Yüksel Taylan’ın Eylül 2009’a kadar bütün öyküleri; Başlangıç



Yüklə 0,61 Mb.
səhifə4/9
tarix31.10.2017
ölçüsü0,61 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9

Defol Git Artık
Yazar çok düşünmüş, bir masal, bir heyecan ve çözememiş…
Bir masal gibi başlamak istediğini anlatmaya çalışıyor yazar. Ahenkli olmalı, şiirsel ve akıcı… Masal gibi. Ve bütün noktaları koymalı. Çünkü başka bir dünya yok.
En sonunda başlayamamış tabii ki. Karar vermiş, masal gibi başlamak istediğini ama başlayamadığı için yazmanın, masal gibi başlamaya eşdeğer olduğunu söylemenin yeteceğini düşünmüş.
Okuyucu kendi hayal edecek; portakalı soydum, başucuma koydum, ben bir yalan uydurdum…
Küçük kız, çevresinde daire oluşturmuş öteki küçük kızları sayacak; bir iki üç… Ve içlerinden biri ebe olacak. Onlar, ebe olanı seçtikten sonra, körebe oynamaya başlayacaklar. Bu bir sokak, insanların yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı gezindiği, küçük çocukların oyun oynadığı bir sokak. Bir köşesinde çöp tenekelerinin olduğu…
Yazarın pencereden seyrettiği; karşı binanın balkonundaki teyzenin çamaşır astığı, bir başka balkondaki ablanın camları sildiği, genç bir kızın balkonda kitap okuduğu, bir abinin bisiklet tekeri ile bir şeyler yaptığı, bir başka amcanın hiçbir şey yapmadan yazar gibi sokağı seyrettiği karşılıklı binaların arasında kalan bir sokak.
Sokaktan bir başka ayrıntı; iki araba ardı ardına park etmiş, öndeki eski arabanın kaportasına bir genç yaslanmış, onun karşısındaki iki genç ayakta durmuş sohbet ediyorlar. Onlardan biraz ileride küçük çocuklar körebe oynamayı bırakmış ip atlıyorlar… Ne kadar zaman geçtiyse…
Yazar hala nasıl başlayacağını düşünüyor masala…
Yazar, evin salonunda, salonun camından sokağı seyrediyor.
Okuyucu hayal edebilsin diye yazar evi tarif etmeli; bu bir salon, iki tarafında iki çekyatın, çekyatların karşısında bir televizyonun, iki çekyatın ortasında bir sehpanın, çekyatın birinin duvarla kesiştiği yerde uzunca bir çiçeğin, öteki çekyatın üzerinde duvarda asılı üzerinde kilise-cami-havra figürlerinin olduğu bir tablonun bulunduğu salon… Daha bir sürü ayrıntı var tabii ki, mesela biraz ileride masa, vitrin ve sandalyeler var. Masanın üzerinde mavi bir vazo ve çiçekler…
Yazar bu ayrıntılarla oyalanırken salona bir kadın girdi, üstünde bir şort ve kolsuz badisiyle, çekyatlardan birinin altından bir şey aldı ve tekrar çıktı gitti.
Yazar yarı fark etti, yarı fark etmedi bu durumu.
Kadının peşinden gitti tabii ki, salondan çıkar çıkmaz sağa döndü, antrede yürümeye başladı. Tuvaleti, banyoyu, yatak odasını, bir başka yatak odasını geçti ve üçüncü odaya, çalışma odasına girdi. Bomboş bir oda… Ortaya bir bez serilmiş. Kadın bezin üzerine oturmuş, elini çamura bulamış alçıdan yapılma bir büst benzeri yuvarlağın üzerine çamurları yapıştırıyor, belli belirsiz bir dudak, burun, göz, kulak var… Bir taraftan yerleştiriyor, iyice sıvıyor, sonra düzeltiyor ve söküp atıyor.
Oda bir balkona açılıyor, yazar kadının yanından geçip bu balkona gidiyor. Bu sefer manzara tamamen değişmiş. Bir cadde var ve yığınla otomobil, insan, dükkân, belli ki kadının evi ters yapılmış, evin arka balkonu asıl caddeye bakıyor. Bu yoğun manzara yazarın zihnini bulandırıyor, geri dönüp kadını seyretmeye başlıyor.
Kadının yanında duran telefon çalıyor tam o sırada. Kadın telefona uzanıyor, açıyor, omzuna sıkıştırıyor… Yazar kadını seyrediyor, kadın büstü…
‘’iyi aşkım, senden ne haber? Ne yapayım, evdeyim, büst yapıyorum. Canım sıkıldı sabah sabah. Akşam da fazla içtik. Kalktım, nerdeyse kusacaktım, ilham geldi galiba, ben de bilmiyorum. Sen neden gelmedin ki? Nöbette miydin, pardon ya söylemişlerdi, düşün artık ne hale geldim.
Yok ya o kadar da değil. Annem rahatsızlanmış dün, yanına gittim, doktor ilaç vermiş bir sürü, ona biraz sıkıldım, yaşlandı artık hala koşturuyor, beni dertlendiriyor. İlgilenmiyor ki kardeşim hiç, hayta ne olacak. Bu sıcaklarda öyle deme ama…
Sen gelsene buraya madem öyle, ha işin var, ne işin var, eh bizim senin gibi, ha güldürme beni, yok bizim aşkımız kızım senin gibi, sana aşkım diyorum ya! Ne zaman gideceksin e gel işte o vakte kadar, işten çıkar çıkmaz gelseydin ya, uyurdun burada, korkma yemezdim seni, kızlar zaten ben kalkmadan gitmiş. Ne bilirim nereye gittiler. Ara kendin sor. Hay Allah ya. Dün bir de kandilmiş, bol bol kandilleştik sarhoş kafayla, aman nerden bileceğim, bir ara televizyonu açtı Hatice, orada dua okuyordu millet, biz de okumaya başladık.
Öyle deme ya, bir ara sana kandil mesajı atacaktık, bütün duaların kabul olsun diye. Tez evlenesin, ha ha, herkesin kendi ilgi alanı. Biz kaçırdık treni, ne treni, ben nerden bilirim, tren işte, öküz gibi seyrettiğimiz. Öyle derler ya…
Aman be tamam, ben bir şey demiyorum. Ne halin varsa gör. Tamam, buraya gelirsin o zaman. Ha bu gece, tamam kızım takıl sen. Ben .de burada sapığımla pinekleşirim karşılıklı. Gayet iyi aramız, daha çok rahatsız etmeye başladı. Evlenmek istiyormuş. Evli, olsun beni de istiyor. Ne yapsın, yaşlanmış artık, eh eşi de yaşlı, tatmin olamıyor herhalde, bana dikmiş gözünü. Olsun ya, uzaktan seyrettiği sürece. Tamam, yüz vermem rahat ol.
Tamam, aşkım, evdeyim ben, gelirsin işte uymazsa, bay bay canım’’
Kadın bir taraftan konuşurken bir taraftan büstü iyice mahvetmişti, telefonu kapatıp kenara attıktan sonra büste daha bir dikkatli baktı ve canı sıkıldı. Ayağa kalktı. Derin bir of çektikten sonra banyoya gitti, ellerini yıkamaya…
Çamur ellerinden aktıkça daha da sıkıntılardan kurtuluyormuş gibi geliyordu kadına. Bunu yazar iyi biliyordu. Hissediyordu çünkü kadın hafifledikçe duygularının tırmanışa geçtiğini… Kadın banyodan çıkıp mutfağa doğru yürümeye başladı.
Siyah saçlarını oldukça kısa kestirmişti.Heykeltıraşın son zamanlarda içine düştüğü bunalım tam anlamıyla bir aşk hikâyesiydi. Yazar için anlatması zor çünkü yazar da aynı sıkıntılardan muzdarip. Nihayetinde bu konuları tek taraflı anlatmanın hiç kimseye bir faydası olmadığı için yazarla karşılıklı bu konuyu hiç konuşmadılar.
Fakat yazarın bildiği kadarı ile kadın uzun süredir biriyle birlikteydi ve adam bir sabah hepsi bu kadar deyip çekip gitmişti.
Eh, normal bir olay bu! İnsanların hayat üzerine kurguladığı bağımlı ya da bağımsız değişkenlerin ortak noktası heyecan ve farklılık üzerine kurgulanıyor.
Hiç kimse bir noktadan sonra zorla bir ilişkiye katlanacak ya da tatmin duygusunu bir ilişki için törpüleyecek diye bir şey yok.
Yazarın korkuları ile bu kadının değişkenleri çok fazla farklılık göstermediği gibi, çok fazla olmasa da çatışıyordu. Ama bütün bu değerlerin ortalamasına bakıldığında ortaya bir çelişki çıkmıyordu.
İtiraf etmesi güç ama enikonu düşünüldüğünde ortaya çıkan temel bir değer vardı o da bağlanmamak üzerine kurgulanmış bir heyecan dizgisi. Yalnız kadın bu ilişkiden tatmin olmamıştı. Olmadığı için de ilişki eteğine yapışmış her tarafından kadına göz kırpmaya devam ediyordu.
Şimdi; kadın buzdolabından kendine bir portakal suyu aldı ve salona geçti çoktan. Yazar da. Yazar bütün bunları anlatırken, kadın sehpaya portakal suyunu koymuş, CD çalarda bir marş çalmaya başlamıştı.
Yazar da her zamanki yerde yerini aldı, yani pencerenin önünde, şöyle bir aşağı baktı, güneş sokağa vurmaya başladığından salona da geliyordu ve çocuklar sokakta ip atlamayı bırakmıştı. Arabaya yaslanmış gençler ise gözükmüyorlardı.
Karşı balkonda asılı çamaşırlar rüzgârla birlikte bir ileri bir geri sallanıyordu… Geri kalan manzarada değişen pek bir şey yoktu, abla sildiği camı değiştirmiş, genç kız hala kitap okurken abi bisikletle uğraşmaya devam ediyordu…
Okuyucunun tahmin ettiği gibi yazar hikâyenin sonuna geldi. Bakalım bu sefer nasıl olacak?
Kadın yazara dönüp dedi ki; akşam telefonuma mesaj atmış, okumadım bile, sadece defol git artık diye cevap yazdım.
Yazar devam etti bu söz üzerine; hayatın, sana sunduğu bütün nimetlerin ortaya çıkaracağı tek etken iktidar arayışlarının erdemli ya da erdemsiz olması üzerinedir. Hepimiz defol git diyoruz ama hiç birimiz senin gibi haykırmıyoruz… Seven aşkını söyler, sevmeyen susar…
Kadın duraksadı. Haydi, o zaman, gidelim, bu evi satalım, hem sapığımdan hem de onun hayaletinden kurtulmuş oluruz.
Kurtulmayız dedi yazar, kurtulursun, çünkü sen kapıdan çıkıp gideceksin, ya ben?
Vazo
Azad jalûziyi aşağı indirdi, yukarı çekti, aşağı indirdi, yukarı çekti, aşağı indirdi, yukarı çekti, aşağı indirdi, yukarı çekti…
Duvarları yeşil renkli, cama yakın yerinde büyükçe bir masa, masada bilgisayar, bilgisayarın üzerinde çerçeveli bir fotoğraf, fotoğrafın yanında ajanda, ajandanın üzerinde kâğıt olan ofis ki bu ofisin duvarında bir de Picasso’nun ‘zeytin taşıyan güvercin’ tablosunun imitasyonu. Ama güzel bir imitasyonu, imitasyon tablonun biraz ilerisinde büyükçe bir kitaplık, kitaplıkta birçok kitabın arasında bir CD çalar; hatta Ricardo bile, hani vatansız Ricardo, burnumun dibinden geçti geçen gün beni tanıyamadı diyordu Attila İlhan.
Burnunun dibinden geçmişti ofise gelirken Ufuk, tanıyamamıştı. Konuşmakla konuşmamak arasında tereddüt ettiği belli olan bir adamın nasılsın Azad dediğini bir de beyazlamış saçlarını elleri ile kaşırken ben hep aynıyım, bildiğin gibi dediğini hatırlıyordu ama yüzüne gelen ağırlaşmayı, çiziği, kırışıklığı, gözlerindeki yorgunluk yansıması hiç gitmiyordu gözünün önünden.
Bir yukarı bir aşağı şerit perde ile oynarken caddeyi seyrediyordu da, biri çıkıp sorsaydı caddede ne var diye cevap verebilir miydi? Oysa caddede bir kadın küçük bir çocuk ile ki bu çocuk; bir anaokulu çocuğu olduğu her halinden belli olan, şirin, minik, pembe elbiseli bir kız çocuğuydu, kadın bu küçük çocuğun ellerinden tutmuş yürüyordu…
Ufuk’la beraber gittikleri bir tatil beldesi vardı, nasıl da unutmuştu. Bir göl olmalıydı. Bir parça kumdan yapılma plajı vardı, çok gençtiler o zaman, daha Nazlıcan’a âşık bile değildi o zamanlar. Halkından bile haberi yoktu, ne halkı, hayatından haberi yoktu. Özgürdü o zaman, sanırım diyebilirdi buna! Özgür müydüm diye soracak kadar ileri gitmemişti tutuculuk damarlarında ama bir solukta evet özgürdüm diyecek kadar özgür müydü?
Özgürdü, evet, öyle karar verdi Azad, bıraktı jalûziyi bir çırpıda masaya yaklaştı, ajandanın üzerinde duran kâğıdı aldı, bir kalem çıkardı cebinden ve bir köşesine; evet özgürdüm yazdı, katladı kâğıdı, ajandanın arasına koydu ve öylece masaya geri bıraktı.
Bir akşam, sonbahar akşamı idi, Ufuk’la beraber bir deniz kenarında şarap içiyorlardı. Ufuk’un cebinde bir gün önceki eylemden kalma yarım bir mum vardı. Öteki yarısını öldürülen bir yazar ki yaşadıkları şehrin neresi olduğunun bir önemi olmasa bile yaşadıkları ülkede onlardan çok vardı, yazarı anma gecesinde yakmıştı Ufuk, mumu yarısında söndürmüş, cebine koymuş ve öylece gözlerini seyre dalmıştı kız arkadaşının… Öyle söylemişti Azad’a, sonra mumu yakıp şarap içtikleri toprağın üzerine öylece bırakmıştı Ufuk… Yazarlar ölmezdi.
Nasıl da hatırlamaya başlamıştı, kahretsin, Ufuk dediği, saygıyla andığı arkadaşı daha Nazlıcan’ın onu terk ettiği akşam evine alıp sevişen adamdı. Gitmesine göz yuman adamdı. Nazlıcan’ı aradığında, seni ölecek kadar seviyorum dediğinde hala onunla sevişen yine Ufuk’tu… Sevişmeyi bırakıp telefonu açan da Nazlıcan’dı, o da aşkın içinde bir yüzdü…
Kapı açıldı, irkildi Azad, içeri bir kadın ki bu kadının elini şirin, minik pembe elbiseli bir kız çocuğu tutuyordu, çocuk annesinin elini bıraktı hemen koştu babasının kucağına zıpladı ve öylece başını omzuna koydu, Azad o halde ayağa kalktı, kadının yanına gitti.
Küçük kız Azad’ın kucağından indi, babasının ofisine her geldiğinde oynamaya başladığı toplarla yeniden oynamaya başladı. Bir taraftaki topu ötekine çarptırıyordu ve topların birbirine çarpmasını seyrediyordu. Toplar birbirine çarptıkça da yaptığı işin marifeti ile annesine ve babasına bakıyordu, oysa kadın kocasını öptükten sonra acele ve panik ile anlatmaya başladı…
Özge ölü bulunmuş dün akşam. Ben Melek’lerde televizyondan gördüm, apartmanın önünde gazeteci kaynıyordu. Buraya attım kendimi. Bugün öğle haberlerinde gösteriyorlardı, çok kötüymüş hem de…
Dur hayatım sakin ol, nasıl ölmüş… Umarım cinayet değildir.
Oysa kadın, anlamsız yüzle kocasına bakıyor adamın kendisine işaret ettiği koltuğa oturmaktan çok daha da panik bir hale bürünüyordu her geçen saniye…
Ah benim Özge’m, kim kıydı sana, nasıl kıydılar o güzel yüzüne. Önceki gece de evine gelmemişti, dün de gelmeyince merak etmedim değil hani ama şu şehir merkezinde bir arkadaşı var ya, bize de gelmişti, onda kaldı zannettim. Arayıp sormak da aklıma gelmedi. Nereden bilebilirdim ki…
Dur canım sakin ol.
Öyle deme, Melek’lerde ağlamamak için zor tuttum kendimi. Duramadım orada da, evime de gidemiyorum ki, soracaklar Özge nasıl bir kızdı diye, ne diyeceğim, bir sabah ansızın kapıyı çalıp elinde kahvelerle geldikten sonra kahveyi bir kenara bırakıp küçük bir kız çocuğu ile şarkı söylerken dünyayı unutacak kadar özgürdü mü diyeceğim?
Anne Özge ablama ne olmuş? Ölmüş mü?
Yok, bir şey canım, biraz hastalanmış ama iyiymiş.
Ama ölmüş dedin demin.
Öyle mi dedim, yok, hasta, gelir, gelince sorarsın.
Gelsin, bana resim yapacaktı, öğretecekti, akşam gelirim dedi hala yok.
Dudağını büktü küçük kız. Azad ona kıyamazdı. Kızının bu haline dayanamıyordu ama şimdi üst üste yaşadığı iki şok, işte Azad hangisine nasıl üzüleceğini bile bilemedi.
Özge, bu deli kız kaç yıldır komşularıydı, beraber pikniğe bile gitmişlerdi bir bahar güzelliğinde, bir arkadaşı vardı, adı neydi hatırlamıyordu ki, memleketi kurtaracağını söylüyordu, onu unutamazdı, yaparsın sen beceriklisin sen diyordu Özge, kurtarırsın, nasıl da gülmüşlerdi.
İki hınzır, kızından daha çocuk yetişkin, ah Özge, ah deli kız, benim kızımı bırakıp nereye gittin, bak ona resim yapacakmışsın.
Kadın koltuğa oturdu, hala ağlamamak için kendini zor tuttuğu belli oluyordu her halinden. Küçük kız topları bıraktı, sehpalardan birinin üzerindeki vazoyla oynamaya daldı, bu vazonun içinde hiçbir çiçek yoktu. Mavi bir vazoydu. Beyaz çizgiler vardı üzerinde, Azad kızı seyrediyordu, eşinin karşısına oturmuştu. Kırmasaydı ya vazoyu.
Her eline aldığında öyle söylerdi kızına Azad, aman kızım derdi, ona bir şey olmasın. Kızından bir esirgediği şey vardı o da vazo.
Mavi bir vazo, beyaz çizgili, Azad’ı yarım saat beklettikten sonra kendini affettirmek için aldığı belli olan ki bu Azad’ın işine yarayacak bir şey olmadığı gibi, Azad’ın ona aldığı çiçekleri birkaç günlüğüne koymak için Nazlıcan’ın aldığı bir vazoydu. Öyleydi. Bir kadın, beklettiği için, hem de yarım saat beklettiği için sevgilisine hediye almıştı, hediye de bir vazo ama o gün Azad için önemliydi. Bir sergiye gideceklerdi ve geç kalmıştı Nazlıcan…
Öyleydi işte ondan seviyordu Azad Nazlıcan’ı… Bunca yıla rağmen. Ah Özge’m dedi kadın yine.
Küçük çocuk annesine baktı ve bağırmaya başladı; söylemiyorsun bana, Özge ablam bir daha gelmeyecek değil mi, kandırıyorsun beni…
Hayır diyecek oldu kadın. Çocuk anladım ben dedi, vazoyu yere attı babasının kucağına koştu, kadın ağlamaya başladı, Azad’ın dilinden bir Nazlıcan! çıktı, vazo kırıldı… Kadın fark etmedi…
Böcük
Pis böcük dedi Ayten tezgâhın üzerindeki karıncaya…
Bu bir eğlenceydi, hayat, işte o eğlenceydi. Sağına soluna yerleştirilen bütün kurguların, mücadelelerin, ideolojilerin hepsi birer eğlenceydi. Tezgâhın üzerindeki karınca gerçekti. Oradaydı ve bütün bir sürüden kopmuş halde bir başına bir şeker kavanozunun peşinde koşuyordu. Görmediği bir şeker kavanozunun peşinde, bulabilse sürüyü peşine takacaktı. Orada bir yerde olmalıydı…
Pis böcük dedi Ayten.
Elindeki bir bardak sütü, bir bardak çayı ve sahteden öteye kurgulanmış bir mutluluk sahteliğini, yok, öyle basit kurgu değil bu travma değil. Tamamen gerçek. Gerçek bir mutluluk, bir bardak süt, bir bardak çay ve televizyonda 1’den 5’e kadar sayan bir küçük kız, bir çizgi film…
Bir küçük çocuk, kızla beraber, etrafındaki hiçbir şeyi umursamadan 1’den 5’e kadar sayan bir küçük çocuk. Bir iki üç… Anne sen de say…
Tekrar; bir iki üç dört beş…
Şimdi sütü içmelisin, kahvaltını yapmalısın.
Anne ben neden bu sabah okula gitmiyorum?
Bugün okul yok, bugün ve yarın gitmeyeceksin…
Hani her gün gidecektim?
Yatacağız kalkacağız. Yatacağız kalkacağız ve sen okula gideceksin.
O zaman neden uyandım?
Bilmem, uyanmak istemişindir. Herkes gibi, hem sen sadece okula gittiğin zamanlarda mı uyanıyorsun?
Olsun uyurdum belki.
Uyumadın ama bak, haydi onu da at ağzına, aferin oğluma benim.
Aferin tabii ki…
Ellerini havada sallayan sonra da çatalı tabağa vurup, tabaktaki yumurta, peynir, salam adına her ne denirse densin kahvaltı mönüsündeki yiyeceklerden birini, bir kaçını ağzına atıp, gülümser bir suratla, dudağındaki süt izlerine aldırmadan gülümseyen bir yüz bu, çocuk bir kez daha yeniledi; aferin tabii ki…
Bu aferin onaydı ve bu ara sıra söylenen aferinlerin kıymetini biliyordu. Ellerini yine yumuk yumuk yaptı ve dudağını büktü… Yeterdi o kadar, her sabah her sabah neydi bu işkence. Ayaklarını salladı sandalyede çocuk.Pis böcük dedi Ayten.Çocuk yumuk yumuk yaptı yüzünü ve haydi elini yüzünü yıka o zaman demesiyle küçük çocuğun sandalyeden fırlaması bir oldu…
Pis böcük diye bağırdı arkasından Ayten, hışımlı cevabını aldı bir kez daha; böcük değilim ki ben!
Hiçbir şey düşünmemenin ve olduğu gibi sadece bir görüntüye bakmanın ne demek olduğunu, aslında hiç düşünmeden öyle durabileceğinin anlamını kavramıştı ya gidip Elif’e söylemek istediğini de, çok yorulduğunu da bir çırpıda düşündü…
Elini yüzünü yıkamış, yüzünde hala ıslaklık duran küçük çocuğun kucağına atlaması, yanaklarını öpmeye başlaması, hayatın karmaşası, ruh bulanıklığı, çocuğa sarılması, çocuğun boynunu sıkması.
Bir kez daha öpmesi.
Hiçbir şey bu duygunun üzerinde bir yerlerde değildi ki… Burnunu sıktı küçük çocuğun, parmağını yüzünde gezdirdi, böyle zamanlarda hiç tepki vermez gözlerini kısar şirinleşirdi bu küçük yaratık. Bir tür sıpaydı işte, atalarının karnından eksik etmediği bir sıpa. Anaokulu sıpası, daha beş yaşında…
Ah onu nasıl sarmalıydı, korumalıydı, ürktü ve kucağındaki sıpayla beraber ayağa kalktı, televizyonun başına bıraktı onu, sekiz yaşında bir küçük çocuğun aşkını anlatan bir çizgi film başlamıştı ekranda dönmeye, doğru ya, sayı saymayı öğrenmişti şimdi aşkın ve öteki türlü duyguların tatminine gelmişti sıra… Bütün çizgi filmleri öğrenmişti Ayten bu zamanda ve önceki zamanda. Kendi çocukluğunda bu kadar çok çizgi film yoktu. Bir pazar sabahı filmi ya da pazar akşamı sineması, Karla Bonoff’un hayatım şarkısı eşliğinde ve bir Amerikan şehrinin gece yarısı görüntüsü siluetinde bir çocukluk ve uyku saati… Bir de hayalet Casper ile Yakari…
Biraz ileride bir sandalyeye oturup bu küçük çocuğu seyretmeye koyuldu. Deniz’i görmüştü rüyasında. Bir önceki gün yol yapan onlarca işçinin arasında, ona bakarken, gülümsemesini seyrederken kendisini çekiştiren o küçük çocuğu daha çok sevdiğini düşündüğü gibi bir rüya değildi bu.
Bir ırmak ya da göl kenarında suyu ya da suyun üzerinde yüzen bir yaprağı, sırtını yasladığı bir ağaç ya da demir korumalıkta öpmesini beklediği rüyalardan da değil. Bir kırmızı ışığın ya da bir binanın önünde ne olduğu belirsiz onlarca insanın birbirine karışmış görüntüleri arasında beliren karman çorman bir rüya da değil.
Bir sandalyede oturmuş; seni ve beni bu kadar sevmediğim için bana kızdığını düşünmüyorum diyen Deniz’di bu ve rüyaydı… Bir önceki gün gülümseyen ve o sırada hapşıran, o güzel güneş ki bu ısıtan ya da aydınlatan bir güneş… Ne olduğunun ne önemi vardı ki. Deniz oydu ve oradaydı… Binlerce yılın ardından. Milyonlarca…
Anne…
Söyle böcüğüm benim.
Böcük değilim ki ben…
Haydi, sayalım bir iki üç…
Saymak istemiyorum, dışarı çıkalım, parka gidelim.
Yine gözleri yumuk yumuk, kırpık kırpık. O nasıl bakış öyle. Hangi erkek bir kızı tavlamak için böyle bakabilir ki…
Bu saatte!
Daha sonra gider miyiz?
Gidecek miyiz?
Gider miyiz?
Gidecek miyiz?
Gidecek miyiz?
Elbette, ne zaman gitmedik ki?
Geçen sefer gitmedik.
Unutmadın yani.
Gitmedik ama!
Böcük.
Sensin böcük.
Anneye böcük denmez.
Bebeğe denir mi ki?
Bebek kim?
Ben.
Daha dün büyümüştün ya sen.
Okula gitmedim ki bugün.
Okula gidince mi büyük oluyorsun sen.
Böcük…
Pis böcük. Haydi, anne say bir iki üç…
Geldim

Üşüyorum…


Ellerini uzat hayatım bana, bu üşüme; senin bana anlattığın köydeki o küçük kızın saf bir rüyası, hayata başladığı zamanlardaki kırpık kırpık gözlerinden akan gözyaşı olmadığı gibi bütün acılarının üzerine dökülen kamyon dolusu toprak da değil.
Neyin çağırdığını bilemediğimizi çok iyi biliyor olmakla birlikte bizi neyin beklediğini bilemiyor olmak ayrı bir dert. Dert ne ki?
Şarkıcının içten gelen seviyorum seni demesi kadar yalın olan bir duygunun seni kızdıran beni bıktıran bir çıkışa yönelmesinin ardından gelen gecenin bir önceki gece ile aynı olması kadar tesadüf yaşananlar.
Yoksa biliyorum beni düşüneceksin. Düşündüğün yerde olmayacak olsam, senin düşündüğün ben olmayacak olsam da beni düşüneceksin. Bir sabah ansızın küçük çocuğun saçlarını okşarken, ona bu sabah yeniden neden okula gitmesi gerektiğini anlattığın ve her okuldan geldiğinde neden ötekilerle aynı şeyleri düşünmesi gerektiğini söylediğin gibi düşüneceksin.

Sen inanmayacak olsan bile, ben inanmayacak olsam bile. Sonuçta bir sabah kendimizi bir aynanın başında ve bir öfkenin ardından neden olduğunu bilmediğimiz öteki dünyanın nimetlerine bırakacağız. Ayna bize bakmayacak olsa bile. Belki bir örümcek konar aynaya, aynanın üzerindeki herhangi bir çizgiden aşağı sarkmaya başlar halıya kadar. Öteki dünyanın nimetlerinden faydalanmak üzere kendini bir insan ayağının altına, halının üzerine bırakır. Bilirim sevgilim o ayak senin olmaz da, senden uzak da olmaz…


İşte üşüyorum, kalbimden gelen sıcaklığın yüzüme vurmadığı, yüzümün güneşe doğru bakarken gözlerimin kamaşmadığı bir üşüme. Bir sabah ayazında öfkeye yenik düşmüş bir şekilde ellerim cebimde asfaltı arşınlarken gittiğim yolun gitmek istediğim yol olmadığını bildiğim halde gidiyor oluşumun sebebi; Bir asfalt kırma makinesinin bütün sabaha hor gürültüsünü sunarken, ben yanından geçerken düşen yağmur tanelerinin çamura çevirdiği toprağın paçamda yaptığı kir. Bir yeşil çimenin ıslanmış olsa bile üzerine düşen gün aydınlığının sana yansımasının bana hissettirdiği ve senin bana bakarken görebildiğin bir bardak çay ve çaydan yansıyan sevişme duygusunun üzerine düşen iki eldir.
Yoksa sevişmek ne kelime ki, ayıptı biz küçükken, gizli gizli birbirimize abanırdık ve sanki saklandığımız odanın üzerindeki yatağın üstündeki battaniyenin canı acıyormuş gibi gelirdi ötekine de hissetmezdi abanan. Yoksa kimsenin canı acımazdı ama tanrı yasak kelimeler arasına katmıştı sevişmeyi de ilk öğrendiğimizdeki küçük dünyanın arşivini açıp bakmak cesaret ister. Sen yoksun, ben yokum, onlar yok…
Evin soğuk olması bir tesadüf olabileceği gibi sobanın yanmıyor oluşu onu benim yakmadığım anlamına da gelir. Üşüyor oluşum bu iki tesadüfün kesiştiği yerden birbirine kavuştuğunda bana vaat ettiği sıcaklığa denk gelmez ama hissediyor olmama denk gelir, onu da sana bir kelime ile izah edebilmeyi tercih edebilirken bir kelimenin yanına yerleşen ikinci bir kelimenin ortaya çıkardığı cümle senin bana hor bakışın kadar anlamsızlığa sürüklüyor düşünceyi. Düşüncelerin oluşturduğu bir fikir açmazı bu değil ki sen olabilesin bu tek kelimenin öteki anlamı.
Ortada tek bir kelime var, sana onu anlatabilmeyi isterdim ama öncelikle şunu belirtmeliyim ki; herhangi bir günün herhangi bir sabahında öfkene yenik düşer de bir küfür patlatırsan yaşananlara, bilmeni isterim ki bu senin bilebileceğin küfür olmadığı gibi benim hissedebileceğim bir küfür de değildir. Hatta daha önemlisi sen küfür ederken kendi yaşadıklarından pay biçtiğin yaşamdır anlayabildiğin. Bütün çıkarımlarla beraber vatan ve ortak yaşama duygusu adına paylaştığımız ortak olmayan bir kültürün simgesi sayılabileceği gibi daha ileri gidemeyen düşünsel uzvun kendini sıkıştırdığı sıradanlıktır. İşte oraya doğru edebileceğin en yüce küfür bir çiçek açması kadar güzel ve güneş tarafından ısınacak kadar ortada. Gece sokakta üşüyen ve rastgele bir şevk ateşinin aydınlattığı geceden kalma kararan bir ömürdür… Biter ve gider.
Senden bana bir anı kalmayacağı benden sana kalacak olanın da bir etiket olması düşüncesi beni ne kadar yorduysa da yaşam bana bu geceyi ve geceleri ile beraber çok güzel günleri sundu. Üzerime yapıştırdığı etiketi din ile gölgelemeye çalıştığını bilebiliyor olsan bile anlamını ortaya koymamak için neden çırpındığını bir düşünsene. Ben buna seni seviyorum diyebilmek isterdim ama o iki kelimenin vaat ettiği sadece bir karanlığa ya da geleceğe dair umarsızca yayılan bir ateş kadar basittir.
Ya da; ben sana sarılırken senin üzerine düşen uzak durma görevinin benim tarafımdan hoyratça sömürülüyor olması ya da senin bana bakarken gözlerinden düşen yakınlaşma isteğinin beraber seyrettiğimiz gökyüzü kirliliğinden aşağı doğru karşıdaki tepenin üzerine inen sisin bize vehmettiği duygu şehvet olmadığı gibi. Birbirimize sokulurken ortaya çıkan rahatlık, senin daha da sokulabilmek adına daha da uzağa düşen düşüncelerinden ve tam karşımda benden çok uzağa bedenini perçinlerken, elindeki bir bardak çayı ve çayı yudumlayışını ben seyrettim. Ellerinin ve parmaklarının masaya vururkenki yalnızlığına üzülürken ellerimi uzattığımda kavuşan ellerimizin şehvetten çok uzağa düşmesini salık veren bir keyiflenme hali olsa bile daha ilerideki yaşanacak olan halsizlik düşüncesinden dolayı uzağa gidişini görebiliyor olsam da sessiz kalıp o iki kelimeyi söylemeyi sürdürmemin sebebi sadece bir kelimede birleşiyor.
Yoksa ortaya çıkan karşılıklı düşüncelerin insan hayatında oynadığı rolü benden daha iyi bilebiliyor olsan bile benden daha az yorumluyor olmanın sana kattığı yaşamsal sevinci benim paylaşamıyor ve hissedemiyor olmama gelince: İnsanın kendi içinde geliştirdiği bilinci ve duyguyu dışa vururken seyrettiği manzaranın değişimine göre yönünün geliştiğini düşünebilmek ne kadar basit olsa da bir aşkı sunarken ihtiyaç duyulan küçük bir öpücüğün sonuç vermeyecek olmasından korkmak kadar ihtiyaç duyulan öpücüğe imtina ile yaklaşmak önemlidir.
Özenle hazırlanmış bir sofranın bana vaat edebileceği kadar sıcak olmalıydı havanın soğukluğu ile ürküttüğü bilgi dağarcında ortaya çıkan düşünceler. Senden bana gelen şehvet duygusunu her seferinde karanlığa mahkûm edip kibriti çakmak için yeniden ellerine ihtiyaç duyuyor oluşumun şüphesiz kendi içimde bir sebebi ve entrikası olsa bile sana elimi her uzattığımda hissettiğim karşılıksız sevgi düşüncesinin bir aşk olmadığını bilebilecek kadar büyümüştüm oysa.
Nihayetinde; hayatını birbirini hiç tanımadan, birbirine rast gele adayan bir çiftin paylaştığı onlarca yılın aşk olmadığını düşünebildiğimiz gibi diğerini hiç tanımayan birinin ona duyduğu şeye da aşk denemeyeceği ne kadar sabitse bile toplumların ve insanların ona aşk diyor oluşunun sebebi; Şehvetle birlikte kavuşulunca kararmaya yüz tutacak olan iç duygunun yarattığı fırtına, bir heyecan dalgası kadar basit olsa bile hiçbir şey olmasa gerek.
Bir sabah ansızın; ellerinle saçlarını tararken, aynaya düşen örümceğe gülümser ve o halıya düşerken ona basmadan küçük çocuğun saçlarını okşarken ve neden hiçbir şey öldürmememiz gerektiğini ona anlatıyor bulursan kendini. Dünkü gibi bugün de yeniden okula gitmesi gerektiğini söylerken, beni hatırlıyor olabileceğini bilebilmenin bana verdiği acının ortaya çıkaracağı küfrü bir huzur neticesinden birbirimize verebiliyor oluşumuzun sebebi;

Paylaşımında ve adaletsizliğinde ne kadar acı sonuçlarla yaşanıyor olduğunu bildiğimiz dünyaya ve temsilcisi tanrıya ateş püskürecek kadar büyümüş olmamızdır.


Aynı zamanda; birbirimize kadar hissettirebildiğimiz sıcaklığı birbirimizden öteye götürmüyor oluşumuzun ikimize yansıttığı gölgenin herhangi bir nesnenin ışığı kesmesi neticesinde oluşmadığını anlayabiliyor isek. Bütün çıplaklığı ile ışığın önünde hiçbir şey olmamasına rağmen görebildiğimiz gölge bizden de yansımıyorsa; Birbirimizi ne kadar seviyor isek ve birbirimizi ne kadar istiyor olsak bile birbirimizi paylaşamayacak kadar küçük olmamızdır. Buna aşk diyor olabilmek için senin bir sabah heyecan ve fırtına ile beraber dinginleşmiş bir halde gökyüzünü ve yağmuru seyrediyor, benim iş makinelerinin arasında çıkan gürültüde ve aynı yağmurda çamurlaşan yeryüzünün ikimize de bahşedebileceği bir iç huzuru hissedebiliyor olmamdan geçer.
İşte o zaman şunu diyebilirim; bir kelime ile izah edebilecek bir dinginlik sertifikasının bana verdiği huzur ve bulamaç bir dünyanın gözlerimde oluşturduğu isteksizliği ve fırtınanın önümde çıkıyor olmasının ne kadar önemsiz ve hissiyatsız olabileceğini görebiliyor olsam da elimden dökülen çiçeklerin düştüğü çamurun aslında sen olabileceğinin göstergesidir bütün hayat. Kavurmasın güneş diyebilirim, yok, bırak kavursun güneş, çiçekler sert bir zemine düşsün ki diyebilelim tek bir kelime ve onun yanına yerleşen ikinci bir kelimenin ortaya çıkardığı cümle aşkı izah etsin, nihayetinde ben üşüyorum ama bildiğim ya da sana söyleyebileceğim bir şey var; geldim…

Yüklə 0,61 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə