Yazı 03. Ağustos. 1997 tarihli Radikal Gazetesi’nde yayımlanmıştır



Yüklə 20,53 Kb.
tarix06.03.2018
ölçüsü20,53 Kb.
növüYazı

İnsan Yaşamının Doruk-Deneyimleri!
(Bu yazı 03.Ağustos.1997 tarihli Radikal Gazetesi’nde yayımlanmıştır.)
Evrenin, ışık yılı olarak ifade edilmeye çalışılan yaşının yanında, en gelişmiş sanayi sonrası toplumlarındaki insan ömrü beklentisi (80) seksen dünya yılıdır. İnsanlar, zamanın göreceliğini kavramakta ve yaţam sürelerini (ki onun da kısalığını kavramak için biyolojik ve zihinsel olgunluğa erişilmesi gerekmektedir) anlamlandırmakta son derece güçlük çekmektedirler.

Buna karşın insanoğlunun yaţam sürecindeki temel amacı, kendisini, “egosunu” dünyanın çılgın kalabalığında güven altına almaktır. Onu koruyacak güç de ancak olağandışı bir güç, ilahi bir kuvvet olacaktır. O’nu bulamazsa kendisi bir öğreti yaratacak, (Taoizim, Budizm v.b.) bedenini ayakta tutan, düşünmesini sağlayan ve materyalist olmayan bir soyut kavram (ruh) geliştirerek, fizikselliğin ötesinde, psikolojik olarak kendini -tatmin edecek- bir yöntem bulacaktır. İlahi dinlerde bu yöntemi izlemek için kullanılacak teknikler (ritüeller) “kutsal kitaplarla” ve Tanrı adına hareket ettikleri kabul edilen “elçiler” (peygamberler) tarafından açıklanırken; öğretilerde, söz konusu akımın kurucuları bunları bildirirler. İnsanoğlu da bu yöntemleri uygular, gereken teknik ve pratikleri yerine getirip, “anlamlı” bir yaşam sürdüklerine güvenerek, vaadedilen ödüllerin çekiciliği ve tanımı yapılan cezaların ürkütücülüğüyle, düşünsel veya ruhsal (psikolojik) dengelerini korumaya çalışırlar. Çünkü hemen her konuda insan psikolojisini en rahatsız eden faktörler “bilişsel uyumsuzluklar”(dissonance), diğer bir ifadeyle ikilem ve zihinsel uzlaşmazlık (conflict) içinde olmaktır. Bu aşılamazsa “ruhsal gerilim” de kesinlikle artacak ve ciddi sorunlar ortaya çıkacaktır.

Bu “ruh halinin” edebiyatta en çok işlenen konulardan birisi olduğunu söylemek, sanırım abartı olmayacaktır. Dostoyevski, Raskolnikov’a yaşlı kadını öldürtüp, (yaklaşık) şöyle konuşturur: “Madem cennet ya da cehennem yok, o halde öldür kadını, al parasını!” Ama Raskalnikov başlangıçta reddettiğini sürdüremez, “egosu” ile “superegosu” arasındaki savaşı O’na kaybettiren ünlü yazar, yarattığı kahramanına da suçunu itiraf ettirir. Nietzche daha kararlıdır; “Tanrı Ölüdür.” der ve insanlara nasıl “üstün insan olunabileceğini” anlatır. Sartre, “var-oluşçuluk” çizgisinde önemli olanın, insanın gene kendisi olduğunu işaret edip; onu, metafizifik algılamaların dışında sorumluluklarını özgürce yerine getirmeye davet eder. Camus ise tüm olup bitenlerin ne denli anlamsız ve saçma “absurd” olduğunu, insan yaşamının bu anlamsızlık okyanusundaki durumunu irdeler. Gerçekte, Asya’lı, Afrika’lı veya Amerikalı’sının isteği hep aynıdır. Güvenli bir ortamda, önce kendisi, sonra yakınları, sevdikleri ve (sonra da) diğerleri için, kendi tanımladığı ölçülerde “iyi” bir yaşam sağlayabilmek…

Bu düşünceye bağlı olarak da dünya nüfusunun çok büyük bir bölümü yeknesak bir çizgi sürdürerek kendini avutur, daha zekice(?) davrananlar ise bir çeţit “Pollyanna’cılık” oynayarak yaşamlarına biraz “renk” katarlar. Oysa uğraşılarla dolu ömürlerinde acaba hangi konular ilgisini çekmiş, neleri tasa etmiş, nelere üzülmüş veya sevinmişlerdir? Çoğu sevmiş olmak için sevdiğini zannetmiş; aşırılıktan korkmuş; -bir eğitim alabildiyse, bunun niteliğine göre “iyi insan” ve “iyi vatandaş” olmak için çaba göstermiţş, büyük olasılıkla da “iyilik ve doğruluk” kavramlarını hiç sorgulamamıştır. Belki hiçbir felsefe kitabı okumamıştır. Aile büyüklerinin, yöneticilerin dediğini uygulamış; kendisini, sisteme uyarlamıştır. Bu uyarlama sürecinin getirileri ve kendini özdeştirdiği değerler, onu bir kısır döngü içine yerleştirmiştir. Biyolojik yaş artışıyla ters orantılı olarak, “eski demlerin” düşleri daha bir güzel olunca; yaşam da artık yeniliğe kapanmıştır.

Oysa ki insanoğlunun kendisi ve çevresi hakkında keşfedecek çok konu vardır. Birincil ihtiyaçlarını gideren insan, daha üst boyuttaki unsurlara da ihtiyacı olduğunu anladıkça yaşamdan zevk alabilecek, benliğini tanıyacak ve kendi tekdüzeliğini aşabilecektir. Birey, kendisi ile onu sarmalayan dış dünyayı birleştirebilecek, bunu başaracak bir üst-motivasyona (Maslow’un terimiyle, -metamotivasyon-) sahip olabilirse daha çok tatmin olacaktır. Sürekli olarak günlük, belki gerekli fakat sıradan isteklerini gidermek için uğraşan bireyin resimden, müzikten ya da güneş ışıklarıyla yıkanan saksı içindeki bir çiçekten zevk alması ne yazık ki herkes için geçerli olamamaktadır. Bir düşününüz kaç kere bir şarkıyı dinledikten ya da seviştikten sonra gerçekten orgazma ulaştığınızı… Yoksa bunu düşünmekten utandınız mı? Veya hiç aklınıza gelmedi mi?

Gene Maslow’un ifadesiyle işte bu tür deneyimlerdir insana “kendisini buldurtan.” Onun için de ünlü psikolog, bunlara “doruk-deneyimler” (peak-experiences) adını vermiştir. Burada yanlış anlaşılmaması gereken doruk-deneyimlerin, kesinlikle “dolçe-vita” anlamına gelmediğidir. İkinci bir nokta da -kanımca- bir kültür çemberi içine hapsolan, geleneksellikten kurtulamayan insanların, gene klasik eğitim yöntemleriyle bunun dışına çıkmakta zorlanacaklarıdır.


Özellikle dinlerin ve öğretilerin insanı “olgunlaştırmak, kendini buldurmak” gibi temel felsefelerinin yanlış algılanması, bireylerin görüş alanını daraltarak yeni sorunların doğmasına neden olabilmektedir.

Türkiye, günümüzde böyle bir süreci yaşamakta ve insanlarımız, yaşamla kendilerini özdeştirebilecekleri, yaşamın kalitesini yükselten güzelliklerden kaçmakta veya ona da sınır koymaktadır. Çoğunluk, ne Yunus Emre’nin “Ete, kemiğe büründüm; Yunus oldum göründüm!” dizesinden; ne de yakında yitirdiğimiz Külebi’nin, “İzmir’in denizi, kız; kızı deniz/sokakları hem kız, hem deniz kokar…” ifadesinden bir anlam çıkarmaya uğraşmaktadır. Bütün yaşam, şu dünyayı “kazasız-belasız” sürdürme gayretinden ibarettir. Sınırları aşmayı düşünmek bile çoğu kez yasaktır bu ülkede! Düşünenlerini cezalandıran bir toplum, kendisinden korkan “nevrotik” bir toplumdur. Onun için de insanlar enerjilerini harcamak için kendilerini hapsettikleri, değişik açılardan sorgulayamadıkları “değerler” adına şiddete başvurma yolunu seçebilecek veya çevrelerine bir duvar öreceklerdir. Ve öyle de olmaktadır…

Bu bağlamda, kültürler, gönüller arasında “kapılar-köprüler” açmaya çalıştığını ileri süren bir sanatçı STV’deki programlarında her konuda dinsel motiflere atıfta bulunmasını, kısa süre önce Urfa’dan yapılan bir canlı yayında kendini savunma ihtiyacı ile: (net anımsamıyorum ama yaklaşık olarak) “eğer …TV’de bu programı yapsaydım, bu tarzımı koruyabilir miydim?” sorusunu kendi kendine sorarak, dünyaya başka boyutlardan da yaklaşılınabileceğini göz ardı etmektedir. O’na (*) göre bir “kapı açılacaksa” bu, mutlaka inanç sistemlerini çağrıştırmalı ve olabilirse kendi kültür unsurlarımızdan biriyle de bağıntısı kurulmalıdır! Bu durumda, söz gelimi, çalışma odanızda bir “nü” asılı olabileceği yerde, tarihi bir çeşme gravürü olursa, öz kültürümüze başkalarından daha fazla duyarlı olunduğu mesajı mı verilecektir? Ya da ikisinin yanyana gelme olasılığı yok mudur? Yoksa eşsiz kültür birikimimizin mirasına postmodern bir yaklaşım yapmak pek konvensiyonel değil midir? Bir müzisyen olarak değer verdiğim Noyan için, günümüzde genç kuşağın tanımadığı ve dinlemediği ilginç müzik cümleleri ve ritme sahip “uzun havalarımızı” acaba sadece özel dinletilerle korumak mı; yoksa örneğin Bela Bartok’un (üstelik, Türkiye’ye gelip, Adnan Saygun’la çalışarak) yaptığı gibi yeni uyarlamalarla mı verebilsek daha yararlı ve yaratıcı olunacaktır? Ya da acaba R.Özbek’in kreasyonlarının ABD’de çok ilgi gormesi, Tütk kültürü ve çağdaş moda dünyası arasında bir “köprü kurmak” anlamına gelmemekte midir?

Sanıyorum ki sorun, önemli ölçüde kendimizi, benliğimizi, gereksinimlerimizi tanımlayamamaktan ve düşünce dünyamızı bir “dikdörtgenin” içine oturtan toplumsal yapımız ve eğitim sistemimizden kaynaklanmaktadır. Sadece bizde değil, pek çok ülkede İsa’dan 2000 yıl sonra evrensel normlara ulaşmamakta dayatanların oranı, korkarım ki, bu dünyanın “uygarlık” hakkında alınacak çok yolu olduğunun bir işaretidir. İnsanoğlu, yaşam sürecinin anlamsızlıklarla dolu olduğunu ve asıl “uğraşın” bu süreçte “espri duygusunu” (sense of humour) yitirmeden, küçük sevinçlerden de, arada “çılgınlıklar” yapmaktan da vaz geçmeyerek dünyayı renklendirmeyi öğrenebilmelidir. Çalışmayı da, aşk yapmayı da, kendisini içine alan zevkli bir ilişkiler yumağına dönüştürebilmelidir.



Bir küçük önerim var. Okumuş bile olsanız, Saint Exupéry’nin “Küçük Prens,” Lewis Carroll’un “Alice Harikalar Diyarında” ve Cervantes’in “Don Kişot” adlı yapıtlarını okumayı bir daha deneyiniz. (İlk ikisi kesinlikle çocuklar için yazılmamış, ama ikincisi gerçekten Alice’e, küçük bir kıza; bir matematikçi tarafından anlatılmıştır!) Sonra da, hangi yapıtta hangi karakteri, hangi bakış açısını, hangi kahramanı kendinize “daha yakın” ve/veya ilginç bulduğunuzu sorunuz? Acaba sizin dışınızda, size “öğretilenlerin dışında” bir başka dünya var mı? Lütfen, bir düşününüz…
Mehmet Yahyagil
(*) Yazarın notu: Makaleyi bu gün okuyacaklar için anımsatmakta yarar olduğundan, söz konusu edilen sanatçı günümüzde de kimi TV kanallarında program yapan Engin Noyan’dır.)
Yüklə 20,53 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə