Bibliyografya: 9 amasya antlaşmasi 9



Yüklə 1,42 Mb.
səhifə12/41
tarix04.01.2019
ölçüsü1,42 Mb.
#90487
1   ...   8   9   10   11   12   13   14   15   ...   41

AMENTÜ ŞERHİ

Numan Kurtulmuş'un (ö. 1952) iman esaslarını açıklamak üzere, kaleme aldığı akaid kitabı.

Âmentü'de yer alan iman esaslarını açıklamak ve bu şekilde halka itikadı konularda muhtaç olduğu bilgileri vermek maksadıyla “âmentü şerhleri” yaz­ma geleneği Osmanlılar'ın son dönem­lerinde başlamıştır. Kadızâde Ahmed b. Mehmed Emin'in (ö. 988-1580) Türk­çe olarak telif ettiği Ferâidü'I-fevâid'. Esad Sâhib Efendi’nin Arapça olarak yazdığı ve Kemahlı Feyzullah Efendinin Türkçe'ye çevirdiği Ferâ’idul-fevâ’id'i. 286 Dâvûd b. Muhammed Karsr’nin (ö. 1160-1747) Türkçe Âmentü billâh Şerhi 287 Seyyid Ömer b. Abdurrahman'ın âmentü Şerhi 288 1976. ve Numan Kurtulmuş'un Âmen­tü Şerhi bu türdeki çalışmaların başlıca örnekleridir. Bunlar arasında en çok ya­yımlanan ve meşhur olanlar ise Kadızâde ile Numan Kurtulmuş'un eserleridir.

1887de Kastamonu'da doğan Numan Kurtulmuş buradaki Askerî Rüşdiye'yi ve Bursa Askerî İdâdisi'ni bitirdi. 1905'te İs­tanbul Harbiye Mektebi'nden mezun ol­duktan sonra Edirne'deki İkinci Ordu'­ya mülâzım-ı sânî (teğmen) olarak tayin edildi. Balkanlar'da, Erzurum, Batum ve Azerbaycan'da savaşlara katıldı. Son ola­rak Sakarya Meydan Muharebesinde ağır şekilde yaralanınca binbaşı rütbe­siyle emekli olup 1932'de İstanbul'a yerleşti ve burada vefat etti. Âmentü Şerhi'nden başka Binbir Hadis Tercemesi 289 Kur'an Meraklı­larına Hediye, Cuma ve Bayram Hut­beleri 290 adlı eserleri de neşredilmiştir.

Altı bölümden oluşan Âmentü Şerhi 117 başlık altında çoğu itikadî, bir kıs­mı da fıkhî olan konulan işler. Birinci bölümde tevhid. esmâ-i hüsnâ, Allah'ın varlığının delilleri, iman ve şubeleri gibi ilâhiyyat bahisleri. İkinci bölümde melek­lerin çeşitleri, özellikleri ve görevleri an­latılır. Esere ilmihal hüviyetini kazandı­ran üçüncü bölümde kitaplara iman üze­rinde durularak genellikle Hanefî mez­hebine ait bilgiler verilir. Dördüncü bö­lümde Kur'an'da adı geçen peygamber­ler ve Hz. Muhammed'in nübüvveti anla­tılır. Beşinci bölümde âhirete, altıncı bölümde de kadere iman ele alınır.

Âmentü Şerhi Cumhuriyet dönemin­de yeni harflerle yayımlanan ilk âmentü şerhidir. Hasan Basri Çantay'ın “çetin emeklerin mahsulü, kaynaklan sağlam, dili düzgün ve faydalı” şeklinde tanıttı­ğı eser, medreselerin kapatılmasından sonra Türkçe yazılmış dinî kitapların nâ­dir bulunduğu dönemlerde halkın ilgisi­ni çekmiş ve ihtiyacına cevap vermiştir. İlk defa 1943 yılında yayımlanan ese­rin günümüze kadar yirmi baskısı yapıl­mıştır. 291


AMERİKA

Batı yarı küresinde yer alan dünyanın ikinci büyük kıtası.

I) FlZİKl ve BEŞERİ COĞRAFYA

II) TARİH

III) KITADA İSLAMİYET

42.3 milyon km. yüzölçümüne ve 700 milyondan fazla nüfusa sahip olan kıta kuzeyden Kuzey Buz denizi, batıdan Bü­yük Okyanus, doğudan Atlas Okyanusu ve güneyden Güney Buz denizi ile çevri­lidir. 72° kuzey (Boothia yarımadası) ve 56 güney (Hom Burnu) enlemleri ile 166° batı (Alaska'nın batısındaki Galler Prensi Burnu) ve 35' batı (Brezilya'nın doğusun­daki Branco Burnu) boylamları arasında uzanır. Şekil itibariyle iki büyük üçgen­den meydana gelmiştir. Kuzey ve Güney Amerika adlarıyla anılan bu üçgen şe­killi kara parçalarının arasında, üzerin­de Orta Amerika ülkelerinin yer aldığı bir berzah bulunur. Kıtanın kuzey-güney doğrultulu uzunluğu 15.000 kilometre­yi, doğu-batı yönünde en fazla genişliği ise 5.000 kilometreyi aşmaktadır.

Amerika adı, yeni bir kıta keşfettiğin­den habersiz olan Kristof Kolomb'un ar­dından 1497'de oraya giden ve 1504 yı­lında yayımlanan mektuplarında bu top­raklardan “mundus novus” (yeni dünya) şeklinde bahseden İtalyan denizcisi Amerigo Vespucci'nin (Americ Vespuce) adın­dan türetilmiştir. Amerika Maya. Aztek ve İnka gibi eski medeniyetlere beşiklik etmiş bir kıtadır. Eski medeniyetleri ku­ran ilk insanların, Kızılderililer'in ve Eskimolar'ın Bering Boğazı yoluyla Asya'­dan, çağdaş medeniyeti kuranların ke­şiften sonra Avrupa'dan göç ettikleri ve bunlara daha sonra Afrika'dan getirilen zenci kölelerle Asya'daki siyasî değişik­liklerden kaçan yeni göçmenlerin katıl­dıkları göz önüne alınırsa bu kıtaya “göç­menler kıtası” denilebilir.

Amerika kıtası, yüzölçümü itibariyle Afrika kıtasından bir buçuk, Avrupa'dan dört defa daha büyüktür. Ana kıta Ku­zey ve Güney Amerika diye ikiye ayrılır ve geçiş bölgesinde yer alan Orta Ame­rika da beşerî coğrafya açısından Gü­ney Amerika'ya benzerlik gösterdiği Gü­ney Amerika ile birlikte mütalaa edilir. Meksika'nın kuzeyinden itibaren Anglo­sakson veya kuzeybatı Avrupa kültü­rünün hâkim olduğu Kuzey Amerika'ya Anglo Amerika, Güney Amerika ile bir­likte Orta Amerika'ya ise Latin Amerika adlan verilmektedir.



I) FİZİKİ ve BEŞERİ COĞRAFYA



1) Yüzey Şekilleri:
Yeryüzü şekillerinin sıralanışı bakımından Kuzey Amerika ile Güney Amerika'nın durumu biribirine çok benzer. Her ikisinin de batısında Bü­yük Okyanus kıyısına paralel olarak ku­zeyden güneye doğru uzanan genç kıv­rım dağları, doğusunda ise Atlas Okyanusu'na komşu yaşlı dağlar ve platolar bulunur. Batıdaki genç dağlarla doğudaki yaşlı dağlar arasına her iki kara parçasında da alçak platolar ve ovalar girer. Büyük Okyanus kıyısında Alaska'­dan Şili'nin güneyine kadar uzanan genç dağlar aynı zamanda Amerika'nın en yüksek kesimlerini meydana getirir. Ku­zey Amerika'da bu dağlar birtakım sı­ralara aynlır ve bu sıraların arasında Colorado ve Büyük Havza gibi geniş plato­lar bulunur. Bu dağ sıralan Meksika'ya doğru birbirine yaklaşarak tek bir sıra haline gelir ve Orta Amerika'yı geçtik­ten sonra Güney Amerika'nın batısın­da And dağlan adıyla devam eder. And dağlan da Kuzey Amerika'nın batısın­daki dağlar gibi birkaç sıradan oluşur. Fakat bu sıralar arasındaki açıklık ku­zeydeki kadar fazla olmadığından ara­ya giren Bolivya ve Peru platoları gibi platolar. Kuzey Amerika'dakiler kadar geniş değildir. Amerika'nın doğusunda bulunan yaşlı dağlar ve platolar alanı. Kuzey Amerika'daki Labrador platosu ile başlar ve güneye doğru Appalachian dağlanyla devam eder; Guiana ve Brezilya platolan da bu sıranın Güney Ame­rika'nın doğusundaki devamını meyda­na getirir.

2) İklim ve Bitki örtüsü:

Amerika kıtasının kuzey-güney doğrultusunda büyük bir mesafe boyunca yayılması bu kıtada çeşitli iklim tiplerinin oluşmasına sebep olmuştur. Aynca doğu ve batısında dağ­lık bölgelerin bulunması, iç kesimlerin­de bu dağlık alanlar vasıtasıyla deniz­den aynlmış havzalann yer alması ve kıyılannda farklı sıcaklıkta okyanus akıntılannın mevcut olması kıtanın iklimini daha da çeşitlendirmektedir. Bu yüz­den Amerika kıtasında kuzeydeki so­ğuk iklimlerden tropikal-ekvatoral ik­limlere ve Kuzey Amerika'nın batı kıyılarındaki Akdeniz iklimine, iç kesimle­rindeki step hatta çöl iklimlerinden de yüksek irtifalarda kendini hissettiren dağ iklimlerine kadar çok çeşitli iklim tipleri görülür. Bu çeşitli iklim tiplerine bağlı olarak kıtanın tabii bitki örtüsü de çeşitlilik gösterir. Kuzeyde soğuk iklim şartlannın meydana getirdiği bir tund­ra şeridi mevcuttur. Yılın büyük bir kıs­mında karla örtülü olan bu kesimde ağaç bulunmaz; hâkim bitki örtüsünü sadece bazı otlar ve likenler meydana getirir. Tundra şeridinin bitiminden iti­baren orman alanları başlar. Batıdaki Kayalık dağlar İle doğudaki Appalachian dağları orman örtüsünün kesif olduğu bölgelerdir. Kuzey Amerika'nın orta ke­siminde, Mississippi'nin batısından iti­baren batıya doğru uzanmış yaklaşık 1.5 m. boyundaki otlardan meydana ge­len ve “preri” adı verilen gür bir bitki ör­tüsü görülür. Prerilerden batıya doğru gidildikçe daha kısa boylu otlann hâkim olduğu alanlara geçilir. Güney Ameri­ka'da ekvatorun iki tarafında bol yağış­la ilgili olarak ekvatoral ormanlar bulunmaktadır. Amazon havzasını baştan başa bu ormanlar kaplar; bunun dışın­da And dağlan da belli bir yüksekliğe kadar ormanlarla kaplıdır.

Akarsu havzaları bakımından Kuzey ve Güney Amerika biribirine benzer. Her iki­sinin de bat kesimlerinde yüksek dağ sıralarının bulunması, büyük ırmakların doğu ve güneydoğuya yönelmesi so­nucunu meydana getirmiştir. Göllerin sayısı ve büyüklüğü bakımından ise Ku­zey Amerika Güney Amerika'dan çok farklıdır. Dördüncü zaman buzullarının buralara yayılıp sonra çekllmeleriyle açılan çukurlarda büyük göller meyda­na gelmiştir. Bugün bunlann bazıları Amerika Birleşik Devletleri Kanada sı­nırı üzerinde 292 bazıları da tamamen Kanada'da 293 bulunmaktadır. Göl bakımından fakir olan Güney Ameri­ka'nın en önemli gölü And dağları üzerindeki Titicaca'dır ve başlıca Kuzey Amerika göllerinin hepsinden daha kü­çüktür.

3) Nüfus:

Amerika, kilometrekareye an­cak on beş kişi düşen nüfusu ile yoğun­luğu nisbeten az bir kıtadır ve mevcut nüfusu da yüzeyine eşit biçimde dağılmamıştır. Genel olarak kıyı bölgeleri ka­labalık, iç kesimler ise tenhadır ve bu iç kesimler arasında Amazon havzası gibi tamamen boş denilebilecek alanlar da vardır. Kıyı kesiminin kalabalıklığı da Ku­zey ve Güney Amerika'da birbirine ben­zememektedir. Kuzey Amerika'da Atlas Okyanusu kıyıları Büyük Okyanus kıyılarından daha kalabalık olmasına rağ­men. Güney Amerika'da her iki kıyının nüfus yoğunluğu arasında belirgin bir fark görülmez. Kıtanın kuzey ve güney parçalan arasında nüfus dağılışı açısın­dan bir başka önemli fark da iç kesim­lerin yükselti kademelerindeki nüfus da­ğılışında göze çarpar. Kuzey Amerika'nın iç kesimlerinde, dünyanın birçok yerin­de olduğu gibi alçak alanlar daha ka­labalıktır ve yükseklik arttıkça nüfus yoğunluğu düşer. Buna karşılık Güney Amerika'nın iç kesimlerinde ve özellik­le And dağlannın bazı bölgelerinde yük­seklerdeki nüfus aşağılardakinden daha fazla olabilmektedir. Bu durum, ekvato­ra yakın bölgelerde iklimin belli yüksel­tilerden sonra daha yaşanılabilir karak­ter almasından ileri gelir. Güney Ameri­ka nüfusunun hemen hemen yansı tek bir ülkede (Brezilya) yaşamakta, öteki yansı ise geriye kalan on bir ülkeye da­ğılmış bulunmaktadır. Aynı şekilde Ku­zey Amerika'da da bütün nüfusun üçte ikiden fazlası Amerika Birleşik Devletle­ri 'nde yaşamaktadır ki bu nüfus Kuzey ve Güney Amerika toplam nüfusunun da yansına yakındır. Menşe bakımın­dan nüfusun büyük çoğunluğunu Ku­zey Amerika'da İngiliz ve Fransız, Gü­ney Amerika'da ise daha çok İspanyol ve az miktarda da Portekiz kökenli Av­rupalılar teşkil eder. İktisadî gelişme açı­sından da Kuzey ve Güney Amerika ara­sında büyük fark görülür. Kuzey Ameri­ka her bakımdan gelişmişlik örneği ol­duğu halde Güney Amerika henüz bir­çok kesimlerinde gelişme çabası içinde bulunmaktadır.



4) Din:

Kıtanın keşfinden önce Ameri­ka'da çeşitli medeniyetler ve buna bağ­lı olarak farklı kabile dinleri gelişmişti. XVI. yüzyıldan itibaren Amerika kıtasına yerleşmeye başlayan Avrupalılar. Hıris­tiyanlığı da beraberlerinde getirerek bu dini yerli halka kabul ettirmeye çalış­tılar. Böylece önceleri kıtada varlığını sürdüren İnka, Aztek. Toltek ve Maya gibi yerli uygarlıkların dinleri, yerlerini büyük ölçüde Hıristiyanlığa bırakmak zorunda kaldılar.

Avrupa'dan Amerika'ya yayılan Hıris­tiyanlık, Amerika Birleşik Devletleri'yle Kanada'da daha çok Protestanlık ve kı­tanın diğer yerlerinde ise Katoliklik şek­linde devam etti. Bugün Kuzey Ameri­ka'da Protestanlar, Orta ve Güney Ame­rika'da ise Katolikler hâkim durumda­dır. Ayrıca Protestanlık içinde müstakil kiliselere sahip birçok tarikat ortaya çık­mıştır. Bunların halk arasında en yaygın olanları Mormonlar, Kuakerler, Baptistler, Presbiteryenler, Anglikanlar. Moravyonlar. Yedinci Gün Adventistlerİ ile Methodistler'dir.

Güney Amerika'da bulunan ülkelerin çoğunda Katolik mezhebi resmî devlet dini haline gelmiş olup diğer mezheple­re bağlı olanlar azınlık halindedir. Brezilya, Arjantin, Peru, Paraguay, Uruguay, Şili ve Kolombiya gibi Güney Amerika ülkelerindeki Katoliklerin oranı % 80'i aşmaktadır. Ayrıca bu ülkelerdeki Kato­lik kilisesi 1960’lardan itibaren büyük değişiklikler geçirerek önem kazanmış­tır. Ülkelerin sosyal, politik ve ekono­mik durumlarına göre yeni bir şekil alan kilise devlette söz sahibi olmuş, olayla­rın gelişmesini etkilemiştir.

Güney Amerika'da hâlâ görülen animistik inançlara bağlı ilkel kabileler da­ha çok Peru'dadır. Brezilya'nın bazı yö­relerinde yerliler ve Afrika asıllılar put­perestlik inanç ve geleneklerini sürdür­mektedirler. Köle ticareti ve daha sonra sözleşmeli işçilerin getirtilmesi sırasın­da kıtaya giren İslâmiyet'in etkisi bu­gün özellikle Surinam, Guyana, Trinidad ve Tobago'da önemli ölçüde devam et­mektedir. Müslümanlar kıtanın diğer ül­kelerinde ise küçük cemaatler halinde yaşamaktadırlar. 294 Amerika kıta­sında yahudiler, Amerika Birleşik Devletleri'nde etkin olmalarına karşılık kü­çük gruplar halindedirler.

5) Ekonomi:




a) Kuzey Amerika

Kuzey Amerika kıtasının beşerî coğrafya açı­sından en fazla dikkati çeken özelliği, son 150 yıl içinde göstermiş olduğu bü­yük iktisadî gelişmedir. Bu iktisadî ge­lişmede çeşitli ve zengin doğal kaynak­ların önemi çok fazladır ve bu kaynak­ların iyi bir şekilde kullanılması da kıta­daki büyük endüstri bölgelerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Kuzey Ame­rika dünyadaki petrol ve doğal gazın beşte üçünü, demir cevherinin yarıdan fazlasını, maden kömürünün yarıya ya­kınını, bakırın beşte ikisini, kurşun ve çinkonun da üçte birini vermektedir. Başlıca petrol yatakları doğudaki Appalachian petrol bölgesiyle batıda Kalifor­niya'da, güneyde Teksasta ve eski bir petrol ülkesi olan Meksika'da bulunan­lardır. Appalachian dağlarının bulundu­ğu kesim sadece petrol üretim alanı de­ğildir. Bu dağların arasındaki vadilerle üzerlerindeki plato alanları aynı zaman­da maden kömürü, kalker, tuz, jips, de­mir cevheri ve hidrolik enerji üretim ala­nı olarak da şöhret yapmıştır. Appalac­hian dağlarının batısındaki havzalar ise petrol, doğal gaz, bakır, molibden, altın, gümüş, çinko, uranyum ve fosfat gibi çeşitli doğal kaynakların yayılmış oldu­ğu alanlardır.

Kuzey Amerika'nın iktisadî hayatında dikkati çeken bir husus da tarımla uğ­raşan nüfusun bütün nüfusa oranı fazla olmadığı halde buranın bazı ürünler açısından dünya genelinde söz sahibi ol­masıdır. Meselâ Asya'dan sonra en faz­la pirinç Kuzey Amerika'da yetişmekte­dir. Amerika'da pirinç tanmı Mississippi nehrinin aşağı mecrasında ve Meksika körfezinin kuzey kıyılan ile Kaliforniya'da çok gelişmiştir. Pamuk da Asya'dan sonra en fazla Kuzey Amerika'da üretilmek­tedir. Dünyada pamuk ekimine ayrılan sahaların dörtte bir kadarı sadece Ame­rika Birleşik Devletleri'nde bulunmakta ve geniş yer kaplayan bu topraklar ülke coğrafyasında “Pamuk kuşağı” (Coton-belt) adıyla tanımlanmaktadır. Amerika'­da pamuk tarımının önemi zencilerin bu topraklarda köle olarak çalıştırılmasın­dan sonra artmıştır. Meksika da önem­li bir ham pamuk ihraç ülkesidir. Kuzey Amerika'da Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada önemli birer buğday üreticisidir. Buğdayın kuzey sınırı, Atlas Ok­yanusu kıyısında 50° kuzey enleminden başlar, batıya doğru gittikçe yükselerek Kayalık dağların eteklerinde 62° kuzey paraleline kadar çıkar. Doğudaki buğ­day sınırının daha düşük olması bu kıyı­lardaki fazla nem ve labrador soğuk su akıntısının varlığı ile ilgilidir. Buna kar­şılık batı kesiminde buğday tarımının daha kuzeyde de yapılabilmesi, Kayalık dağlardan esen “chinook” adlı sıcak rüz­gârın etkisiyle mümkün olmaktadır.

Kuzey Amerika'da uzaklıkların dev bo­yutlarda olması ve bu uzaklıkları kısa sürede ve rahat bir şekilde katetme is­teği ulaşımı geliştirmiştir. Demiryolları ağı çok genişlemiş ve özellikle iki okya­nusu biribirine bağlayan yolların yapı­mına önem verilmiştir. Son yıllarda de­nizyollarının yolcu taşımadaki payı öteki ulaşım sektörleri karşısında azalmış ol­makla birlikte bu sektör hâlâ yük taşı­macılığında önemli bir yere sahiptir. Ku­zey Amerika'daki iç sular yeryüzünün bu konudaki en canlı trafiğine sahne ol­maktadır. Nehir, kanal ve göllerin ortak­laşa devreye girdiği bu uzun su yolları sayesinde, açık deniz vapurları kıyıdan 1000 km, kadar içeride bulunan nehir li­manlarına ulaşabilmektedir. Kıtanın ku­zey kesimlerinde özellikle Kanada'da ka­rayolu ulaşımı önem kazanmıştır. Ticarî anlamda havayolu kullanımı Kuzey Ame­rika'ya Avrupa'dan on yıl sonra girmiş, fakat hızlı bir gelişme göstererek bura­yı hava ulaşımından en fazla faydalanı­lan yer durumuna getirmiştir.



b) Güney Amerika

Güney Amerika'da boş ve nüfusu seyrek alanların geniş yer tutması burada hayvancılığın geliş­mesine yol açmıştır. Orta kesimleri kap­layan kuzeyden güneye doğru Chaco, Pampas ve Patagonya bölgeleriyle çayır­ların bol olduğu yöreler hayvancılık ya­pılan alanlardır. Buna karşılık bu kıtada tarımın geniş alanlara yayılması çok da­ha yenidir ve bu genişleme. Güney Amerika'ya arka arkaya gelen göçmen akın­larının bir sonucudur. Tarım ürünleri arasında kahve ve kakao ön sırada yer alır. Dünyada kahve üreten ve satan ülkelerin en başında Brezilya gelir; bura­da kahve tarımına XVIII. yüzyılın ilk ya­rısında Para ve Maranhao eyaletlerinde başlanmıştır. Brezilya'nın ölnemli liman­larından olan Santos, kahve ticaretinin âdeta sembolü haline gelmiştir ve dün­ya kahve ticaretiyle beraber kahve fi­yatları da bu limandan kontrol edilmek­tedir.

Bugün Afrika kıtasında daha fazla önem kazandığı görülen kakao ağacının anavatanı Güney Amerika'nın tropikal kısımlarıdır ve halen çeşitli bölgelerde kakao tarımı yapılmaktadır. Özellikle Brezilyadaki Bahia bölgesi önemli bir kakao üretim alanıdır ve bu bölgenin dışa açılan kapısı durumunda olan Ba­hia Limanı da önemli bir kakao ihraç merkezidir. Önem bakımından kahve ve kakaoyu şeker kamışı, tütün, pamuk ve muz takip eder. Orta Amerika, Antiller ve Küba'da çok yetiştirilen şeker kamı­şı Güney Amerika'nın kuzey kesimlerin­de de fazlaca üretilir. Peru. Kolombiya. Brezilya. İngiliz Guyanı ve Venezuela'da bu üretim bir hayli ilerlemiş durumda olup Brezilya Hindistan'dan sonra dün­yanın en fazla şeker kamışı tanmı yapı­lan ülkesi durumuna gelmiştir. Güney Amerika'da tahıl tarımı da oldukça yay­gındır ve buğday ekiminin güney sını­rı 45. güney paraleline kadar iner. En önemli buğday alanlan Arjantin, Urugu­ay ve Şili ile Güney Brezilya'nın bazı ke­simlerinde bulunur. Arjantin'in Pampas bölgesi Güney Amerika'nın tahıl amba­rı durumundadır ve buradan dışarıya buğday ihraç eden tek ülke de Arjan­tin'dir.

Güney Amerika yeraltı kaynakları ba­kımından oldukça çeşitlilik gösterir. Baş­lıca petrol yatakları Venezuela'da Maracaibo gölünün çevresinde. Kolombiya'nın Magdalena vadisinde kıyıdan 500 km. kadar içerideki Barranca Bermeje do­laylarında, Ekvador ve Peru'nun Büyük Okyanus kıyılarında ve bu iki ülkenin bir­birine komşu oldukları kesim İle Arjan tin'in Patagonya bölgesinde bulunur. Petrol bakımından zengin durumda olan Güney Amerika'da maden kömürü he­men hemen yok denecek kadar azdır; işletilen en önemli yataklar Şili'de ve Brezilya'da bulunan birkaç küçük kömür havzasında yer alır. Diğer yeraltı kay­naklarından bakır Şili ve Peru'da çıkarılır. And dağlarının ihtiva ettiği tabii kay­naklar arasında Peru topraklarından çı­karılan çinko, kurşun ve demir sayılabi­lir. Güney Amerika'da demir yatakları Peru'dan başka Brezilya, Şili. Kolombi­ya, Venezuela ve Arjantin'de de bulu­nur; kıymetli madenlerden altın Kolom­biya'da çıkarılır.

Güney Amerika'nın yeraltı kaynakla­rı bakımından zenginliğine rağmen en­düstrisi henüz yeteri kadar gelişmemiş­tir. Ağır endüstri kollarından demir çe­lik endüstrisi, demir cevheri yataklarının yaygın olduğu Kolombiya, Brezilya, Ve­nezuela, Şili. Peru ve Arjantin'de toplan­mıştır. Ham madde sıkıntısı çekmeyen kimya endüstrisi sadece Brezilya ve Arjantin'de, dışa bağımlı olan makina en­düstrisi ise Brezilya, Arjantin, Kolombi­ya ve Venezuela'da gelişme göstermiş­tir. Dokuma endüstrisi en erken başla­yan endüstri kolu olup yün ve pamuk üretiminin bol olduğu Güney Amerika'da bütün ihtiyacı karşılayacak düzeydedir.

Güney Amerika'da ulaşım ağı, nüfus dağılışında olduğu gibi düzensiz bir da­ğılım gösterir. Demiryollarının ancak kı­sa hatlar halinde denizden içeriye doğ­ru uzandığı veya Fransız Guyanı gibi hiç bulunmadığı ülkelerin yanında Arjantin gibi demiryolu ağının sık olduğu ülkeler de vardır. Karayollarının durumu da he­nüz sıkı bir ağ kuruluşunda değildir ve ulaşım alanındaki bu eksikliğin akarsulardan geniş ölçüde faydalanılarak gide­rilmesine çalışılmaktadır. Güney Ameri­ka'da iç kesimlere kolaylıkla girebilme­nin en iyi yollarından biri nehir ulaşımını kullanmaktır. Açık deniz gemileri, Ama­zon ağzından bu nehir üzerindeki Manaus Limant'na kadar sokulabilmekte­dirler; ayrıca altları düz tekneler kullan­mak suretiyle Amazon'un kollarına gir­mek ve bu yolla Peru sınırına kadar ulaş­mak da mümkün olmaktadır. Amazon'­dan başka Plata, Parana. Uruguay ve Pa­raguay ırmakları da kıyıdan içerilere doğ­ru teknelerle yüzlerce kilometre sokul­ma imkânı verirler. Ulaşım bakımından kuzeybatıdaki Magdalena nehrinin du­rumu daha farklıdır. Bu nehir üzerinde yer yer çavlanlar bulunduğundan ula­şım, bazı kesimlerinde yük ve yolcunun trenlere aktarılması, sonra yine nehir üzerinde taşınması şeklinde sürdürül­mektedir. Hava ulaşımı son yıllarda be­lirli bir gelişme göstermiş ve kıtanın önemli şehirleri havayolu ağı ile birbiri­ne bağlanmıştır.



II. TARİH




1) Kuzey ve Orta Amerika

Milâttan önce çeşitli medeniyetlere sahne olan Ku­zey Amerika'da milâttan sonra da böl­genin yerli halkını oluşturan Kızılderili­ler tarafından bazı mahallî uygarlıklar (şeflikler) kuruldu. Orta Amerika'da ise hiyeroglif yazıyı benimseyen Mayalar, mi­lâttan sonra III. yüzyılda klasik dönem uygarlığının başlangıcı sayılan yeni bir medeniyet geliştirdiler: bu medeniyet IX. yüzyıla kadar sürdü. Ancak VII-IX. yüzyıllar arasında Orta Amerika'nın gü­neyinden gelen göçler ve savaşlar, bu medeniyetle birlikte birçok klasik dö­nem medeniyetinin yok olmasına sebep oldu. X. yüzyılda Yucatan Maya bölgesi­ne giren bir Kızılderili kabilesi olan Toltekler 1100'de Tula şehrini kurarak me­deniyetlerini geliştirmeye başladılar. Böl­gede 1200 yılına kadar devam eden Toltek etkisi, XI ve XII. yüzyılda yerini ku­zeyden Meksika'ya gelen Aztekler'e bı­raktı. 1325 yılında Tenoçtitlan (bugünkü Mexico City) şehrini kuran Aztekler İs­panyollar'in saldırılarına kadar medeniyetlerini sürdürdüler. Bu saldırı sonun­da bütün Aztek İmparatorluğu ortadan kalktı.

Avrupalılar'ın Amerika'ya ulaşmaları Kristof Kolomb'un kıtayı keşfinden daha önceki dönemlere dayanmaktadır. Nite­kim İskandinav yazılı destanlarına göre

X. yüzyılda Nöldikler (Vikingler) Kanada'nın Atlas Okyanusu sahillerine ulaşmışlardı. Grönland'ın güneybatı sahillerinde koloni kuran bu Avrupalılar, buradan dü­zenledikleri seferlerle kıtanın kuzeydoğu sahillerine kadar gittiler. Ayrıca Mağribli müslüman coğrafyacı İdrîsrnin (ö. 1165) Atlantik haritasında Antilla adalarını göstermesinden anlaşıldığına göre müslümanlar da Kolomb'dan önce bölgeden haberdar idiler. Hatta daha sonra tarihçi İbn Fazlullah Ömerî (ö. 1349), Batı Afri­kalı Mense Kanka Mûsâ ve Sene Gambi­ya kıyısından başlayan ikinci sefere baş­kanlık yapan II. Ebû Bekir'in hükümdar­lıkları sırasında XIV. yüzyılda Mali'den keşif heyetleri yollandığını yazmıştır.

XV. yüzyılda. Avrupalılar'in coğrafî ke­şifleri başlattıkları sırada Kristof Kolomb 1492'de Hindistan'a gitmek düşüncesiy­le çıktığı ilk seyahatinde Bahama ada­larına vardı. Amerika'nın Avrupalılar'ca keşfi sayılan bu tarihten sonra Kolomb kıtaya üç defa daha geldiyse de Avrupalılar'ın bilmediği yeni bir yer keşfetti­ğini anlayamadı. Ancak her defasında bulduğu kıymetli madenler Avrupa dev­letleri ve seyyahlarının kıtaya olan ilgi­sini arttırdı. Kıtada yer elde etmek için rekabete başlayan Avrupa'nın iki sömür­geci devleti İspanya ve Portekiz, bu re­kabeti ortaklaşa bölüşmek üzere 1494'te papalığın da onayı ile Tordesillas Antlaşmasını imzaladılar.

Bu kıtanın zenginliklerini ele geçirmek ve yerli dinlerin yerine Katolikliği yay­mak amacıyla harekete geçen bu dev­letlerden İspanya ilk defa Hispaniola'da 295 İspanyollar buradan hareketle 1510'da Küba, Jamaika ve Porto Riko'yu ele geçirdiler ve 1513te Panama kısta­ğına ulaştılar. 1519'da Meksika'yı almak için başlattıkları savaşta Aztek İmpara­torluğu'nu da yıkarak iki yıl içerisinde bölgeye yerleştiler. 296

1524-1525 yıllarında Portekizli Estaban Gomes İspanyollar adına Florida'ya geldi. İspanya'nın Küba valisi ise 1539'da Florida'yı aldı ve iç bölgelere doğru iler­leyerek kuvvetleriyle birlikte üç dört yıl içinde Kuzey Amerika'nın güneydoğu ke­simlerini ve Mississippi nehrini keşfetti. Böylelikle yavaş yavaş doğuda Missis­sippi, kuzeyde Monterrey ve San Fran-sisko'ya kadar uzanan topraklarda hâ­kim olan İspanya. Kuzey Amerika'daki sömürgelerini, merkezi Meksika'da olan bir genel valilikle yönetimi altına almış­tı. Bu genel valiliğin sınırları Meksika, Yucatan yarımadası ve Guatemala böl­gelerini kapsıyordu. Madencileri, askerleri ve rahipleri Güneybatı Amerika'da ilerledikçe İspanya Teksas'ta, 297 Sinaloa'da, 298 Yeni Santander'de 299 ve Kaliforniya'da 300 yeni askerî hü­kümetler kurdu.

Kıtaya daha sonra gelen İngiltere ve Fransa. İspanyollar"in hâkim olduğu top­rakları zamanla kendi ellerine geçirdiler. 1810'dan sonra İspanya'nın Amerika'da­ki üstünlüğü sarsılmaya başladı. 1823-1839 arasında, hâkimiyeti altında bulu­nan Meksika, Guatemala, El Salvador, Honduras, Nikaragua ve Kosta Rika dev­letleri bağımsızlıklarını kazandılar.

İspanyollar, Kuzey Amerika'nın güne­yinden kıtaya nüfuz etmelerine karşılık Fransız ve İngilizler Atlantik kıyılarından iç bölgelere doğru ilerlediler.

Fransızlar ilk sürekli yerleşimlerini 1604'te Fund körfezinde kurdular. Bun­dan sonra asıl büyük yerleşimlerini 1608'de Ouebec'de gerçekleştirdiler. 1682'de Mississippi'nin ağzına kadar ulaşan Fran­sızlar, Ohio'dan Meksika körfezine kadar olan sahanın kendilerine ait olduğunu iddia ederek burada kralları Louis'ye iza­feten Louisiana'yı kurdular. 301 Böylelikle Fransız kolonileri Acadio'nun (son­ra Nova Scotia) girintili çıkıntılı kuzey kıyılarından büyük göllerin ötesine, Mis­sissippi'nin doğu yakasından Meksika körfezi ve yeni kurulan New Orleans'a 302 kadar genişledi. İngilizlerle kıtada üstünlük sağlama mücadelesinde Fran­sız kolonileri birkaç defa saldırıya uğra­dı ve topraklarının bir kısmı İngilizlerin eline geçti. İngiltere ile bu yüzden giriş­tikleri Yedi Yıl Savaşi'nda



303 ye­nilerek Paris Antlaşması'yla 304 Mis­sissippi'nin doğusunda kalan kısmını ve Kanada'nın tamamını İngiltere'ye, Mis­sissippi'nin batısını ise İspanya'ya bırak­mak zorunda kaldı. Böylelikle Fransa Ku­zey Amerika'daki kolonilerinin hemen hepsini kaybetti. Fransızlar 1800'lerde Louisiana'yı ele geçirdilerse de 1803'te burayı Amerika Birleşik Devletleri'ne ver­diler.

XVII. yüzyıl başlarından itibaren İngil­tere keşifler sonunda tanıdığı Kuzey Amerika'nın çeşitli yerlerinde geniş top­raklara sahip olmaya başladı. 1607'de ellerinde krallığın imtiyaz belgesi bulu­nan bir grup İngiliz tüccar Virginia'daki James nehri ağzına gelerek Jamestown şehrini kurdular. 1612'de Virginia'da üretilen ıslah edilmiş tütünün Avrupa'da tutulmaya başlaması bu ürüne verilen önemi arttırdı. Bunun sonucunda doğan iş gücü ihtiyacını karşılamak İçin gerek­li yeni işçileri temin maksadıyla köle ti­caretine ağırlık verildi. Böylece Amerika Birleşik Devletleri tarihinde çok büyük boyutlara ulaşacak olan Afrikalı zenci kölelerin Amerika'ya taşınması mesele­si başlamış oldu.

1620'de, dinî inançlarını daha kolay yaymak için Pilgram Fathers adlı mez­hebe bağlı bir başka İngiliz grup günümüzde Massachusetts kıyılarındaki Cod Burnu'na (Cape Cod) gelerek New Plymouth'u kurdular ve İngiltere'nin ikinci yerleşimini gerçekleştirdiler. Yüzyılı aş­kın bir zamanda Apalaş dağları ile At­las Okyanusu arasında ilk teşekkül eden iki koloniyle birlikte on üç İngiliz kolo­nisi kuruldu. Kurulan diğer koloniler Maryland 305 Connecticut ve Rhodelland 306 ilk önce Hollandalılar tara­fından New Amsterdam adıyla kurulan New York 307 New Jersey ve Delavvare 308 New Hampshire 309 Pennsylvania 310 Kuzey Carolina 311 ve Georgia 312 idi.

1763'te Paris Antlaşması ile Kanada'nın tamamını ve Mississippi'nin doğu­sundaki toprakları ele geçiren İngilte­re bundan sonra üç koloni daha kurdu. Bunlar Doğu Florida, körfez boyunca uzanan Batı Florida ve Quebec idi. Bu tarihlerde İngiltere hemen hemen bü­tün Kuzey Amerika'ya hâkim olmuştu. Ancak çok geçmeden bu kolonilerin on üçü kendi anayasalarını hazırlayarak 1776'da bağımsızlık bildirisini yayımla­dılar ve 1873'te Amerika Birleşik Dev­letleri kurulmuş oldu. Böylece İngiltere Kuzey Amerika'daki en zengin sömür­gelerini kaybetti. 1860'tan sonra İngilizler'in elinde kalan kuzeydeki koloniler arasında da önemli değişiklikler oldu. 1867'de Quebec, Ontorio, Nova Scotia ve New Brunswick'i kapsayan kolonilere dominyon statüsü tanındı.

İspanya, İngiltere ve Fransa gibi Rus­ya ve Hollanda da Amerika kıtasına ilgi gösteren devletler arasındaydı. 1741'de Rus çarının emrindeki Danimarkalı kap­tan Vıtus Bering bugün kendi adıyla anı­lan boğazı geçip Alaska'ya çıktı. 1799'da ise Rus çan bu bölgeyi bir Amerikan-Rus şirketine devretti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan 7.200.000 dolar karşılığında satın aldı.

2) Güney Amerika

Güney Amerika'da görülen ilk topluluklar, Orta Amerika yo­lunu takip ederek gelen ve avcılık, ba­lıkçılık ve meyva toplayıcılığı gibi işlerle uğraşan göçebelerdi. Kuzey Amerika'da­ki Maya ve Aztekler gibi bunların yazı­ya dayanan bir medeniyetleri yoktu. Bir medeniyetin kurulması ancak X. yüzyı­lın sonlarına doğru gerçekleşti. Peru'ya nereden geldiği bilinmeyen İnkalar, Cuzco yakınlarında yerleşmişler ve bölge­deki yerli kabileleri hâkimiyet altına ala­rak gelişmeye başlamışlardı. Aztekler'e oranla daha geniş bir imparatorluk ku­ran İnkalar XV. yüzyılda medeniyetlerini doruğa ulaştırdılar. Bu dönemde ülke­nin sınırları bugünkü Peru, Ekvador, Bo­livya, Kuzey Arjantin ve Kuzey Şili'yi içi­ne alacak kadar genişti. İmparatorluk İspanyol işgalinden kısa bir süre önce ikiye bölündü.

Avrupalıların Güney Amerika'ya ilk çıkışları Kristof Kolomb'un üçüncü sefe­rinde gerçekleşti. 313 Bu seferle Paria körfezinde Venezuela'nın doğu kıyı­larına çıkarak Orinoco deltasına ulaştı­lar. 1520'de Macellan İspanya adına çık­tığı dünya turunda bugün kendi adıyla anılan boğazı geçerek kıtanın en güney kısımlarını keşfetti. Bu keşiflerin ardın­dan Avrupalıların kıtaya ilk müdahale­leri başladı. 1530'da Panama'dan ayrı­lan İspanyol Pizzaro ve Diego da Almagra. bir yıl sonra Peru'daki İnka İmparatorluğu'na saldırarak beş yıl içerisin­de imparatorluğu ele geçirdiler. 314 1541 'de orta Şili'ye Santiago şehrini ku­ran İspanyollar 1553'te Şili'ye tamamen hâkim oldular. Ancak kurdukları birçok şehir yerli halk tarafından zaman za­man saldırıya uğradı. Bu yüzden İspanyollar'ın ülkenin kuzey taraflarındaki egemenlikleri belirsiz kaldı. İspanyollar Rio de la Plata bölgesinden Güney Amerika'nın doğusuna nüfuz ettiler. 1536'da Buen Aires'i (Buenos Aires) kurdular, fa­kat burada da yerli Kızıldereliler'in saldı­rısına uğradılar ve kurduklan şehir yı­kıldı. Saldırılardan kurtulan İspanyollar Parana ve Uruguay nehirlerini geçtikten sonra 1541'de Asuncion'u kurdular. Yak­laşık yarım yüzyıl boyunca Arjantin'in sömürgeleştirilmesini buradan sağladı­lar ve yıkılan Buen Aires'i 1580'de yeni­den eski haline döndürdüler.

Güney Amerika'daki İspanyol sömür­geleri, ilki 1535'te Peru'da (merkezi Li­ma), ikincisi 1717'de Yeni Granada'da (merkezi Bogota), üçüncüsü ise 1776'da Rio de la Plata'da kurulmuş genel vali­liklerle yönetiliyordu.

İspanya'nın sömürgesi olmayan Güney Amerika'nın diğer kesimleri, Tordesillos Antlaşması 315 gereğince Yeşil Burun'un (Cape Verde) batısından geçen bir sınırla Amerika'nın en doğusundaki top­raklar Portekiz'e bırakılmıştı. Ancak Por­tekiz, diğer sömürgeleriyle daha fazla meşgul olduğundan Güney Amerika'nın bu bölgesinde etkili değildi. 1530'larda bölgenin Fransızlar tarafından teh­dit edildiğini görünce bugünkü Brezil­ya'yı da kapsayan bir alanı on iki yöne­tim birimine bölerek egemenliğini tam olarak sağladı. Çok geçmeden bu on iki valilik, çıkarları ve özel problemleri olan on iki özerk topluluğa dönüştü. 1548'de Portekiz bunları merkezi Bahia'da olan genel bir valilik yönetiminde topladı. Por­tekiz'in seker kamışı üretimini geliştir­mesi kölelik sistemini de beraberinde getirdi. XVI. yüzyılın ikinci yarısından iti­baren büyük şeker kamışı çiftliklerinde Afrikalı köleler zor şartlar altında çalış­tırılmaya başlandı.

1580'de Portekiz ve İspanya krallıkla­rının birleşmesi üzerine Brezilya da bun­lara katıldı. XVII. yüzyılda Portekiz sö­mürgesi olan bu topraklar sık sık Fran­sız ve Hollandalıların saldırılarına uğra­dı. Fransızlar Saint Louis (Sao Luis de Maranhao) şehrini kurduklan Maranhao kı­yılarını, Holandalılar ise Banla ve Pernambuco'yu işgal ettiler. Ancak daha sonra Portekizliler özellikle Hollandalılar'ın işgaline son verdiler.

XIX. yüzyıldan itibaren Güney Ameri­ka'da hâkim devletlere karşı bağımsız­lık mücadelesi başladı. Napolyon'un İs­panya'yı işgali. Amerikan ve Fransız ihti­lâlleri ve milletlerarası rekabet sonucu İngiltere'nin bağımsızlık mücadelelerini tahrik etmesi gibi olaylar bu hareketle­rin başlamasına sebep oldu.

1811'de Paraguay, 1816'da Venezuela, 1818'de Şili, 1820'de Ekvador, 1821'de Arjantin, 1825'te Bolivya, 1828'de Uru­guay bağımsızlıklarını kazandılar. 1819'da kurulmuş olan Büyük Kolombiya'dan 1829'da Venezuela, 1830'da da Ekva­dor ayrılınca geri kalan kısım Yeni Gra­nada adı ile 1863'e kadar devam etti. Bu tarihte de cumhuriyet ilân edilerek Kolombiya adını aldı. Kolombiya'ya bağ­lı olan Panama ise 1903'te ayrılarak ba­ğımsızlığını kazandı. Böylece üç Guya­na'nın 316 dışında bütün Güney Amerika devletleri bağımsızlıklarını elde etmiş oldular.

Bağımsızlık sonrası Güney Amerika'daki bu devletler uzun süre sosyal, si­yasî ve ekonomik bir çalkantı geçirdiler. XX. yüzyılın İkinci yansında birçok ülke­de sık sık yapılan askerî darbeler böl­geyi sürekli bir bunalım içine sokmuş bulunmaktadır. 317

Bibliyografya:



1- Henri Baulig, “Amerique Septentrional”, Geographie üniverselle (nşr. P. Vidal de la Blach - L. Gallois), Paris 1936, XIII.

2- Max. Sorre. “Mexique et Americrue Centrale”, a.e., Paris 1928, XIV.

3- Pierre Denis, “Amerique du Sud” a.e., Paris 1927, XV.

4- Ali Tanoğlu. Enerji Kaynakları, İstanbul 1958, s. 31-38, 269-286.

5- Sami Öngör. Coğrafya Sözlüğü, Ankara 1962, s. 33.

6- Sami Öngör. Devletler ve Ülkeler Ansiklopedi­si, Ankara 1967, s. 6-11, 28-30 vd.

7- Erol Tümertekin. Anglo-Amerika, İstanbul 1970.

8- Erol Tümertekin. Ekonomik Coğrafya, İstanbul 1984, s. 294-298, 301-305, 307, 309, 310.

9- Büyük Dünya Atlası, İstanbul 1970.

10- G. Barraclough. Times Dünya Tarihi Atlası (trc. Zeki Okar), İstanbul 1980, s. 46-47, 148-149, 160-161 vd.

11- Süha Güney. Sıcak Bölgelerde Ziraat Hayatı, İstan­bul 1980, s. 123, 138, 172, 237, 257, 274, 289.

12- Sırrı Erinç. Ortam Ekolojisi ue Degradosyonal Ekosistem Değişiklikleri, İstanbul 1984.

13- Selami Gözenç. Güney Amerika Ülkeler Coğ­rafyası, İstanbul 1985.

14- Faik Sabri Duran, Büyük Atlas, İstanbul 1985.

15- The Times Atlas of the World, London 1985, s. 114-121.

16- South America, Central America and the Caribbean 1988, London 1987.

17- Charles E. Nowel. “Ame­rica”, EAm., I, 669-677.

18- Gelişim Büyük Coğ­rafya Ansiklopedisi, İstanbul 1981, IV, 985-999.

19- V, 1241-1249. 318

III) KITADA İSLAMİYET

İslâm coğrafyacısı İdrîsi’nin, Lizbon'dan batıya doğru denize açılan bazı müslüman gemicilerin Atlantik'in orta kesim­lerindeki Antilla adasına kadar gittik­lerini söylemesi ve harita üzerinde bu adayı göstermesi, Endülüslü müslümanların en az XII. yüzyılda, henüz Ameri­ka'nın keşfinden önce bu kıta ile İslâmi­yet'in ilk temasını sağladıklarını ortaya koymaktadır. Daha sonra ise İspanyollar'ın Amerika'nın keşfi sırasında uzak deniz yolculuğu konusunda tecrübe sa­hibi olan Mağribli müslüman denizciler­den faydalandıkları bilinmektedir.

Amerika'nın keşfiyle birlikte İspanyol­ların başlattıkları deniz aşırı sömürge döneminde birçok da müslüman bu ye­ni kıtaya yerleşti. XV. yüzyılın sonların­da Gırnata'nın düşmesi 319 üzerine İspanya'nın Katolik kralları, Müslümanları zorla hıristiyanlaştırmak ve burada­ki İslâm kültürünü yok etmek için bü­yük bir katliam ve yıldırma hareketine giriştiler. Amerika'ya göç eden müslümanların önemli bir kısmı bu baskı ve zulümden kaçarak dinî inançlarının ge­reğini serbestçe yerine getirmeyi uman­lardı. Bu yolculukların çoğu gizlice ve gayri İslâmî adlarla yapıldığından kıtaya varan müslümanların sayı ve kimlikle­ri hakkında kesin bilgi elde edebilmek mümkün olmamakta, ancak hıristiyan kralların müslümanların sızmasını önle­mek için aldıkları yasaklayıcı tedbirle­re rağmen bu göçlerin büyük boyutla­ra ulaştığı tahmin edilmektedir. Hatta 1543 yılında V. Charles'ın, Andrea Doria'nın Cezayirliler'e karşı elde ettiği za­ferden cesaret alarak Amerika'ya yer­leşmiş müslümanların çıkarılmasını em­rettiği bilinmekte ve bu durumdan sa­yılarının göze batacak kadar çok oldu­ğu anlaşılmaktadır.

İspanyol-Portekiz sömürgeciliği dö­neminde İspanya'dan Amerika'ya giden müslümanların çoğu, vergi ödeyerek İs­panya'da kalan dindaşları gibi genellik­le çeşitli sanat dallarında çalışan sanat­kârlardı, Müslümanlarla yahudilere kar­şı uygulanan katliam hareketinin yöneticisi, engizisyon mahkemelerinin baş hâkimi ve Kastilya Kraliçesi İsabella'nın özel günah çıkarma papazı olan Kardi­nal Ximenes de Cisneros'un, haklarında “Onlarda bizim imanımız, bizde de onla­rın sanatı eksik” dediği bu sanatkârla­rın çoğu, kilisenin de göz yummasıyla, İspanya'nın deniz aşırı kolonilerine bi­naların yapım ve dekorasyonu için gö­türülmüşlerdir. Amerika'ya göç eden ve marangozluk, demircilik, tuğlacılık, de­ricilik ve inşaat işleri gibi çeşitli dallarda faaliyet gösteren bu sanatkârlar, özel­likle çini ve ahşap süslemeciliğinde yeni bir ekol meydana getirdiler. Mavi tonun hâkim olduğu çinicilikte Fas, Mısır, Su­riye ve hatta İran motifleri Meksika'dan Brezilya'ya kadar yayıldı ve Endülüs İs­lâm sanatı Latin Amerika'da dekoras­yon alanında evrensel bir boyut kazan­dı. Bu mimari süsleme sanatları Kuzey Amerika'da da “Kaliforniya stili” deni­len bir tarzda inkişaf etmiştir. Endülüs­lü sanatkârların etkinliği karşısında XVII. yüzyılın başlarında Meksiko şehir mec­lisinin onlara lonca imtiyazları verilme­sini önleyici kararlar çıkardığı da bilin­mektedir.

XVII. ve özellikle XVIII. yüzyılda Afri­ka'dan Amerika'ya götürülen kölelerin önemli bir kısmı müslümandı. Amerikan köle tacirleri, gerek yakalanmalarının kolay ve fiyatlarının daha düşük olması, gerekse gemilerde daha az yer tutma­ları sebebiyle daha çok kadın ve küçük çocukları götürmeye önem vermişlerdir. Özellikle kadın ve çocukların İslâmî ko­nularda yeterli bilgi ve şuura sahip bu­lunmamaları ve ayrıca esaret hayatı ya­şamaları, bu insanların zamanla dinî ve millî kimliklerini kaybetmelerini çabuklaştırmıştır. Bununla birlikte Amerika'ya sanatkâr, gemici, tüccar ve hatta köle olarak gelenler arasında dinî ilimlerde bilgili kimselerin etrafında yer yer ce­maatlerin oluşması, çocukların, daha ge­tirilmeden önce ülkelerinde Kur'an oku­ma ve namaz kılmayı öğrenmiş olmala­rı, bazı bölgelerde şu veya bu şekilde İs­lâmiyet'in sürdürülmesini mümkün kıl­mıştır. Bu ilk müslümanların Amerika'da etkili bir dinî toplum kuramamalarının en önemli sebebi mâruz kaldıktan bas­kı ve şiddettir. Atlantik'te yolculuğun zor ve pahalı olmasından dolayı yanla­rında eşlerini götüremeyen müslüman göçmenlerin orada yerli kadınlarla ev­lenmeleri ve meydana gelen melez ne­sillerin birkaç kuşak sonra bulundukla­rı toplumun içinde eriyip gitmeleri de başka bir sebep olarak zikredilebilir.

XIX. yüzyılda Amerika'ya Asya'nın çe­şitli ülkelerinden sözleşmeli işçilerin gel­mesiyle bu kıtada müslümanlar için ye­ni bir dönem başladı. Bu müslümanlar. bazı güçlüklere rağmen daha önce ge­lenler gibi büyük bir baskıyla karşılaş­mamaları, anavatanlarıyla ilgilerini kes­memeleri ve özellikle dinî bilgi ve şuur bakımından daha güçlü olmaları gibi se­beplerle kimliklerini korumada ve çeşit­li İslâmî cemaatler oluşturmada daha başanlı oldular. İngiltere ve Hollanda gi­bi sömürgeci ülkelerin Asya'daki sömür­gelerinden Amerika'daki sömürgeleri­ne çalıştırmak üzere getirdikleri işçiler­le Osmanlı topraklarından göç edenlerin sayısı da büyük bir yekûn tutmaktadır.

XIX. yüzyılın ikinci yansından itibaren Osmanlı toplumunda görülen sosyal, eko­nomik ve kültürel değişmeler, Kuzey Amerika'nın endüstrileşmede katettiği büyük mesafe ve Güney Amerika'nın dev boyutlu ziraî teşekküllerindeki artı­şın getirdiği çalışma imkânlarıyla yük­sek ücretler bu kıtaya göç temayülü­nü arttırmıştır. Bazı kaynaklar Amerika Birleşik Devletleri'nde daha 1820 yılla­rında Osmanlı göçmenleri bulunduğunu kaydetmekte İse de başta Suriye olmak üzere Osmanlı topraklarından asıl göç 1860'larda başlamıştır. İlk zamanlar ol­dukça sınırlı kalan göçmen sayısı 1878-1879, 1896-1897 yıllan ile bilhassa İtti­hat ve Terakki hükümetinin sağladığı nisbî serbestlik ve Balkan Savaşı gibi se­beplerden dolayı 1908-1914 yılları ara­sında zirveye ulaşmıştır. Bu göçlerde her ne kadar büyük çoğunluğu hıristiyanlar teşkil etmişse de mevcut Osmanlı bel­geleri müslüman göçmen sayısının muh­temelen % 15-20 gibi önemli bir oranda olduğunu göstermektedir. Elde ye­terli istatistikler olmamakla birlikte bu konuda araştırma yapanlar, 1860-1914 yıllan arasında Suriye ve Lübnan'dan göçenlerin sayısı ile ilgili olarak 300.000 ile 500.000 arasında değişen rakamlar vermektedirler. Mevcut bilgiler göz önü­ne alındığında bu tarihler arasında Os­manlı topraklarından Amerika'ya giden toplam göçmen sayısının muhtemelen 1 milyonun üzerinde olduğu ve bunun da yarısını Suriye ve Lübnan'dan, geri kala­nını ise Arnavutluk, Makedonya, Trakya ve Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden göç edenlerin oluşturduğu anlaşılmak­tadır. Ancak bu göçmenlerin önemli bir kısmı zamanla geri dönmüştür ve bun­ların sayısı, özellikle Suriyeliler başta ol­mak üzere toplam göçmenlerin tahmi­nen üçte biri kadardır.

Bazı araştırmacılar, Suriye hıristiyanlarının özellikle müslüman nüfusun teh­didi sonucu göçtüklerini ileri sürerken bu göçle İlgili literatürde Dürzî isyanlan, kontrolden çıkan eşkıyalık, devlet me­murlarında görülen bozulma ve bu fak­törlerin doğurduğu emniyetsizlik hisleri üzerinde durulmaktadır. Amerika'ya göç eden ilk Suriyeli göçmenlerin çoğu aşa­ğı sosyoekonomik tabakadan olup bü­yük bir kısmı para biriktirdikten sonra geri dönmüştür. Bunlardan bol parayla dönenlerin kırsal kesimde bir üst sınıf oluşturmaları da Amerika'ya göç temayüllerini arttırmıştır. Müslüman göçünün başlıca sebepleri arasında ise sosyoeko­nomik bozulma ile bilhassa mecburi as­kerlik ve bu konudaki uygulamada gö­rülen İmtiyazlar zikredilebilir. Bu göç­lerle ilgili olarak ileri sürülen baskı, zu­lüm ve kötü muamele söylentileri, as­lında Avrupa ve Amerika'da hıristiyanların sempati ve desteklerini sağlamaya yöneliktir. Amerika Birleşik Devletleri ile diğer ülkelerin basınında yer alan bu iddialar, genellikle Osmanlı yönetiminin her otorite kullanımını baskı, kanunî vergilerin ödenmesiyle ilgili her talebi­ni de zorbalık olarak göstermeye çalı­şan hıristiyan misyonerlerle mahallî din adamlarının yazdıkları raporlara dayanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki hıristiyanların sempatisini kazan­ma gayretleri, XX. yüzyılın başlarından itibaren göçmen aydınların çeşitli milli­yetçilik hareketlerini destekleyen kitap ve dergiler yayımlamaya ve kendilerini geri dönenlerin siyasî sözcüleri gibi gös­termeye başlamalanyla daha ciddi bir Osmanlı-İslâm karşıtı gelişme göster­miştir. Hıristiyanların sempatisini kazanmak için başvurulan yollardan biri de bazı göçmenlerin Anadolu veya baş­ka bir yerden gitmiş olsalar bile müsiü-manlar tarafından Kudüs'ten çıkarıldık­larını söylemeleridir. Bazı durumlarda ise birtakım hıristiyan göçmenlerin ken­dilerini müslüman olarak tanıtıp tekrar eski dinlerine dönmek suretiyle maddî çıkar sağladıkları dahi görülmüştür.

I. Dünya Savaşı sonlarına kadar Os­manlı topraklarından Amerika'ya göç edenler, Osmanlı vatandaşı oldukları ve bu devletin pasaportunu taşıdıkları için hangi din ve milliyete mensup olurlarsa olsunlar “Turcos” (Türkler) diye adlandı­rılmışlardır. Bu söz daha geniş mânada “Müslüman” karşılığında da kullanılmış­tır ve bugün özellikle bazı Latin Ameri­ka ülkelerinde Turco aile adıyla anılan kimselere rastlanmaktadır. Amerika'ya göçen hıristiyanların bulundukları top­luma daha kolay intibak etmelerine kar­şılık, müslüman göçmenler genellikle be­kâr erkek olmaları ve kendi gelenek­lerine uygun evlilikler yapma imkânın­dan mahrum bulunmaları sebebiyle güç­lü cemaatler kuramamışlardır. İçlerinde irşad edici ve destek verici liderlerin pek bulunmayışı ve kültürel devamlılığın te­mel vasıtası olan aileleri oluşturabilecek müslüman kadın yetersizliği, bu cema­atlerin zayıf kalmalarında ve zamanla silinip gitmelerinde ana etken olmuş­tur; geri dönüşün de bunda önemli bir payı vardır.

Amerika kıtasında ülkelere göre müslümanların bugünkü durumu şöyledir:



ABD Bk. AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ.

Kanada:

Burada bir müslüman toplu­luğun oluşması, biri II. Dünya Savaşı'ndan önce, diğeri sonra meydana gelen iki göç dalgasıyla gerçekleşti. Kanada'da ilk müslüman varlığı, 1871'de yapılan nüfus sayımında on iki müslümanın kaydedilmesi ile ortaya çıktı. 1901’de bu sayı Türk ve Araplar'dan müteşekkil ol­mak üzere 300-400 kadardı. Daha sonra müslümanlann yeni göçlerle sayılarının artması Kanada hükümetleri tarafından engellendi; bu sebeple 1911 ile 1915 arasında çoğalma oranları oldukça dü­şüktür. 1951 'de 1800 olan müslüman sayısı 1961’de 5800'e, 1971'de 34.430'a ve 1982'de 120.000'e ulaşmıştır. Bu ül­kedeki müslümanlann % 45'ini Hindistan ve Pakistan menşeliler oluşturmakta, bunu aynı orana yakın bir sayıda Arap­lar takip etmektedir. Kanada'da bulu­nan müslümanların hemen hemen yarı­sı Ontario eyaletindeki Toronto şehrinde yaşamakta ve Katolikler'le yahudilerden sonra bu eyalette üçüncü büyük di­nî cemaati oluşturmaktadır. Son yıllarda ülkeye yerleşen müslümanlann çoğun­luğunu yüksek öğrenim görmüş olanlar teşkil etmektedir.

Kanada'daki müslüman azınlığın du­rumu, İslâmî teşkilâtlanmalar bakımın­dan Amerika Birleşik Devletleri, Brezil­ya ve Arjantin'dekinden daha muntazamdır. İlk İslâmî cemiyet 1920 yılında Edmonton'da kuruldu ve burada bir ca­mi inşa edildi. II. Dünya Savaşı'ndan son­ra İse 1954’te Windsor (Ontario) ve London'da (Ontario). 1955'te Toronto'da ve 1957'de de Lac la Biche (Alberte) ile bir­kaç yerde daha İslâm cemiyetleri ku­ruldu ; halen ülkede elli kadar cemiyet faaliyetini sürdürmektedir. Daha son­ra bölgesel cemiyetler ülke çapında ko­ordinasyona gitme ihtiyacını hissederek 1973 yılında Kanada İslâm. Cemiyetleri Konseyi The 320 adı altında birleşti­ler. Konsey eğitim, gençlik, kadın, din, halkla ilişkiler ve yayıncılık alanlarında faaliyet göstermekte, aynca Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki müs­lüman öğrenci teşkilatlarıyla da ortak­laşa çalışmaktadır. Ülkede bulunan elli­ye yakın cami, aynı zamanda İslâm mer­kezi ve Kur'an kursu olarak kullanılmak­tadır. En önemli camiler Edmonton, 321 Lac la Biche, 322 London, 323 Windsor, 324 Toronto, 325 Montreal, 326 ve Ottavva'da 327 bulunmaktadır.

Kanada devlet okullarında dinî eğitim yapılmamakta, ancak bazı okullarda ve­rilen mukayeseli din dersleri çerçevesinde İslâmiyet de öğretilmektedir. 1953'te Mc Gill Üniversitesi’nde, daha sonra da Toronto Üniversitesi1 nde İslâm araştır­maları enstitüleri kurulmuştur. Çoğun­lukla İngilizce ve bazan Arapça neşredi­len süreli yayınların en önemlisi, Kana­da İslâm Cemiyetleri Konseyi (CMCC) ta­rafından 1972'den beri çıkartılan islam Canada'dır. 328



Trinidad ve Tobago:

Müslümanların bu adalara ilk gelişleri. Batı Afrika'da ya­şayan Mandingo kabilesinden yakalanan kölelerin şeker kamışı tarlalarında ça­lıştırılmak üzere buraya sevkedilmeleriyle başlamıştır. 1777-1802 yılları ara­sında, özellikle İngilizler'in 1797'de ada­larda koloni kurup Senegal'den köle ti­caretine başlamalanyla 20.000'e yakın köle buraya getirildi. Bu köle müslümanlar, yeni sahiplerinin baskıları ne­ticesinde dinî kimliklerini koruyamadılar; isimleri değiştirildi, zulüm ve baskı­dan kurtulmak için ya Hıristiyanlığı ka­bul ettiler veya hıristiyan gibi davran­mak zorunda kaldılar. Bununla birlik­te 1830'larda buraya gelen ve Port of Spain'de yaşayan Mandingolu müslüman köleler güçlü liderleri Muhammed Beth etrafında toplanarak İslâmî kim­liklerini korumaya çalıştılar. 1840-1850 arasında adalara göç eden ve köle ol­mayan Mandingolu müslümanlar ken­di din ve kültürlerini korumada son derece başarılı oldular. Daha önce 1818-1825 yılları arasında adanın doğu kıyı­sında yerleşmiş olan müslümanlar da bölge halkının İslâmiyet'i kabul etmesin­de öncülük ettiler ve 1840'larda Quare şehri yoğun bir müslüman yerleşim mer­kezi oldu. Ancak buradaki gelişme uzun sürmedi.

1834'te Trinidad'da köleliğin kaldırılı­şından sonra gitmek isteyenlerin ülke­den ayrılmalarından dolayı ekonomide ciddi sıkıntılar doğdu. Bu yüzden İngil­tere kölelerin yerine çalıştırmak üzere 1854'ten 1915 yılına kadar Hindistan'­dan aralarında müslümanların da bu­lunduğu sözleşmeli işçiler getirdi. Bu müslümanlann hayat şartları da sahip oldukları bazı sınırlı haklar dışında Afri­kalı kölelerin kinden pek farklı değildi. Bunlara İslâm'dan uzaklaşmaları için hıristiyan misyonerlerin yoğun çalışma­larıyla sürekli telkinlerde bulunuldu ve hatta bazan cemaat namazlarını dağıt­mak gibi zor kullanma şeklinde baskı da yapıldı. Bu yüzden Hintli müslüman­lar inançlarını gizli olarak muhafaza et­mek zorunda kaldılar. Ancak sözleşme­leri bittiğinde birçokları Hindistan'daki yoksulluk nedeniyle burada kalmayı tercih ettiler ve Afrikalı müslümanların aksine anavatanlarıyla İlişkilerini kesme­dikleri için de din ve kültürlerini koru­mada oldukça başarı sağladılar. 1883'te işçi olarak Trinidad'a gelen Afganlı Seyyid Abdülaziz sözleşmesi bittiğinde Do­ğu Hindistan Cemiyeti (The East İndian Association) adlı bir cemiyet kurdu 329 ve ölümüne kadar başkanlığını yürüttü. 1907'de Trinidad kadılığına atandı. Bir­çok cami yapımına ve 1926'da müslü­man gençlerin bir cemiyet kurmasına ön ayak oldu. Aynı yıl Takviyetü'l-İslâm Cemiyeti (Tackveyatul-lslami Association) adı altında sonraları hükümet nezdinde müslümanlann temsilcisi olarak kabul edilecek bir cemiyet kurdu. 1914'te Tri­nidad'a gelen Mevlânâ Hâc Sûff Şeyh Muhammed Hasan Hanefî Kadiri İslâm'a tavizsiz bağlanmak gerektiği ve kadın­ların örtünmeye titizlikle uymak zorun­da oldukları konusunda halkı uyardı: Trinidad'da kaldığı kısa süre içinde İs­lâm'ı yeniden canlandırdı. Yine Mevlâ­nâ Nazır Ahmed adında Hintli bir imam 1937'de buraya gelerek okulların kurul­masında yardımcı oldu.

Trinidad'da 1945'e kadar İslâm dini resmî olarak tanınmadığı için İslâmî eği­tim kurumlarının tesisini müslüman ce­miyetler üstlendi. Takviyetü'l-İslâm Ce­miyeti ilk defa 1949'da İslâmî prensip­lere göre bir okul açtı ve daha sonra di­ğer İslâmî okullar bunu takip etti. Bu­gün Trinidadlı müslümanlar, bünyesin­de Kur'an kursları olan yetmiş kadar ca­mi, yirmi ilkokul, üç ortaokul ve bir lise­ye sahip bulunmaktadır.

Trinidad'daki müslümanlar Amerika kıtasında en iyi teşkilâtlanmış İslâm top­luluğudur. 1930'da kurulan ve 1935'te resmen tanınan Trinidad ve Tobago Ehl-i sünnet ve'l-cemâat Cemiyeti 330 ülkenin en güçlü İslam cemiyeti olup toplam elli üç cami, yedi ilkokul ve iki ortaokulun idaresi, müslümantann % 80-85'inin üyesi bulunduğu bu cemi­yet tarafından yürütülmektedir. Trini­dad'da bulunan diğer cemiyetler, 1960'ta kurulan ve ülkenin dışında da faaliyet gösteren Karayip ve Güney Amerika İs­lâm Davetçileri Birliği (The Islamic Missionaries Guild of South America and the Caribbean). 1947'de kurulan Trinidad Müs­lüman Birliği (Trinidad Müslim League) gi­bi kuruluşlardır. Trinidad'daki bu cemi­yetlerin ana faaliyetleri arasında, üyele­rini her bakımdan yetiştirmek ve onla­rın maddî manevî ihtiyaçları ile ilgilenmek yer alır. Hemen hemen her cemi­yetin bir yayın organı vardır. Bunlar ara­sında. 1966’dan beri İslâm Davetçileri Birliği'nin (Islamic Missionaries Guild) çı­kardığı The Torch of İslam 331 Trinidad ve Tobago Ehl-i sünnet ve'l-cemâat Cemiyetinin yayın organı Muslim News, Trinidad ve Tobago Müslü­man Gençler Cemiyeti (Trinidad and Toba­go Müslim Youth Association) tarafından çı­kartılan Al-Naadiyah, İslâm Propagan­da Merkezi'nin (Islamic Propagation Center) yayımladığı Al-Hikmat, İslâm Cemaati'nin (Jamaat Al-Muslimin) yayın orga­nı Al-Nur, İslâm Vakfı'nın (Islamic Trust) iki ayda bir yayımladığı Müslim Stan­dart, düzensiz basılan Cemâatü'l-Mü'minîn'in The Voice'i en önemlileridir. Ay­rıca hükümet kısıtlı da olsa müslüman­ların kamu araçlarından faydalanmala­rına izin vermektedir. Meselâ 1974'te Ramazan bayramı namazı radyodan ve­rilmiş ve bu tarihten sonra her cuma yarım saat müslümanlara yayın yapma hakkı tanınmıştır. 332

Surinam:

1667 yılından itibaren Hol­landa sömürgesi olan bu ülkeye ilk yer­leşen müslümanlar da yine altın ma­denlerinde ve büyük çiftliklerde çalış­mak üzere Afrika'dan getirilen müslü­man kölelerdir. Ancak bu ilk müslüman­lar, başka ülkelerdeki köleler gibi yaşa­dıkları zor şartlar ve İslâmî gerekleri ye­rine getirmenin yasaklanması sebebiyle dinî kimliklerinden uzaklaştılar. 1863'te ülkede köleliğin resmen kaldırılmasın­dan sonra Hollanda hükümeti ekonomi­nin bu durumdan etkilenmemesi için ye­ni kararlar aldı. Bu kararlarla kölelere hürriyetlerine kavuşmadan önce on yıl boyunca eski sahipleri yanında paralı ça­lışma zorunluluğu konuldu. Ayrıca buna paralel olarak Cava ve Hindistan'dan beş yıllık sözleşmeyle ücretli işçiler getirildi. Bu statüde Cava'dan 1831-1850, Hindistan'dan ise 1873-1916 yılları arasın­da getirilen işçilerin çoğu müslümandı. Sürelerini dolduran göçmen işçiler ül­kelerine dönmek veya Surinamda kal­mak konusunda serbest bırakıldı. 1927 de diğer Surinamlılar gibi müslümanlar da Hollanda vatandaşı kabul edildiler. 1940'tan itibaren müslümanlara kendi şahıs, aile ve miras hukuklarına uyabilme serbestliği verildi. 1975'te Hollan­dalılar ülkeyi terkettiler ve daha sonra kabul edilen anayasa uyarınca ülkede genel seçimler yapıldı. 1980'de bir as­kerî darbeyle ordu yönetime el koydu; 1982'de de benzer bir darbe vuku bul­du ve birçok müslüman Hintli Hollanda ve İngiltere'ye göç etti.

Surinam'da müslüman grupların çe­şitli diller konuşmaları ve farklı mezhep­lere bağlı olmaları bir bütün halinde kay­naşmalarına engel teşkil etmiştir. Hat­ta bu husus kıble tayini konusunda bile kendini göstermektedir. Cavalılar Surinam'a Pasifik Okyanusu'nu geçerek gel­dikleri için kıbleyi geldikleri batı yönü. Hintliler ise Atlas Okyanusu tarafından geldikleri için doğu yönü olarak kabul etmişlerdir. Bu sebeple yine Kabe isti­kametinde olmakla birlikte her iki ce­maatin camilerinin kıblesi farklıdır. Su­rinam'da ilki 1932'de başşehir Paramaribo'da kurulan camilerin sayısı yetmişi bulmakta ve her birinin bünyesinde bi­rer Kur'an kursu faaliyet göstermekte­dir. Kur'an'ın, biri bir Felemenkçe pro­fesörü, diğer ikisi Kadıyânîler tarafından yapılan üç Felemenkçe çevirisi bulunmaktadır. Bütün bu ayrılıklara rağmen müslümanlar teşkilâtlanmalarını sürdür­müşler. 1929'da Surinam İslâm Organizasyonu'nu (Surinam Islamic Organisation) kurmuşlardır. Cemiyet 1978'e kadar Kadıyânîler'in hâkimiyeti altında kalmış, bu tarihten sonra müslümanlar Surinam İs­lâm Cemiyeti'ni (Surinam Müslim Association) kurmuşlardır. 333

Guyana. Komşu Surinam gibi bu ülke­nin de İslâmiyet'le tanışması, araların­da birçok müslümanın bulunduğu Afrikalı kölelerin getirilmesiyle oldu. An­cak diğer ülkelerdeki köleler gibi bu­raya yerleşenler de aynı akıbete uğra­yarak Avrupalı efendilerinin baskı ve İslâm'dan uzaklaştırma hareketlerinin sonucunda din ve kültürlerinden ayrıl­dılar.

Köleliğin kaldırılmasından sonra İngil­tere'nin Hindistan'dan getirmeye baş­ladığı 334 sözleşmeli işçiler arasında birçok müslüman bulunuyordu. Bu müslümanlara sözleşmeleri süresince inanç­larını terketmeleri için büyük zulüm ve baskı yapıldı; müslümanlar ancak gizli cemiyetler kurarak kimliklerini koruya­bildiler. 1860'a kadar müslümanların islâmî nikâh kıymaları engelleniyor ve ki­lisede evlenmeleri isteniyordu. Bu ta­rihten sonra İngilizler'in müsiümanlara karşı tutum ve davranışları nisbeten yu­muşadı ; cami yapmalarına ve açıkça ce­miyet kurabilmelerine izin verildi. Ülke­nin çeşitli yörelerinde bulunan cemiyet­ler 1936'da birleşerek Birleşik Sadrı İslâmî Encümeni (The United Sadr Islamic Anjuman) adlı bir cemiyet kurdular. An­cak bu cemiyete mensup Hintli ve Afri­kalı müslümanlar 1961 genel seçimle­rinde farklı partiler yanında yer alınca ayrılığa düşüp ikiye bölündüler. Bu bö­lünme üzerine birçok yeni ve tarafsız ce­miyet kuruldu. Bunların en önemlileri İs­lâm Kardeşliği Genel Meclisi (The Gene­ral Congres of Islamic Brotherhood). İslâm Merkezi Müslüman Gençler Birliği (The Young Müslim League) ve İslâm Merkezi'dir (Islamic Centre). Ancak bugün ma­hallî cemaatler Sadr-ı İslâmî'nin şube­si durumundadır ve bu şubelerin sayısı 120'dir. Her şube bir cami bünyesinde teşkilâtlanmış olup beraberinde bir de Kur'an kursu hizmet vermektedir. Al­tı caminin bulunduğu başşehir George-tovvn'daki Queenstown Camii, ülkede bu­lunan toplam sayılan 130 civarında olan camilerin en büyüğüdür. Parlamento ve bakanlar kurulunda müslüman üyelerin de bulunduğu Guyana'da müslümanların şahıs, aile ve miras hukuku İslâmî esaslara göre düzenlenmektedir.

Guyana'da yaşayan 130.000'in üzerin­deki müslüman genel nüfusun % 17ini teşkil etmektedir.



Brezilya:

Portekiz 1500 yılında bugün­kü Brezilya topraklarını işgal ettiğinde göç etmelerini engellemesine rağmen vatandaşlarından Endülüslü birçok müs­lüman Brezilya'ya ulaşarak bir cemaat meydana getirdiler. XVI. yüzyıl sonlarına doğru ülkede müslümanların sayısı iyice arttı ve bu durum karşısında en­gizisyon mahkemelerinin sert kuralları burada da uygulanarak birçok müslü­man işkenceyle öldürüldü. 335 XVII. yüzyılda Portekizliler Afrika'dan köleleştirdikleri insanları Brezilya'ya taşı­maya başladılar. Bunlar arasında, Dahomey (Benin) kralının İslâmiyet'in ya­yıldığı bölgelere yaptığı saldırılar sonun­da ele geçirip Portekizliler dahil bütün Avrupalılara sattığı Yoruba, Hevsa. Fülânî ve Mandingo kabilelerinden pek çok müslüman vardı. Bu esirler içinde İslâmî ilimleri ve Arapça'yı çok iyi bilen âlimler de bulunuyordu ve hatta bu âlimler di­ğer kölelere dahi İslâm'ı benimsetmişlerdi. Afrikalı köleler Brezilya'da her şe­ye rağmen iki yüzyıldan fazla müslüman olarak kalmayı başardılar; kurdukları cami ve Kur'an kurslarının sayısı yüzleri buldu. Kuzeydoğudaki Bahia eyaletinde ve özellikle başşehri Salvador'da güçle­nen Afro-Brezilyalı müslümanlar. 1807-1835 yılları arasında hükümete karşı do­kuz kere ayaklandılar. Bu müslümanların etkisi öylesine yayıldı ki Salvador 1835'te Rio de Janeiro, Ceara ve Pernambuco gibi diğer eyaletlerde yaşayan müslüman köleler tarafından Brezilya'daki imametin merkezi olarak tanınacak duruma geldi. Aynı yıl Afro-Brezilyalı müslümanların, temelinde Salvador'da­ki medreselerin katkısı bulunan en son ve en büyük ayaklanmaları vuku buldu. Bu ayaklanmanın en büyük özelliği be­yazlar, melezler ve düşman dini'ni be­nimseyerek hür olmak istemeyen kölele­re karşı açılmış olmasıdır. 1835 ayaklan­masının da başarısızlığa uğraması üze­rine Brezilya hükümeti İslâm'ın kölelere yaptığı etkiyi kaldırmak için sert karar­lar aldı; herhangi bir İslâmî faaliyette bulunulması yasaklandı, hatta müslümanlarla iş birliği yapanlara ölüm ceza­sı getirildi. Bu zor durum karşısında bin­lerce müslüman Brezilya'yı terkederek tekrar Afrika'ya döndü veya hükümet tarafından zorla geri gönderildi. Ülkede kalanlar ise ancak inançlarını gizleyerek yaşayabildiler.

1860'lı yıllardan itibaren Asya'dan ge­len yeni göçlerle müslüman yerleşme­sinde yeni bir devre açıldı. Önceleri Su­riye ve Lübnan'dan, daha sonra da İsrail Devleti'nin kuruluşu üzerine Filistin'den gelen bu müslümanlar 1929'dan itibaren teşkilâtlanarak yeni cemiyetlerini kurdu­lar. 1956'da müslümanların durumuyla ilgilenmek üzere İslâm Konferansı tara­fından Brezilya'ya bir temsilci gönderildi. Bundan dört yıl sonra bir İslâm Kon­feransı heyetinin de hazır bulunduğu bir merasimle Sao Paulo'da Latin Ameri­ka'nın ilk camii açıldı. 18 Ekim 1970’te Sao Paulo'da Brezilya'daki İslâmî kuru­luşların ilk kongresi yapıldı ve açılışını Mısır evkaf bakanının yaptığı bu kongre­ye birçok Güney Amerika ülkesiyle çe­şitli İslâm ülkelerinden heyetler katıl­dı. Brezilya'da bulunan 400.000'i aşkın müslümanın çoğu Sao Paulo ve çevre­sinde yaşamakta olup birçok dinî hak­lara sahiptirler ve iyi örgütlenmişlerdir. Brezilya'da müslümanlar yedi eyalette on ayrı şehirde teşkilâtlanmışlardır. Bi­rer merkeze sahip bulunan bu teşkilâtla­rın yedi tanesinin camisi bulunmaktadır. Camisi olan cemiyetler Curitiba, Londrina, Paranagua, Sao Paulo, Barretos, Cuiaba ve Brazilîa şehirlerindedir. Suri­yeli bir müslümanın Amazonas eyaleti­nin başşehri Maraus'ta İslâmî yayınlar yapan özel bir televizyon istasyonu var­dır. Özellikle Suriyeliler'in her iş alanın­da yılmadan çalışmalarından dolayı Bre­zilya'da “Suriyeli gibi çalışırım” sözü dar­bımesel haline gelmiştir. 1977'de on ye­di müslüman ülkenin büyükelçileri Brezil­ya'da bir İslâm merkezi açtılar. 1979'da İslâm cemiyetleri bir araya gelerek Müs­lüman Cemiyetler Fedarasyonu'nu oluş­turdular. 1981'de Brazilia'da, merkezi Cenevre'de bulunan İslâm ve Batı (islam and West) cemiyetinin bir şubesi açıldı.

Sürdürülen bu faaliyetlerin sonucu olarak Nisan 1981'de de Brazilia Üniversitesi tarafından İslâm medeniyeti üzerine mil­letlerarası bir seminer düzenlendi.


Arjantin:

XVI. yüzyılda ülkelerinden ko­vulan Endülüslü müslümanların gelme­siyle İslâmiyet Arjantin'e girmiş oldu. Ancak yerli halkın baskısıyla bu müslü­manlar zamanla dinlerinden uzaklaştılar. 1880-1955 yılları arasında süren ve Arap ülkelerinden, özellikle Suriye'den gelen büyük göçlerle birlikte Arjantin'de yeni bir müslüman topluluk oluşmaya başla­dı. Buenos Aires'teki Türk Konsolosluğu'nun bir raporuna göre 1911-1913 yıl­ları arasında buraya yaklaşık 46.000 Os­manlı göçmeni gelmiştir. Bugün Arjan­tin'de yaşayan 400.000'i aşkın müslü­manın onda biri Şiî. bunların da çok az bir kısmı Dürzi'dir. Müslümanların yoğun olduğu bölge başşehir Buenos Aires'tir. Suriyeliler arasındaki hıristiyan Araplar'ın Arjantin toplumu içinde bütün sosyal faaliyetlere rahatça katılabilmeleri müslümanları da etkilemiş, hatta onları dinî kimliklerinden uzaklaştıracak boyutlara ulaşmıştır. İslâmî yönleri giderek zayıf­layan müslümanlar arasında artık Arap­ça konuşulmamaktadır. Ayrıca Arjantin kanunları İslâmî isimlerin kullanılmasını yasaklamakta, dolayısıyla müslümanları hıristiyan ismi almaya zorlamakta ve İs­lâmî evliliği de tanımamaktadır. Bu zor­lamaların dışında müslümanların çoğu­nun da hıristiyan âdetlerine uyması Ar­jantin'de İslâmiyet'in gittikçe erime teh­likesini arttırmaktadır.

Arjantin'de müslümanların teşkilât­lanma serbestliği sınırlı kalmıştır. İslâ­mî mânada ilk teşkilât 1918’de Buenos Aires'te İslâm Merkezi adıyla kuruldu. Önceleri kendi binası olmayan yerlerde faaliyet gösteren bu merkez için 1968’de, Arjantin'deki bütün müslümanların manevî merkezi olarak kullanılmak üze­re yeni bir bina inşa edildi. Bu ülkede hiç cami yoktur; ancak Buenos Aires ve Cordoba'da iki caminin yapımı planlanmış durumdadır. Buenos Aires'te bulunan diğer İslâmî teşkilât Arap-Arjantin İs­lâm Cemiyeti 1960'ta kuruldu ve Bue­nos Aires'te ilk İslâmî okulu açtı. Ülke­nin diğer şehirlerinden Mendoza, Cordoba, Rosario ve Tucuman'daki cemiyetler daha çok kulüp statüsündedir. Kur'an'ın elde bulunan İspanyolca çevirisi ise yeter­sizdir. Arapça akademik seviyede Cordova Millî Üniversitesi ile Buenos Aires Sal­vador Üniversitesi'nde öğretilmektedir.

Venezuela:

Venezuela'ya müslümanlar ilk defa İspanyol sömürgeciliği döneminde geldiler. Daha sonra da Hindistan'­dan göçler oldu, ancak göçmenlerin kar­şılaştıkları baskı sebebiyle İslâmiyet ül­kede yerleşemedi. XX. yüzyılın ikinci ya­rısında çalışmak üzere özellikle Suriye, Lübnan. Filistin ve Pakistan'dan gelen müslümanlar yeni bir grup teşkil etti­ler. İlk gelenlere nisbetle dinî inançları­nı yaşamada fazla bir baskıyla karşılaş­mayan bu grup, ülkede İslâmî bir ce­maatin oluşmasında önemli mesafeler katetti. 1966 yılında başşehir Caracas'ta bir İslâm merkezi kuruldu. Başlangıçta yalnız bir mescidden ibaret olan bu mer­kezde zamanla diğer bazı projeler gerçekleştirildi ve Arapça eğitim yapılan İs­lâmî bir okul açıldı. Hükümetçe de tanı­nan bu okula İslâmiyet'i öğrenmeleri için müslüman olmayan öğrenciler de kabul edilmektedir. Merkezde ayrıca bir kü­tüphane ve matbaa bulunmakta, Arapça ve diğer dillerde dinî eserler basılmak­tadır. Sayıları 50.000'in üzerinde olan müslümanların çoğu Caracas'ta yaşa­maktadır. Caracas, Margarita adası ve San Felibe'deki üç caminin yanında müs­lümanların kurduğu birçok kulüp ve der­neğin bünyesinde de birer mescid bu­lunmaktadır. 1980de Caracas Üniversi­tesi'nde İslâm felsefesi ve Arap araştır­maları bölümleri açılmış. 1988 yılında Merida Üniversitesi'nde de bu bölümle­rin açılması için çalışmalara başlanmıştır.



Kolombiya. Kolombiya'ya özellikle I ve II. Dünya savaşları sırasında Lübnan, Su­riye ve Filistin'den 3000-4000 civarında müslümanın da katıldığı göçler olmuştur. Bugün ülkede bulunan yaklaşık 20.000 müslümanın çoğu son yıllarda yine Su­riye ve Lübnan'dan gelmiştir. Müslü­manların büyük bir kısmı başşehir Bo­gota'da yerleşmiş olup bunu Paranaica, Maico. Cali ve San Andres takip etmek­tedir. Ülkede cami yoktur, fakat müslü­man dernekleri kiraladıkları binalarda mescid ve Kur'an kursu hizmetlerini yü­rütmektedirler.

Diğer Ülkeler. XIX. yüzyılda sözleşmeli işçi olarak Jamaika'ya gelen ve 1982’de sayıları 14.000 olan müslümanlar ilk ce­miyetlerini 1950'de kurdular. Jamaika'­da bugün iki cami bulunmaktadır. Müs­lümanların teşkilâtlandığı diğer Orta Amerika ülkelerinden Panama'da ilk ce­miyet 1930'da İslâm Misyonu 336 adı altında kuruldu. Bu cemiye­tin adı 1967'de Hint-Pakistan İslâm Ce­miyeti 337 ve 1974'te Panama İslâm Cemiyeti 338 olarak değişti­rildi. Bugün ayrıca Meksika. Şili, Barbaros, Bahama, Curacau, Grenada, Dominica, Puerto Rico, San Cristobal adası, Virgin adaları, Martinigue ve Peru'da müslümanlar küçük cemaatler halinde fakat teşkilâtlı bir şekilde bulunmakta­dırlar. Fransız Guyanası, Küba, Paragu­ay, Uruguay, Ekvador ve Bolivya'da ya­şayanlar ise sayıca daha az olup küçük topluluklar halindedirler. 339

Bibliyografya:



1- C. E. Lincoln, The Black Muslims in Ameri­ca, Boston 1961.

2- H. S. Klein, Slavery in the Americas, London 1967.

3- M. Fabre. Les Noirs Americans, Paris 1967.

4- Kadir Mısıroğlu. Ame­rika'da Zenci Müslümanlık Hareketi, İstanbul 1967.

5- Th. R. Frazier. Afro American History: Primary Sources, New York 1970.

6- Ali el-Muntasır el-Kettânî, el-Mûslimûn fî Evrûbbâ ve Emerîkâ, Zahran 1396-1976, II.

7- Ali el-Muntasır el-Kettânî, Muslim Minorities in the World Today, London 1986, s. 191-213.

8- M. Seyyid Gallâb v.dğr. el-Büldânü'l-lslâmiyye ve'l-ekalliyatü'l-müslime fî 'âlemi'l-mu'âsır, Riyad 1399-1978.

9- Khwaja Abdul VVaheed, İslam and the Origins of Mo­dern Science, Lahore 1978, s. 37-39.

10- Muhammad Imran, Position and Prospects of İslam in Latin America, Lahore 1979.

11- S. Amjad Ali, The Müslim World Today, Islamabad 1985, s. 622-627.

12- Cemâlüddin er-Remâdî, “el-İslâm fî Eme­rîkâ el-Cenûbiyye”, Mecelletü'l-Ezher, XXX1I-5, Kahire 1960, s. 48-487.

13-Muhammed Yûsuf eş-Severânî, “Bed'ü hicreti'l-müslimîn ilâ Emerîkâ”, a.e., XXXIII-4 (1961), s. 468-470.

14- R.Reichert, “Muslime in Den Guayanas”, WI, X (1966), s. 41-65.

15- Rafael A. Guevara Bazân, “Müslim Immigration to Spanish America”, The Müslim World, LVJ-3, New York 1966, s. 173-187.

16- Rafael A. Guevara Bazân, “Some Notes for Attistory of the Relations Between Latin America, the Arabs and İslam”, a.e., LXI-4 (1971), s. 284-292.

17- Harold B. Barclay. “The Perpetuotion of Müslim Tradition in the Canadian North”, a.e., LIX-1 (1969), s. 64-73.

18- Abdullah A. Hasan, “el-İslâm ve'l-‘urûbe fî Amerîkâ el-lâtîniyye”, Mecellemitü’l-Ezher, XLlll-3, Kahire 1971, s. 282, 295.

19- Muhammed M. Hafız, “Cezîretü Trinîdâd”, Faysal,)XV, Riyad 1978, s. 126-129.

20- Clyde-Ahmad Wİnters. “Afro - American Muslims-From Slavery to Freedom”, IS, XVIl-4 (1978), s. 187-205.

21- T. B. lrwing, “Muslims in Latin America”, Impact International, XI/3, London 1981, s. 10-12.

22- a.mlf., “Relations Between Latin America and the Islamic World”, IC, LX/3 (1986),s.21-34.

23- M. Arnett. “Trinidad Müslim League”, The Müslim World, XLVI11/1, New York 1983, s. 52-62.

24- S. A. H. Ahsani. “Müs­lim in Latin America: Survey-Part I”, JIMMA, V/2 (1984), s. 454-467.

25- D. H. Hamdani, “Muslims in the Canadian Mosaic”, a.e, V-1 (1984), s. 7-16.

26- Adele L. Younis, “The First Muslims in America: Impressions and Reminiscences”, a.e,V/l (1984), s. 17-27.

27- Omar H. Kasule, “Müslim in Trinidad and Tobago”, a.e, Vll-l (1986), s. 195-213.

28- Yusuf A. Nzibo, “The Müslim Factor in the Afro-Brazilian Struggle Against Slavery”, a.e. Vll-2 (1986), s. 547-556.

29- L. Luxner. “Muslims in the Caribbean”, Aramco World, XXXVIII-6, Washington 1987, s. 3-11.

30- Bedr Reşâd ed-Dûbî, “el-İslâm ve'l-müslimûn fî Fenezûyelâ”, et-Tedâmünü'l-İslâmî, XLIll-5, Bahreyn 1988, s. 72-75. 340

Yüklə 1,42 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   8   9   10   11   12   13   14   15   ...   41




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin