Ağır Kayıplar verdiler



Yüklə 1.75 Mb.
səhifə13/40
tarix30.12.2018
ölçüsü1.75 Mb.
1   ...   9   10   11   12   13   14   15   16   ...   40


BİBLİYOGRAFYA:

Keşfü'z-zunûn., naşirlerin girişi, I, 13; îzahu'l-meknUn, I, 158; Osman/ı Müellifleri, III, 28; Gövsa, Türk Meşhurları, s. 193; Kehhâle, Mu' cemü'L-mü'el-liftn, II, 289-290; Bakır Emîn el-Verd, A'lâmU'l'lrâkl'l-hadîş (1869-1969), Bağ-dad 1977, !, 129-130; İmâd Abdüsselâm Rauf, et-T3rîh ue'l-mü'errihCine'l-'lrâkıyyCtn, Bağ-dad 1983, s. 284-285; Zirİklî, elÂcl8m (Fethul-lah), I, 326; Ma'al-Mektebe, s. 79-80; İzzüd-din Tenûhf, "Hediyyetü'l-'ârifm", MMİADm., XXX/1 (1955|, s. 129-131; Rudolf Sellheim, "îs-mâ^il Basa Al-Bağdâdi, Hadiyat al-'ârifln asma' al-mu^allifin wa atar al-musannifin", Oriens, VIII, Leiden 1955, s. 295-296; "Baban-zâde İsmail Paşa", TDEA, I, 275; "İsmail Paşa (Bağdatlı)", ABr., XII, 42. r—ı

İn Hulusi Kılıç

BAĞDATLI MEHMED FEHMÎ

Fehmî b. Abdirrahmân

b. Selîm el-Hazrecî

(1873-1944)

Darülfünun Edebiyat Fakültesi'nde

Arap edebiyatı tarihi müderrisliği yapan Iraklı âlim.

Musul'da doğdu. Târîh-i Edebiyyât-ı Arabiyye adlı eserinde "müderriszâde" sıfatını kullandığına göre babası veya dedesi de müderristi. Bağdat'ta vilâyet matbaası idaresiyle resmî Zevrâ gaze­tesi yazı işlerinde çalıştı. Bağdat'tan İs-

tanbul'a giderek orada Darülfünun Ede­biyat Fakültesi'nde Arap edebiyatı tari­hi müderrisliği yaptı. Siyasî faaliyetler­de de bulunan Mehmed Fehmî 1912'de İstanbul'da Hizbü'l-ahd'i kuranlar ara­sında yer aldı. Irak'ın Osmanlı İmpara-torluğu'ndan ayrılmasından sonra bu ül­keye gitti. 1921'de Bağdat'ta 11. Faysal'in sarayında teşrifat müdürlüğü görevin­de bulundu. 1924-1930 yılları arasında Bağdat'taki Alü'1-Beyt Üniversitesinde rektörlük yaptı. Kısa bir süre de Maarif vekili oldu. Ancak Irak'ın İngilizler'le yap­tığı anlaşmaya karşı çıkarak bakanlık­tan istifa etti. Bu konuda yazdığı maka­lelerde yönetime karşı sert tenkitlerde bulundu. Bu yazılarından dolayı İrak hü­kümeti onu Kuzey Irak'a sürgüne gön­derdi. Sürgünden döndükten sonra ölü­müne kadar inzivaya çekildi ve Bağdat'­ta vefat etti.

Eserleri. Ana dili olan Arapça yanında Fransızca ve bilhassa Türkçe'yi de çok iyi bilen Bağdatlı Mehmed Fehmî'nin en meşhur eseri Târîh-i Edebiyyât-ı Ara-biyye'dir (İstanbul 1335/1917). Edebi­yat Fakültesi'nde takrir ettiği dersler­den oluşan bu hacimli çalışmasında mü­ellif "Maksad" başlığı altındaki giriş kıs­mında, basım hazırlıkları yapılan eserin dört ciltten ibaret olacağını ve Câhiliye döneminden itibaren sırasıyla muhad-rarnûn*. müveUedûn* ve muhdesûn*u, ayrıca çağdaş Arap edebiyatı tarihini ih­tiva edeceğini ifade etmektedir. Ancak bunlardan sadece I. cilt neşredilmiş, I. cilde ait zeyille diğer üç cildi neşredil­memi ştir.

950 sayfadan İbaret olan ve sadece Câhiliye dönemi Arap edebiyatının bir kısmına tahsis edilmiş bulunan bu ilk cilt, müellifin de belirttiği gibi, önce çer­çevesi geniş tutularak konuyla ilgisi ol­mayan ayrıntılı bilgilere yer verildiğin­den eksik kalmış ve bu sebeple bir ze­yille ikmal edilmek istenmiştir. Bununla

birlikte Câhiliye devri Arap edebiyatı ve tarihinin anlaşılması için gerekli birçok malumatı ihtiva etmektedir. Örnek ola­rak kaydedilen şiir ve nesir parçalarının önce bilinmeyen kelimelerini, sonra da tercümelerini vermesi yönünden de Türk okuyucuları için son derecede faydalıdır. Ancak tarihî konulara dair verdiği bilgi­ler tenkitçi bir gözle okunmalıdır.

Eser şu ana başlıkları ihtiva etmekte­dir: Zuhûr-i İslâm'dan Önce Araplar, Şu-arâ-yı Dîn, Ebâtîl, Târîh-i Lisân, Edeb, Târîh-i Edebiyyât. Câhiliye, Câhiliye'nin Mekârim-i Ahlâkı, Edebiyyât-ı Câhiliy-ye'nin Enva' ve Aksamı, Mukayese, İm-ruülkays, Tarafe, Züheyr, Lebîd, Amr b. Külsûm, Antere, Haris b. Hillize, Nâbiga, A'şâ, Abîd b. Abraş ve bunların mualla-kaları. Bunlardan Târîh-i Lisân, Edeb, Târîh-İ Edebiyyât ve Mukayese başlık­ları altında anlattıkları özellikle Önem taşımaktadır. Eser dil, dil tarihi, edebi­yat ve edebiyat tarihiyle ilgili konularda Corcî Zeydan'ın Târihu âdâbi'l-luğati'l-cArabiyye's\ ile Mustafa Sâdık er-Râ-fıfnin Târihu. âdâbi'l-'Arab'inm bir sen­tezini yapmıştır. Kitabın tamamının ba-sılamaması Arap edebiyatı tarihi için bir kayıptır.

Târîh-i Edebiyyât-ı Arabiyye'rim kay­nakları el-Eğânî (Ebü'l-Ferec el-İsfahânî), Cemheretü eşcân'l-QArab (Ebû Zeyd el-Kureşî), Şerhu'l-Mu'allaköt (Zevzenî), Kamus Tercümesi (Mütercim Âsim), çe­şitli divanlar, Lisânü'l-'zArab (İbn Man-zûr}, el-Müzhir (Süyütî), el-Kâmil (Mü-berred) gibi klasik kaynak eserlerle İlyâ-zetü Homirus (Süleyman el-Bustânî), Bu-lûğu'1-ereb fî ma'rifeti ohvâli'l-cArab (Mahmûd Şükrî el-Âlûsî), Târihu âdâbi'l-

cArab (Mustafa Sâdık er-Râfiî}, Törihu âdâbi'I-luğaü'l-cArabiyye (Corcî Zey-dan), Şu'arâ^ü'n-Nasrâniyye (L. Şeyhol, Târihu^ümi'Uedeb 'inde'î-İfrenci ve'l-cArab (Muhammed Ruhî Bek el-Makdisî) gibi zamanına göre modern araştırmalar­la belli başlı Fransızca ansiklopedilerdir. Mehmed Fehmî'nin bundan başka Be­yânım mûcez can Câmi'ati Âli'l-beyt ve'ş-şucbeti'd-dîniyye fî devreyni miri hayâtihimâ: devrü't-te^sîs ve devrü'l-cihödn-cilmî (Bağdad 1930) ve Makâlât siyâsiyye, târihiyye, icümâ'iyye ü-Il, Bağdad 1930-1932) adlarında iki eseriy­le kaynaklarda adı geçen Hikmetü't-teş-ricn~İslâmî adında bir eseri daha oldu­ğu belirtilmektedir.

BİBLİYOGRAFYA:

ed-DeiUül-'lrâki, Bağdad 1355/1936, s. 920; Cl. Huart. Arap ue Arap Dilinde İslâm Edebi­yatı (trc. Cemal Sezgini, İstanbul 1944, Agâh Sırn Levend'in önsözü, s. 8; Zirikiî, el-A'lâm (Fethullah), V, 58; Kehhâle. Mu'cemul-mü'el-tiftn, VIII, 78; a.mlf., el-Müstedrek, Beyrut 1406/ 1985, s. 546; G. Avvâd. Mu'cemü'l-mü* ellifî-ne'i-'lrâkıyyîn, Bağdad 1966, II, 496-497; Nİ-had M. Çetin. Eski Arap Şiiri, İstanbul 1973, s. VII!. r-j

İSİ Hulusi Kılıç

BAĞDATLI MUHAMMED EMİN EFENDİ

(ö. 1309/1891)

Tanzimat devri Osmanlı ulemâsından, Mecelle Cemiyeti âzası.

Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Bağdat'ta doğduğu, orada tahsilini ta­mamlayarak müftü olduğu bilinmekte­dir. Şûra-yi Devlet'in kurulması için vi-

lâyetlerden davet edilenlerden biri ola­rak İstanbul'a geldi (18671 ve bir yıl son­ra Mecelle Cemiyeti âzalığına tayin edil­di. 1877'de de ilk Ayan Meclisi âzalığına getirildi.

Mecelle Cemiyeti ilmî heyeti arasında Bağdatlı Emin Efendi diye bilinir. MeceJ-ie'nin birden dörde kadar olan kitapla­rında "Şürâ-yı Devlet âzası" unvanını kul­lanmıştır. Beşinci ve müteakip kitapla­rın müzakeresine katılmayan Emin Efen-di'nin iştirak ettiği müzakerelerde de­rin bilgi ve tecrübesinden istifade edil­miştir. Emin Efendi İstanbul'da vefat et­miştir.

BİBLİYOGRAFYA:

Mecelle, I-IV, tür.yer.; Gövsa. Türk Meşhuda-rt, I, 398; Ebülulâ Mardin, Medenî Hukuk Cep­hesinden Ahmet Ceudet Paşa, İstanbul 1946, s. 162-163; Hasan Basri Erk. Meşhur Türk Hu­kukçuları, İstanbul 1954, s. 225.

ttl Hulusi Yavuz

BAĞDATLI RUHÎ (bk. RÛHİ-i BAĞDADÎ).

bâğıstAni

( ^^ )


VII. (XIII.) yüzyılda

Mâverâün nehir bölgesinde

faaliyet gösteren bir mutasavvıf.

Taşkent'in dağ eteklerinde bulunan Bağıştan köyünde doğdu. Soyunun Hz. Ömer'e ulaştığı rivayet edilir (Fahreddin Safî, s. 368). Nakşibendîliğin önde gelen şeyhlerinden Hâce Ubeydullah Ahrâr'ın (ö. 895/1490) anne tarafından dedesi-dir. Bâğıstânî 1256 -1258 yılları arasında Buhara'ya giderek o sırada bu şehirde oturmakta olan ve tarikat silsilesi Ebü'n-Necîb es-Sühreverdfye ulaşan Şeyh Se-lâhaddin el-Bulgarî'ye (ö. 698/1298) in­tisap etti. Fahreddin Saffnin bildirdiği­ne göre Bahâeddin Nakşibend'in halife­si Ya'küb-ı Çerhî, müridi Ubeydullah Ah-râr'a Şeyh Ömer Bâğıstânî ile bir yakın­lığı olup olmadığını sormuş, o da tevazu göstererek, "Ailemin büyükleri Ömer Ba­ğı stânfye intisap etmişlerdi" diye cevap vermişti. Ya'kûb-ı Çerhî daha sonra Ba­hâeddin Nakşibend'in Ömer Bâğıstânfyi beğenip takdir ettiğini söyler. Bahâed­din Nakşibend'e göre tamamen bir zevk hali olan cezbeden sonra şer'an zaruri olan istikamet haline dönmek zor bir iş­tir. Bâğıstânî bu zor işi başaran, "cezbey­le istikameti cemeden" büyük velîler­dendir.

449

Şeyhi Hasan el-BulgaıTden hilâfet al­dıktan sonra Türkistan'da uzun yıllar ir-şad faaliyetini sürdüren Bâğıstânî'nin ölüm tarihi tesbit edilememiştir. Ancak onun XIV. yüzyılın ilk yansında vefat et­tiği söylenebilir. Ölümünden sonra oğ­lu Hâvend Tahûr ile torunu Şeyh Dâvud onun yolundan yürümüşlerdir.



Bâğıstânrnin Moğollar arasında İslâm'ı yaymak için büyük çaba gösterdiğini söy­leyen Mîr Abdülevvel, Moğol hanların­dan birinin onun telkinleri sonucu do­muz eti yemeyi terkettiğini bildirir (Mel-fûzât-ı Hâce cübeydullahAhrâr, vr. 27ab). Bazı tasavvufî eserlerde nakledilen söz­lerinden Kitap ve Sünnet'i esas aldığı, mutasavvıfların ve zahir ulemâsının bir­çok usul ve âdabını ise vesile* kabul et­tiği anlaşılmaktadır. Oğlu Hâvend Ta-hûr'a söylediği, "Molla olma, şeyh olma, sûfî olma, sadece müslüman ol" şeklin­deki sözü onun dinî şahsiyet ve düşünce tarzını ortaya koyması açısından önem­lidir. İlk Nakşibendi" şeyhleri Bâğıstânr­nin tarikatı şeriatla uzlaştıran bu tavrı­nın etkisi altında kalmışlardır. Bahâed-din Nakşibend'in onu beğenip övmesi de bu etkinin sonucu olarak değerlendiri­lebilir.

Babasının yanı sıra Tenküz Şeyh adlı bir Yesevî şeyhinden de feyiz alan oğlu Hâvend Tahûr'un (ö. 755/1354) bazı ta-savvufî risaleler kaleme aldığı bilinmek-teyse de bunlar günümüze ulaşmamış­tır. Fahreddin Safî Reşehût'ta onun ba­zı beyitlerini nakletmiştir (s. 373). Hâ­vend Tahûr'un oğlu Şeyh Dâvud, Bahâ-eddin Nakşibend'in en büyük halifele­rinden biri olan.Hâce Muhammed Pâr-sâ'nın (ö. 022/1420) sohbetinde bulun­muştur.

BİBLİYOGRAFYA:

Fahreddin Safî, Reşehâi (nşr. A. A. Muîniyân], Tahran 1977, s. 368-373; Reşehât Tercümesi, s. 305-311; Mîr Abdülevvel, Melfûzât-ı Hâce '(Jbeydutlah Ahrâr, Ganjbakhs Library, nr. 5866, vr. 27"b; Muhammed Kalender, Maka-lât-ıŞûfiyye, Leknev 1301.

İffl Ahmed Tâherî 1 râkî

BAĞIŞ


L (bk. HİBE). J

BAĞÜ


Müslüman Araplar'in

erken devirde kullandıkları

bir çeşit dirhem

{bk. DİRHEM).

450

BAĞRÂS


İskenderun-Antakya yolu üzerindeki

Amanos dağlarında Belen Geçidi girişinde konak yeri.

Eski adı Pagrai ve Pagras olarak geç­mektedir. Osmanlı kaynaklarında ise Bak-râs şeklinde kaydedilmiştir (BA, TD, nr. 617, s. 8}. Bugün Hatay vilâyetinin Belen ilçesine bağlı Ötençay adında bir köydür.

Bağrâs Anadolu'dan Suriye'ye, oradan da Mısır'a uzanan yolun Amanos dağ­larında geçit yeri olduğundan Özellikle Emevî - Bizans mücadelesinde ve Haçlı seferleri sırasında çok önemli bir mevki durumuna gelmiştir. Bağrâs'la birlikte İs­kenderun bölgesi kendisine iktâ* olarak verilen Halife Abdülmelik b. Mervân'ın oğlu Mesleme burada koloniler teşkil et­tiği gibi Hişâm b. Adülmelik tarafından da bir kale inşa edilerek elli kişilik bir muhafız kuvveti yerleştirildi (Belâzürî, s. 239). Hârûnürreşîd zamanında ise Avâ-sım sınırları içine alınarak Sugür'a ve oradan Antakya'ya giden yolları koru­mak üzere teşkilâtlandırıldı. Müslüman­lar Tarsus taraflarına yaptıkları askeri harekâtta bu geçitlerde çok sayıda as­ker bırakarak yolları emniyet altına al­dılar. Burasının mâmur hale gelmesi için çalıştılar. Hatta Hârûnürreşîd'in zevcesi Zübeyde burada bir aşevi kurdu.

Bağrâs, 358 (969) yılı başında Kilikya bölgesini ele geçiren Bizans İmparatoru Nikephoros Phokas tarafından zaptedi-lerek tahkim edildi ve kumandanlığına Mikhael Burtzes getirildi. Burasını daha sonra Kutalmışoğlu Süleyman Bey geri aldı. Ardından Haçlılar'ın. XII. yüzyıldan sonra da Templier şövalyelerinin işgaline uğradı. Hittin Savaşı sonunda 12 Ağus­tos 1188'de Selâhaddîn-i Eyyûbrnin fet­hettiği Bağrâs, 1191 yılında Eyyûbî ku­mandanlarından Alemüddin Süleyman b. Ca'fer tarafından yıktırıldı. Ancak rnüs-lümanlara karşı tabii bir savunma nok­tası olması dolayısıyla Kilikya Ermenileri tarafından yeniden yaptırılarak müstah­kem hale getirildi. Kale 1216'da Templier şövalyelerince tekrar alındı ise de bir sü­re sonra burayı Memlûk Sultanı Baybars zaptetti. Memlükler devrinde nâibük ha­line getirilen Bağrâs, Çukurova'daki Üçok Türkmenleri'ne karşı bu devletin en müs­tahkem muhafaza noktası ve kuzey fe­tihlerinde önemli bir üssü hüviyetine gir­di. Buna rağmen 1281'de Anadolu'yu is­tilâ eden Moğollar'dan Samagar Noyan

tarafından alındı, fakat kısa bir süre sonra tekrar Memlükier'in eline geçti.

Bağrâs, 1515'te Osmanlılar tarafından fethine kadar Memlûk Sultanlığı'nın elin­de kaldı. Kale Yavuz Sultan Selim'in Mı­sır seferi sırasında Tavâşî Sinan Paşa'ya teslim oldu. Kale kumandanlığına tayin edilen Yûnus Paşa yolu kontrol altına alarak Osmanlı askerinin Mercidâbık sah­rasına geçmesini sağladı. Fetihten son­ra ise Osmanlı idaresinde Adana vilâye­tine tâbi Özer-ili sancağına bağlı bir na­hiye olarak teşkilâtlandırıldı. Nitekim XVI. yüzyılın sonundan itibaren bu sancağın kazalarından Antakya'ya tâbi bulunuyor­du. 928 (1522) tarihli Tahrir Defteri'nöe kasabada yaklaşık S68, bağlı beş köyde de 1117 nüfus olduğu kaydedilmektedir (BA, TD, nr. 109, s. 7-9). Nahiye içinde ay­rıca Yeni İl Türkmenleri'nden Karagün-düzlü ve Receblü Afşan'ndan dokuz ce­maatleri yer almaktaydı. Nahiyenin top­lam vergi geliri ise 66.916 akçe idi. 1585 yılında ise geliri 22.500 akçeye düşmüş, bunun da 20.000 akçelik kısmı Mehmed b. Hızır adlı şahsa zeamet* olarak bağ­lanmıştır (BA, TD, nr. 617, s. 8).

Kâtib Çelebi, 959 (1552) yılında Bağ­râs yakınlarında Kanunî Sultan Süleyman tarafından bir köy kurulduğunu, padişa­hın ayrıca bir cami. han ve bir imaret yaptırdığını, halkını da tekâlîf*-İ örfiy-yeden muaf tuttuğunu yazmaktadır (G-hannümâ, s. 597). Muhtemelen bugün­kü Belen olan bu köyün büyük bir ka­saba haline geldiğini de belirtmektedir. Öte yandan XVII. yüzyılda buradan ge­çen Evliya Çelebi ise Antakya'ya gider­ken Bağrâs'tan geçtiğini bildirmekte ve Bağrâs Kalesi'nin bir bayır üzerinde beş­gen şeklinde küçücük bir kale olduğu­nu yazmaktadır. Ayrıca kale içinde 150 kadar asker hanesi bulunduğunu, kasa­bada bir cami, han ve hamam ile bir de pazar olduğunu kaydetmektedir. Halkı­nın ise bağ bahçe ziraatı ile meşgul ol­duğunu ve dağlardan çiçek soğanları çı­kartıp İstanbul gibi bazı yerlere götü­rüp sattıklarını ifade etmektedir {Seya­hatname, III, 48-49).

Anadolu'nun sağ kol güzergâhında Mı­sır ve Hicaz yollan üzerinde bulunan Bağ-râs'ın eski önemini kaybetmesi, 1578 yı­lında burada çıkan bir salgın hastalık sebebiyle 180 derbend*cinin ölümüne bağlanabilir. Ancak bunda Bağrâs ya­kınlarında yer alan Kargasekmez, Akçay, Karamort ve Cisr-i Murad Paşa gibi ye­ni derbend noktalarının kurulması ve Belen'in bir kasaba şeklinde teşkilâtlan-

dırılması ile yolun başka güzergâha kay­ması da rol oynamış olmalıdır. Ayrıca Ve-zîriâzam Morali Hasan Paşa'nın (ö. 1713) Karamort mevkiine bir han, cami ve ima­ret yaptırması, Bağrâs'a nisbetle bura­sının daha cazip hale gelmesine sebep olmuştur. Yine 1759 yılında, yakınlarda bulunan Cisr-i Cedfd ve Eğri Geçit der-bendierine birer palanka* inşa edilme­si de Bağrâs'in gelişememesine ve bir köy halinde kalmasına yol açmıştır.

BİBLİYOGRAFYA:

BA. TD, tır. 109, s. 7-9; nr. 617. s. 8-9; Belâ-zürî, Fütûh (Fayda), s. 211, 235, 239; İbn Faz-luilah el-Ömerî. et-Ta'rîf, Kahire 1312, s. 181; Kâtib Çelebi. Cihannümâ, s. 597; Evliya Çelebi, Seyahatname, III, 48-49; Haleb Vilâyeti Salna­mesi (1307), s. 151 ; M. C. Sehabeddİn Tekin-dağ, Berklik Deurirtde Memlûk Sultanlığı [XIV. Yüzyıl Mısır Tarihine Dair Araştırmalar), İstan­bul 1961, s. 91, 137; Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatoriuğu'nda Aşiretleri İskân Teşebbüsü (1691-1696), İstanbul 1963, s. 68; a.mlf., Os­manlı İmparatorluğunda Derbend Teşkilatı, İstanbul 1967, s. 112, 113, 124; E. Honigmann, Bizans Devieü'nin Doğu Sınırı (trc. Fikret işıl-tan), İstanbul 1970, s. 93, 95; Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1971, s. 575; Ramazan Şeşen. Salâhaddîn Devrinde Eyyûbîler Deuleti, İstanbul 1983, s. 62; Runcİ-man, Haçlı Seferleri Tarihi, II, 183, 273, 290, 314, 325, 394; III, 76, 77, 119-120, 123, 331; Yusuf Halaçoğlu, XVIII. Yüzyılda Osmanlı im­paratorluğu nun iskân Siyaseti oe Aşiretlerin Yerleştirilmesi, Ankara 1988, s. 50, 72, 80, 88; Abdurrahman Hibrî, "Menâsik-i Mesâlik" (nşr. Sevim ilgürel), TED, sy. 6 (1975), s. 120; R. Hart-mann, "Bagrâs", İA, II, 216; Cl. Cahen. "Bagh-râs", El2 (Ing.), I, 909-910; a.mlf., "Bağrâs", UDMİ, IV, 682-683. r—t

liffl Yusuf Halaçoğlu

r -


BAGY

Meşru devlet başkanına

silâhla karşı koyma,

isyan etme anlamında

bir fıkıh terimi.

L J


Sözlükte "haktan ayrılmak, zulmet­mek, haddi aşmak" anlamına gelen bağy, fıkıh terimi olarak ifade ettiği siyasî an­lamın yanı sıra "Allah'a karşı gelme, di­nin çizdiği sınırlan aşma" mânasında di­nî-ahlâkî bir terim olarak da kullanıl­maktadır. Kelime Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîs-i şeriflerde hem sözlük hem de terim mânalarında geçmektedir (meşe-. 13 bk. el-Kasas 28/76; eş-Şûrâ 42/27; el-En'âm 6/164; el-Hucurât 49/9; hadisler-deki kullanışları için bk. Buhârî, "Cihâd", 108, "Ahkâm", 4; Müslim, Titen", 70-73). Dinî ve hukukî anlamlarda isyan eden

kimseye bâgî veya âsi denir. Ayrıca dev­lete isyan edenlerin işgal ve hâkimiyeti altındaki bölgeye dârülbağy, isyancılara ehl-i bağy, meşru idarenin hâkim oldu­ğu bölgeye dârüladl, burada yaşayanla­ra da ehl-i adi denilmektedir. İslâm hu­kukçuları isyan suçunun oluşması ve bu­na verilecek ceza konusunda, "Eğer mü­minlerden iki grup birbirleriyle vuruşur­larsa aralarını bulup barıştırın. İçlerin­den biri ötekine saldırırsa Allah'ın buy­ruğuna dönünceye kadar saldıran taraf­la savaşın. Eğer vazgeçerse artık arala­rını adaletle düzeltin" (el-Hucurât 49/91 âyetine, Hz. Ali'nin Cemel Vak'ası'nda, ayrıca Muâviye ve Hâricîler'le olan savaş-lanndaki uygulamalara dayanmaktadır­lar.

Devlete karşı silâhlı ayaklanmanın bağy suçu oluşturması için lâzım gelen şartlar konusunda mezhepler tarafından farklı görüşler ileri sürülmüştür. Genellikle ka­bul edildiğine göre bağy suçunun birin­ci unsuru, isyanın meşru bir devlet baş­kanına veya devlet düzenine karşı yapıl­mış olmasıdır. Bu maksadı taşımayan karşı çıkmalar isyan suçu oluşturmaz. Prensip olarak devlet başkanının ada­let* vasfına sahip olması gerekir. Hu­kukçuların çoğunluğuna göre bu niteli­ğe sahip olmayan halifenin değiştiril­mesi gereklidir. Ancak hukukçular kan dökülmesine yol açacağı ve daha büyük bir fitne doğuracağı endişesiyle bu de­ğişimin silâhla olması konusunda tered­dütlü davranmışlardır (bk. azil). İslâm'ın ilk dönemlerindeki siyasî olayların, özel­likle Sünnî hukukçuları fâsık* halifenin güç kullanılarak değiştirilmesi konusun­da ihtiyatlı olmaya sevkettiği söylenebi­lir. Çağdaş araştırmacılardan Abdürrez-zâk es-Senhürî. böyle bir güç kullanma sebebiyle milletin daha büyük bir musi­bete uğramaması için fâsık halifenin an­cak kuvvetli bir başarı şansı bulunduğu

takdirde değiştirilmesine teşebbüs et­menin uygun olduğu görüşünü savunur {Fıkhu'l-hilafe, s. 219); Böyle bir halifeye silâhla karşı çıkmanın bağy suçu oluş­turmayacağı, bu yüzden de bunlara kar­şı devlet başkanının safında çarpışma­nın caiz olmayacağı hususu hukukçular tarafından kabul edilmektedir. Yine bu sebeple bir kısım Hanefî hukukçuları bağyi meşru devlet başkanına karşı gay­ri meşru ayaklanma şeklinde tarif et­mekte, böylece fâsık ve zalim devlet baş­kanına karşı çıkmayı bu tarifin dışında tutmaktadırlar (Awâ, s. 133),

Bağyin ikinci unsuru isyanda kuvvet kullanılmasıdır; kuvvet kullanmadan dev­let başkanına muhalefet etmek veya bi-attan kaçınmak isyan sayılmaz. Nitekim Hz. Ali, Nehrevan'da kendisinden ayrılıp müstakil bir grup oluşturan Hâricîler'le, bunlar tayin ettiği valiyi öldürüp silâhlı isyana kalkışıncaya kadar savaşmamış-tır. Mâlikîler'in dışındaki Sünnî mezhep âlimleri, isyan suçunun oluşması için bu­nun kuvvet kullanarak yapılmış olması­nı şart koşmuşlardır. Bunlara göre kuv­vet kullanmadan karşı çıkanların hare­ketleri yerine göre başka bir suç teşkil ederse de bu davranış bir isyan suçu oluşturmaz. Mâlikîler ise kuvvet kullan­ma şartını aramaksızın devlet başkanı­na veya devletin meşru emirlerine kar­şı gelmeyi isyan kabul ederler. Zahirîler de aynı görüşü benimser. İki görüş ara­sındaki ayrılık suçun teşekkülünde ve verilecek cezada farklılıklar meydana ge­tirir. Devlet başkanının gayri meşru emir­lerini yerine getirmemenin İsyan suçu oluşturmadığında tereddüt yoktur. Ni­tekim Hz. Peygamber, "Allah'a isyan do­ğuracak yerde mahlûka itaat etmek ge­rekmez" buyurmuştur (Buhârî, "Ahkâm", 4; Müslim, "İmâre", 39-40; Müsned, V, 66).

Bağyin üçüncü unsuru isyanda devlet başkanının değiştirilmesi veya meşru

451

emirlerinin uygulanmaması kasdının bu­lunması ve isyancıların bu hususta ken­dilerince haklı bir sebebe (te'vil) dayan­masıdır. Devlet başkanının gayri meşru usullerle bu makama geçtiğini söylemek veya görevlerini yerine getirmediğini id­dia etmek bu tür haklı sebepler arasın­da sayılabilir. Bu şartın önemi, böyle bir sebebe dayanmadan isyan edenlerin bâ-gî değil, yol kesici sayılmaları ve ona gö­re cezalandırılmalarıdır. Haricîler böyle bir te'vile dayanarak isyan etmiş kabul edildiklerinden bâgî sayılmışlar ve buna göre haklarında hüküm verilmiştir.



Bağy suçu sabit olan isyancılarla sa­vaşmak ve bu sırada onları öldürmek he­lâl kabul edilmiştir. Yalnız onların müs-lüman olduğu ve suçlarının siyasî bir suç teşkil ettiği gözden uzak tutulmamalı­dır. Bunun sonucu olarak sadece zaru­ret halinde ve isyanı bastıracak ölçüde bir şiddete izin verilmiştir. Ele geçenle­rin yaralıları öldürülmez, mallan gani­met olarak dağıtılmaz ve telef edilmez, aile fertleri esir alınmaz. Şafiî ve Ahmed b, Hanbel'e göre kaçan âsiler takip edil­mez; nitekim Hz. Ali Cemel Vak'ası'nda kaçanları takip etmemiştir. Ebû Hanîfe ise bu kaçış diğer isyancılara katılmayı sonuçlandıracak ve yeni bir isyana yol açacaksa onların takip edilip yakalan­ması, değilse takip edilmemesi görüşü­nü benimsemiştir. İsyanın bastırılmasın­dan sonra harp hukuku hükümleri uya­rınca âsilerin isyan sırasındaki öldürme ve yaralama gibi suçlan ayrıca cezalan­dırılmaz; yine bu esnada yaptıkları za­rarlar tazmin ettirilmez. Sadece isyan­larıyla ilgili olarak ta'zir cezasına çarptı­rılırlar. Ebû Hanîfe ta'zir olarak ölüm ce­zasının da verilebileceğini ileri sürerken diğer hukukçulara göre ölüm cezası dı­şında bir ceza uygulanır. İsyan sırasında işlenen zina, içki içmek vb. isyanla ilgisi olmayan suçlar ise ayrıca cezalandırılır. İsyancıların işgal ettikleri bölgelerde ida­reci sıfatıyla yaptıkları icraatlar özel hü­kümlere tâbidir (bk. dArülbağy).

Hukukçuların bir kısmı isyan başlama­dan âsilerle savaşılamayacağı kanaatin­dedir. Onlar bu görüşlerini Hâricîler'e hi­taben, "Siz başlamadıkça biz sizinle sa­vaşa girmeyiz" (Mâverdî, s. 73) diyen Hz. Ali'nin uygulamasına dayandırmaktadır­lar. Çoğunluğu teşkil eden hukukçulara göre ise âsiler hazırlık yapmakta ve is­yan edeceklerine muhakkak nazarıyla bakılmakta ise savaşa başlamak için fi­ilen isyan etmeleri beklenmez, çünkü bu durum fitnenin büyümesine sebep olur.

452

Ancak barış yoluyla kendilerine engel olunabileceği umuluyorsa bu yol tercih edilmelidir.



Devlete isyan ve bu isyanın bastırılma­sı İslâm hukukunda bir iç mesele ola­rak kabul edilmektedir. Bu bakımdan yabancı bir devletin âsilere yardım et­mesi düşmanca davranışa teşebbüs ka­bul edilir.

BİBLİYOGRAFYA:

Lisânü'i-cArab, "bğy" md.; Kamus Tercü­mesi, "bğy" md.; Müsned, V, 66; Buhârî. "Ah­kâm", 4, "Cihâd", 108; Müslim, "İmâre". 39-40, "Fiten", 70-73; Mâverdî. el-Ahkâmü's-suitâ-niyye, s. 73-77; İbn Kudâme, ei-Muğrıî, Kahire 1367, X, 48 vd.; İbn Receb. Câmi'u'l-'ulOm, Kahire 1393/1973, s. 243 vd.; İbnü'l-Hümâm. Fethu'l-kadtr, Kahire 1356, IV, 498; Remlî. riihâ-yetü'l-muhtSc, Kahire 1386/1967, VIII, 382 vd.; İbn Âbidîn, Reddu i-muhtar, Kahire 1307, III, 428 vd.; Elmallll. Hak Dini, II, 1375-1378; VI, 4462 vd.; Abdülkâdir Ûdeh, et-Teşrî'u'L-cinâ'î, Kahire 1959, I, 102, 661 vd.; Muhammed Ebû Zehre, el-Cerîme, Kahire 1976, s. 160-168; Hâ-lid Reşîd el-Cümeylî, Ahkâmü'l-buğât ue'i-mu-hâribîn fi'ş-şerîcati'!-islâmiyye ue'l-kânün, Bağ-dad 1979; Mu.F, XVI, 198-208; Muhammed Selîm el-Awâ, Ft Usûli'n-nizâmi'l-cina* iyyi'l-İslâmî, Kahire 1983, s. 130-133; Ahmet Özel. İslam Hukukunda ülke Kauramt, İstanbul 1988, s. 135-139; Abdürrezzâk es-Senhûrî, Fıkhu'l-hilâfe ue tetauuüruhâ. Kahire 1989, s. 219; Joel L. Kraemer, "Apostates, Rebels and Brigands", IOS,X (1980). s. 48-59. m



Dostları ilə paylaş:
1   ...   9   10   11   12   13   14   15   16   ...   40


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə