçmiş pisikolojik propaganda türlerinden biridir bu? Almanya’da kimse demokratik Bavyera faderasyonu demez. Kimse de yüzyıllardan bu yana böylesi bir aklıevvellik yapmamıştır. Federasyon biçiminde örgütlenmiş bir devlet ne kadar demokratikse, federasyon veya özerk bölge de o kadar demokratiktir. Kaldı ki, federasyon, otonomi, konfederal ve özerklik vs. çözüm biçimlerinin esas dayanağı, farklı kimlik ve kültürleri kabul etmeye dayanır. Bu başlıbaşına temel alınması gereken bir olgudur. Bu çözüm biçimlerinden her hangi birini temel alarak örgütlenmiş bir devlette, demokrasinin tabanda yaygınlık düzeyi, ayrı bir tartışma konusudur. Ama farklı kimlikleri tartışmasız kabullenme,  süreç içinde demokrasinin derinlik kazanmasında temel rol oynar. Bunu tersinden ele almaya kalkışanların niyetlerinin ne olduğunu, tartışmaya bile gerek yok. Ayrıca, özerkliği federasyon veya federasyonu özerklik olarak ele almak saçmalıktır, kafaları bilerek karıştırmaktan başka bir şey değildir. Sorun, demokratik, otoriter, beyaz veya kırmızı demekle çözülmez.

    Kandilli ve uzantısı BDP bunu bilmiyor mu? Çok iyi bildiklerinden eminim. Ama verilen talimatları uygulamak zorundalar. Ya uygulayacaklar ya da şiddete dayalı oluşmuş pazar ilişkilerinin ortaya çıkardığı getirilerden feragat edecekler. Oluşan bu Pazar ilişkilerinin kazançlarından geri durmaları sözkonusu değildir. Bu nedenledir ki, sözde özerklik ve şiddet politikası yan yana sürdürülmekte. Bu çelişkiye bilerek dikkat çekilmemekte. Bu noktaya vurgu yapılmamasının bir nedeni de, farklı siyasal akımların gelişip güçlenmesi önünde engel olmak içindir. Eğer farklı bakış açıları, düşünceler toplumda tartışılır hale gelirse, halk bunların gerçek niyetlerini kavrayacak, toplumdan silinip gidedecekler. İşte, bir de bu nedenden dolayı, Kürt toplumu tek tip gömlek içinde tutulmaya çalışılmakta. Ülke genelinde demokratik muhalafetin sesi kesilmekte. Ülkenin geleceği için en önemli sorunlar tartışmasız geçiştirilmekte. İşte bu nedenle, sahte özerklik ilanı ile birlikte silahlı eylemler başlatılmıştır. Silahlı eylemlerle ‘özerlik duyurusu’ aynı ana bilerek denk getirilmiştir. Asıl tartışılması gereken bir nokta da budur.

    14 Temmuz 16 Ağustos, 4 Eylül ve daha sonraki silahlı saldırılar hiçte durup dururken olmadı. Özellikle 14 Temmuz çok daha anlamlıdır. Silahlı saldırıyla birlikte, sözüm ona özerklik ilan edildi. Saldırı olacağını kaç kişi biliyordu ve özellikle kimlere haber verilmişti? ‘Ya bu gün ya da hiç bir zaman, şimdi eylemle birlikte ilan etmek zorundasınız’ diye hitap edilenler kimlerdi? Ayrıca, daha önceleri askeri istihbarattan sorumlu bazı görevlilerle görüşen ve aynı zamanda MİT’e düzenli bilgi aktardığı iddia edilen, ama her nedense sonraları bu ilişkilerin dışına atılmış kişinin yerine atanan ve verdiği demeçlerle ortalığı bulandırmaya çalışan kişi kimdir? Bu kişi, Ankara, Diyarbakır ve Hakkari’de askeri istihbaratta çalışan hangi görevlilerle düzenli ilişki içindedir? Bu görevli, MİT, askeri istihbarat, Öcalan ve Kandilli arasında kurduğu ilişkilerini yine ‘çekirdek grup’ olarak adlandırılan üç aktif görevliyle birlikte yürüttüğü söylenilmekte. Bunlardan birinin bir başka görevi ise, Alman Gladyosu ile ilişkileri koordine etmektir. Tüm bu ilişkiler çerçevesinde yürütülen faaliyetler sonucudur ki, uyduruk özerklik silahlı eylemlerle kamuoyuna ilan edilmiştir. Tüm bu karanlık ilişkilerin perde arkasında olan, tasfiye edilmekte olan Gladyonun olduğu gün gibi açıktır. Ama bu sefer biraz farklı; son çatışmalar, başta Alman gladyosu olmak üzere uluslararası karanlık güçlerle ittifak halinde yürütülmektedir. Bir de bu nedenden dolayı, belli bir süre daha oldukça kanlı bir sürecin yaşanacağını söyliyebiliriz. Ama bunun çokta uzun süceğine ihtimal vermiyorum.  Önümüzdeki süreç, iktidar kavgasında belirleyici olacaktır. Bu süre içinde kaybeden taraf, Gladyo ve ona bağlı Kandilli takımı ve yan unsurlarının olacağı ortadadır.   

    Çatışmalı bir ortamın egemen kılınmaya çalışılmasının hem iç hem de dış nedenleri vardır. Aslında yaşanacak böylesi bir ortamın işaretleri, son genel seçimlerden önce verilmişti. Genel seçimlerden beklentilerini bulamayan Gladyo ve hizmetçi takımı, şimdi çatışmalı ortamdan medet ummakta. 

    Çatışmalarda rol oynayan en önemli neden, içte yürütülen iktidar kavgasıdır. Gladyo ve müttefikleri, seçimlerden önce bir olasalık olarak tek parti iktidarının oluşamayacağı ümidiyle hareket ettiler. Ama Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yeniden iktidar olma koşullarında, şiddete başvuracaklarını her ortamda dillendirmeyi de ihmal etmediler. Nitekim beklenilen oldu; AKP yeniden hükümet kurdu. Malum elit kesimin, seçimlerden sonra Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetci Hareket Partisi ve Demokratik Toplum Partisi ile kooalisyon ümidi, AKP’nin seçimlerde yüzde elliye varan oy oranı ile tekrar seçilmesiyle yerle bir oldu. Bilinen elit kesimin iktidar umutları bir kez daha suya düştü. AKP’nin yeniden, üçüncü sefer iktidar oluşu, Türkiye’de yeni bir sürecin ortaya çıkma ihtimalini de beraberinde getirdi. Yani iki vaya üç sefer daha, belki de daha fazla AKP’nin iktidarda kalma olasalığı tartışılmaya başlandı. Böylesi bir olasalığın ortaya çıkması, yıllardan bu yana iktidarı elinde tutan klasik elit kesimin hiç işine gelmeyeceği belliydi. Büstçü takım, bir çok kanaldan, alışık olduğu yöntemlerle son bir kez daha şansını denemeye kalkışmıştır.

    Ama Gladyo son dönemlerde bir bütün olarak hareket edememekte. Bunun bir çok nedeni var. Şu anda Musulcu kanat çatışmaları başlatmıştır. Öcalan, ortaya çıktığı andan itibaren  Musulcu kanada dahildir. Musulcu kandın hem CHP, hem de Ordu içinde önemli bir güce sahip olduğu bilinmektedir. Öcalan’ın piyasaya sürülüş koşulları dikkate alınırsa, Musulcu grubun neyi hedeflediği kendiliğinden açığa çıkar. Öcalan, koruma altına alınmak için İmralıya getirildiğinde, ‘Ben Misak-ı Milli’nin genişletilmesinden yanayım’ dediğinde kamuoyunun dikkatlerini pek çekmemişti. Bu söylemiyle K. Irak’ı hedef gösterdiğini herkes bilir. Aslında başından itibaren üzerinde karar kılınan proğramı bir kez daha ortaya koymuştu.

    Ortaya konan bu program çerçevesinde, şu anda yürütülen çatışmaların ulaşmak istediği dört önemli hedef var:

1- Yeni bir anayasa yapılmasını engellemek.

2- Tutuklu olan derin devlet elemanlarının serbest bırakılmasını sağlama.

3- Ekonomik yapının kara deliklerinin ortaya çıkardığı, örneğin cari açık vb. zaafiyetleri silahlı şiddet ortamı ile derinleştirerek, AKP iktidarını yıkma.

4- G. Kürdistanda istikrarsızlık yaratmak.

    Baştan da söylediğim gibi, belirledikleri hedeflerin hiç birine de ulaşamayacaklardır. Önemli nedenlerden biri de, Ordu yönetiminin 14 Temmuz’da 14 askerin hayatını kaybetmesinden bir süre sonra istifasıdır. Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının toplu istifalarının gerekçesi, her ne kadar personal haklarını koruyamama olarak gösteriliyorsa da, aslında ordu içindeki klasik derin devlet artıklarının kontrol altına alınamaması da önemli rol oynamıştır. Bu istifalardan sonra Ordu, siyaset üzerinde belirleyici olamayacak kadar, bugün için çekilebileceği kadar geri noktaya çekilmiştir. Bu aşamadan itibaren, darbeci takım büyük oranda güç kaybetmiş ve taktik değiştirmek zorunda kalmıştır. Doğal mütefiki olarak Ordu ve CHP’ye tam anlamıyla güvenmemektedir. Daha çok kendi gücünü ve uluslararası ittifaklarının desteğinde çizdiği hedeflere ulaşmanın gayreti içindedir. Alamanya derin devleti ile fiilen birlikte hareket etmekte. Almanya derin devleti ile Almanya’da siyasal iktidarı elinde bulunduran Merkel’in Türkiye politikası çakışmaktadır. Almanya’nın Ortadoğu’ daki enerji politikasının yanısıra, Türkiye’nin ekonomik alanda büyümesi, Asya ve Afrika ülkelerine açılım politikasıyla Avrupaya bağlılığını azaltma yönünde çaba içinde olması, Almanya’nın işine gelmemekte. Bu sürece İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi, Akdeniz’de sorun çıkartarak destek vermekte.

    Türkiye’de derin devlet denilen karanlık güçleri bu derce hırçınlaştıran ve sabırsızlaştıran bir neden de, 14 Temmuz eyleminden sonra hükümetin İmralı üzerinde  kontrolü eline almaya çalışmasıdır. Hükümet bu güne kadar attığı adımlarla derin devletin İmralı, dolayısıyla Kandilli üzerinde belirleyici rol oynamasını kabul etmemektedir. Gelinen noktada hükümetin bu doğrultuda epeyce bir yol katettiğini düşünmekteyim. Karanlık ilişkiler sarmalına neşter vurulmak üzeredir. İmralı ve Ona bağlı Kandilli düşürüldüğü noktada, derin devlet güçlerinin bir iddiası kalmayacaktır.

    Bu süreçte, Irak Kürt Federasyonu, yani Mesut Barzani elde ettiği kazanımlarını akıllıca korumak istiyorsa, çok dikkatli olmalı. Kandilli takımı ve arkasındaki karanlık güçlerin oyunlarını bozucu tarzda hareket etme becerisini göstermelidir.

 

BAKİ KARER


2-9-2011
 

Norveç’te Irkçı Terör Saldırısı

 

    22-7-2011’de Norveç’in başkenti Oslo’nun merkezinde şiddetli bir bomba patlatıldı ve hemen arkasından Utoya adasında onlarca genç kurşuna dizildi.  Norveç ikinci dünya savaşından bu yana ilk defa böylesine kanlı bir olay yaşadı. Böylesine kanlı eylemi gerçekleştiren, Anders Behring Breivik’ti. Bu kişi, Norveç vatandaşı ve faşist bir örgütlenmenin militanı, yani bir terörist.



    Olay medyaya yansır yansımaz, bir dizi yorumlar yapıldı. ‘İslamcı teröristler’ yaptı denildi, arkasında El Kaide’nin olduğu iddia edildi. Ama hiç kimse, Noveç’li bir teröristin yapabileceği ihtimali üzerinde durmadı. Kiliselerde yapılan dualar, hayatını kaybeden gencecik insanlar için değil de, olayın arkasından Norveçli olmayan birileri çıksın da ‘İslamcı teröristler’yaptı diyebilmek içindi adeta. Yapılan yorumlarda, sergilenen tavırlarda bu anlayışı görmemek mümkün değildi. Beklenen olmadı; bombalamayı yapan ve patlatan, gençleri kurşuna dizen bir Norveçli idi. Üstelik olayı anında üstlenmekle kalmadı bir de ırkçı ideolojik savunma yaptı. Bir anda hem görsel medya hem de yazılı basın şaşkınlık yaşadı. Aynı zamanda Avrupa ülkelerinin ileri gelen politikacıları küçük dillerini yuttu. Avrupa’nın tipik ikiyüzlülüğüne bir kez daha şahit olduk. Norveç’li terörist ya da ‘Hrıstiyan terörist’ diyemediler. Norveç’ten veya her hangi bir Avrupa ülkesinin Hrıstiyan vatandaşından terörist çkmazdı! Açıkçası, Hristiyandan terörist olmazdı! Avrupa’da böylesi bir zehirli şırınga verilerek neredeyse bir nesil yetiştirildi.

    Avrupa genelinde, özellikle de İskandınav ülkelerinde Hitlerci eğilim giderek hız kazanmakta. Artık marjinal çevre olarak adlandırılamazlar. Bunlar Parlementolarda hiçte küçümsenmiyecek boyutlarda temsil edilir hale gelmişlerdir. Hatta bir kaç ülkede hükümet ortağı olmayı kılpayı kaçırmışlardır. Yetmişli ve Seksenli yıllarda olduğu gibi, yabancı düşmanlığını, ırkçılığı işsiz dazlaklarla sınırlı olduğunu iddia etmek gerçekleri görmemezlikten gelmedir. Bugün, ırkçılık, orta sınıflarda temel bulmakta, hatta elit kesimlerince savunulmaktadır.

    Faşist düşüncelerin toplumlarda bu derece yaygın olmasının en önemli nedeni de ırkçı ve faşist organizasyonlara verilen devlet desteğidir. Sosyal demokrat partiler bile halktan oy toplayablilmek için yabacı düşmanlığına gözkırpar hale gelmiştir. Örneğin yabancı, göçmen karşıtları İsveç palementosunda 21 milletvekiliyle temsil edilmektedir. İsveç Sosyal Demokrat Partisi de dahil, devletin uzun yıllardan bu yana yürüttüğü politikanın sonuçlarıdır bunlar. Avrupa’ da yabancı düşmanlığının kışkırtan ve yaygınlaşmasını teşvik eden devletlerdir. Bugün Avrupa ülkelerinde devlet kurumları başta olmak üzere özel işletmelerinin ezici çoğunluğu kimliğe bakarak işe almakta. Avrupa’lı Hrıstiyan ve sarı saçlı, mavi gözlü değilsen aldığın eğitimin, edindiğin mesleğin hiç bir önemi yoktur. Yabancıları, göçmenleri bekleyen tek ‘iş’, bedava işçiliktir. Şans eseri bazı göçmenler ya da göçmen çocukları, devlete ait bazı kurumlarında bir yerlere gelmişlerse, o da izlenen sinsi politika gereği çoğunlukla kontenjandan seçilmişlerdir. Yine, göçmenler, devlet teşvikiyle oluşturulmuş gettolarda yaşamaya mahkum edilmiştir. Daha açıkçasını söylemek gerekirse, Avrupa yaşayan göçmenler, özellikle de müslümanlar uzun yıllardan bu yana sinsi ve sürekli çok yönlü estirilen terör tehditi altındadır. Norveç’te yapılan terörist saldırı, daha çok müslüman göçmenlerin ne oranda tehdit altında olduklarının dışa vurumudur. Oslo’da patlatılan bomba, Avrupa için bir dönüm noktası olmalıdır. Artık tüm Avrupa ülkeleri, bu olay ve bundan sonraki muhtemel yaşanacaklar üzerine düşünmek zorundadır. Avrupa Birliği içinde 20 milyondan fazla müslüman toplumun varlığını görmemezlikten gelen Hrıstiyan klubü anlayışı iflas etmiştir. İslamı terörizmle bütünleştiren, karaçarşafla, töre cinayetleriyle, hırsızlıkla simgeleştiren ırkçı anlayışın önü alınmak zorundadır. ‘Olmaz, olamaz’ denilen olmuştur artık.

BAKI KARER

01.08.2011

 

12 HAZİRAN SEÇİMLERİ

                    

    12 haziran seçimleri sonuçlandı. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin birinci parti olarak mecliste yerini alacağına ve tekrar hükümet kuracağına hemen hemen kesin gözüyle bakılmaktaydı. Nitekim yüzde elliye yakın oy oranı ile üçünçü sefer hükümet kuracak. Bu durum, Cumhuriyet tarihinde bir ilktir.

    Cumhuriyet Halk Partisi, yönetim değişikliğine rağmen, bu seçimde de yenilgi almıştır. Milletvekillerini çoğaltarak gelmesi, yenilgi almadığı anlamına gelmez. Yüzde %35 veya üstünde bir oy oranı almış olsaydı, bir başarıdan sözedilmiş olunurdu. Ama böyle olmadı. CHP’nin seçim propagandası ve vaadleri 1970’li yılların Necmettin Erbakan ve Süleymen Demirel’in seçim propagandası ve vaadlerinin benzeri durumundaydı. Bu nedenle halka güven vermekten çok uzaktı. CHP’yi başarısız kılan en önemli bir etmen de, demokrasiyi genişletmeyi temel alan güçlerle hareket etmeyi temel alma yerine, karanlık güçlerle ittifakı temel alması, dolayısıyla, yarı Baasçı sistemde çakılıp kalmasıdır.

    Yaşanan kaset olayları Milliyetçi Hareket Partisi’nin oylarını yarım veya bir puan aşağıya çekmiştir. Kaset olayı, MHP’yi bir tür cezalandırmak için ortaya atılmıştır. Geçmişte iktidar partisinin getirdiği anayasa değişikliklerine onay vermesi dikkate alınarak, AKP ile arasına mesafe koymaya zorlanmıştır. Bu bir anlamda da MHP’yi yeniden şekillendirme çabalarıydı. Milliyetçi Hareket Partisi, AKP’ye karşı, CHP-DTP paraleline çekilmeye çalışılmıştır. Yani örtülü bir seçim ittifakı yapılmıştır. Bu seçim ittifakının bir nedeni de, AKP’nin birinci parti olarak çıkmasını engellemeden ziyade, tek başına hükümet kuracak çoğunluğu elde etmesini önlemeye yönelikti. Böylece yeni bir anayasa yapılması için yürütülen çabarın önü alınmış olunacaktı. Ama masa başında yapılan hesaplar tutmadı; hükümet partisi tek başına anayasayı değiştirecek çoğunluğu elde edemedi, ama tek başına hükümeti kuracak çoğunluğu elde etti.

    Şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi hükümet kuracak. CHP ve ittifakcı güçleri, iktidara karşı çeşitli bahaneler uydurarak,en geniş emekçi yığınların istemlerinin tersine, meşru olmayan bir zeminde, artık hiç bir kamuflaja gerek duymadan darbecilik oynamaya başlamıştır. Yine halkın eğilimlerini hiçe sayan elit bir havuz içinde, çıkış yolları arama çabası içinde. Bu sefer, geçmişten biraz farklı oluşu, arkasına şalvarlı davulcu ve zurnacıları da almış olmasıdır. Cuntalar karşısında diz çökmeyi alışkanlık hale getirmiş olan yargının bir kısmının desteğinde, Meclisi protesto ederek bir takım dayatmalarda bulunacağını zannetmekte. Ama bana göre, tarihinin en çıkmaz labirentine girmiştir. Girdiği bu labirente, yakayı ele vermeden nasıl kurtulur bilemem. İnsiyatifi hemen hemen tümüyle AKP’ye kaptırmıştır. CHP’nin başını çektiği protesto, bu anlamda biraz da şaşkınlığın, ne yapacağını bilememenin protestosudur. Ama sonuçta, tüm takım ve edavatıyla birlikte tıpış tıpış meclisin yolunu tutmak zorunda. Hepsi de meclise gelecek ve ceylan derili koltuklarına oturarak, başlarını sallayıp maaşlarını alacaklar. Ara seçim veya yeniden genel seçim alternatifini zorlamaları karşısında, ya bir kaç kişiyle temsil edilme ya da tümden meclis dışında kalmaları yüksek ihtimaldir. Bunu göze alacaklarını sanmıyorum. Bu nedenle, ‘Yaylalar, yaylar’ türküsünün yüksek tonla söylenişi ne kadar korkutucu ise, yaptıkları iç savaş çığırtkanlıkları da o kadar korkutucudur.

 

    2011-07-02



devam edecek

    AKP’yi, bugüne kadar, gizli planlarını adım adım uygulamakla suçlayan CHP, şimdi kendisi karanlık planlarını sinsice uygulamaya koymuştur. Karanlık planlarının ilk parçası iç savaş çığırtkanlığıyla Silivri’yi boşatma ve arkasından darbeyle iktidara gelmedir. Bunun için halkın yıllardır şikayet ettiği ve bu güne kadar değiştirilmesi için en ufak bir girişimde bulunmadığı hukuk sisteminde, elit bir kesime özgü değişiklikler istemekte. Bu konuda, dikkat edilirse, demokrasiyi temel alan genel bir hukuk reformu istememektedir. Hatta kişilere özgü yasa değişikliği isteyecek kadar pervasız davranmaktadır. Anadolu halkı, kanun devletinin yumruğu altında yıllardır ezilirken, ses seda yoktu. Elbette kim olursa olsun, sorgusuz sualsiz bir insanın uzun yıllar tutuklu olarak hapis yatması demokratik bir anlayışla bağdaşmaz. Ayrıca, AKP iktidarının Ergenakon davası çerçevesinde yaptığı tutuklamaları, provakasyon odaklarını dağıtma yönünde ve dolayısıyla, demokrasinin önünü açıcı tarzda yapmadığı da bilinen bir gerçek. Sonuçta, AKP de bir başka cepheden toplum mühendisliğine oynamakta. Ama bugün, tartışılan sorun, hiçte bu değil.

    CHP ve ittifakçılarını bu derece ürküten teleşlandıran nedenleri, yine bu partinin geçmişinde aramak gerekir. Çünkü geçmişin alışkanlıkları üzerine provokasyonlar geliştirmeye çalışmakta. Aslında Tek Şeflik dönemi irdelendiğinde tipik Mısır’ın Hüsnü Mübarek ve Tunus’un Bin Ali iktidarı karşımıza çıkar. Dış ilişkilerde İngiltere’nin çıkarları temel alınmıştır. Sermaye birikimi ve yatırımlar temel alınmamış, halktan toplanan vergiler, elit bir kesimin lüks yaşaması için harcanmıştır. Laiklik ve modernlik adına İngiliz kültürü egemen kılınmaya çalışılmıştır. Ordu ise İngiliz hayranıdır. 1940’lı yılların sonlarına doğru ise ABD’nin hegemonyasına geçmiştir. Hemen her açıdan ABD’ye bağımlı hale gelmiştir. Ordu, ABD’nin bir kolordusu konumuna çekilmiştir. Çok partili sisteme geçilmeden bunun temellerinin de yine CHP tarafından atıldığı inkâr edilemez. Menderes ve Bayar ikilisinin yaptığı, hazırlanan zeminde hızlı adımlarla ilerlemedir.

     Ama bugün, ne iç, ne de uluslararası koşullar, CHP ve yandaşlarının istediği doğrultuda seyretmiyor ve bu tür örgütlenmeleri dıştalıyor. Özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yıkılan diktatörlükler CHP’yi oldukça tedirgin etmiştir. Bu ülkelerde sekülarizmin önünün açılması ve ister emperyalist güçlerin müdahalesi ile, isterse halkın iradesiyle oluşacak iktidar biçimlerinde, Baas türü örgütlenmelerin yerinin olmayacağını bilmekte. Bu gelişmelerin, Türkiye toplumuna şu veya bu biçimde yansımadığını düşünmek mümkün değil. Diğer yandan, Ortadoğu’daki siyasal gelişmeler, AKP’nin önünü açmış, Türkiye için daha geniş pazar olanakları yaratmıştır. İster istemez, bu, hükümetin ekonomik ve mali kaynaklarını arttıran bir nedendir. İşte CHP’nin bir korkusu da bu noktadan kaynaklanmakta. Halen Asya ve Afrika’ya sırtını dönmüş, Avrupa Birliği’nin ve Amerika Birleşik Devletleri’nin çıkarları için çırpınan ve kendi yurttaşını bu çıkarlar için pazarlayan bir anlayışta inat etmektedirler.

     CHP bireyi temel alan temel hak ve özgürlükler için mi, yoksa tekdüze toplumlar yaratmayı amaçlayan kanunlar yapmak için mi çırpınmakta? Çıkış noktası olarak Silivriyi temel aldığına göre, sonuçta bireyleri cemaatle sınırlamak istediği ortada. O zaman, niçin ve kime karşı eylem yapmakta? Eğer CHP, içinde yaşadığımız çağın koşullarına uygun demokratik bir anayasa yapmak için çıkış yapmış olsaydı, kimsenin bir diyeceği olmazdı. Onbinlerle ifade edilen faili mechul cinayetlerin, örneğin JİTEM’in araştırılıp ortaya çıkartılması için en ufak bir çaba yürütmüyor. Türkiye’de kolluk kuvvetleri ve işbirlikçileri ile ortaklaşa katliamlara varan cinayetler işlenmiştir. Demokrat, sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir örgütlenmenin asıl görevi, böylesi karanlık cinayetleri açıklığa kavuşturmak için mücadele verme olmalıydı. Karanlık ilişkilerin, cinayet ve vurgunların açıklığa kavuşturulduğu oranda, gerçek demokrasi inşa edilir. Sonuç olarak geçmişi unuturmak, geçmişle yüzleşmekten kaçınmak için ayak oyunlarına başvurulmakta. Yeni baştan korku ve panik atmosferini egemen kılmaya çalışmakta. Bunun için de uzun süreden bu yana çadırtamış olan Doğu ayağını yeniden kurmaya çalışmakta. Oynunu, bilinen Doğu ayağı ile oynamaya başlaması, amacını ortaya koyan en açık delildir. Ama çabası beyhude. Türkiye’nin içinde bulunduğu bugünkü ekonomik ve sosyal koşullarda, hızla farklılaşan ve ayrışmaya başlamış olan Batı elitinin, Doğu’nun ağa ve marabalarla kurduğu birlik, amacına ulaşamayacaktır.        

    Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ortaya çıkış sebebleri ve toplumsal ilişkiler ağı içindeki yerini irdeleme ayrı bir konu. Ama unutmayalım ki, AKP’yi doğuran darbeler ve darbecilik oyunlarıdır. AKP, bugüne kadar Orduya dayanan İstanbul elitinin yaptığı darbeler ve darbe tehditlerinin bir ürünüdür. Dolyısıyla, AKP’nin Türkiye’de demokrasi inşa etme gibi bir derdi zaten yok. Sanayileşmeyi ve toplumsal refahı geliştirmeyi temel alması düşünülemez. Ulufe dağıtımıyla toplumsal refahın ve bireysel özgürlüklerin geliştiği görülmemiştir. Sonuçta madalyonun bir diğer yüzünü teşkil etmekte.

    BAKİ KARER

2011.07.10


 

   



 CHP’DE NÖBET DEĞİŞİMİ VE REFERANDUM

 

 



    12 Eylül’ün üzerinden 28 yıl geçti. Ama bıraktığı yaralar,acılar unutulmadı, unutulamaz da.Geliş nedenleri, uygulamaları çok tartışıldı, tartışılmaya da devam edecek. Bugün Türkiye hâlâ kalkınmakta olan ülkeler katagorisinde yer almaya devam ediyorsa, bunun önemli bir nedeni 12 Eylül cuntasıdır. Hüküm sürmekte olan bir nevi kaos ortamının sebebidir. Getirdiği yasalarla, toplumumuza zoraki giydirdiği anayasa ile ülkemizin 21yy. yaraşır bir şekilde yer almasının önüne geçmiştir. Gecekondu ayıbının yanına teneke baraka ve çadır ayıbının eklenmesine önayak olmuş faşist cuntanın gölgesi, bunca yıl geçmiş olmasına karşın silinebilmiş değil. Pek kısa bir dönemde de silineceğe benzemiyor. Binlerce insanı katletmiş, hatta 18’ne gelmemiş çocuklar dahil onlarca insanı idam etmiş, yüzbinlerce insanı işkenceden geçirmiş böylesine kanlı bir cuntayı unutmanın olanağı yok. Toplumumuzda nesiller boyu sürecek bir yara açmıştır. 12 Eylül Cuntası, ülkemizin tarihinde ulusal bir kara leke, ulusal utançdır.

    Bugün, niteliği ne olursa olsun, iktidar partisi, cuntanın getirdiği anayasada ciddi değişiklikler yapmakta. Yapılan değişikliklerin demokrasiyi ne oranda geliştireceği ayrı bir tartışma konusu. Mevcut anayasaya karşı ciddi, örgütlü bir toplumsal muhalefetin olmadığı koşullarda, iktidarların demokrasiyi geliştirmek ve yaygınlaştırmak için çok ciddi çabalar içine girmeyeceği ortada. Değişiklikler tam anlamıyla demokrasiyi sağlamasa da, cuntanın anayasasına bir dokunuş yapmakta, tartışmalı da olsa bazı konularda ileri bir adım atmakta. Bu noktada CHP’ye düşen görev, çeşitli bahanelerle cunta anayasasının ve yasalarının gölgesine sığınmak değil, tümden değiştirilmesi ve her yönüyle demokrasiyi yerleştirmeyi hedefleyen yeni bir anayasa yapma yönünde çaba yürütme olmalıydı. Kaldı ki, örgütlü, aktif bir muhalefet yürütülmüyorsa da, toplumun çoğunluğunun cunta anayasasının değiştirilmesinden, özgürlüklerin daha fazla genişletilmesinden yana tavır koyduğu bilinmekte. Sosyal demokrat olduğunu iddia eden CHP, daha doğrusu Deniz Baykal yönetimi, her şeyden önce, bu durumu dikkate almak zorundaydı. Ama Baykal yönetimi, elit kesimin çıkarlarını korumak ve statükonun devamını sağlamak için toplumsal değişimi görmemezlikten gelmeyi yeğlemiştir. 1930-1940’lı yılların devlet yönetimi anlayışıyla saltanat sürdürmeye devam edeceğini umut etmiştir. Sonuçta toplumsal yapıdaki değişim CHP’yi zorlamış ve Deniz Baykal yönetimi bırakmak zorunda kalmıştır. Kaset, video görüntülerinin yayınlanması sadece bir görünümden ibarettir. Çirkin bir yöntemle, bir anlamda şiddet de içeren böylesi bir yolla, ana muhalafet partisinin liderinin gitmek zorunda kalışı hazindir. Bu durum, bir anlamda Türkiye’de yıllardan buyana süren iktidar muhalefet ilişkisinin de bir yansımasıdır. Yani iktidar muhalefet ilişkilerinde kullanılan klasik taktikler, bu sefer, CHP’nin yönetimiyle parti içi muhalefet arasında kullanılmıştır.

    Bu noktada sormak gerekiyor, ‘CHP gerçekten bir değişim mi geçiriyor?’ Buna, ‘evet’ demenin olanağı yok. Yönetimde bir takım değişiklikler olabilir, bir takım konularda farklı düşünceler ileri sürebilir, ama tüm bunlar, CHP’yi sosyal demokrat çizgiye çekmeye yetmez, yetmeyecektir. Her şeyden önce yeni yönetimin gelişi bile tepeden inmeci biçimde olmuştur. En geniş kitlelerin istekleri doğrultusunda ve günümüzün sorunlarına çözüm getirecek proğram çerçevesinde oluşmuş bir yönetim yoktur ortada.Tepedeki değişimin niteliğine bakıldığında, halen kitlelere güvensizliğin önplanda tutulduğu çok açıkça görülmektedir; tepeden inmeci toplumsal yapıya dizayn verme anlayışının terkedildiği iddia edilemez. Farklı zamanda geçmişin İttihat ve Terakki ayak oyunlarıyla değişmiş bir yönetimden bahsedilebilinir sadece. CHP’nin tarihsel geçmişi, ideolojik-politik yapılanması ve bugünkü örgütsel yapısı irdelendiğinde, sosyal demokrat bir zemin üzerinde hareket etmesi zordur. Var olan örgütsel yapısıyla, ‘devlet kuran parti’ anlayışıyla hereket edildiği sürece, değiştiğini ne kadar iddia ederse etsin, gerçekten sosyal demokrat bir çizgide hareket eden CHP’den bahsedemeyiz.

    Yönetim değişikliğine gidilmesinin bir nedeni de, bürokrasinin derinliklerinden gelen sesle, ABD ve Avrupa Birliği’nin AKP’ye karşı mesafeli yaklaşım sergilemeye başlamasının birleşmesidir. Yani yönetim değişikliğinde iç dinamikler kadar dış dinamikler de rol oynamıştır. AKP’nin dış politikada son dönemlerde taktik hatalar işlemesi, içte giderek yükselen işsizliğe çözüm getirecek adımlar atmaması, rüşvet ve kayırmanın yaygınlaşması vb. uygulamalar hem içte, hem de dışta AKP’ye karşı alternatif bir güç arayışını yoğunlaştırmıştır. Bu arayışlar sonucudur ki, Kemal Kılıçdaroğlu CHP yönetimine çekilmiştir. Kılıçdaroğlu bir anlamda geçiş döneminin parti başkanıdır.

    Ana muhalefet partisinde ortaya çıkan bu yeni durumla, AKP’nin önümüzdeki seçimleri tümden kaybedeceği anlamı çıkarılmamalıdır. Bir olasalık olarak seçim sonrası oluşacak mecliste, CHP ve MHP birlikte çoğunluğu ele geçirebilir. Böylesi bir tablonun iş çevrelerince pekte hoş karşılanacağını sanmıyorum. Ayrıca ABD ve Avrupa Birliği’nin de ortaya çıkması muhtemel böylesi bir tablodan hoşnut kalacağını söyleyemeyiz.      

 

Baki Karer



10-07-2010

 



Yüklə 2,07 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   ...   31




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə