Yaklaşan Genel Seçimler Üzerine



Yüklə 2,07 Mb.
səhifə9/31
tarix07.01.2019
ölçüsü2,07 Mb.
#91581
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   ...   31

FÜZE KALKANI

 

    Yarın yapılacak Nato toplantısında füze kalkanı projesi büyük ihtimalle kabul edilecek. Bu onaydan kısa bir süre sonra füzelerin ve radar sistemlerinin Türkiye’ye yerleştirilmesi için yoğun çaba gösterilecek. Büyük ihtimalle yerleştirilecek ilk ülke Türkiye olacak. Yani hedef tahtasına oturtulacak ilk ülke olacağını söyliyebilirim.



    AKP’nin iktidarı döneminde teknolojik ve sanayi alanında yeterli gelişim sağlanmadan ve üretime dayanmadan Orta-Doğu ve Avrupaya yönelik ihracatın artırılmasının ceremesi ödettirilmek istenmekte. Daha doğrusu, karşılığı talep edilmekte. Amerika birleşik Devletleri’nde son ortaya çıkan ekonomik ve mali krizin, Türkiye’ye neden ‘teğet’ geçtiği şimdi daha iyi anlaşılmakta. Zaten gelişmiş ülkelerin malları ucuz iş gücüyle işlenerek tekrar Avrupa’ya ihraç ediliyordu. Ne Avrupa’nın ne de ABD’nin buna bile uzun süreli tehammül edeceği beklenemezdi. Er veya geç bu ‘iyiliklerinin’ karşılığını almaya yönelik taleplerde bulunacaklarını tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok. Durup dururken, Türkiye’nin G-20’ye yükseltilmesinin bir nedeni de budur.

    AKP iktidarı döneminde dış politikada son günlerde yaşananlar, adeta NATO’ya üyelik sürecinde yaşanan gelişmeleri hatırlatmakta. Türkiye’nin Orta-Doğu ve Kafkaslara yönelik politikası törpülenmeye, ABD ve Avrupa Birliği’nin çıkarları önplanda tutulacak biçimde  sınırlandırılmaya çalışılmakta. Ülkemiz yeniden soğuk savaş dönemine özgü bir politika içine itilmekte. Nereden bakılırsa bakılsın, Türkiye Avrupa Birliği’nin ve ABD’nin bekciliği görevine yeniden zorlanmaktadır.

    Sorunun sadece İran olmadığı açık. Rusya ve Çine karşı askeri alanda tavır almaya zorlanan Türkiye, dolayısıyla ekonomik ve mali alanda da bu iki güçle bağlantıları kesilmek istenmektedir. Yani Rusya ve Çin’e karşı önkarakolluk görevi ile görevlendirilmiş Türkiye, ABD ve Avrupa Birliği’nin her istediğini yerine getirmek zorunda kalacaktır. Böylece hemen hiçbir alanda manevra gücü kalmayacaktır. 1950’den itibaren SSCB’ nin yıkılışına kadar geçen sürede, dikte edilen politikaların aynısı, bu dönemde de uygulanmaya çalışılacaktır.

    Avrupa Birliği’nin ve ABD’nin dikte edeceği politikalara karşı, AKP’nin ciddi bir biçimde dik duracağını hiç sanmıyorum. Konuşlandırılacak füzelerin kontrolü ve komutası konusunda ileri sürdüğü isteklerde ciddi olup olmadığını, dik duruş sergileyip sergilemeyeceğini önümüzdeki süreçte daha net göreceğiz. NATO’ya karşı ileri sürdüğü tekliflerin, sırf içerde komuoyu nezdinde puan toplamaya yönelik olduğu şimdiden tartışılmaya başlanmıştır. Füzelerin ülkemizde konuşlanmasını tartışmaya açmak, kabul etmekle eş anlamlıdır. Oysa daha başından ret etseydi veya başta Almanya olmak üzere diğer Avrupa Birliği ülkelerine füze savunma sisteminin konuşlanmasını şart koşarak pazarlığa başlasaydı, karşı tarafın geri adım atmasında etkili olabilirdi. Ama hükümet çok iyi bilmekte ki, uyguladığı ekonomik politika bu güçlerin desteğine muhtaçtır, dolayısıyla iktidarı bu güçlerin alacağı tavırlarla önemli oranda orantılıdır. Bu nedenle de, başlarda itiraz ediyormuş gibi gözükerek sonuçta kabul edeceğini sanıyorum.

    Adalet ve Kalkınma Partisi ve hükümeti, ABD’nin füze kalkanı projesini kime karşı geliştirdiğini ve hangi amaçlar için kullandığını çok iyi değerlendirmek zorundadır.

    Bölgesel çatışmalar çıkartarak ve çıkarttığı bölgesel çatışmaları mümkün olduğunca uzun süreli kılarak kendine yeni yaşam kanalları açmaya çalışan emperyalist güçlerin ağına düşmüş bir Tükiye, 21.ci yüzyılı da kalkınmamış bir ülke olarak sonladıracak demektir. Sonuçta Saddam’ın Irak’ı konumuna düşmeyeceğini kimse grantileyemez.

 

2010-11-18    



BAKİ KARER   

    
 



SİYASAL VE EKONOMİK DURUM

 

24 Ocak kararları ve uygulamalarının sonuçları 90’lı yıllara gelindiğinde, hem ekonomik ve hem de siyasal alanda çok daha acı bir biçimde kendini gösterdi. Bu yıllarda hemen her alanda yaşanan istikrarsızlığın beklenenden daha derin oluşunun bir diğer nedeni de, SSCB’nin beklenmedik yıkılışıdır. İçine düşülen krizden kurtulmak için ardı ardına konseptler hazırlandı ve bu konseptlere uygun hükümetler ortaya çıkarıldı. Muhalefetten iktidara taşınmayan, iktidardan muhalefete geçmeyen hiçbir parti kalmadı. Zoraki ortaya çıkartılan her model veya hükümet biçimi hemen her alanda derinleşen krizin önüne geçemedi. Kırdan kente düzensiz göçün önü alınamadı. Kamu harcamalarındaki artışın önüne geçilemedi ve bütçe açığı giderek daha büyüdü. Bütçede denge sağlanamadı. Dış ticaret açığı 6 milyar dolara yaklaştı. Yeterli döviz girdisi sağlanamadı ve paraya değer kazandırılamadı. Yüksek faiz politikasına mahkum olundu. Dolayısıyla bilinçlice yüksek enflasyon politikası sürdürüldü. Kısaca hemen her alanda başarısızlığın önüne geçilemedi.



    Her ne kadar ekonomide %9 oranında bir büyüme sağlandıysa da, bu çok yapay tarzda oldu. Daha çok yüksek faizli kısa vadeli sermaye politikasıyla gerçekleştirildi. Böylece geleceğin önü de tıkanmış oldu. Zaman zaman fiyatlarda düşme görüldüyse de, bu durum ithalatta fazlalaşmadan kaynaklandı.Yüzde yüzelli olan enflasyon koşullarında, yüzde 75’in üzerinde olan ihracatın ithalatı karşılama oranıyla övünç duymanın ne kadar gereksiz olduğunu anlatmaya gerek yoktur. Bu politikanın birkaç yıl sonrasında yaratacağı telafisi zor koşullar hiçe sayıldı. Büyük ekonomik potansiyele sahip olunmasına rağmen mali sermayede bir artışa gidilemediği için yabancı sermayenin egemenliği ve hükmetme gücü giderek daha fazlalaştırıldı. Öyle bir noktaya gelindi ki, faiz hadlerinin azıcık aşağıya çekilişiyle bir anda milyarlarca doların yurtdışına çıkışını sağlıyacak hasas bir denge yaratıldı. Yani ülke yüksek faiz politkasına mahkum kılındı. Sonuçta 90’lı yılların ortalarına gelindiğinde dış borç 50 milyarı aştı, 1996’ya gelindiğinde 80 milyarı zorlar hale geldi. Bir de buna yüksek faizli iç borç yükü ve yılda 20 milyar doları aşan genel borç faizi yükü eklenirse, ikibinli yıllarda Türkiye’nin önünün hiçte parlak olmadığını görmek için müneccim olmaya gerek yoktur. Gelinen noktadan itibaren Soroz’un Türkiye’yi vurmasına gerek kalmadı; çünkü her an kendi kendini vuracak bir ekonomik yapıyla karşıkarşıyayız. Enflasyon indirilmeye, faizler düşürülmeye ve büyüme hızı biraz aşağıya çekilmeye başlandığı noktada nelerin olacağını hesaplamak hiçte zor değildir.

    Öte yandan enerji sıkıntısının artışı durdurulamamıştır. Bugün Türkiye’de kişi başına kullanılan elktirik oranı Avrupa ülkelerinde kişibaşına kullanılan elektiriğin yarısının altındadır; yaklaşık 1500 kw/s biraz üstündedir. Bu nedenle çoğu işletme ve fabrika ya kapanır hale gelmiş, ya da kapasitesinin çok altında çalışmaya devam ediyor. Enerji alanında yakın zamanda acil tedbirler alınmazsa Türkiye bu gidişle karanlık bir ülke durumuna dönüşecek; gaz lambasına ve kandile geri dönüş yapılacaktır.Bugünkü enerji sıkıntısından kutulabilinmesi için yılda ortalama 3,5-4 milyar doları aşan yatırımlar yapmak gerekmektedir. Ama ciddi bir çaba da görülmemektedir. Enerjinin kişi başına kullanım oranı bir ülkede sanayileşmenin, kalkınmanın en önemli aynasıdır. Aslında enerji alanında yaşanılan sıkıntı, genelde altyapı yatırımlarının bile bile ihmal edilişinin de bir aynasıdır.  

    Oto-yol, demir yolu ve hava ulaşım alanlarında yaşananlar tam bir rezalettir. Trafik kazaları artışında dünyada sondan ikinci sırada yer alıyoruz. Her yıl trafik kazalarında 5.000’e yakın insan kaybedilmekte ve 150. 000’e yakın sakat ortaya çıkmaktadır. Bu durum bile başlı başına bir felakettir. Bu her yıl büyük bir kazanın haritadan silinmesi demektir. Bu durum, Türkiye’yi yönetenlerin ne kadar vurdum duymaz olduğunun örneğidir.

    Tarım ve hayvancılık alanında yaşanılan sıkıntılar, diğer alanlardan hiçte farklı değildir. Tarımda üretim, girdilerin pahalılaşmasından ve göçten dolayı her geçen gün azaldı. Ülke temel gıda maddelerinde bile dışa bağımlı hale geldi. Tarımda olduğu gibi hayvancılık da içinden çıkılmaz bir durumdadır. Geçmişte geçimini hayvancılıkla karşılayan bölgelerde, özellikle Kars, Erzurum, Ağrı, Bingöl, Hakkari, Muş ve Bitlis’te Küçük ve büyükbaş hayvan besiciliği neredeyse kalmamıştır. Bu bölgelerde küçükbaş besiciliği %40, büyükbaş besiciliği %60 oranında azalmıştır. Geçmişte bu bölgelerden İran, Irak ve Suriye’ye hayvan ihracatı yapılırken, bugün bu ülkelerden ithal yapılmakta. Hatta bu ülkelerden hayvan ithalatı sınır ticaretinde çok büyük bir rantçılığı doğurmuş durumdadır. Hayvancılık alanında çok ciddi bir krizin içine girilmesinin başta gelen nedeni, kırdan kente göç ve modern besiciliği geliştirecek yatırıma yönelik teşviklerden yoksun olunmasıdır.

    İşsizlik her geçen gün büyümeye devam ediyor. Böylesi talan politikasıyla zaten bu sorunun üstesinden gelinmesi beklenemezdi. Varolan işçinin ve memurun örgütlenmesinin önüne geçildiği için, ücret ve maaşlar kıt kanaat yaşam sürdürmeye bile yetmemektedir. Kişi başına gelir dağılımının halen 3.000 dolar olduğu gözönüne alınırsa kitlelerdeki yoksullaşmanın düzeyi kendiliğinden ortaya çıkar. Türkiye’de son otuz yılda en zengin %20 ile en fakir %20 arasında gelir dağılımındaki farkın 30 kattan 60 kata çıkmış olması her şeyi ifade etmeye yetmektedir. Ağrı, Şırnak, Van vb. yörelerde kişi başına gelir 750 doları dahi bulmamaktadır. Genel ortalamaya bakıldığında Türkiye, kişi başına gelir dağılımında Afrika ve çoğu Latin Amerika ülkelerinin dahi gerisine düşmektedir.

    Sokak çocuklarının sayısındaki artış 90’lı yıllarda da devam etti. Filipin ve benzeri ülkeleri geride bırakmaktadır. Sadece Çocuklar arasındaki fuhuşun yaygınlığı neredeyse Brezilya ve Tayland’la kıyaslanır hale gelmiştir. Ortaokul çağında çalışan çocukların sayısı 4 milyona yaklaşmaktadır. Çalışan çocukların %95’nin ailesi açlık sınırındadır. 1996’nın resmi kayıtlarına göre 4,5 milyon yoksul var. Bu rakam ülke nüfusunun %8’ne denk düşmektedir. Ama Türkiye koşullarında resmi rakamların gerçekleri ifade etmediğini söylemeye bile gerek yoktur. Aslında yoksul, daha doğrusu açlık sınırında olanların sayısı 10 milyonu geçmektedir. Bu nedenle 60’lı ve 70’li yıllarda yokedilen bulaşıcı hastalıklar hızla artmakta, örneğin; tüberküloz neredeyse % 40’a yakın bir artış seyri izlemektedir. 21’ci yıla yaklaştığımız bu koşullarda, yüzkarası bu tabloyu yokedici ciddi bir girişim göremiyoruz.

    Daha içler acısı bir sorun ise, eğitim ve öğretim sorunudur sorunudur. Son 16-17 yılda artan nüfus oranı düşünülürse halkın okuma-yazma oranında ciddi bir artış sağlanamamıştır. Temel gıda maddelerini alım gücünden düşürülmüş halk, okul çağına gelmiş çocuklarını okula gönderememekte ve yüzbinlerce aile daha ilkokulu bitirmeden çocuklarını geri almak zorunda kalmaktadır. İlkokuldan üniversiteye kadar paralı olan eğitim sisteminden farklı bir sonuç zaten beklenemezdi. Dayatılan sistem gayet açık; parası olan okur, parası olmayan kör bırakılır. Bu anlayış, veya dayatma sonucudur ki, 21’ci yüzyıla girerken Türkiye, okuma-yazma sorununu çözememiş bir ülke olarak girmektedir Türkiye genelinde okuma-yazma oranı %85’leri dahi bulamamaktadır. Bu oran Diyarbakır, Hakkari, Van, Bitlis ve bölgenin daha birçok illerine geldiğinde korkunç bir tablo ortaya çıkmakta; bölgede okuma-yazma oranı daha %50-55 civarında, kadınlar arasında ise %20’lerde kalmaktadır.

    Varolan okul ve öğretmen sayısı, mevcut öğrencilere yetmemektedir. Zaten varolan eğitim-öğrenim sistemi tüm ilkelliğiyle başlıbaşına korkutucu bir tablodur. İnsanları sağır, dilsiz kılmaya yönelik, düşünmeyi yasak sayan bir öğretim sisteminde ısrar edilmektedir. Meşhur,“sosyal aydınlanma ekonomik gelişmenin önünde gidiyor”çağdışı mantığından hareketle egemen güçler her şeyi denetim altında bulundurmak istemektedirler. Bugün Avrupa ülkelerinde orta öğreniminden sonra üniversiteye devam oranı %22’yi aşarken, ülkemizde %15-16’ da seyretmektedir. Bu taplonun altında yatan esas neden, yukarıda bahsettiğimiz mantıktır. Daha doğrusu, hangi haberin verilip verilemeyeceği veya yazılıp yazılamayacağı, hangi konularda bilimsel araştırmanın yapılıp yapılamayacağına karar veren zorba anlayışın eğim sistemi, “vatan, millet, sakarya” adına ayakta tutulmak istenmektedir. Kalkınmak isteyen, yoksulluğu ve açlığı ortadan kaldırarak toplumun refah düzeyini yükseltmeyi amaç edinmiş, bilimde, teknikte, kültürde vb. tüm alanlarda çağı yakalamak isteyen, her türlü çağdışılığa ve irticai gericiliğe karşı ciddi bir kavga içinde bulunan hangi sistemde böyle bir anlayış vardır? Ülkenin en ücra köşelerine kadar imam hatip okullarının yaygınlaştırılmasına zamanında tavır almayanlar, giderek bu okulları imam yetiştiren meslek okullarından çıkartıp liselerle özdeş hale gelmesine ve buradan mezun olanların üniversitelere girerek bugün devlet bürokrasisi içinde etkin konuma gelmelerinne karşı parmak oynatmayanlar her ne hikmetse bir anda Cumhuriyeti ve laikliği korumadan taviz vermeyeceklerini iddia etmekteler. Bu güçlerin inandırıcı olmaları çok zordur. Cuhuriyeti koruma adına çok laf eden bu güçler demokrasi ve insan haklarına saygıya ve çağımızın gerektirdiği hukuk düzenini kurmaya geldiğinde yan çizdikleri çok iyi bilinmekte. Salt kanun ve kararnamelerle yönetmeye saltanat sürmeye alışmışlar bir kere. Oysa cumhuriyet demokrasiyle anlam kazanır. Eğitimde ve kültürde ileri bir düzey kazanmış halk yığınlarında korkulmakta, Eğitim ve öğretimin karşısına baskı, korkuyu egemen kılarak en geri temelde yönetici kalmayı yeğlemektedirler. Açıkcası, varlıklarını sürdürmeyi bolca korku üretmekte bulmaktadırlar.

    Bugün bu güçler, “Büyük Türkiye” için toz pembe bir atmosfer çizerek gönül almaya çalışıyorlar. Oysa, eğitim ve öğretim alanında yaşanılan mevcut tablo, ülkenin gelirlerinin bir avuç repocuya ve mütahite vb. talan ettirilmesinin tablosudur.

    Özellikle SSCB’nin yıkılmasından bu yana Türkiye’nin kıtalar arası “geçiş köprü” görevinin önplana çıktığı iddia edilmekte ve adeta bununla övüç duyulmaktadır. Geçiş köprülüğü görevinin önkarakolluktan pek farklı bir yanının olmadığı açıktır. Oysa eskiye ve köhnemiş sisteme olan bağlılıktan kurtulup ekonomik, eğitim, siyasi, sosyal, idari ve dış politika alanlarında cesaretle yeniden yapılanma içine girilerek, Türkiye’yi her alanda güçlü kılacak çok yönlü politika geliştirmenin koşulları geçmiş dönemlerden daha fazladır.

 1999 Kasım

BAKİ KARER

 

 

 



HADEP VE TUTUKLAMALAR ÜZERİNE

 

                                                                                                  



    Son dönemde Avrupa Birliği üyesi ve üyesi olmayan ülkelerin dışişleri bakanları Türkiye’yi arka arkaya ziyaret etmeye başladı. İsveç, Lüksemburk, İsviçre dışişleri bakanları ülkemize geldiklerinde ilk iş olarak insan haklarıyla ilgili dernek yöneticilerini ziyaret ettiler. Bu arada HADEP’li yöneticilerle ve belediye başkanlarıyla da görüştüler. Bunlardan Diyarbakır Belediye Başkanı en dikkat çekici isimler arsındaydı. Gelen bakanlardan kimi HADEP yönticilerine ve bahsettiğim belediye başkanına kebab ısmarladılar. Bu bakanların ziyareti dışarıdan bakıldığında gayet olağan gibi görünüyordu. Anlı-şanlı oldukları için, bu ziyaretlerin arka planını değerlendirme çoğu insanımızın aklından bile geçmiyordu. Ama açık söylemek gerekiyorsa, kuşkuyla karşılayanlar da çoktu. Temkinli olmayı elden bırakmamıştı. Çünkü geleneklerimizin, göreneklerimizin çok farklı olduğu biliniyordu. Avrupa’nın bırakın karşılıksız bir tabak kabab yedirmesini, çöpe atılacak bir elmayı bile yedirmediği bilinmekteydi.

    Sonuçta olanlar oldu; Diyarbakır, Siirt, Bingöl belediye başkanları tutuklandı ve görevden elçektirildi. Ağrı belediye başkanının da görevine son verildi. GAP bölgesine yatırım dahil, enerji ve haberleşme ihalelerinin peşinde koşanların belediye başkanlarının tutuklanmalarıyla ilgilenecek zamanları yoktu. Elbette onları ilgilendiren bir gelişme değildi. Onlar için önemli olan, pastadan aldıkları pay ve halklarının refahı, yaşam düzeyinin korunmasıdır. İnsan hakları, demokrasi sorunları onlar için pastaya ulaşmanın sadece bir aracıdır. Batı Avrupa için bu her zaman böyle olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Dünya çıkar dengeleri üzerine kuruludur. Bunun böyle olduğunu bir türlü anlamak istemeyen, işbirlikçi karakterinden dolayı HADEP ve yöneticileridir.

 

MUHALEFET GELENEĞİ



 

    Demokrasi ve özgürlükler için çaba sarfedenler, her şeyden önce, hareket ettiği zemini öğrenmek zorundadır. Gerçekçekten hareket edilen zeminin ve çıkar üzerine sağlanmış dengelerin bilincinde midir? Bence buradan başlamakta yarar var. Demokrasinin gelişmediği, daha doğrusu demokrasi kültürünün bulunmadığı koşullarda muhalefet etme hiçte kolay değildir. Hele Türkiye’de sol adına muhalefet geliştirme bir kat daha zordur. Bırakalım sol’u, bizde burjuva partileri muhalefet etmeyi, iktidarın her yaptığına ayrım gözetmeksizin karşı çıkmayla özdeş anlamaktadır. Karşı çıkışı yaparken, niçin karşı çıktığına izah getirme zahmetine dahi katlanmaz. Karşı çıkışın getireceği siyasi ve sosyal sonuçları, bunların topluma olumlu veya olumsuz yansımalarını düşünmeyi aklının ucundan bile geçirmez. Ne pahasına olursa olsun, karşı çıkış, muhalelefetin tek ilkesi olarak görülür. Muhalefet etmede böylesi bir zemin temel alındığı için kaba, ilkel davranışlar sergilenir. İktidar her zaman “halk düşmanı”dır, muhalafet de “halkın dostu”dur. Temsil ettiği kesimin çıkarlarını dile getirmenin politik inceliklerinden, manevra gücünden yoksunluğun tüm biçimleri ortaya koyulur. Hemen her koşulda hem halk adına hareket ettiklerini iddia ederler hem de halkın gücünden korktuklarını saklayamazlar. Aslında halkın gücünden ve değişimden korkan bir muhalefet geleneği vardır. Aynı kör süreç muhalefetin iktidara, iktidarın da muhalefete taşındığıında tekrarlanır gider. Bu senaryo, ülkemizde 76 yıldır, cumhuriyet, vatanseverlik vb. çok keskin sloganlarla süslenerek oynana gelmiştir. Hemen her dönemde demokrattan, demokrasi yanlılarından geçilmemiştir ama bir türlü çağın demokratik normlarına ulaşamadığımz da ortadadır.

    Burjuva partilerinin ister iktidar olanı, ister muhalefet olanı cumhuriyet der cumhuriyet işitir. Bu kelimenin arkasına sığınmanın en kolay ve ucuz olduğu bir ülke varsa, o da Türkiyedir. Oysa cumhuriyet hiçte o kadar ahım şahım dillendirilecek bir şey değildir. Oysa İran, Irak, Suriye, Mısır vb.ülkeler de birer cumhuriyettir. Rejimi monarşi olupta Türkiye’den çok daha demokratik olan ülkelerin olduğunu biliyoruz. Hollanda’yı, Danimarka’yı, İsveç’i hiç kimse demokratik ülke olmadıkları için suçlayamaz? Demek ki, bir rejimin karekterini belirleyen o rejimin demokratik olup olmamasıdır. Evet, Türkiye’de bir Cumhuriyet rejimi var ama, bu istenilen düzeyde demokratikleşememiş bir rejimdir. Demokratik hukuk kurallarının işlemediği bir rejimdir. Güçler ayrılığına adeta meydan okunmaktadır. Bugün beş kişilik liderler grubu yasama görevi yapmaktadır. Seçimler ve parlemento halkın iradesini değil, bu beş kişinin iradesini temsil etmektedir. Demokrasi ve hukuk kuralları savunuculuğu adına ortaya çıkıpta, hukuk ve adaleti ayaklar altına alan kurumlarla doludur ülkemiz. Kurum olarak Anayasa Mahkemesi de bu tutuma gösterilecek örneklerden bir tanesidir. İlericiliği, demokratlığı çağdaşlığı hiç kimseye bırakmazlar!... Cuntalar karşısında elpence divan duranların başında gelir. Rejimin hukuk kurumu olduklarını iddia ederler ama öbür yandan da ulema toplumu, cemaat toplumu oluşturmak isteyenler karşısında suspus kalmada da pek becerikli olduklarını çok iyi ispatlamışlardır.   

    Ülkemizde egemen güçlerin ve bunların temsilcilerinin cumhuriyet kalkanını sürekli siper edinmeleri pek boşuna olmadığı bilinmekte. Demokrasiyle bütünleşmemiş bir cumhuriyet bayraktarlığı yapma kadar kolay bir şey yoktur. Böylesi koşullarda, böylesi anlayışla iktidar partisi olma da, muhalefet olma da kolaydır. Özellikle burjuva partilerinin 12 Mart ve 12 Eylül’de görüldüğü gibi birilerinin çıkıp “hişt” dediği anda birden bire ortadan silinmelerinin bir sırrı da işte burada yatmaktadır. Kendi içinde demokratik olmayan, halka dayanmayan bir kurumun demokrasi için kavga verdiği görülmemiştir. Ama demokrasiyle uzaktan yakından ilişkisi bulunmayanların demokrasi havarisi kesildiği bir ülkeye örnek verilecek olunursa, o da  yine Türkiye’dir.

    HADEP bu tablonun neresinde hangi rengi temsil etmekte? Hareket tarzına baktığımızda bir yerlere tutunma gayreti içinde olduğunu görüyoruz. Fazilet Partisi’nden daha şaşkın bir halde. Avrupa’ya mı, yoksa ABD’ye mi tutunma gayreti içinde? Bu iki güç arasında sallanıp durmakta. Adeta bir mandacı arama peşinde. Ama görüldüğü kadarıyla Avrupa ile hareket etme, onların desteğiyle varlığını südürmeye çalıştığı da bir gerçek. Bugün için en azında böyle. Eğer ileride büyük patron yeşil ışık yakarsa rotayı her an değiştirebilir. Böylesi politika yürütenlerin geçmişte SHP’in yokedilmesi için çaba yürüttüklerini, böylece ABD’nin ve içte tekelci bujuvazinin ekmeğine epeyce yağ sürdüklerini ve bu tutumlarıyla da övündüklerini biliyoruz. ABD ve Avrupa’nın bir dediğini iki yapmayan bir anlayışın içte sol’a, sosyal-demokrasiye karşı böylesi bir tavır içinde olması elbette yadırganacak bir durum değildir. HADEP böylesi bir anlayışın temsilcisi olarak yoluna devam etmede ısrarlı olduğunu hemen her eylemiyle göstermektedir.

    Ayrıca, HADEP bir milliyet esasına göre mi, yoksa Türkiye genelinde örgütlenmeyi hedeflemiş bir parti midir? Eğer bölge temelinde örgütlenmiş bir parti ise, İzmir’de, Anlalya’da, İstanbul’da şubeler açması ve örgütsel faaliyetler içinde bulunmasının anlamı nedir? Batı’da Kürtlere yönelik örgütsel faaliyette bulunmanın milliyetçilikten de öte bir amaç için hareket edildiğini kabul etmek zorundadır. Yok milliyet esasına, bölge esasına göre örgütlenmiş milliyetçi bir parti olduğunu söylüyorsa, buna uygun proğramı nedir? Kaldı ki, milliyetçi bir örgütlenmenin Türkiye gerçekliğiyle bağdaşır hiç bir yanı yoktur. Her iki alternatif kabul edilmiyorsa, İbrahim Tatlıses’in ulusal yayın yapan tv ekranlarından özgürce “Ben Kürdüm” diyerek Kürtçe türküler söylemesini ve hem de popolaritesini sürdürmesi, aynı zamanda ticaretine devam etmesini sağlamak için kavga verdiklerini söyliyebilmeliler. Eğer hedef bu ise, o zaman bugünkü iç ve dış ilişki bağlarını, hareket biçimlerini terk etmek zorundadırlar. Terörle, ABD ve Avrupa ülkeleriyle işbirliği içinde varılmak istenen bu hedeflere ulaşılması olanaklı değildir. Nereden bakılırsa bakılsın, HADEP en temel konularda bile kendini çözümlemiş bir güç değildir. Günlük hareket ve anlayışlarla hareket edilmekte. Direksiyonsuz bir otomobilde yol alınmaya çalışılmakta. Açık ki, ülke koşullarında nerede duracağını bilmeyen, yerini belirlememiş ama halkın sorunlarını çözümleyecek ‘güç’ olduğunu söyliyen bir ucubeyle karşıkarşıyayız. İstihdam, işsizlik, tarım, sağlık, sanayi, kültür vb. alanlarda somut projeler geliştirmekten uzak bir anlayış, nasıl olur da halk adına hareket ettiğini söyleyebilir. Yönetime geldikleri belediyelerin, akla gelebilecek her konuda yeni yapılanmalara ihtiyacı vaken, Avrupa’yı suyolu yapmanın savunulacak hiçbir yanı yoktur. Bu anlamda HADEP’in, bugüne kadar ANAP, DYP, FP ve benzeri partilerden farklı bir tutum sergilememiştir. Yani bilinen burjuva partilerinden edinilen gelenekle devam edilmektedir. Dillerine dolandırdıkları ve her yerde “barış”la ne kastedildiği de belli değil. Savaş yok ki, barış olsun. Kullanılan barış sözcüğü insana Anadolu’da sıkça anlatılan Kadı hikayesini çağrışım yapmaktadır. Evet, muhalefet yapmak zordur, halkın sorunlarına çözüm getirecek güç haline gelmek zor olanı başarmaktan geçer. Halkı duvarda asılı resim gören bürokrat anlayışla hareket etme alışkanlığı bırakılmadığı sürece, içinde bulunduğumuz koşullarda muhalefet etme bir yana, örgütsel varlığın dahi korunamayacağı bilinmelidir.

 

DEĞER YARATMAYAN BASKICI OLUR



 

    Avrupada düşünce üretimi ve sanayileşme dev adımlarla ilerlerken, Osmanlı yönetiminde elit bir kesim, ‘Devleti yaratan benim, ben karar veririm”de diretmeyi sürdürüyordu. Bu nedenle de işine geleni aldı, işine gelmeyeni “Kutsal değildir” diyerek engelledi. Saraylarda lüks yaşam sürdürmeyi, eğlelenceyi zenginliğin ölçütü olarak gördü. Bir pazar etrafında toplumun birliğini sağlamaya yönelik yaratıcı çalışmalar yerine, sürekli dini önplanda çıkararak birlik sağlanmaya gidildi. Bu tarz hareket ediş, hayali birlikler yaratmadan öte bir şey değildi. Nitekim sonuçta da dağılmak zorunda kaldı. Üretenler, değer yaratanlar, yaratılan refahı halkıyla bölüşenler kazandı, hurefelerle egemen olmaya çalışanlar kaybetti.

    Ülkemizde çağdaşlaşma, daha düne kadar takım elbise giyme, mini etekle dolaşma, tanınmış marka otomobille seyehat etmeyle özdeş sayılırdı. Burjuvalaşmada bu kıstaslar aranırdı. Devlete en yakın olanlar, köşe dönmede becerikli olanlar başarılı bujuvalar olarak görülürdü. Bu anlayış her ne kadar tümüyle kalkmamışsa da, aşılmak için önemli çabaların verildiğini söylemek mümkündür. Bugünkü çözümsüzlüklerin kaynağını bu anlamda devletin örgütlenme geleneğinde ve burjuvazinin gelişme biçiminde aramak gerekir. Bizde her şey, çağdaşlaşma bile, kutsal, dokunulmaz, bir avuç elit kesimin insiyatifinde görüldü. Halka neyin, ne zaman, ne kadar verileceğini hep bu elit kesim karar verdi. “Her şey benimdir” veya ‘Her şey benim eserimdir” anlayışında olanlar, gelişme adına zor ve baskı gücünü kullnarak, değişimi halktan soyutladılar.

    Osmanlının ‘kutsallık’ anlayışı aşılamadı. Cumhuriyet, Atatürk ve daha birçok şey kutsal sayıldı. Kutsallık bu sefer bir başka açıdan, yani çağdaşlık adına günlük yaşamanın bir parçası haline getirildi. Aslında yapılmak istenen düşüncelerin açılıp, serpilmesini engellemekti. Düşüncelerin özgürce dile getirilemediği ortamda, sanayi alanında da aşama sağlanaması beklenemezdi. Teknolijideki ilerlemenin takip edilmesi için düşünce üretiminin olması gerekir. Düşünce üretiminin yasaklanması teknoloji üretiminin de yasaklanması demektir. Yaratıcı, yenilikci bir toplum haline gelinmemesinin bir nedeni, hatta esas nedeni budur. Araştırma, inceleme, bilimsel değerler yaratma yasaklanmıştır. Düzeni demir yumrukla kontrol edenlerin izin verdiği oranda düşünme ve bir de üstüne üstlük yaratıcı olma beklenmezdi.

    Daha baştan itibaren kapitalist kalkınma modelini seçilmiş olunmasına rağmen, düşünce ve daha birçok alanda özgürlüklerin önüne geçildiği için kapitalist kalkınmanın özüne de ters düşülmüş olundu. Eğer benzetmede bir hata olmazsa, kapitalizm Avrupadan bize gelirken, ‘sınırlardan içeriye’ adeta ilahlaşarak girdi. Türkiye de kapitalizm kutsallaştırıldı. Buna kim karşı çıkmışsa kâfir ilan edildi. Çünkü ‘Hamiline’ havale edebilmeleri için bu gerekliydi. Başka türlü bir anda köşe dönmeciler yaratılamazdı. Bu nedenle de kapitalizm bizim egemen güçlerin elinde bir ucubeye dönüştürüldü. Sabırsızdılar; sermaye edinilecek, teknikerler yetiştirilecek, fabrikalar kurulacak, üretim yapılacak, ürürünler pazara sürülecek ve satışlardan kâr yapılacak... Bu uzun işleme gerek kalmadan devletin baskı gücü kullanılarak, yine devletin sırtından burjuvalaşma daha kolay ve kestirme yoldu. Bu yolu seçtiler ve bir anda da neredeyse hiç bir ülkede görülmeyen bir hızla ‘büyüdüler.’ 80’lerin ortalarında itibaren yerden ot biter misali holdingler türedi. Bugün aile, tarikat holdingleri gılle gitmekte. Bunlara piçleşmiş kapitalizmin holdingleri de denilebilinir.

    Bugün kendine sanayici diyen birçok holdingin devlete verdiği borç parayla büyümesi hiçte şaşırtıcı değildir. Bir dönem genel ev patroniçelerinin, hısızların vergi rekortmeni seçilmesinin sırrını bahsedilen kutsallaştırmada aramak gerekir. Elbette böylesi koşullarda nüfun yüzde kırkını aşan bir kesim yoksulluk içinde yüzecektir. İstihdam ve işsizlik sorunları dizboyu olacaktır. Böylesine çarpık ayaklar üzerine kurulu düzende sosyal sorunların üzerine gitmede, sözümona çözümlemede şiddetin kutsanır hale getirilmesine şaşmamak gerekir. Ülkemizde basit bir kriminal olaya da, sosyal bir soruna da güvenlik konsepti açısından bakılması bu nedenledir. Özgür düşünmenin, okumanın ve yazmanın önüne yine bu mantıkla geçilmek istenmektedir. Kitap, gazete okumanın çok düşük olduğu bir ülkede en fazla baskıya uğrayanların düşünce üreticilerinin olmasının çarpıklığı da buradan gelmekte. Çükü düşünme engellendiği oranda insan faktörünün önü alınmakta. İnsan faktörü geri plana itildiği oranda da demokratik gelişmenin önü alınmakta, böylece halkın sorgulama gücü engellenmiş olunmaktadır. Tüm bunlar ister istemez çatışmayı, çözümsüzlüğü sürekli kılmaktadır. Sonuçta çağın gelişmesinin gerisinde kalınmaktadır. Yaratamayan, özgürce düşünemeyen toplumunun çağı takip etmesi düşünülemez. Nitekim bu durumda olduğumuz için İMF başkente postunu serip Türkiye’yi yönetmekte, Clinton TBMM giderek iç ve dış politikada izlenmesi gereken politika konusunda “yönetenlere” bir güzel ders vermekte. ABD’nin büyük elçisi bırakın uzun vadeli, günlük politikaya yön vermeye çalışmaktadır. Bunlar Türkiye’nin bilinen utanç taplosudur.

 

KORKULAR YARATMA POLİTİKASI



 

    Kalkınmada, modernleşmede anlayış bu olunca, içte ve dışta bolca düşmanlar yaratmaya gidildi. Uluslaşmasını yeterince sağlayamamış, kalkınmasında hamleler yapamamış toplumlara özgü ne kadar çirkeflikler varsa hemen hepsi de sergilendi. Çok gerilere gitmeye gerek yok; 24 Ocak kararları, kurulacak yeni toplum düzeni düşünülmeden eski toplum düzenine çomak sokmadır. Hem varolan ekonomik, sosyal yapıyı dönüşüme uğratmak isteyeceksin ama hem de ortaya çıkacak yeni ekonomik ve sosyal yapının getireceği sorunların çözümü üzerinde düşünmeyeceksin. Bu lumpen anlayışıdır. 24 Ocak kararlarının zorla hayata geçirilmesinden yükümlü 12 Eylül Cuntası ve Özal iktidarı buna tipik örneklerdir. Hısızlığın, soygunculuğun ve bunlara karşı duranlara baskı ve şiddetin kutsallaştırılması en fazla bu dönemde kendini gösterdi. Ekonomik ve sosyal altüst oluşların getireceği sorunlar çağdaş bir yaklaşımla çözümleme yöntemi yerine entikacılık temel alındı. Bunun bir ürünü olarak da Türk-İslam sentezi denilen ne idüğü belli olmayan teoriler ortaya atıldı. Cumhuriyeti koruma adına siyasetle İslam bilinçlice birbirine karıştırıldı. Metropollere göç sorunu böylece halledilmeye çalışıldı. Bir yandan laiklik kimseye bırakılmadı diğer yandan da laiklik İslamla bütünleştirilmeye çalışıldı. Cuma namazlarına gidenler, Kurandan ayetlerle demeçlerini süsleme becerisini gösterenler en fazla laik kesilenler oldu.

    Eski düzeni bozulan ama yerine yeni bir düzenin kurulamadığı koşullarda kırsal kesime boyun eğdiriş, Türk-İslam tezinin bizzat devlet eliyle yaygınlaştırılmasıyla sağlandı. Çağın zaten gerisinde yaşam sürdüren köylülük, Anadolu’nun geleneksel esnaf kesimleri, tarikatların eline teslim edildi. Tepeden inmeci serbest pazar uygulamarının toplumda yaygın altüst oluşlara sebeb olacağı, tahmin edilmeyecek bir gelişme değildi. Altüst oluşları göğüsleyecek ne sermaya birikimi, ne de mevcut sanayileşmenin gücü vardı.Bu durumu fırsat bilen tarikatlar, Refah Partisinin de desteğini alarak ortaya çıkan boşluğu değerlendirdi. Bu politika devletin işine geldi ve geçici de olsa sisteme nefes aldırıcı bir taktik olarak bakıldı. Refah Partisi’nin birden bire birinci parti durumuna gelmesi bu anlamda hiçte tesadüfi bir durum değildir. Daha sonraları DEP aracılığyla SHP’nin de götürülmesi hem yeni holdingleşmeye başlayan islamcı güçlerin, hem de İstanbul sanayi tekellerinin işine yaradı. Zaten geri, eğitimsiz, örgütsüz köylülükle birlikte büyük kentler etrafında kümelenmiş göç, böylece uzun bir süre kontrol altında tutulmuş oldu. Metropollere göç etmiş kitle tipik uluslaşmasını tamamlamamış bir toplumun aynasıydı. Büyük şehirlerin kenar mahallelerine serpilmiş göçmen kitle, adeta ayazda hissediyordu kendini. Şaşkınlıklarını kısa zamanda gidermeleri beklenemezdi. Kırdan kente göç eden kitle, göç ettikleri yerlerde gettolar oluşturmuşlardı. Malatyalılar, Trabzonlular, Kayserililer vs. mahalleleri oluşmaya başlamıştı. Sadece bölgeler temelinde bir gettolaşma kendini göstermemiş, aynı zamanda Kürtlerin, Gürcülerin, Kafkaslıların, Arnavutların vs. milliyetler esasına dayalı gettolaşma da ortaya çıkmıştır. Gelişen serbest pazar ilişkileri mozaiğin açığa çıkmasını sağlamıştır. Gettolaşma, göç kitlesini daha da kendi içine kapanmayı getirdi. Bu tür bir gettolaşma uluslaşmasını tamamlamış topluma özgü bir durumdur. Göç kitlesi, göç ettikleri şehrin yerleşik nüfusunun üstünde olmasına karşın en ufak etkileri yoktu, olması da mümkün değildi. Bu tür özelliklere sahip kitleye bir de Türk-İslam sentezi şırınga edildi. Böylece, her açıdan itaat aden kitle konumundan çıkarılmamış oldular. Sadık, şükürcü köylü kültürü, büyük kentlerin etrafında gettolarda da korunmuş oldu. Gettolarda giderek askeri kıta disiplini egemen kılındı. Çünkü, günlük yaşamın ihtiyaçları bile Allaha havale edilmişti. Bu kesimler içinde harç görevi ütlenen İslam ideolijisine rolü yeterince oynatıldı. Bu disipline gelemeyenler ve İslam ideolojisinin katı kurallarına yan çizenlerin, bir süreliğine çeteçilik yapmaları görmezden gelindi.

    Ortaya atılan Türk-İslam sentezi o kadar başarılı oldu ki, sol kesilen birtakım çevreleri bile etkisi altına aldı. İnsan hakları ve demokrasi mücadelesi bahanesiyle bazı çevreler Refah Partisiyle ve tarikatlarla ittifak içine bile girdiler, ortak pretostolar geliştirmeye başladılar. Öylesine ucube bir demokrasi havarisi kesildiler ki, tarikatlara örgütlenme özgürlüğü istediler. Yakalandıkları oltadan artık kendilerini kurtaramadılar. Süreç içinde bahsettiğim solun bir kesimi pek kopmak da istemiyordu. İslamcı kesimlerler birlikte hareket ediş, süreç içinde bıyıklarının kaytanlanmasını ve dudaklarının yağlanmasını getirmişti. Sol adına hareket eden bazı çevrelerin varlığı bugün böylesi bir ‘dayanışmaya’ bağlı hale gelmiştir. Hatta islamcı çevrelerle birlikte sol adına yeni oluşumlar geçer akçe haline getirildi. Oysa, islamcı güçlerle ittifak halinde özgürlükler değil, Ortaçağ karanlığına geri dönüş sağlanır. İran ve Afganistan bunun açık örnekleridir. Böyle bir hareket zemini seçenlerin ülkemizde insan hakları ve özgürlüklerin egemen hale getirilmesi için yürütülen çabalarla bir ilgileri olacağını sanmıyorum. Bunlar, orta sınıf içinde yükselme becerisi gösteremeyen cambazlardır. Oysa Türkiye’de siyasallaşan İslam, değişime uğramamış küylülüğün temsilcisidir. Daha geniş anlamıyla, geleneksel yapının temsilcileridir. Bu anlamda, bu güçlerle ittifak peşinde koşan sol veya demokrat geçinenler hareket tarzlarıyla değişimin karşısında yer aldıklarını kabul etmek zorundadırlar. Bunları söylerken, Türkiye toplumsal gerçeğini inkâr ediyor değilim. Modernleşmeye gidilirken, demokratik hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi sağlanırken, ezici çoğunluğun müslüman olması elbette dikate alınmalıdır. Değişimin bir anda olmayacağı açıktır.



 

DEĞİŞİM KENDİNİ DAYATMAKTA



 

    Bizde değişim, yani modernleşme her dönemde devlet eliyle yaratılmıştır. Alttan gelen bir zorlamayla yenilikler yaratan bir toplum değiliz. Tanzimattan bu yana Avrupalılaşma çabaları yürütüle gelinmiştir, ama bir türlü de Avrupalı olmamışızdır. Avrupa toplumları üretim temelinde değişimi sağlarken, biz modernleşmeye höykünmüşüzdür. Yani Avrupa çağdaş değerler toplumu olurken biz, hurefeleşmiş dinsel kaidelerle yoğrulan bir toplum haline geldik. Üretimime dayalı değişimi temel alan bir yol izlenmemiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan buyana bir avuç bürokrasi eliyle, dolayısıyla devlet eliyle değişim yaratılmaya çalışılmıştır. İster istemez bu, sınıflar arası uçurumu derinleştirmiş, zaman zaman da şidettli çatışmayı getirmiştir. Çatışmayı önlemenin tek yolu da baskıda görülmüştür. Toplumsal muhalefet baskıyla engellenmek istenmiştir. Bir adım yürüyenin, iki laf edenin kafasına vurulmuştur. Doğal olarak böylesi koşullarda baskıya lumpen bir milliyetçilik karıştırılmaktan da geri durulmamıştır. Ne zaman islamcılığın, ne zaman lumpen milliyetçiliğin yaygınlaştırılmasına da ‘üstteki akıllılar’ karar vermiştir. Ekonomik uygulamalar bile milliyetçilikle izah edilmeye çalışılmıştır. Üstten aşağı empoze edilen ekonomik kararları başka türlü hayata geçirme mümkün değildi. Bu uluslaşma düzeyimizin de bir göstergesidir. Türk uluslaşması 90’lı yılların ortalarından sonra yeni bir evreye girmeye başlamıştır. Çünkü “herşeyi ben yarattım” diyen, ulusu ve uluslaşmayı temsil ettiğini iddia eden bürokrasinin etkisi önemli oranda kırılmıştır. Orta sınıflar yaygınlaşmaya başlamıştır, ve toplumda eğitim düzeyi her geçen gün yükselme trendine girmiştir. Köylülükte artık küçük toprak mülkiyeti önemini yitirmekte, yerini yavaş ta olsa işletmeciliğe bırakmaktadır. Günümüzde feodalitenin yok olması geşmişte olduğu gibi feodalleri zenginleştiren toprak reformunda değil, işletmeciliğin yaygınlaşmasından geçmektedir. Köylülüğün daraldığı, orta sınıfların geliştiği, işçi sınıfının örgütlülüğü arttığı oranda ekonomik ve siyasal talepler de artacaktır. Demokratik ve özgürlükçü ortamın egemen olması kaçınılmazdır. Gidiş bu yöndedir. Burjuvazinin sermaye gücü artmış; ister kendi olanaklarıyla, ister dış ortaklıklarla olsun uluslararası planda yatırımlar yapacak düzeydedir. Bu aşamadan itibaren ciddi bir değişim kendini dayatmış durumdadır. Burjuvazi de açılan derin uçurumların belirli ölçülerde giderilmesinden yana tavır takınmaktadır. Çatışma değil, azda olsa dengelerin korunduğu bir ortamda çıkar görmektedir. Bujuva partileri belli bir sınıf yapısına oturmak zorundadır. Aynı sınıf tabanında aile partileri olmaktan çıkmak zorundalar. Sosyal gelişme bu ayrışımı zaten kendiliğinden yapmaya başlamıştır. Birkaç partinin zaten dar olan aynı sosyal tabanı bölüşmesi gibi bir kavga sona ermeye başlamıştır. Zaten burjuva partilerinde yaşanan tıkanıklıkların bir nedeni de bu idi. Son seçimlerde DYP ve ANAP’ın daralmalarının bir nedeni de, her ikisinin dar bir kapıdan aynı anda içeri girmeye çalışmalarıdır. Hatta CHP’nin de parlemento dışı kalmasında önemli oranda bu rol oynadı. Dünyanın ve Türkiyenin değişen koşullarını değerlendirip devletin koruyucu kollarının altında siyaset geliştirme alışkanlığından geri durmamanın cezasını ödediler. Artık geniş kitleleri duyarsız kılan politikalardan uzaklaşıp, temsil ettikleri kesimin örgütlü siyasal hareketleri olmak ve bugüne kadar oluşturamadıkları uzun vadeli ulusal politikaları geliştirmek zorundadırlar. Çağla tanışmamış köylülükten oy avcılığı yapma alışkanlığıyla bir yerlere gidilemeyeceği görülmektedir. Bu aşamadan sonra, bugün de varolan ve önümüzdeki süreçte kendini daha çok dayatacak olan birey sorunudur, bireye inme sorunudur. Serbest pazar ilişkileri ülkemizde artık en ücra köşelere kadar girmiştir ama gerekli bilgi ve kültürü yaygınlaştıramamıştır. İstihdamı sürekli kılma, yani iş olanakları sağlama, eğitim seferberliği vb. daha birçok alanda hızlı, ciddi, planlı çalışmalarla insanların çağla tanışması sağlanır.   

    Tüm bu yönlü gelişmeler özgürlükleri, demokrasinin genişletilmesini dayatmaktadır. Demokrasinin çağın ölçülerine uygun bir biçimde geliştirilmesi ve kararnameler devletinden çıkıp hukuk kurallarının egemen olduğu bir devlet yapısına geçilmesi yönünde yürütülen çabaların önü artık alınamaz bir noktaya gelmiştir. Bir çok sorunu yok saymakla, inkârcılıkla yol alınamayacağı açıktır. Önümüzdeki süreçte sorunları halletmek için içte ve dışta bolca düşmanlar yaratarak gidilemeyeceği ortadadır. Halkıyla barışık olmayan devlet olmaktan çıkmak zorunluluktur. Eğer ayak diretmeye devam edilirse, giderek gelişen, zenginleşen bir ülke konumundan ziyade fakirleşen ve çağın tümüyle dışında kalmaya mahkum olmuş bir ülke konumuna gelinmiş olunacaktır. Serbest rekâbetin hüküm sürdüğü koşullarda azınlıklar ve milliyetler sorununa şiddetle çözüm bulunmaya kalkışılması geçersiz bir yöntemdir. Kapitalist ilişkiler geliştikçe farklı dil ve kültürler de bir o kadar açılıp serpilecektir. Asimilasyon uygulamalarıyla sonuca ulaşılmasının zamanı çoktan geçmiştir. İç pazarın uluslararsı tekellere sınırsız açılımı için çaba gösterilirken, farklı dilleri ve kültürleri inkâr etmede direnme olanaklı değildir. Osmanlı’yı yükselten, büyük yapan özellikler bir kez daha gözden geçirilmeli. Henüz aşılamamış lumpen milliyetçilikle gelişmelerin önüne geçilemeyeceği bilinmelidir. Kaldı ki, milliyetçi olduklarını iddia edenler de uluslararası sermayeye çoktan teslim olmuşlardır. Bunu artık saklamalarına gerek yoktur. Ayrıca insan hakları ve düşünce özgülüğünün sağlandığı koşullarda herkesin farklılıklarını ortaya sergilemesi o kadar korkulacak bir şey değildir. Tam tersi, farklılıkların kendini sergileme olanağı bulamadığı koşullar tehlikelidir. Eğer bir halk karşılaştığı baskı ve şiddet sonucu kimlik krizi içine girerse bu çok daha tehlikelidir. Sıkışmış gaz misali bir noktada patlama gereği görür. 15 yıldır PKK maşası kullanılarak estirilen terör sonucu Kürt halkı büyük bir kriz içine sürüklenmiştir. Serbest pazar ilişkilerinin yaygınlaşmasıyla ortaya çıkacak değişimlerin alacağı biçimlerden korkulduğu için PKK terörü kullanılmıştır. Bir yandan da uyanmak üzere olan Kürt milliyetşiliğinin islamla birleşmesini engellemek için İslamcı terör haraketi geliştirilmiştir. İlk başlarda bunun alt yapısı Refah Partisiyla hazırlanmış Hizbullhla son darbe indirilmiştir. Batı’da İslam tesettüre takılırken, Doğu ve Güney Doğu’da sonuçta Hizbullah terörüyle birleştirildi. Her iki biçimle de halk uysallaştırılmıştır. Bir dönem Türk-İslam tezi geliştirilirken bu tür incelikler de gözardı edilmemiştir. Demokratik değişimler ve kültürel açılımlar da PKK eliyle bastırılmıştır. Doğu ve Güney Doğu uzun yıllar çok yönlü bir kuşatma içinde tutulmuştur. Böylece Sorun halledilmeye çalışılmıştır. Böylece demokratik hak ve özgürlüklerin gelişiminin önüne geçilmiş, kitleler iliklerine kadar sömürülmüş ve tekelci sermayeye daha bir güç kazandırılmış olundu. Ama artık bir yol ayrımına gelinmiştir. Böylesi becerileri sergileyen kompartıman görevlileri artık yerlerini terk etmek zorundadırlar. 

 

                       



AVRUPA BİLİĞİNİN KEBABI YENMEZ

 

    Yeni yol ayrımında Kürt aydınlarına büyük görevler düşmektedir. Bugüne kadar bu konuda birçok hatalar yapılmıştır. Terörden medet umma, teröre dayanarak bir takım haklar elde etmeye çalışma gibi yanlışlıklara düşülmüştür. Terörle demokratik hak ve özgürlükler arsında kesin bir çizgi vardır. Araya çizgi çekilmedikçe demokratik hak ve özgürlükler için kavga verilemez. Kaldı ki, hiç kimse elinde tuttuğu maşayı bir başkasına kullandırmaz. Nitekim kullandırılmamıştır da. Tüm bu gerçekler ortada dururken HADEP’in demokratik hak ve özgürlükler adına PKK külfetinden kurtulmak istememesi ilginçtir. Bu ilginçliğin nedenleri çok yönlü irdelenebilir.



    Bunca tarihi tecrübeden sonra, ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinin Kürt kartını hangi biçimlerde kullandığını HADEP’in bilmememsi düşünülemez. Bu güçler, Türkiye’ye çıkarlarına uygun politikalarını uygulatmak için Doğu ve Güney Doğu’nun içinde bulunduğu koşulları bahane etmektedirler. Çıkarlarını elde ettikleri gün de Kürdü unutmaktalar. Globelleşen düya koşullarında Türkiye’nin jeo-politik konumu dikkate alınırsa ne ABD’nin ne de Batı Avrupa’nın Kürt sorununu geçmişte olduğu gibi ciddi biçimde dürtükleyeceklerini sanmıyorum. Bakü-Ceyhan boru hattı bu politikanın pratikte pekiştirilmesinin sadece bir örneğidir. Balkanlarda, Kafkaslarda ve Ortadoğuda bu güçlerin çıkarlarına uygun köşe direklerinin yerinde tutulması Türkiyenin güçlülüğünden geçtiği bilinmektedir. Bugün Avrupa Birliği’nden gelen devlet görevlilerinin Doğu ve Güney Doğu bölgelerine kısa süreli turistik geziler düzenlemelerinin altında yatan esas neden, pastada payı büyütme çabasından ibarettir. Türkiye pazarları üzerinde ABD ve B.Avrupa, özellikle de Almanya büyük bir çekişme içersindedir. Bu çekişmeyi şimdilik, bölgede köşebaşlarını tutma anlamında ABD kazanmış görünmektedir. İveç’in, Lüksemburg’un, Kanada’nın Diyarbakır belediye başkanını ve HADEP yöneticilerini ziyareti pastanın bölüşüm çabalarının bir ürünüdür. Herkes GAP, enerji, telekominikasyon yatırımlarından ve askeri araç-gereç alımlarından payını istemektedir. Nitekim payını alan köşesine çekilip oturmakta, demokrasi insan hakları vb. sorunları unutmakta. Bu ülkelerin sahtekârlıkları, ikiyüzlü davranışları yıllardan buyana sürüp gitmektedir. Emperyalist güçlerin amaçları bilindiği halde, yakasına ‘Kürt aydını’ yaftası yapıştırmış bazı çevrelerin gönüllü işbirlikçiliğe soyunması hiçte anlaşılır bir şey değil.

    Aslında Avrupa Birliğinin diğer ülkelerini Türkiye’ye karşı böylesi bir yönelim içine zorlayan da daha çok Almaya’dır. PKK’nin yıllardan buyana esrar-eroion, Doğu ülkelerinde beyazkadın ve Ortadoğu- Avrupa arasında insan kaçakçılığını yaptığını bilmekte. Bu tür faaliyetlerin PKK aracılığyla Kürtler arasında yaygınlık kazanmasını da teşvik etmekte. Bu yolla hem kaçakçılık yollarını denetimi altında bulundurmakta, gelirler elde etmekte hem de kürt kitlesini bataklığın içine sürüklemektedir. Öbür yandan da ‘sorun’ çözümü teranasiyle boy göstermekte. PKK içinde merkezden alt birimlere kadar kendisine bağlı ekibi yıllardan buyana yaratmıştır. Hatta PKK içinde çoğu birimlerin kurulmasında Almanya istihbaratının onayı alınmaktadır. Bu ekibin kimlerden oluştuğu herkesce bilinmekte. Almanya’nın ve daha birkaç Avrupa Birliği ülkelerinin ayarlı desteği olmaksızın PKK Avrupa’da bir gün bile ayakta kalamaz. Bu destekte Almanya’nın rolü belirleyicidir. Diğer ülkeler daha çok Almanya’yı izlemektedirler, bir anlamda da izlemek zorundadırlar. Almanya bir dönem daha PKK kozunu kullanma taraftarıdır. Son dönemlerde PKK’ye yönelik hazırlıkları bu yöndedir. Fanatik islamcı akımlarla olan ilişkileri başlıbaşına irdelenmesi gereken bir sorundur. Bu tür ilişkiler üzerine söylenecek daha çoktur. Farklı dilleri ve kültürleri kabul etmeyen Almanya gibi bir ülkeden medet umma tam bir safdilliktir. Bu tablo karşısında HADEP’in takındığı tavır, PKK ve Avrupa ülkeleriyle olan ilişkileri pek dikkat çekicidir. HADEP, PKK ile olan ilişkilerini inkâr edemez, çünkü Abdullah Öcalan’da bu ilişkileri açıklamıştır. Eğer kabul etmiyorlarsa, önce Öcalan’ı yalanlamaları gerekir.

    Bugün bir takım çevreler, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne aday üye olarak kabul edilmesini olduğundan çok fazla abartılmakta. Kabul etmek gerekir ki, Türkiyenin AB’ye ihtiyaci kadar AB’nin de Türkiye’ye ihtiyacı vardır. Hiç kimse bu pazarı kaybetme riskini göze alamaz. Ayrıca SSCB’nin yıkılmasından sonra Türkiye’nin de olanakları olabildiğince artmıştır. Bugün AB ile yapılan ticaret hacmi, Rusya ile yapılan ticaret hacmiyle neredeyse eşit durumdadır. Ayrıca Kafkas ve Orta Asya pazarları da Türkiye açısından büyük olanaklar getirmektedir. Bu olanaklardan da akılllıca yararlanmaya başlandığı söylenebilir. Yine yeni de olsa Çine açılma çabaları da vardır. Sermaye ve sanayi girdilerinde dışa bağımlılık gibi konular veya sorunlar bahane edilerek, gelişmelerin yönü görmemezlikten gelinemez. Salt bir noktayı önplana çıkartarak polika geliştirilmez. Bugün Türkiye’de yeni bir süreç yaşanmakta ve bu süreçte uluslararası pazarlarda rekabet etmek isteyen bir burjuvazi vardır. Açıkcası çıkarların karşılıklı olduğu unutulmamalıdır. Ülkemizde demokrasi sorununa bir de bu açıdan bakılmalıdır. Türkiye AB üyeliğine olmazsa olmaz kuşuluyla bakmamaktadır, bakmamalıdır da. Şıkıştırıldığı noktada çok rahat bu üyeliği tepebilir. Çünkü gerektiğinde kullanabileği alternatifler çoktur.

    AB, Türkiye’nin üyeliği sorununa aynı zamanda güvenlik açısından da bakmaktadır. Bu aynı zamanda onların zayıf noktasını oluşturmakta. Er veya geç Rusya sorunlarına çözüm getirecektir ve yeniden ayakları üzerinde duracaktır. Gelişmeler de bu yöndedir. Ayakları üzerine duran bir Rusya’nın, çevre ülkeleriyle geliştereceği ittifaklarla, Avrupa ve ABD’ye karşı süper güç rolünü tekrar oynama konumuna gelme ihtimali yüksektir. AB bugün politikasını geliştirirken, bu yönlü gelişmeleri dikkate almaktadır. Burada AB için güvenlik sorunu ciddi biçimde gündemleşmektedir. Uzun vadeli güvenlik sorunu da Türkiye alternatifini ister istemez önplana çıkarmaktadır. Bu noktada Türkiye’ye ihtiyaçları vardır ve olacaktır da. Türkiye bugün Balkan, Kafkas ve Ortadoğu’da bir istikrar unsurudur. Bu istikrar unsuru ayakta kaldığı müddetce Avrupa istikrarını sürdürebilir. Avrupa’nın zaman zaman Türkiye’yi orasından burasında inciklemesi binciklemesi aşk oynundan öte birşey değildir. Türkiye bugün Avrupa, ABD ve Rusya arasında bir denge kurma çalışması içindedir ve bu dengeyi büyük oranda başardığını söyleyebiliriz. Mavi Akım projesi bu çabanın bir ürünüdür. Son dönemlerde içte girişilen temizlik faaliyetlerini böylesi bir dengenin ürünü olarak da değerlendirmek gerekir.

    Avrupa’nın dayatmalarında nasıl bir sahtekâr olduğunu göstermek için bir başka olguya daha değinmekte yarar var. Avrupa Birliği, SSCB’nin dağılmasından sonra, ABD’nin etki alanında çıkma eğilimine girmiştir. Ama bunda pek başarılı olmadığı da ortadadır. Balkanlar’da ortaya çıkan gelişmeler acizliklerinin göstergesidir. Ayrıca Küreselleşen dünya koşullarında ABD, Avrupanın pazar olanaklarını daraltmada başarılı olmuştur. ABD’nin Meksika ve Kanadayla yaptığı ticaret işbirliği ve bu işbirliğinin diğer Latin Amerika ülkelerini de kapsayacak biçimde geliştirmesi Avrupanın pazar olanaklarını giderek kısıtlamakta. Avrupa, Türkiye’ye karşı yaklaşımlarında, ABD karşısında rekabet gücünü dikkate alarak hareket etmektedir. Arka arkaya Ankara ziyeretleri boşuna değildir. İnsan hakları ve demorasiden dem vurmaları da mandolinde si sesi çıkarma misalidir. Dikkat edilirse malum ziyaretçiler, sendikalaşma, toplu sözleşme, genel grev, üniversite özerkliği vb. konuları telefuz bile etmemekteler. Bu da onların ne kadar sahtekâr olduklarını gösteren bir başka ölçüdür.

    Sorunu bir başka açıdan da irdeleme gerekir: HADEP kitleler nezdinde gerçekten inandırıcı olmakta mıdır? Her şeyden önce bir belediye başkanın onlarca kez Avrupa başkentlerinde ne işi vardır? “Bu gerekliydi” deniyorsa, yapılan ziyaretler sonucunda yatırımlara yönelik ne tür yardımlar almıştır, hangi projeleri başlatmıştır? Yardım ve projeler hangi alanlara yöneliktir? Tüm bunların kamuoyu nezdinde hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biçimde açıklığa kavuşturulmalıdır. Ayrıca kopartılan bu kadar fırtınadan sonra beldiyelerinde tüm gelir ve giderlerini halk nezdinde açıklığa kavuşturmalılar. Böylece holdingci basın ve yayınların iddiaları çürütülür ve en önemliside halka güven verilmiş olunur. Yoksa töhmet altında kalmaya devam ederler ve güven verici olmaktan uzak olurlar. Ama bana kalırsa bu kadar bol seyehatle zaman geçireceklerine ve belediyelerin mali olanaklarını boşuna harcayacaklarına, bu paralarla halka hizmet götürülmesi daha yararlı olur. Gerçekten demokrasi için yola çıktıklarını iddia edenler, demokrat olduklarını göstermeliler. Kaldı ki HADEP yasal bir partidir. O zaman proğram ve yasal kurallar çerçevesinde hareket etmeyi kabul etmiş demektir. Çağdaş bulmadığı yasaların değiştirilmesi için mücadele etme bambaşka bir sorundur. Yasalar çercevesinde faaliyet yürütme demokratik olmayan yasaların kaldırıması mücadelesini yadsımaz. Bunun yol ve yöntemleri vardır. Demokrat olmanın, demokrasi ve özgürlükler için mücadele vermenin bir ölçütü de, terörizme karşı aktif tavır almaktır. HADEP, PKK provakasyonuna, hatta bu çete ekibiyle ilişki içinde giderek korucuların örgütlenmesi haline gelmek istemiyorsa, cesaretini toplayıp kendine yeni baştan çeki düzen vermelidir. Emperyalist güçlerin temsilcileriyle kebab yeme yerine, kebabı halkla birlikte yeme daha tutarlı bir yoldur.

                                                                                                                                                    ŞUBAT 2000

                                                                                                                          BAKİKARER

 

 

 



 

 

SAHA TEMİZLİĞİ



 

 

    Ülkemizde yaşayan halkın yüzde doksandokuza varan bir kesiminin müslüman olduğu bilinmekte. Hiç kimse yaşanan sorunları, İslam dininde aranmalı mı veya aranmamamlı mı gibi bir ikilemin arasına sıkıştırma yanlışlığına düşemez. Dinin toplumsal yapıda oynadığı rol bilinmekte. Ama din konusu hassastır diye, dine dayandırılarak geliştirilen provakasyonları tartışmamazlık yapamayız. Felsefe geleneğinin bulunmadığı toplumumuzda, bir çok konunun “hassastır” diye geşiştirilmesine veya yüceltilerek dokunulmaz bir varlık gibi sunulmasına karşı suskun kalınamaz. Son günlerde olup bitenler, İslam adına yola çıkartılmış gruplar aracılığıyla Doğu ve Güney Doğu’da yaşayan halkımızı her cepheden terörizmle özdeştirme çabalarından başka bir şey değildir. PKK paravanasıyla soldan tamamlanan süreç, şimdi islamcı gruplarla sağdan tamamlanmaktadır.

    Son dönemlerde Hizbullah gurubunun sergilediği vahşetlerin toplum nezdinde açığa çıkarılması, hiç tartışmasız olumlu bir gelişmedir. Yalnız, ülkemizde çıkan sorunları bu kadar yalın değerlendirme olanağına, daha doğrusu lüksüne sahip değiliz. Özlemini çektiğimiz demokrasi için onlarca yıldır mücadele verilmekte. Düşünmenin, yazmanın yasak olduğu koşullar henüz tam anlamıyla aşılmış değildir. Entrikacılıkta hep Bizans önsaflarda tutula gelinmiştir, ama egemen güçlerimizin entrikacılığı gerçekten Bizansa taş çıkartacak güçtedir. Ne olursa olsun, bilerek veya bilmeyerek yanlışlıklar yapılmışsa, demokratik olmanın bir ölçütü de yapılmış olan hataların kabul edilmesidir. Eğer bir ülkede yönetim geçmiş hatalarını kabul etmiyor, geçmişe eleştirel bir yaklaşım getirmiyorsa,o ülkede demokrasi geleneğinin yerleştiğini söyleyemeyiz. Malesef, bizde, yönetimde bulunanlar, hata yapmayan bir Tanrı gibi kendilerini lanse etmektedirler. Tüm olumsuzluklardan, yanlışlıklardan uzak, iyiliklerin ve güzelliklerin tümünü yönetime ait gösterme vazgeçilmez bir alışkanlık halini almıştır. Oysa bu mantık, bu davranış biçimi ayıbı olanlara aittir. Ayıbı olmayanlar açık olmadan, eleştiriden, gerçeklerin tüm çıplaklığıyla açığa çıkmasından kaçınmazlar. Çünkü hesabını veremeyeceği birtakım ilişkiler içine girmemiştir. Ama bizde işler böyle yürümemekte. En ufak araştırmaya ve soruşturmaya bile sabır gösterilmez. Gerçeklerin açığa çıkması için çaba gösterenler daha başından susuturulmaya çalışılır. Tepeden tırnağa tertemiz olunduğu iddia edilir. Devlet yönetiminde bulunanlar bu kadar sütten çıkmış kaşık ise, bu kadar cinayet niçin ve nasıl işlenmiştir? Ülkelerin iç sorunlarının aynı zamanda uluslararası sorun olduğu günümüz koşullarında “Devletin hiç bir kusuru yoktur” demekle sorunların üstesinden gelinemeyeceği açıktır. Bugünkü dünya koşullarında demokratik ülke olmanın önkoşulu, geçmişin özgürce sorgulanmasını ve gerçeklerin tüm çıplaklığıyla kamuoyuna sergilenmesinden geçer. Bu anlayış, cumhuriyeti cumhuriyet yapan, cumhuriyeti demokrasiyle kaynaştıran en önemli bir halkadır. Bilindiği gibi, iç sorunun aynı zamanda uluslararası bir sorun olduğunu her zamanki acurluğuyla Türkiye de kabul etmiştir. Ama artık imza atıp sonra da atılan imzayı unutma dönemi çoktan bitmiştir. Bir de bu noktadan hareket edildiğinde, ülkemiz yurttaşlarının can güvenliğini sağlamamanın ceremesini ödemek zorunda olanlar açığa çıkarılmalıdır. Ama görüyoruz ki, sorumlu tutulması gereken kişiler ve kurumlar demokratik hukuk normlarından kaçmanın çabası içindeler. Büyük ihtimalle de hesap vermeyecekler. İnsanın bunca olup bitenler karşısında gerçeği görmek için çok fazla uğraş vermesine gerek yoktur. 

    Özellikle son yirmi yıldır ülkemizde bir melodidir çalınıp duruyor. Günün her saatinde bize zorla dinletilen bu melodi yüzünden sağlıklı bir toplum olduğumuzu nasıl iddia edebiliriz? Bu nedenledir ki, yolda yürürken kalabalıkta omuzlarımızın birbirine değmesi bile karşılıklı bıçak çekmenin bir nedeni olabilmekte. Pisikoloji ve ruh sağlığı alanında yaşanılan sorunlar, ülkemizde başlı başına bir sektör olmaya doğru gitmekte. Bunun, sanayileşmede dev adımlarla ilerlediğimizden dolayı olmadığını belirtmeye gerek yok. Devletin ceset aramak için kolları sıvama becerikliliğinden kaynaklanmaktadır. Her yönüyle verilen uğraşlar sonucu toplumumuz ağlayan bir toplum haline getirildi. Cumhuriyet ve demokrasi adına her gün atılan salvaların arkasında siper alınarak bireyleri yurttaş olma kriterlerinden uzaklaştırmanın gayretleri sarfedildi. Oysa ümmet toplumundan çıkıp modern toplum, ulus olmanın en önemli ölçütü bireylerin yurttaş haline gelmesidir. Bir yanda aşiretciliği, bilinçlice ayakta tutmanın gayretleri, dolayisiyla genelde demokratik hak ve özgürlüklerin gelişmesini engellemek için yürütülen çabalar, ülkemizi ümmet toplum düzeyinde tutmanın gayretleri değil de nedir? “Düşük yoğunluklu çatışma”ya rağmen, hangi ülkede burjuvazi giderek güçlenen bir konuma gelmiştir? Ama malesef Türkiye’de bu olmuştur. Kapitalizmin gelişme yasasına Türk katkısı! Yoksa başka türlü enflasyonda, trafik kazalarında ve en önemlisi de faili meçhul cinayetlerde dünya birincisi olamazdık. Bugün dünyanın hiç bir ülkesi, binlerle ifade edilen faili meçhul cinayetlerle anılmamaktadır. İslam adına ortaya çıktıklarını iddia eden Hizbullahcıların ve Apocuların bu tabloya sunduğu hizmetlerin unutulur cinsten olmadığı artık bilinen bir gerçektir.

 

HİZBULLAH HANGİ KOŞULLARIN ÜRÜNÜ

 

    Hizbullah örgütü durup dururken ortaya çıkmadı. Dolayısıyla bir günde keşfedilen bir örgüt de değildir. Hizbullahın ortaya çıkışını 12 Eylül uygulamalarından Öcalan’ın sunduğu hizmetlere kadar bir yığın etken sağladı. Ama ben, daha çok bu kanlı örgütü ortaya çıkartan koşullara ve ilişki ağlarına değinmeyi uygun buluyorum.



24 Ocak kararlarının yürürlüğe konulduğu dönemde, uygulamadan alınacak sonuçların tahmin edilemeyeceğini kimse söyliyemez. O dönemde sahip olunan toplumsal ilişkiler ve ekonomik yapı gözönünde bulundurulduğunda, tepeden inmeci 24 Ocak kararlarının çok pahallıya mal olacağını görmeme mümkün değildi. Halk, bu anlayışa karşı tepkisini, 12 Eylülden sonra yapılan ilk seçimlerde vermişti. Ne yazık ki, kötüler içinde iyisini seçme zorunda kalmıştı. Sosyal demokrasi dahil sol ve ezilmiş kitleler tek yönlü seçenekle karşıkarşıya bırakılmıştı. Buna bir de Doğu ve Güney Doğu’nun ağalık, şeyhlik ilişkilerinin yanısıra genelde köylülüğün, küçük üreticiliğin ağır basması ve bu kesimlerin geleneksel düşünce ve davranışları eklenince, tutucu bir seçeneğin ortaya çıkması beklenen bir sonuçtu.

    Elbette askeri yönetime karşı her zaman sivil bir seçenek tercih edilir bir durumdur. ANAP iktidarı sivil bir seçenek olarak kabul görmüş olmasına karşın, bugün alınan olumsuz sonuçların baş mimarlarından biridir.Yığınlarda doğan boşluk islamcı düşünce ve örgütlenmelerin geliştirilmesiyle giderilmeye çalışılmıştır. Toplumun hemen hemen her kesiminde islamcı düşüncelerin geliştirilmesi için yoğun bir çaba içine girilmiştir. Cumhuriyeti güçlendirme ve demokrasiyi geliştirme adına ümmet toplumunun özellikleri egemen kılınmaya çalışılmıştır. Bu yönlü girişimler, islamcı sermaye ile güçlendirilerek kalıcı hale getirilmek istenmiştir. Bu gün ülkemizde, islamcı-ümmetci kesim, sahip oldukları örgütlenmeleriyle, mali ve ekonomik olanaklarıyla artık sosyal bir olgu haline gelmiş durumundadır. Toplumda kolay kolay silinmeyecek bir konuma yükselmişlerdir. Bu yükselişte 12 Eylülcü devlet anlayışının desteğini inkâr etme, tüm toplumu kör sayma anlayışında diretmedir. Entrikacı alışkanlıklarından sıyrılmayı hazmetmeyen bir yönetime sahibiz hȃlen. Cumhuriyet ve laiklik adına hiç bir ülkede meshepler arası kavga körüklenmez. Devlet, mezheplere eşit oranda uzak durmak zorundadır. Bizde ise devlet, laiklik adına yıllardır sunniliği ön planda tutmuş ve bu mezhebin çağdışı bir anlayışla örgütlenmesine katkı sağlamıştır. Yine azınlıklar ve farklı dinler hiçe sayılarak okullarda din dersi zorunlu kılınmıştır. Burjuva siyasal partileri iktidara gelebilmek için tarikatlara her türlü olanağı sağlamış, kolay yoldan oy kazanmanın hesaplarını örgütlenmelerinin temel direği haline getirmişlerdir. Örgütlenmelerini Doğu’da feodallere, aşiret ve dini reislere dayandırılırken, Batı’da tarikat şehlerine, köy muhtarlarına ve imamlara dayandırılmıştır. Eğer bugün Fethullahcıların sadece eğitim alanında 300 trilyonu bulan bir yatırımından bahsediliyorsa, bunda devlet desteğinin olmadığı iddia edilemez. Alevi köylerine kadar cami inşa eden ve buralarda Kuran kursu açtıran yine devletti. Bu tür uygulamalara karşı çıkan aydınlar, bilim adamları, sendikacılar vb.çevreler ya tutuklandı, ya da katledildi. Öyle ki, Atatürk’ün laiklik ve cumhuriyet üzerine konuşmaları dahi sakıncalı bulunurak yasaklandı. Kemalist olma bile tehlikeli görüldü. 

    Serbest pazar uygulamaları adına curcunaya dönüştürülen ekonomik uygulamalar kitlelerde yoksullaşmayı had safhaya vardırdı. Giderek nüfusun çoğunluğu şehirlerde yaşamaya başladı. Ama bu yığılmanın, sanayinin işgücü ihtiyacının çok çok üstünde olduğu biliniyordu. Anadolu’nun kırsal kesiminden göç edenler metrepollerin kenar mahallelerini doldurdu. Bunlar her türlü ekonomik ve sosyal güvenceden yoksun bir yaşam sürdürmek zorunda bırakıldı. Sözüm ona serbest pazar uygulamalarıyla küçük bir azınlık her geçen gün cebini şişirirken, açlıkla savaşan 25-30 milyonluk bir kitle yaratıldı. Anadolu’nun iç bölgelerinden gelenlerin imam-muhtar, Doğu’dan gelenlerin ağa-şeyh ilişkisi dışına çıkmamış olmaları dikkate alınarak “zararsız” bir konumda tutulmalarının çaresi, tarikat ilişkileri içine çekilmelerinde görüldü. Refah Partisi’nin birden bire kitleselleşmesi ve bugün bu partinin devamı olduğu söylenen Fazilet Partisi’nin yüzün üzerinde milletvekiliyle mecliste temsil edilmesi, bu uygulamaların bir sonucudur. Fazilet Partisi’nin tabanı her türlü tarikat ilişkilerinin anasıdır. Bu gün Fazilet Partisi’nin tabanını, Doğudan ve Batıdan kırdan kente göç etmiş kitle ile birlikte Anadolu ticaret burjuvazisi ve esnafının önemli bir kesimi oluşturmaktadır. Bu tabanın içinde sorunlarına radikal tarzda çözüm arayanların önü de Hizbullah ve benzeri örgütlerle alınmaya çalışıldı. Daha önce PKK olayında olduğu gibi, silahlı terörü savunan bu dini grupların örgütlenmelerine de aklıevvel ‘devlet kurtarıcıları’ tarafından destek sağlandı. Demokrasinin gelişmesini her dönemde sakıncalı bulan bir zihniyetten farklı bir tavır geliştirmesi beklenilemezdi. Çünkü demokrasi özgürlüklerin gelişmesi demek; sınıflararası gelir dağılımında keskin uçurumların oluşmasının önüne geçilmesi, sosyal güvencenin sağlanması ve hukuk devleti normlarının egemen hale getirilmesi, en önemlisi de yurttaşlık bilincinin gelişmesi anlamına gelir. Bu da, vahşice geliştirilen serbest pazar ekonomisi içinde, kestirmeden köşeyi dönmek ve sermayesini katlamak isteyenlerin işine gelmiyordu. 

    Fazilet Partisi ve şeriat yanlısı terör örgütlerinin gelişip güçlenmesinde elbette uluslararası bir takım odakların da payı vardır. Ama bizim için önemli olan bu tür örgütlenmelerin varlığında içsel bir takım güçlerin ve sosyal etkenlerin başından itibaren belirleyici rol oynamasıdır. Eğer bunlar başından beri ‘devlet koruyucuları’nın ürünü olmamış olsaydı, dış güçler de kullanma olanağından yoksun bulunmuş olacaklardı. Bizde “kökü dışarda”oldukça bayatsımış bir deyim haline gelmiştir. Eskiden bu deyim kullanıldığında akan sular dururdu. Şimdilerde durdurmaya yetmemekte, yeterli olmasa da şaibelerin altı didiklenmekte, ortaya çıkarılmaya çalışılmaktadır. Daha doğru bir değişle, ilişkiler sorgulanmaya başlanmıştır. “Kökü dışarda” olanın, durup dururken içte kök salamayacağını bilecek kadar duyarlı bir kamuoyu vardır artık. Bu nedenle Hizbullahın niçin ortaya çıkarıldığı ve neden özellikle Kürtleri temel aldığını çok iyi kavramak zorundayız. 

    Dikkat edilmesi gereken bir diğer durum da, PKK ile hizbullahcıların hemen her noktada benzerlik taşımalarıdır. Bu benzerliğin bir nedeni, hizbullahın çekirdek halinde PKK’ye devredilip, kucaklarında büyütülmüş olmasıdır. Yani hizbullacıların ilk feyzi PKK’den almış olmaları onların sonraki yapılanmalarına da damgasını vurmuştur. 1990’ların başından itibaren Hizbullah’dan ve bilinen diğer kanallardan başlangıçta militan, sonrada markası ve numarası silinmiş Kırıkkale silahları gönderilerek Apocuların imdadına yetişildiği bilinmekte. Bu nedenle aralarındaki benzerliğe şaşırmamak gerekir. Her ikisi de aynı fabrikanın ürünüdür. İşkence ve cinayet işlemede Apoculardan öğrenilen yöntemler aynen uygulanmıştır. Dolayısıyla bu her iki örgüt de Kürt halkının varlığına kastetmiştir. Dikkat edilirse, her ikiside Kürt halkı adına hareket ettiklerini iddia etmiş, ama her ikisi de dünyada görülmedik vahşilikle bu halktan insanların yaşamlarına son vermişlerdir. Tüm çabalar, demokratik hak ve özgürlüklerin geliştirilmesine yönelik ciddi gayretlerin önüne geçme yönünde sarfedilmiştir. Türkiye’de işçi, memur ve köylülerin ekonomik ve demokratik istemlerinin hangi bahanelerle bastırıldığı unutulmamalı. Ortaya çıkan gelişmelerin, öyle söylenildiği gibi kendini bilmez birkaç devlet memurunun işgüzarlığıyla başarılacak işler olmadığını herkes bilir. Olayı bu kadar basite indirgeyenler, Şırnak, Viranşehir, Cizre ve daha birçok yerleşim birimlerinde oynanan provakasyonlara da açıklık getirmek zorundadırlar. Bu bölgelerde bir dönem yaşanılmış olan kargaşalarda PKK-Hizbullah işbirliğini bilmeyen yoktur. Ayrıca JITEM’in ülke çapında içinde bulunduğu faaliyet başlı başına değerlendirilmesi gereken bir konudur. Bunlara açıklık getirildiği oranda PKK ve Hizbullahın gerçek nitelikleri açıklığa kavuşturulur.

    Gerçekler acıdır ama doğruyu bulabilmek için de kabul etmek zorundayız. Kendine ‘Kürt aydını’ diyen bazı çevreler halen “lider” peşinde koşuyorsa, bunda iyi niyet olduğuna inanmak safdillik olur. Bir takım islamcı çevrelerin, özellikle de fetullahcıların Hizbullah vahşeti karşısında takındığı suskun tavır hiçte dikkatten kaçmamakyadır. Katil hiç bir zaman ve hiç bir koşulda savunulmaz. Abdullah Öcalan’da Kürt halkının kanını dökmüş biridir ve savunulamaz. Halka karşı en garez küfürleri pevasızca savuranlar ve cinayet işleyenler ne zamandan beri halkın lideri olmuştur? Terörizmle, provakatörlerle halk arasına çizgi çekmede çıkarı olmadığını söyleyenlerle elbette tartışılacak ortak bir nokta yoktur. Önemli olan, uluslararası gerici odaklardan destek alan ve kökü içerde olan bu güçlerin niteliklerini ve işlevlerinin halk tarafından kavranılmış olmasıdır.

 

HİZBULLAH NEDEN BİTİRİLİYOR

 

    Aslında PKK’nin bitirilişine yol açan gelişmelerle hizbullahın bitirilişine yol açan gelişmeler aynıdır. Bugün içe ve dışa yönelik uygulanan politikaların şekillenmesi daha 1996’da başlamıştır. O dönemde belli bir süreç içinde uygulamaya yönelik alınan kararlar bugün hayata geçirilmektedir. SSCB’nin yıkılmasıyla değişen dengeler ve bu değişen dengelerin getirdiği karmaşık ortamı Türkiye 1996’ya gelindiğinde atlatmıştı. Çoğalan komşularıyla ilişkilerde ve bölgelere yönelik politikasında saptamalarda bulunmuş ve rotasına belirginlik kazandırmıştı. Balkan’da, Kafkasya’da ve Ortadoğu’da gelecekte stabilizeyi sağlıyacak çözümler önemli oranda belirginlik kazanmıştı. Bunun yanısıra, Türkiye’nin stratejik önemi, başta ABD ve Avrupa tarafından bir takım zikzaklardan sonra da olsa kabul edilmişti. Bahsettiğim bu bölgelerde Türkiyesiz kalıcı bir istikrarı sağlamanın olanaklı olmadığı görülmüştü. Ayrıca mali, sanayi ve ekonomik alanlarda kaydedilen gelişmelerle burjuvazi kendine güven duymaya başlamıştı. Artık devlete yön verme gücünü kendinde gören burjuvazi, istikrarlı bir ortamı dayatır hale gelmişti. Sadece Balkan, Kafkasya ve Ortadoğu ile yetinmeyip, Avrupa’ya da açılmayı istiyordu. Güçlü birlikler, ortaklıklar kurmak, yabancı sermayeyi çekebilmek için hemen her alanda yeni baştan düzenlemeyi dayatmıştı. Ayrıca, yirmi yıldan bu yana halka bindirilen yük artık çekilmez hale gelmişti. Yeni bir açılım içine girilmeksizin ekonomik, mali ve sanayi alanlarında atılımı gerçekleştirme olanaksız hale gelmişti. Varolan kazanımlara kazanımlar ekleme içe ve dışa yönelik refomların, yasaların yapılmasının gerekliliği kavranmıştı. Bilinen klasik oyunlarla globelleşen pazar ilişkilerinde yer bulmanın, yaşamı sürekli kılmanın koşullarının bulunmadığını görmemek için tam anlamıyla kör olunması gerekirdi.



    Yine Köpenhag kararlarını imzalamış bir Türkiye’nin pöçüğüne takmış olduğu bir dizi ayıplarla Avrupa Birliği’ne girme şansı yoktu. Yani bu birliğe girmeden önce yıllardır kirletilen sahalarda temizlik hareketi başlatılması şarttı. Elbette zamanlamanın çok iyi ayarlandığını da kabul etmek zorundayız. Aynı kıta parçası üzerinde şekillenmiş kültürel yapıda, yani Hıristiyan Avrupa Birliği’nde çok ciddi sıkıntılar yaşanıyordu. Irkçı, nazist hareketler her geçen gün gelişmeye başlamıştı. Türkiye’nin bu birliğin içine çekilmesi, ırkçı hareketlerin gelişmesine karşı adeta bir panzehir olarak sunulmak istenmiştir. Irkçı gelişmenin önünün İslamla ve Asya kökenli kültürlerle entegresyonda arama düşüncesi ağır basmaya başlamıştı. Diğer bir yönüyle de ABD ile her alanda stratejik işbirliğine yönelmiş bir Türkiye, Avrupa açısından rekabet olanağının kısıtlanması ve Kafkaslara istediği boyutta açılmasını engelleyen önemli bir duvar demekti. Yani, güçlerin karşılıklı çıkarlarının kesişmeye başladığı bir aşamada temizlik hareketine girişildi.

     Daha birçok ayrıntılarla derinleştirilecek bu çerçeve gözönüne getirildiğinde, Hizbullah ve PKK gibi provakasyon örgütlenmelerinin hareket alanları daraltılmaya başlandı. Zaten 1996’ya gelindiğinde bu provakasyon örgütlenmelerinin temsil ettiği alanlarda ortaya çıkacak tehlikeler önemli oranda bertaraf edilmişti.

     Sonuç olarak istenildiği an, yüzbinlerle ifade edilmeye çalışılan bir güç, birkaç günün içinde etkisiz hale getiriliyormuş! Aynı biçimde onbinlerce gerilla teraneleriyle yıllardır abartılan zat işinin bittiği noktada tıpış tıpış İmralı’da misafir edilebiliniyormuş. Her neyse…Son yirmi yılda yaşananlar daha çok tartışılacaktır.

                                                                                                                                                              OCAK2000                                                                                                                                      BAKİ KARER

 

 
 


 



Yüklə 2,07 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   ...   31




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə