Yüksel Taylan’ın Eylül 2009’a kadar bütün öyküleri; Başlangıç



Yüklə 0,61 Mb.
səhifə6/9
tarix31.10.2017
ölçüsü0,61 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9

Kalp
Gece;
Sarılmak istedim yine sana. Sevgiyle. Giderken bıraktığın hayat, ıslaklık ve aşk adına…
Gözlerini hayal ediyorum. Sevgiyle bakan gözlerini, sıcak ve güven veren. Ara sıra elimi uzattığım yüzünü ve hiç bırakmadan öpmek istediğim dudaklarını. Gözlerimin içine bakıp seviyorum dediğin anları. Yoksunluk olsa gerek. Olmayan bir hikâyenin boş kahramanları gibi savrulmak... Sonunda uzağa düşmek senden...
Koşmak merdivenleri. Kapıda beklemek. Sana ulaşmak. Kalbine dokundurmak elimi, bedenine dokunurken ki her hareket, her kıvranış, hissetmenin doruğundaki her duygu... Gece, rüzgârın sesi, senin sesin ve aşk… Yaşanan her an. Kış akşamının sert soğuğunda inlemenin tam ortasındaki ter, sabaha uzanan karanlığa adanan her bir sevgi sözcüğü, fısıldamalar. Dokunan ellerimin ucundaki zevk... Dokunuşların yarattığı ahenk ve benim sesim. Sevgiyle baktığım gözlerim. Sevgiyle bakan gözlerin... Tel tel dökülen iki beden... Yorgunluğa adım atan hırs. Sarıldığın an. Sıkı sıkı hiç ayrılmak olmadan... Geleceğe dair beklentiler.
Geceden kalan ve sabah kollarımda uyandığın an…
Geçmişten kalan bir rivayet, sanki bir aldanış, sahte bir aşk hikâyesinin terk edilen bedeni...
Gidiyorum.
Sendin bir anda hayatım dediğin insan. Aslında kader de aradığım dost. Yok, sen benim kadınım.
Zor geldi bana sensizlik. Soğukta, karanlıkta… Seni düşünüyorum. Her nefes çekişimde, ıslanmaya yüz tutmuş gözlerle. Sigaramın ateşi aydınlatıyor bazen odayı. Olmayan tek şey sensin. Sadece resmin kalmış masamda, ona bakıyorum, her nefes çekişimde. Her sahte aydınlıkta gözüm takılıyor. Siyah bir çerçevenin içinde... Gülümsediğin zamanlarda çektirmişsin o fotoğrafı.
Bana gidiyorum dediğin an geçiyor gözümün önünden. Hatırlamak istemiyorum. Nefretle anacağım bir an olsun hayatıma dair. Unutmak, ama gitmiyor hiçbir hatıran. Yâd ediyorum sevgini. Rahiplerin tapınaklarında taptıkları gibi, soğuğu hissederek, içimi ısıtan her hatıran, yüreğimi yakan, beni yakan...
Bu odada seninle geçirdiğim her an. Kısa bir aşk uzun bir nefret sanki.
Yaşam bu. İnsanı öyle mutlu ediyor. Öyle tatlar, dokunuşlar bırakıyor. Beklemediği bir anda öyle heyecan veriyor ki… Sonra bir çırpıda alıp götürüyor her şeyi. İnsanı bir başına, bir odada, ıslak gözlerle, bir kadının arkasından bırakıyor. Seviyorum dedikçe geri adım atıyor aşk.
Ya da bu ben değilim…
Senin arkandan, sıcaklığını özleyen, yalvaran insan…
Yağan yağmurun sesine bırakmak istiyorum kendimi. Her damlada seni duymak istiyorum. Çıkıp bağırmak istiyorum. Her damlaya… Sadece seviyorum diyebiliyorum. Kısık bir sesle nefret etmeden.
Bıkıp usanmayan bir su sesi geliyor. Ciğerlerimi yakan bir duman, hissediyorum. Düşünüyorum, zamanın durduğu o anı, ‘gidiyorum’ dediğini, sana yalvaran gözlerle bakmak istemediğim.
Sanki yaşayacak mutlu güzel günlerimiz varmış gibi hayal ediyorum. Sanki geleceğe beraber adım atabilir, sen yaralı bir kuş benzetmesi. Ben gelecek arayan insan. Mutlu olacağımız birkaç gün. Onu da en güzelinden yaşadık herhalde. Hepsi burada kalsın dediğin an, bu kadar çabuk mu diyemedim.
Her ilişkinin bitişi kadar ürperti verici bir terk ediş, geleceğin günü hayal etmek geriye kalan… Bana tekrar dokunacağını beklemek. O zaman farklı yaşar mıyız? Ben sana kal diyebilir miyim?
Şimdi kal desem kalır mısın? Yaranı sarabilir miyim? Yoksa gerçekten gitmen gerekiyor mu? Ya da hiç fark etmez, nerde kal denirse orda kalırım… Böyle mi bakacaksın bana, seni terk eden insanın acısını mı akıtacaksın.
Belki bunun için kal diyemedim.
Belki geleceğimi seninle paylaşmak istemediğimden!
Sevmiyor muyum seni, birkaç günlük tatlı bir aşk mısın benim için. Geleceği olmayan.
Senin için; terk edenin acısını saracak bir hasta bakıcıyım. Sana onu unutturacak. Ya bana seni kim unutturacak? Seninle olmayacağını bilen erkeklik mi? Benden öncekinin acısını yaşatan sen mi?
Sadece bu gecelik seni düşünüyorum. Çok fazla dert etmeyeceğim. Uzaklaşacağım daha öncekilerden nasıl uzaklaştımsa. Ama zaman zaman hatırlamayacağım demeyeceğim. Ya da sen gelirsin ansızın. Yine yaralandığın zaman, belki bir adım atarsın bana doğru. Sonra birkaç gün içinde yine gidersin. Böyle daha güzel. Daha fazlasını istemek ne senin hakkın, ne de benim. Öyle orta halli bir ilişki, belki başkalarıyla mutlu oluruz karşılıklı. Ya da sen mutlu olursun ben seni hatırlarım.
Ben mutlu olur muyum onu bilmiyorum, sana doğru atmadığım adımı başkasına doğru atar mıyım? Hep hatıra mı bırakırım geçmişe.
Ara sıra böyle karanlıkta günah mı çıkartırım. Tanrı’ya şikâyet mi ederim? Yine tatlı hayaller kurup uyur muyum sonra. Sabah kalkıp aynı hayata devam eder miyim? Sana uzanmadığıma pişman dolaşır mıyım ortalıkta. Kal demeyip seni bırakmamak. Gitmene izin vermemek. Ya da kapımı çalan rüzgâra senin adını yazmak. Sevmek isterdim aslında ben onu demek.
Sonra neden sevmediğimin yorumları bıktırırcasına… Senin gitmene neden izin verdiğime sebep bulmak...
Benden öncekini bilmenin içimdeki acısı galiba sebep aratmıyor bana. Pat diye cevabı yapıştırıyorum hemen. İşte bunun için gitmesine izin verdim diye. Neden kal dedin deseler, onu açıklamak daha zor. Benden önce dedim çıktım işin içinden.
Kimin kime iyi davrandığının ne önemi var hayatta. Sen burada yoksun, kimse yok. O zaman burada olanı sorgulamak kimin hakkı. Her sorana verilecek cevap basit değil mi? ‘sen de yoktun’
Kader mi bu soruya cevap verecek. Yoksa herkes kendi adına mı?
Kader cevap verecek çünkü o her şeyi açıklar. Ben öyle istedim der hiç cevap veremiyorsa. O zaten en büyük cevap. Diline yapışmıyor mu insanın ben öyle istedim demek. Sonra kader öyle istedi demek. Biz de mi öyle diyeceğiz. Ben kendi hesabıma öyle demek istemiyorum. Senin gitmeni ben istedim.
Bakma öyle, burada seni adet yerini bulsun diye düşünüyorum. Yoksa burada böyle düşünmek yerine yanına gelip gitme derdim…
‘seninle mutlu olmak istiyorum. Bana sürekli acı yaşatıp durma. Ben sana nasıl kucak açtımsa sen de öyle yap.’
Yok, aşkı bir iyiliğe karşı satın almaya kalkacak kadar küçülmedim daha.
Bir kadını para verip nasıl satın almıyorsam sana da iyiliğime karşılık demem. Çünkü benim verdiklerim senin bana yaşattığın mutluluğun yanında hiç kalır. Yoksa burada oturup seni düşünmezdim.
Hem en ağır bir duygu olsa bu gerek, sevilmeden aşk yaşamak. Senin beni sevmeden yanımda kalman, benden uzakta bir kere beni düşünmen çok daha mutlu eder.Benim yanımda benden uzakta olacağına.
Senin bana yaşattığın acı da her şeyin yanında fazla gelir. Gitmen değil, bana yaşattıkların. Daha yeni fark ediyorum aslında ne kadar acı çektirmişsin bana…
Nasıl da ortada bırakmışsın. Seninle ve birçoklarının ortasında öylece kararsız... Nereye gideceğini bilemeyen mahzun çocuklara çevirmişsin beni.
Yoksa beni tanıdığın an ben seninle mutlu olurum diye düşünmedin mi ben sana anlatırken…
Mutlu olmak istediğim insan o değil diye mi düşündün benim için. Çok mu etkisindeydin seni terk edenin. Beni ona bulaştırdın. Beni ona benzetmeye kalktın. Bende onu aradın, benle onu paylaştın.
Belki bir gün ikimiz bir ilişki yaşarız umuduyla beni böyle düşündüren gidiş. Evet, belki bir gün, biz gerçekten beraber oluruz. İşte o zaman gelecek olur mu ikimiz adına? Geçmişin izlerinden kurtulup ikimize ait bir dünya oluşturabilir miyiz? Ya da ben bunu yapabilir miyim? Unutmak için geçecek olan sürede seni tamamen geride bırakırsam. Ya sen de sıyrıldığım izlerden biri olursan. Ya sana tekrar sarıldığımda bu teni bu nefesi bir yerlerden hatırlıyorum da nasıl hissetmişim onu bilmiyorum dersem. Ya da sen bana hiç gelmezsen. Bana ait olmadığın bu birkaç gün gibi bana ait olmayacağın birkaç gün daha olursa.
Nasıl olsa birbirine alışık iki ten, dokunsam ne olur, dokunsan ne olur. Hatırlasam ne çıkar, hatırlamasam ne çıkar. Hep böyle darmadağın mı yaşayacağız.
Bana onunla beraber olduğun anları anlattığın gibi benimle yaşadığın şu birkaç günü başkası ile paylaşıyor musun? Yoksa değersiz olan ben miyim sadece.

Onunla seviştiğin an, öperken, dokunurken, sana bastırması için ne kadar yalvardığını, nasıl terlediğini, nasıl koştuğunu sabaha kadar zevk çağrışımlarında… Öfkeye karışan zevk iniltilerin, nefreti boğan vücudun, sarıldığın huzur anları, uyandığında hissettiğin boşluk ve kadınsı haykırışları, kadın vücudunun…


Sen bunları anlatırken, ben seni kollarına almış nasıl dinliyordum. Nasıl mazoşist, nasıl aptalmışım. Ne kadar saf… Kollarımda sen, dilinde başkası, küçücük anımın kendime zehir olan akıntısı…
Hani önüne ne konarsa onu izler seyirci derle ya, hani seçmeyi ya da karşı gelmeyi bilmez gibi. Ben de öyle sen bana ne verirsen onunla yetindim. Kollarımda sen, yalvarmaların ve seninle asla paylaşamayacağım zevk çağrışımları.
Nasıl mahvettik bu kısa aşkı. Nerede yaralandı kalplerimiz. Keşke o anları bana yaşatmasaydın. Zehri önce bana tattırmasaydın.
Bahsetme bana diyemedim, kollarımda sen, dilinde hüzün, bende akan sahip olamama duygusu. Kaybetmenin yeni bir hatırası! Bir başka versiyonu! Bir başka efsanesi! Her şeye alışırım da senin böyle gitmen, üstelik seni bir başkasına yalvarır halde hatırlamak, insanlığın verdiği en büyük sınav olsa gerek.
Bütün o anlardan sonra dost olabiliriz ancak. Evet, çok iyi dost, samimi bir arkadaşlık... Yaşanamayacak bir aşk aramızdaki. Ben burada böyle oturmuş nerede hata yaptığımı düşünüyorum oysa. Benimki seninle aşk yaşamak değil, bir başkasının yerine geçmeye çalışmak. İşte bunun için sana gitme demedim.
Kalman hiçbir şeyi değiştirmez. Küçük, minik, tatlı ve kısa bir aşkı ne hallere soktum… Soktun… İzahı var mı? Ruhuma nasıl anlatırım o salak hallerimi? Hatırlamaz mı kalbim yıllar sonra… Başlarım senin eski aşkına demek varken, dilim tutulmuş halde sabaha kadar önceki zehri soludum… Öfkeden hiçbir şeyi yumruklayamamak…
Elbet bir gün bir yerlerde bir şekilde bir nefesle yeni küçük bir aşk yaşarız. Ne bizim geleceğimiz olur ne de senin yeni geçmişin.
Kabak Tatlısı
Pazar, bildiğimiz semt pazarı…
Üstelik pazar günü, evine birkaç dakikalık bu mesafede, insanların kalabalık olduğu, bir o kadar da seyrek olduğu, birinin ötekine çarptığı, birinin ötekini ittirdiği, birinin ötekiyle sohbet ettiği… Birinin ötekine seslendiği semt pazarı…
Ah o küçük çocuk, ellerini uzatmış bir tezgâhın üzerindeki oyuncağa, ağladı ağlayacak. Annesi geri çekti, küçük çocuk bir daha yüklendi. Filiz’in canı acıdı.
Bir pazar sabahı, yok belki, bir pazar öğle vakti, bu yeni taşındığı yerde, belki bir doğum günü gecesinin sabahı yaptığı ilk iş bir semt pazarını, pazarın ortasından seyretmek olacağı, şüphesiz yapacağı en son işti sanki.
Ne güzel doğum günüydü, doğum günü gecesinin sabahıydı…
Geçip gitmişti işte ötekiler gibi ve öylece kendini yeni bir güne bırakmıştı. Oysa onsuz geçmişti. Silik, belki yitik, belki hatırasız... Kalbinden hiçbir yük alıp götürmeden gittiği gibi, silik, yitik ve hatırasız bir doğum günü ile gitmişti. Arar belki diye beklemediğini ne kadar söylese de, arar belki diye ne kadar beklediğini kendi biliyordu ya.
Kabağı kesen testerenin, bir ileri bir geri katır kutur seslerle gidişine, gittikçe artan bir iç sıkıntısıyla seyre daldı. Küçük çocuğu çoktan annesi alıp gitmişti ama küçük çocuğun aklını, ruhunu görebiliyordu oyuncak tezgâhının üzerinde Filiz.
Siluet halinde, hayal meyal bir dünyaydı gördükleri ve zor seçiliyordu sağındaki solundaki nesneler. Cisimler kimi zaman o oluyor, kimi zaman küçük çocuğun istekli ruhu, kimi zaman da kabağı kesmeye devam eden testere tıkırtısı…
Gittiğini hissettiği günü sabahında, gittiğini anlayabilmenin başlangıcında! İşte bu daha zormuş diyebildi, sessizce ve ürkekçe…
Doğum günüydü ve aramalıydı, kalbinde hiç yük bırakmadan gitmişti çünkü… Gitmenin birkaç gün sonrasında doğum gününü unutmuş olamazdı, onca zaman kutladığı, onca zaman sürprizler yaptığı.
Abla kabak…
Ne ablası ne kabağı diyecek oldu bu genç kız, ürpertiyle baktı tezgâha, bir naylon torba içerisindeki kabağa, bir kabak satıcısına… Ne kabağı!
Kim sürüklemişti onu buraya, nasıl bir sürüklenme, macera ve siluetti ki bu kendinde gördüğü ama tanımadığı…
Kabağı aldı, geri döndü, semt pazarından uzaklaşmak, evine girmek ve kapısını kapatıp bir odasına saklanmak belki en çok istediği, belki, işte o belki ne olduğunu bilmediği kendinden büyük bir belkiydi.
Belkiydi işte, semt pazarındaki herkesin kolaylıkla bilebileceği, anlamını hiç düşünmeyeceği bir belki.
Annesini düşündü, bir ortaokul yılı, küçük bir çocuk yüzüydü. Eve geldiğinde annesi bir kabağı kesiyordu. Seviyordu annesini, annesinin yaptığı her şeyi, elini yüzünü yıkamadan, üstünü değiştirmeden yanına diz çökmüştü, kabakların birini sağa birini sola ittirmeye başlamıştı. Eline vurdu annesi… O devam etmişti. Öyle öğrenmişti kabak yapmayı, derslerini bile önemsemediği, çantayı fırlatıp attığı, Ozan’ın Zeynep’le okul çıkışı samimiyetini gördüğü, güzel bir öğle sonrası öğrenmişti. Seviyordu annesini, elini ittiren hallerini…
Apartmanın kapısında Yiğit merhaba dediğinde Filiz, annesine sarılıyordu.
Merhaba demişti, kızının doğum günü gecesinin yorgun bir sabahı, beklentilerinin en yüksek ana çıktığı ama gerçeğe uyandığı bir sabah.
Yorgunum, eve gitmek istiyorum, niye sokağa çıktım bilmiyorum diyebildi. Gitmek istiyordu, evine, yatağına, uyumak istiyordu, elinde yarım bir kabak…
Kendine gel küçük kız diyebildi Yiğit, Filiz kapıdan içeri geçti, Yiğit apartmanın bahçesine doğru savurganca yürüdü, Filiz dairesine doğru…
Sessizliğe doğru yürüdü.
Evet, sessizdi, her an bir çılgınlıkla karşılaşabileceği bir gürültü kalmamıştı artık. Kollarını tutup sıkıştıran, kucağına alıp havada çevirip yatağa atan, üzerine çıkıp abanan ve her ne yaparsa yapsın onu mutlu etmek için yapan bir gürültü kalmamıştı artık.
Üstelik kalbine hiçbir yük bırakmadan gitmişti…
Ama daha kaç gün olmuştu ki doğum gününde aramasın.
Yoksa gerçekten gitmiş miydi?
Gitmişti, elinde yarım bir kabakla bir başına bırakmıştı, bir sabah ansızın, taşınmasına birkaç gün kala, sessizce… Yormadan, ağlatmadan, sıkmadan… Üzmeden…
Oysa kabak, Filiz kabak severdi, annesini severdi ama kabak pişirmeyi sevmezdi ki, sadece kabak mı?
Kendi halinde tutarsız, bir o kadar öfkesiz, bir o kadar da istemsiz bir hayatın sürüklediği kimyasının belki aşk bile olmadığı ama her çıkışını aşkın üzerine kurguladığı bir hayatın ortasında kabağın ne işi vardı ki…
Oysa testere kabağı ikiye bölmüştü, Filiz’in kalbini değil. Oyuncağı alamayan da küçük çocuktu Filiz’in kendisi değil.
Mutfağa yürüdü, elinden poşeti bıraktı, sandalyeye oturdu, mutfağa güneş vuruyordu ve aydınlıktı, aydınlığı hissettiği hiç olmadığı kadar şehvetli, hiç olmadığı kadar istekli. İncil’in tükettiği, Kuran’ın yok ettiği şehveti iliklerine kadar hissetti…
Gelseydi ya, doğum günüydü, kutlasaydı ya, sarılsaydı ya. Ne gerek vardı bu kadar uzağa düşmeye, hiç aramamaya.
Şehvet yapışmıştı yakasına, aniden yatağın üzerine de atabilirdi kendini. Elini kolunu her yerinde hissedebilirdi, ayaklarını sıkıştırıp kendini sıkıştırıp İncil’e inat kendisiyle sevişebilirdi. Ağlayabilirdi.
Telefonu çaldı…
Arayabilirdi, aramalıydı, doğum günün kutlu olsun demeliydi, iyi geçirdin mi geceyi diye sormalıydı. Çantasına uzanıp telefonu eline aldıktan sonra bir öfke patladı yüzünde, sinir dedi…
Telefonu açtı söyledi hatta ne var dedi…
Bir şey yok, sormak istedim sadece nasılsın diye.
İyiyim diyebildi, doğum günümdü gece, onu kutladık. Yorgunum o yüzden diyebildi.
Sinirdi, kutlamak ona mı kalmıştı doğum gününü, söylemeseydi zaten nerden bilecekti ki, herhalde doğum gününü kutlamak için aramamıştı.
Kutlu olsun o zaman, nerden bilebilirdim ki değil mi ama…
Nerden bilebilirsin ki, hiç sordun mu? Hiç benim kim olduğumu düşündün mü, ya sızlandın ya ağladın ya da kendinden nefret ettirdin beni…
Yeni evine alışmışsın çabucak, daha ilk geceden parti yapmak, tam sana göre.
Evet, doğru tam ona göre, kasıntılı, sıkıntılı ve öfkeli bir gece, yeni komşularıyla salya sümük söyleyişlerin, nezaketin dibe vurduğu, birinin ötekini bile ittiremediği bir doğum günü. Belki hayatının en berbat gecesi, aramamıştı çünkü… Sana ne diyemediği için hiçbir şey demedi. Kutladık işte dedi, rahatsız eden bir alt komşum yoktu, üstelik o da katıldı diyebildi…
Ne güzel, kendine göre bir yer bulmuşsun. Daha ne ki…
Kendime göre evet, sensiz ve onsuz da diyemedi. Uyuyacağım izin verirsen, daha sonra konuşalım dedi.
Buralardayım dedi adam… Peki diyebildi, kocaman olmayan, küçük ürkek ve belki de yarından korkan bir peki…
Her nasılsa konuşurken salona yürümüş, her nasılsa çekyatın yanına gelmişti, telefonu sehpaya bıraktı, çekyata attı kendini… Ellerini gezdirmek istedi teninde, tenini hissetti, dizlerini çekti göğüslerine doğru…
Tezgâhın üzerindeki bıçağı düşündü, şimdi onu almalıydı, kabağı küçük parçalara bölüp, yıkamalıydı, tencereye atmalıydı, şeker katmalıydı, su katmalıydı ve pişirmeliydi…
Ürküntüsü ve korkuncu her neyse neydi, önemli olan yapmalıydı, annesi böyle öğretmişti. Kabağı kesmeliydi ve pişirmeliydi. İkiye bölen testereydi sadece, kesip parçalayacak olan kendisiydi.
Kalkmalıydı ve yapmalıydı… Kabağın tatlısını çok severdi çünkü…

Deli Saçması
Ellerini kavuşturdu genç kadın, öfkesini hayata sunmak üzere yüzüne yansıyan kızgınlığını ve perişanlığı her halinden belli olan kalp atışlarını hissetti, belki yüzü de kırmızıydı…
Bir önceki gece ağlamıştı, ondan önceki gece de ağlamıştı ve bu abartısız hali ona veren terk edilmek ya da terk etmek adına yaşadığı duygudan çok, paylaştığı ya da paylaştığını sandığı yılları dalgakıranındaki banktan seyrettiği körfeze, bu körfez;
Birkaç yıl önce kirli, pis ve berbat kokuyor olması ile anılıyor olmasına rağmen şimdilerde bin bir dolandırıcılık öyküsü ile kavuştuğu parkı ve sahili ile anılan bir körfez, yani doğduğu kentin körfezi değil, bir ecnebi memleketinin haddinden fazla güzel körfeziydi. İşte o körfezin sularına banktan usulca bırakıyor olma arzusu ile yanması, titremesi ve ağlamasını seyrediyordu aslında.
Ellerini yeniden kavuşturdu, bir sigara daha yaktı, derinden bir öykü sunuyordu benliğine öyle hissett, dalgınlığı geçince yanında fark ettiği gölgenin bedeni, yok yok bu basit bir beden değil, az önce arayıp çağırdığı, gelmesini beklediği gaipten bir sesten çok kafasında kurguladığı onlarca düşünceyi esir etmek istediği bir bedendi…
Sıcak, hassas ve ürperti verici bir şekilde konuşmaya başladı yanına oturan yazar…
Bazen sessizlik istersin ya, sessizliğin aslında büyük bir fırtınadır.
Bir şeyler düşünmeye sevk edilmeyi beklersin. Bu şarkı bana bunu hissettiriyor. ‘kendimi ellerinden tutunca içimden nehirler gibi akmak geliyor. Yollara çıkmak yolculuklara bakmak geliyor, buralardan böyle ceketsiz kaçmak geliyor…’
Ne kadar uzun zaman oldu gitmeyeli, ne kadar uzun zaman oldu inanamıyorum. Buna kaçmak denmezdi kör bir dünyada, ya da sokakta attığın her adımda.
Bilemezsin ki sana nasıl anlatacağım umut etmeyi, ekmek gibi su gibi bir şeydir umut etmek. Kendini tüketmektir. Yoksunluğa attığın adımın anahtarıdır. Saklayamazsın gözlerinde hiçbir zaman umut ettiğini. Her bakan bir şey görür de bir sen görmezsin. Bir ben görmem.
Aynı şarkıyı defalarca dinlersin…
Neyin kolaylaştığını neyin zorlaştığını karıştırır oldum oysa ben. Mesela çekip gitmek çok kolay bir şeydi, şimdi hakkında hiçbir şey bilmediğim bir şey.
Yaşamak çok zorlaştı.
Oysa ne kadar kolaydı bir bilsen; bir sıcak günde bir yol kenarında asfaltı seyrettiğimi hatırlarım. Bildiğin siyah bir asfalt, asfaltın üzerine düşen bir yaprak ve yaprağın üstünden geçen kamyon lastiği… Hatırladığım bir ağaçtı oysa orada asfalta ve oradan geçen kamyona yakın bir ağaç, çakılı kalmış, gövdesini oraya emanet etmiş bir ağaç.
Bir parçasını, yaprağını ezilirken seyretmiş bir ağaç. Ben o günü hatırlarım öylece bakıp düşünmüştüm, oradan gitmek ne kadar kolaydı. Ağaç gidemezdi. Ağaç gibi elimde tuttuğum yavru kuş da gidemezdi. Benim ellerimden kurtulsa uçmayı deneyecek uçamayacaktı, sıkı sıkı sarmıştım onu parmaklarımın arasında. Uçamayacağını bilerek bıraktım yere, bıraktım da o anda şahit oldum bir anne kuşun yavrusuna nasıl uçmayı öğrettiğine. Defalarca denedi ve uçtu gitti benden kolay!
Hayat dengeli değil bunu biliyorum, adaletin ilahisi falan da yok buna da şahidim. Anladığım bir şey var ne dua ettiğim tanrı bana yardımcı olacak ne sen beni seveceksin.
Unuttuk gittik benliğimizi, birbirimizi ağrıma giden o.
Neyin kavgasını ettiğimizi bile düşünmedim ben düşünmedim de; okuduğum mektupta anladım hayatın beceriksizliğini, aşkın ne kadar hissiyatsıca insanı savurabileceğini. Beceriksizce yaşanabileceğini.
Okuduğum bu mektuptaki sevgilisine yazan kadının elinde vardı benim ifade edemediklerimin dokümanı. Onu gördükçe anlayabildim aşkın ne kadar imzasız olabileceğini. Okudukça eridi gitti hayatımdan bir parça ne yöne olduğunu anlayamadığım…
Bir tekne hatırlarım ilahi adaletin avuçlarında sızlanan. Üzerinde güneş yazan bir tekne, güneş olmayan bir benzeti, bir adaletsizlik adeta, adeta gösteriş budalalığının taklitteki son perdesi…
Bir parça koptu ve gidiyor yüreğimden, bir farkım var ağaçtan; dua ediyorum bir asfalta düşmesin, kamyon ezmesin…
Anlayabildin mi?
Bu öğle vaktiydi, güneşin parladığı mı ısıttığı mı belirtilmeli o ana dair yoksa oradan geçen birçok ki bunlar bir öğle güzelliğine kendini savurmuş, etkisiz, umursamaz insanlar topluluğu olduğu kadar her haliyle hayatla bağdaşık insan topluluğu da olabilirdi pekâlâ. Kadın her bir nefes çekişinde öne doğru hareket ettikçe sanki dinlemiyor gibi gözükmesine rağmen aslında can kulağı ile dinlediği bu söyleve cevap verdi;
Biz kayıp bir kuşağız onu anlıyorum. Sevk ettiler bizi kitle kitle bekâret ya da ona benzer efsanelerin ürpertisine, bunu anlayabiliyorum, görebiliyorum.
Neden seviştiğimi düşünüyorum onunla, hatta ağlıyorum, daha fazla ağlamak istiyorum, oysa hiçbir şey hissetmedim ki sadece canım acıdı, o istediği için seviştim, tutarsızca, anlamsızca ve pişman oldum, oysa o zafer kazandı.
Şimdi muzaffer bir halde bir başka kadını kazanmak için çabalıyordur, yok yok çabalıyor bunu biliyorum, hatta şahit bile oldum buna, şahit olduğum için canım acıyor zaten yoksa birlikte olalı daha fazla zaman geçti, sadece bir boşluk hissettim ve aramadım onu… Korktum belki de…
Namustan bahsediyordu, bir kadının namuslu olmasından bunu da gördüm, namuslu olmaya bir anlam katmıştı, bu kattığı anlam yeteri kadar iffetsiz ve namussuzdu aslında, o biliyor, ben de biliyorum, sen de biliyorsun… Ama namus ve iffet kavramlarını bu kadar hoyratça sömürebiliyor.
Biz ne yaptık? Kitle kitle hep beraber bekâretin altında ezildik! Yalan mı haydi söyle, ezilmedik mi? Oysa bekâret onun kutsal değeri, benim değil ki, kendi kutsal değeri ile sömürdü beni ve ben buna izin verdim. Tek amacı benimle birlikte olmak kadar basit bir eylem, düşünce ya da şehvet miydi? Sen biliyorsundur haydi söyle…
Ne bilebilirim ki?
Oysa evlilik de onun kutsalı benim değil ki… Bana neydi onun evlilik, bekâret ve iffet kutsalından, bunlar benim dışımdayken benim hayatımın tam ortasına, yok, yörüngesine nasıl yerleşti?
Canımı acıttı ve ayıp olmasın diye beni aramaya devam etti bu nasıl bir ikiyüzlülük, riyakârlık. Onun tanrısı değil miydi ona sevişmemeyi emreden. Neden tanrısının sözünü dinlemiyor benim evrensel ahlaki değerime saldırıyor? Beni kandırıyor, yalan söylüyor ve nefret etmem için bütün kapıları aralıyor.
Anlamıyorum ki seni. Bak şu karşı tepelerin güzelliğine, yeşilliğini görebiliyor musun? Teknelerin sudaki halini görebiliyor musun? Hepsi yeşilliğe inat bir güzellikle savruluyor suyun üzerinde, bundan daha kutsal olan ne var ki? Hiçbir şey benim Özlem’i hala özlüyor olduğum gerçeğini değiştirmiyor…
Kutsal mı? Onlarda mı kutsal, bu hayat ürpertecek kadar çok kutsal şeye nasıl sahip olabildi böyle?
Sadece onlar kutsal, başka kutsal bir şey yok.
Daha fazla ürpermemeyi öğrenmeliydik, senin bakire olman neyi değiştirdi bu ilişkide anlamakta zorlanıyorum, şimdi şu hayata baktığım zaman da o kadar çok önemsenmediğini görebiliyorum sevişmenin girdisinin çıktısının.
Biz çatıştık, önümüze konan bütün ahlaki değerlerle, biz çatıştığımız için şimdi sağında solunda görebildiğin eğitimsiz hip hopçu zibidilerin hiç birinin umurunda değil bakirelik gibi bir şey. Onlar bilmedikleri bir şeyin esiri olmadıkları gibi bildikleri en iyi şeylerin de hiçbir şekilde esiri değiller.
Özgürler…
Ya da bana öyle geliyor, bilmiyorum. Kafam karıştı. Anlamsızlaşıyor her şey, neyle alakalı olduğunu çözemiyorum.
Hızla alakalı. Çok hızlı değişiyor her şey. Siyasilerin, silah ve petrol tüccarlarının yakıp yıktığı bir dünyada yaşıyoruz, kendimize ait bütün kavramlarla beraber kendimizden olmayan bütün kavramları birbirine karıştırıp eklemledik.
Aile kavramını öldürdüler sistemli olarak. Aile olmayı bekârete, bekâreti iffete, iffeti de tanrıya bağladılar kimse çözmüyor düğümleri.
Cinsel dürtülerin hezeyanları ile çıplaklığı arasında gidip geliyor konumuz, yaşantımız ve her şeyimiz… Tek bir şey, elde etmek, bu beni yıprattı, istemediğim kadar çok, karşı koyamadığım kadar güçlü bir şekilde yıprattı.
Deli saçması oysa!
Ne değil ki deli saçması?
Gerçekten hala özlüyor musun?

Yüklə 0,61 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə