Muharrem Hicri Yılbaşı



Yüklə 130.71 Kb.
tarix09.02.2018
ölçüsü130.71 Kb.


بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

أَجْمَعِينَ وَصَحْبِهِ وَآلِهِ مُحَمَّدٍ سَيِّدِناَ عَلىَ وَالسَّلاَمُ وَالصَّلاَةُ الْعَالَمِينَ رَبِّ لِلهِ اَلْحَمْدُ



MUHARREM HİCRİ YILBAŞI
İmandan sonra ikinci özellik olarak belirlenen ey­lem hicret etmektir. Hicret kelimesi “he-ce-re” kökünden gelmektedir. He-ce-re "Kesmek, terk etmek, küsmek, dostluğu ve ülfeti kesmek, ülkesinden ayrılıp göç etmek”; muhacir de Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) ile "Mekke'den Medine'ye göç edenler" anlamına gelmektedir.
Allah Teâlâ ayeti kerimede şöyle buyurmuştur:
Kendilerine yazık edenlerin canlarını aldıkları zaman onlara: "Ne yaptınız bakalım?" deyince, "Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik" diyecekler, melekler de: "Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü dönülecek yerdir!

Çaresiz kalan, yol bulamayan zavallı erkek, kadın ve çocuklar müstesnadırlar.

İşte Allah’ın bunları affetmesi umulur. Allah efedendir, bağışlayandır.

Allah yolunda hicret eden kişi, yeryüzünde çok bereketli yer ve genişlik bulur. Evinden, Allah'a ve peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a düşer. Allah bağışlar ve merhamet eder. 1


Bu âyet Mekke'de Müslüman olmuş ve hicret farz kılındığı sırada hicret etmemiş olan bazı kişiler hakkında inmiştir. Demek ki, hicret vacip iken kâfirlerin suyunca gidip oturmak doğrudan doğruya küfür değil ise de her halde bir günah ve nefse bir zulümdür. Tefsircilerin açıklamasına göre bu ayet bir yerde dinini yaşama imkânı bulamayan bir adamın oradan göç etmesi gerektiğini göstermektedir.

Rivayet olunduğuna göre, bu ayet inince Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) bunu Mekke Müslümanlarına göndermiş, Cündüb b. Damre (r.a.) de oğullarına: "Beni bir şeye yükleyiniz. Çünkü ben ne güçsüzlerden, ne de yolu bilmeyenlerdenim. Allah'a yemin olsun, bu gece Mekke'de yatmam." demişti. Oğulları bunu bir sedyeye koyup Medine'ye gitmek üzere taşıdılar. Çok yaşlı bir zat idi, yolda vefat etti. 2


Demek oluyor ki, gerektiğinde hicret de bir tür cihaddır. Kâfirlerin zulmü altında ezilip kalmak ve hak dinin yayılmasına hizmet edememek, neticede çok kötü bir başkalaşımaya neden olabileceğinden az çok gücü varken bundan kaçınmamak nefse bir zulümdür.
İslam âlimleri; ilim aramak, haccetmek, cihad etmek veya bunlar gibi herhangi bir dini amaçla Allah rızası için yapılan her hicretin Allah ve Resulüne (sallallâhü aleyhi ve sellem) yapılmış bir hicret olduğunu da açıklamışlardır. 3
Mekke’de İslam’ın ilk devirlerinde, Müslümanlar dayanılmaz işkence, zulüm ve eziyetlere maruz kalmışlar ve artık hayat onlar için dayanılmaz bir hale gelmişti. Bunun üzerine İslam’ın intişarının beşinci senesinde, Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) müminlerden bazılarına, Habeşistan’a göç etmelerine izin vermiş, kendisi ve yakın arkadaşları Mekke’de kalarak müşriklerin eziyetlerine göğüs germişlerdi.

İslam dinine girenlerin sayıca çoğaldığını gören müşrikler, şeref ve mevkilerinin yok olacağı korkusuna kapılarak Hz. Peygamber’i (sallallâhü aleyhi ve sellem) öldürmeye karar vermişler, ona inanan ashabından bazılarını da işkence ve eziyetlerle öldürmüşlerdi. İşte, Rasulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem), ashabına daha fazla işkence edilip can kaybı olmaması için, doğup büyüdükleri şehri, mallarını, mülklerini ve hatta akrabalarını dahi bırakarak, o güzelim Mekke-i Mükerreme’yi terk ederek Medine-i Münevvere’ye miladi 622 yılında hicret etmişlerdir. 4



Hicret Hadisesi
Hz. Ebu Bekir (r.a) Müslümanların birbirinin peşinden Medi­ne'ye hicret ettiklerini görünce, hicret için Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem)'den izin istemeye geldi.
Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) de ona: “Acele etme, yavaş ol! Umarım ki, Allah bana da izin verir” buyurdu.
Hz. Ebu Bekir (r.a)’da: ”Anam ve babam sana feda olsun! Sen bunu umuyor musun?” dedi.
Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) de cevaben: ”Evet” buyurdu.
Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir (r.a), Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem)'e arkadaşlık etmek için bekledi ve iki binek deve satın alıp ahırda besledi. Onların bakımını tam dört ay kendi üzerine aldı 5

Ahmed b. Hanbel ile Osman b. Ebi Şeybe, İbn Abbas'ın şöyle dediği­ni rivayet ederler: Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem), Mekke'de idi. Hicret etmekle emr olundu. Ve ona şu ayet nazil oldu:


De ki "Rabbim! Beni dâhil edeceğin yere hoşnutluk ve esenlikle dâhil et, çıkaracağın yerden de hoşnutluk ve esenlikle çıkar. Katından be­ni destekleyecek bir kuvvet ver.” 6
Katade dedi ki: "Beni dâhil edeceğin yere hoşnutluk ve esenlikle dâhil et" cümlesindeki yerden kasıt, Medine'dir. "Çıkaracağın yerden de hoşnutluk ve esenlikle çıkar" cümlesindeki yerden kastedilen de Mek­ke'dir. “Katından beni destekleyecek bir kuvvet ver" cümlesinde geçen destekleyici kuvvetten maksat, Allah'ın kitabı, farzları ve hududu (ya­sakları) dur. 7
Bu sırada Kureyş, kendilerinden olmayan ve Mekke dışından bir­takım insanların Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem)'in etrafında cemaat teşkil ettiklerini gö­rünce, Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in, onların yanına gideceğinden ve kendileriyle sa­vaşmak için bir ordu toplamasından korkuya kapıldılar.
Bunun üzerine Kureyş müşrikleri, Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem)'in durumunu gö­rüşmek ve ona ne yapacaklarını kararlaştırmak için Daru'n-Nedve'de toplandılar, sonuç olarak hepsinin görüşü şu şekilde toplandı: Her kabileden güçlü kuvvetli birer delikanlı alıp onların her birinin eline çok keskin birer kılıç verecekler. Bu deli­kanlılar, doğruca Resulullah'ın yanına gidecekler ve hepsi birden hücuma geçecek, bir tek adam vuruyormuş gibi kılıçlarını vuracaklar ve onu öldürecekler. Böyle olunca da, artık Abd-i Menaf oğulları, onlarla yani bütün kabilelerle savaşma gücünü kendinde bulamaya­cak... Bu komplo için belirli bir gün kararlaştırdılar.8
Kureyş kâfirlerinin bilmedikleri bir şey vardı. Onlar yaptıkları planla Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e suikast yapmayı düşünürlerken, Âlemlerin Rabbi Habibini uyarıyordu:
Hani bir vakitler, o kâfirler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı da, onlar tuzak kurarken Allah da karşılığında tuzak kuruyordu. Öyle ya, Allah tuzakların en hayırlısını kurar.” 9
İmam Ahmed b. Hanbel, İbn Abbas (r.a)'nın bu ayet-i kerime hak­kında şöyle dediğini rivayet eder:
Kureyş’liler, geceleyin Mekke'de bir araya gelip fikir alış verişinde bulundular. Biri şöyle demişti: "Sabah olunca Muhammed'i bağlayın."
Bir başkası; "Onu öldürün." Bir diğeri de: "Onu sürgün edin." demişti. Bütün bu konuşulanları Cenâb-ı Allah, Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)'e bildirmişti.10
Cebrail (a.s) müşriklerin bu kararını hemen Resulullah'a bildirir ve hicret etmesini emretti o gecede kendi yatağında yatmasının sakıncalı olduğunu bil­dirdi. 11
876.lara yar­dımda bulundular*Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) Kureyş'in niyetinden daha önceden haberdar olduğu için Hz. Ali (k.v)'yi çağırarak, o gece kendisine ait döşekte yatıp uyumasını, emrederek: 12
"Benim döşeğimde yat, uyu! Şu Hadramevt işi yeşil abama da, iyice bürün! Sana, onlardan, hoşuna gitmeyecek birşey erişmeyecektir!" buyurdu 13
Hz. Ali (k.v) döşeğe girdi. Hadramevt işi abaya da büründü. Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) de, uyuyacağı zaman, bu abanın içinde uyurdu.14
Hz. Ali (k.v), Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in döşeğine yatıp uykuya daldı.15
Kabilelerden seçilmiş olan cellâtlar, gecenin üçte biri geçince, Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in kapısının önünde toplandılar.
Bu sırada Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) dışarıda kendisini gözetleyen müşriklerin yanına çıktı. Eline yerden bir avuç toprak aldı ve Ebu Cehil'e:
"Onu ben söylüyorum! Bana inanmayarak öldürüldükten sonra Cehennemde yanacak olanlardan birisi de sensin!" 16 buyurdu ve elindeki toprağı onların başlarına saçtı. Saçılan topraktan, başına isabet etmeyen kimse kalmadı!
Yüce Allah onların gözlerini aldı. Onlar Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’i göremediler!
Müşrikler, Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in abası içinde yatan, uyuyan Hz. Ali (k.v)'yi Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) sandılar. Sabaha kadar, kapının önünde durdular ve Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in dışarı çıkmasını beklediler.

Hz. Ali, sabah namazı için döşekten kalkınca hemen üzerine yürüdüler! Bir de ne görsünler? Karşılarındaki Hz. Ali!


Müşriklerin bu şaşkınlığı sürerken Allah’ın Resulü (sallallâhü aleyhi ve sellem) Mekke’nin dışına çıkınca Hazvere çarşısında durarak Kâbe’yi gördü ve: "Mekke, sen benim için bütün dünyadan daha değerlisin ama senin çocukların beni rahat bırakmıyor" dedi. 17
Mekke'nin aşağı tarafında bulunan Sevr dağındaki mağaraya doğru, geceleyin, yürüyerek gittiler. Hz. Ebu Bekir (r.a) Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in kâh önünde, kah arkasında yürüyordu.
Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) onun bu hareketinin farkına varınca:
"Ey Ebu Bekir! Sen niçin kâh önümde, kâh arkamda yürüyorsun?" diye sordu.
Ebu Bekir (r.a): "Ya Resulullah! Senin müşriklerce arandığını hatırladıkça arkanda, gözetlendiğini hatırladıkça da önünde yürüyorum!" dedi.
Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem):
"Başıma gelecek bir musibetin benim yerime senin başına gelmiş olmasını ister misin?" diye sordu.
Ebu Bekir (r.a): "Evet! Seni hak dinle peygamber gönderen Allah'a yemin ederim ki; gelecek bir musibetin senin yer­ine benim başıma gelmesini isterim" dedi. 18
Nihayet, mağaraya ulaştılar.
Ebu Bekir (r.a); mağaranın içinde bulunması ve Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e zarar vermesi muhtemel yılan ve yırtıcı hayvanlara kendisi hedef olmak için önce kendisi girip her tarafı eliyle yok­ladıktan sonra, Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’i indirdi.19
Mağaranın içinde erkek ve dişi yılanlara ait delikler bulunuyordu.
Hz. Ebu Bekir (r.a) bir deliği tıkamadığını görmüş, oradan yılan çıkıp da Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e zarar vermesin diye o deliğe ökçesini dayamış, deliğin içindeki yılan tarafından ısırmıştı. 20
Ashabdan Zeyd b. Erkam, Enes b. Malik ve Mugire b. Şube (r.a)'nın Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’den rivayetlerine göre;
Yüce Allah'ın emriyle, mağaranın önünde, Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)‘in yüzünü örtüp göstermeyecek biçimde bir ağaç yetişti!
Mağaranın kapısına hemen bir örümcek gelip, ağaçla Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)‘in arasına üst üste ağ gerdi, Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)‘in yüzünü örttü!
İki dağ güvercini de, gelip mağaranın ağzında, örümcekle ağaç arasında yuvalandı.21
Müşrikler mağaraya geldiklerinde Ebu Bekir (r.a) telaşa kapılıp korkuya düşüp:
Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e: "Ben öldürülürsem, nihayet, bir tek kişiyim. Ölür giderim! Ama sen öldürülecek olursan, o zaman bir ümmet helak olur gider!" diyordu.
O sırada, Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), ayakta dikilerek namaz kılıyor, Hz. Ebu Bekir (r.a) da gözcülük ediyordu.
Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e: "Şu kavmin seni arayıp duruyorlar! Vallahi, ben kendim hakkında tasalanmıyorum. Fakat sana yapılmasını istemediğim bir şeyin yapıldığını göreceğim diye korkuyorum" dedi.
Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem): "Ey Ebu Bekir! Korkma! Hiç şüphesiz, Allah bizimledir!" buyurdu.22
Hz. Ebu Bekir (r.a) mağaranın içinde iken başlarının üzerinde müşriklerin ayaklarını görünce; Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e: "Ey Allah'ın Peygamberi! Onlardan bazısı gözünü aşağı eğip baksa muhakkak bizi görür!" dedi.

Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem): "Sus ey Ebu Bekir! İki kişi ki, üçüncüsü Allah'tır!" 23


Hz. Ebu Bekir (r.a): "Ya Resulullah! Onlardan birisi ayağını kaldıracak, ayaklarına bakacak olursa, ayaklarının altında bizi görecek!" dedi.
Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem): "Mahzun olma (üzülme)! Allah bizimledir! ” 24
Ey Ebu Bekir! Üçüncüsü Allah olan iki kişiyi sen ne sanıyorsun?" buyurdu. 25
Sevr mağarasında Cuma, Cumartesi ve Pazar günlerini üç gece orada geçirdiler sonra Nübüvvetin on üçüncü yılında. Rebiülevvel ayının dördünde, Pazartesi günü seher vakti yola çıktılar.
Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) nübüvvetin on dördüncü, hicretin birinci yılı, Rebiülevvel ayının on ikisinde,26 Pazartesi günü, kaba kuşlukta, güneşin en kızgın sırasında, Medine-i Münevvere'den üç mil mesafedeki Kuba'da Amr b. Avf oğullarından Külsüm b. Hidm'in evine indi. 27
Küba’ya gelişinden, on dört gün sonra bir cuma günü Allah Resulü (sallallâhü aleyhi ve sellem) Medine'ye teşrif ettiler.28
Hicretin Manevi Yönü ve Bugünkü Hicret Çeşitleri
İnsanın varlık macerası, bir bakıma hicretten ibarettir. Ezelde ruhlarımız yaratıldıktan sonra, muvakkat bir süre kalmak üzere dünyaya gönderilişimiz ilk hicretimizdir. Buradan da varlığın başka bir boyutuna, öteki âleme intikal edeceğiz. Bu da ikinci büyük hicretimiz olacak. Ayrıca, bu iki büyük hicretin çeşitli aşamalarındaki bir durumdan diğerine geçiş de birer hicret sayılabilir.
Mü'min her an hicret halindedir, daha doğruya, daha güzele doğru yürüyüş, daha ileri menzillere ulaşmak için sefer halindedir. Bu bazen beldeden beldeye doğru mekân değişikliği, bazen iç âlemin bir menzilinden öteki menziline doğru hal değişikliğidir. Bütün hayat, bir yolculuktur, insan da yolcu. Önemli olan bu yolculuğu hayırlı bir kulvarda (sırât-ı müstakimde) ve hep hayra doğru sürdürmektir. O yüzden hicret, sadece sosyolojik değil; aynı zamanda psikolojik imkân değişikliğidir.
Varlık maceramıza bu gözle baktığımızda, insanoğlunun kaderinde hep hicret olduğunu anlıyoruz.
Hicret, yokluktan varlığa, varlıktan ölüme, ölümden de ebedi hayata giden yoldur. Bütün mahlûkat bu yolun mutlak yolcularıdır. Her insan bu yolculuğa ilâhi irade ile sevk edilmiştir.
Mana cihetiyle de böyledir. İnsan, mesuliyet ve mükellefiyet öncesinde masumiyet, sonra nesf-i emmareden başlayarak, nefs-i safiyeye kadar çeşitli merhalelerden geçerek, adeta birinden diğerine hicretini tamamlar.
Bütün bunlardan dolayıdır ki, hicret bir vazgeçiş, bir kaçış değil; bir yükseliş ve kemale varıştır. Her bir hali, o halin engellerini adım adım geride bırakıp, yeni ve bir öncekinden daha üstün bir hale geçmektir.
İnsanın iç dünyasındaki hicrete bir atıf, hatırlatma ve yönlendirme olarak, nebevî bir sünnet olan zahiri hicret de son derece önemlidir. Öyle ki, insanlığın atası ve ilk peygamber olan Hz. Adem (a.s.)'dan, Hz. Fahr-i Alem (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz'e kadar gelen bütün peygamberlerin hayatlarında hep hicret vardır.
Hz. Adem (a.s) rabbanî bir hikmet gereği, cennetten yeryüzüne gönderilmiştir. Bunu nebevî hicretin ilki olarak mülahaza edebiliriz. Hz. Nuh (a.s.) tufanı yaşamış, Hz. İbrahim (a.s.) Nemrut'un ülkesinden Şam dolaylarına göçmüş, Hz. Lut (a.s.) sapıkların diyarından çıkmış, Hz. İsmail (a.s.) Kâbe-i Muazzama civarına hicret etmişlerdir. Hz. Musa (a.s.) Mısır'dan Filistin'e, Hz. Yusuf (a.s.) Kenan ilinden Mısır'a göç etmiştir.
Bu kader-i nebevî o kadar açıktır ki, Fahr-i Cihan s.a.v.'e ilk vahiy gönderildiği zaman, durumu öğrenen ve peygamberler tarihi hakkında bilgi sahibi olan Varaka b. Nevfel, Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)'e hitaben: “Kavmin seni Mekke'den çıkardığında, hayatta olsam da sana yardım etsem” diyerek bu kaçınılmaz gerçeği vurgulamıştır.
Bütün peygamberlerin hicretlerinin amacı, hedefi hep aynıdır. Genelde Fahr-i Alem (sallallâhü aleyhi ve sellem)'e hicret emri hangi sebeple verilmişse, O'ndan önceki peygamberlere de onun için verilmiştir.
Hicret, sadece küfrün işkencesi, baskısı altında bulunan müminlere bir kurtuluş, zulümden bir kaçış yolu olarak düşünülmemelidir. Eğer öyle olsaydı, Medine'ye hicretten önce vuku bulan Habeşistan hicretini yapanlar, Mekke'nin korumasız ve zayıf kimseleri olurdu. Oysa Habeşistan'a hicret edenler, kavimlerinin en asil kişilerindendir.
Hicret bir bakıma işkenceden, baskıdan, zulümden kurtuluşu sağlamışsa da, asıl amaç, İslâm'a yeniden gelişme imkânının doğacağı bir beldeye ulaşmaktır. İslâm'ı yaşayabilme ve yaşatabilme imkânına kavuşmaktır. 29
O halde bugün hicreti nasıl anlayacağız? Ya da bugün nasıl muhacir olacağız? Bugün de günahlardan hicret ederek muhacir olunur. Asıl hicret de günahlardan hicrettir.
Sehl b. Abdillah et-Tüsterî (k.s.) hicretin bu anlamını son derece veciz bir şekilde şöyle ifade ediyor: “Cehaletten ilme, Allah Teâlâ’yı unutmaktan zikre, masiyetten taate ve günahlarda ısrardan tövbeye hicret, kıyamete kadar baki olan bir farzdır.” 30
Rağıb el-İsfahani ise şöyle der: “Şehvetlerden, kötü huylardan ve günahlardan uzaklaşmak, olanları terk ve reddetmek de, hicretin gereğidir.” 31
Ebu Bekr İbnü'l-Arabî: "Hicret, Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) zamanında farz idi. Kendi dini veya nefsi için korkusu olan herkese farz olarak devam etmektedir. Kesilen hicret Mekke'nin fethinden sonra, Mekke'den Medine'ye olan hicrettir" 32 der.
Bu zamanda yapılması en faziletli hicret çeşitlerini şöyle sıralamak mümkündür:
En faziletli hicret, Allah’ın haram kıldıklarını terk etmek, helallere yönelmek, diğer insanları da başta şirk ve zulüm olmak üzere tüm haramlardan, fitne ve fesattan uzaklaştırmaya çalışmaktır.
Bir adam, Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e sordu: “Ya Resulullah, hangi hicret daha faziletlidir?” Allah’ın elçisi buyurdu ki: “...Allah’ın yasakladığı/haram kıldığı şeyleri terk etmendir.” 33
Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) İslam’ın ibadet ilkelerini yerine getiren kimsenin Allah yolunda hicret etmiş gibi olacağını, fiziki (ülke değişikliği) anlamında göç etmemiş de olsa Allah’ın onu bağışlayacağını haber vermiştir.34
"Fitne zamanında ibadet, bana hicret etmek gibidir..." 35 buyurarak bu zamana atıfta bulunarak hicret etmenin sadece bir beldeden başka beldeye göçmek olmadığını her devirde yapılabilecek bir hicretin olduğunu belirtmiştir.
Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) bir başka hadis-i şerifinde ise: “Muhacir, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzaklaşan ve onları terk eden kimsedir” 36 buyurmuştur.
Allah için hicret eden gerçek muhacirler işte bu tür gönül ve amellerle isyanı terk edenlerdir. En büyük muhacir Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in lisanından bir başka ifade ile: “Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların selamette olduğu kimsedir. Muhacir de, Allah’ın nehyettiği şeyleri terk edendir” 37 buyurmuştur.
Bugün müminler, Ensar’ın Muhacirler'e, kapılarını ve gönüllerini muhabbetle ardına kadar açtıkları gibi, müberra dinimizin emri olan hüsn-ü zan ölçüsünde gönülden gönle hicret etmelidirler. Ayrıca, her mümin kardeşine muhabbetle hicret ederken, kendisine hicret edildiğinde de kardeşine bütün samimiyetiyle gönlünü açmalıdır.
Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ameller yalnız niyetlere göredir. Her kişi için niyet ettiği şeyin karşılığı vardır. Kimin hicreti Allah ve Resulü’ne ise, onun hicreti Allah ve Resulü içindir. Kimin hicreti dünya için olursa onu elde eder. Kimin hicreti de bir kadın için olursa onunla evlenir. Kişinin hicreti, hicret ettiği şeye göredir.” 38
Niyetin insanı kurtarıcı bir ihlâsa sahip olması için manevi hicret gerekir. Bu da bütünüyle bir cihattır ve asıl hicret budur. O halde, Müslümanlar niyet ve cihat hususunda hicret ruhuna ermek zorundadır. Bu cihadın esası nefisle yapılacak olan cihattır ve bu cihat ömür boyu devam edecek bir hicrettir. Bu hicret nefsin her kademesinde devam eder.
Kısacası hicreti zahir ve batın olarak ele alırsak, onun zahir yönünü Allah için düzenlenen seferler oluşturur; batıni yönünü de günahlardan içtinap...
Şu bir gerçektir ki, tüm günah ve manevi hatalardan uzak kalmak isteyen kimse, oturduğu muhite, ikamet ettiği yere de çok dikkat etmelidir. İyi komşu, iyi arkadaşlar seçmelidir. Kötü ve ıslah olmak bilmeyen insanlardan uzaklaşmalıdır. Nitekim Rasulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) bu hususta sahabelerine şöyle bir kıssa anlatmıştır:

Menkıbe
Sizden önce yaşayanlar arasında, doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Bu adam bir ara yeryüzünün en bilgin kişisini sordu. Kendisine bir rahip tarif edildi.
Adam ona kadar gidip, doksan dokuz kişiyi öldürdüğünü, kendisi için bir tövbe imkânının olup olmadığını sordu. Rahip, ‘Hayır, yoktur!’ cevabını verdi. Bu kestirme cevaba kızan adam, onu da öldürüp cinayetini yüze tamamladı.
Adamcağız, insanlara yeryüzünün en bilgin kişisini sormaya devam etti. Kendisine âlim bir kişi daha tarif edildi. Adam ona gidip, şimdiye kadar yüz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tövbe imkânı olup olmadığını sordu.
Âlim zat, ‘Evet, vardır. Seninle tövben arasına kim perde olabilir ki?’ diye cevap verdi ve ekledi:
Ancak, falan memlekete gitmelisin. Zira orada Allah’a ibadet eden kimseler var. Sen de onlarla Allah’a ibadet edeceksin ve bir daha kendi memleketine dönmeyeceksin. Zira orası kötü bir yer’ dedi.
Adam yola çıktı. Giderken, yarı yola varır varmaz, ölüm meleği gelip ruhunu aldı. Rahmet ve azap melekleri adam hakkında ihtilafa düştüler. Rahmet melekleri, ‘Bu adam tövbekâr olarak geldi. Kalben Allah’a yönelmişti’ dediler.
Azap melekleri de, ‘Bu adam hiçbir hayır işlemedi’, dediler.
Onlar böyle çekişirken insan suretinde başka bir melek yanlarına geldi. Melekler onu aralarında hakem yaptılar.
Hakem onlara, ‘Onun çıktığı yerle, gitmekte olduğu yerin arasını ölçün. Hangi tarafa daha yakınsa, ona teslim edin’ dedi.
Ölçtüler ve gördüler ki, gitmeyi arzu ettiği iyiler diyarına bir karış daha yakın. Onu hemen rahmet melekleri aldılar. 39

Peygamberimiz’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) hadisinden de anlaşılacağı üzere dinin hükümlerini yerine getirmek ve kurallarını yaşamak için, ikamet edilen muhitin çok önemi ve faydası vardır. Eğer oturulan muhit, günah ve kötülüklerden uzak iyi insanlardan oluşuyorsa, orada Allah’ın ve Rasulü’nün emirleri rahatça yerine getirilebilir. Bunun aksi ise, oradan hicret edip, İslam’ın hükümlerinin yaşandığı yere, beldeye veya en azından yaşamak isteyenlere engel olunmayan yerlere hicret edilebilir. Zira Rasulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) bu hususta, “Kişi dostunun dini üzerinedir. Öyle ise her biriniz, dost edindiği kimselere dikkat etsin”  40 buyurarak oturulan muhitte komşu ve arkadaşlara dikkat edilmesi gerektiğini açıkça belirtmişlerdir. 41

Yani kötü arkadaşlardan, iyi arkadaşlara hicret ederek bir mürşid-i kâmil terbiyesine girmek gerekmektedir.

Mürşid terbiyesi tövbe ile başlar. Tövbe kalple Allah’a dönmek ve manevi bir hicret yapmaktır. Bu hicret isyandan itaate, gafletten zikre, cehaletten ilme, kötü ahlaktan edebe doğru yapılan manevi bir hicrettir. Bu konuda Rasulullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurmuştur ki:


En büyük cihad, (Allah’ın emirlerini yerine getirmesi için) nefisle yapılan mücahededir“ 42
Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), insanın en azılı düşmanını şöyle tanıtmışlardır: “Senin en azılı düşmanın, iki kaburga kemiğinin arasında devamlı seninle beraber bulunan nefsindir.“ 43
Tasavvuf yolu ve kâmil mürşid terbiyesi, kalbin manevi kirlerden temizlenip Allah’a bağlanması, nefsin terbiye edilip sevgi ve edeple ilahi emirlere uyması için gereklidir.
Mürşide gitmekten maksat, Allah rızasına ulaşmak, kötülükten kaçmak, hasta kalbe ilaç, garip gönle gerçek bir dost aramak, kısaca manevi bir hicret yapmaktır.
Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz: “Fitneler etrafı sardığı bir zamanda ibadete yönelen kimse, sanki bana hicret etmiş gibidir” 44 buyuruyor.
Bir mürşide giden kimse, fitneden kaçıp hak yolundaki cemaate koşmakta, isyandan kaçıp takvaya sarılmaktadır. Bu, Allah ve Resûlü için yapılmış bir hicret çeşididir. Bu hicretin sonu Allah rızasıdır.
Kâmil mürşid yeryüzünde en şerefli, en kıymetli, en gerekli ve en zor işi üstlenmiştir. O aynı zamanda en büyük bir emaneti taşımaktadır. Çünkü kâmil mürşid Hz Peygamber’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) varisi olarak takva imamlığını ve insanları terbiye işini yürütmektedir.
Mürşide gitmenin en önemli hedefi, bu iman ve irfan kervanına katılıp imanımızı muhafaza etmektir.
Büyük veli İmam Kuşeyri (k.s), mürşidin gerekliliği hakkında şöyle diyor: “Hakkı arayan kimse, bulunduğu yerde kendisini irşat edecek bir kimse bulamadığı zaman, irşatla görevli zamanının mürşidine gitmeli, onun bulunduğu yere hicret etmeli; yanında kalmalı, terbiye olup kendisine izin verilene kadar kapsından ayrılmamalıdır.” 45
Takva yolunda imam olan bir arifi sevmek ve desteklemek imanın bir parçasıdır. Şu hadis-i şerifteki müjdeye bakınız: “Kim Allah yolundaki bir imamı desteklemek ve yüceltmek için yanına giderse, o kimse Allah’ın himayesinde olur; bu uğurda göreceği her sıkıntının sevabını Allah verir.” 46
Bir Allah dostunu ziyaret etmenin ilk faydası, Allah için sevginin ve ziyaretin sevabına ulaşmaktır. Allah için sevilen bir Müslüman kardeşi ziyaret etmenin hediyesi ilahi muhabbet ve Cennettir. Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz bu konuda şu müjdeleri vermiştir
Size Cennet ehli olanlarınızı haber vereyim mi? Bir şehrin (memleketin) öbür ucunda bulunan din kardeşini Allah rızası için ziyaret eden kimse Cennetliktir.” 47
“Allah Teâlâ buyurur ki: “Benim için birbirini sevenleri, birbirini arayıp soranları birbirini ziyaret edenleri, birbirine ikramda bulunanları, bir araya gelip meclis kuranları muhakkak ben de severim.” 48
Allah için sevginin ve ziyaretin bundan başka bir hediyesi olmasa bile, bu kadarı insana yetmez mi? Allah’ın bir kulunu sevmesinden, ondan razı olup cennet ve cemalini seyretme nimetini vermesinden daha güzel ne vardır?
Hele bu ziyaret edilen kimse, halkın irşadı ile görevli bir Allah dostu olursa, ziyaretin fazilet ve bereketi daha fazla olur.
Menkıbe
En çok hadis nakleden sahabi Ebû Hüreyre (r.a.) Salih kimseleri sevmek, onların gönlüne girmek hususunda şunları söyler:
‘’Kıyamet gününde kul, Allah Teâlâ’nın huzuruna getirilir. Cenâb-ı Hak da ona ‘Benim için veli bir kulumu sevdim mi? Seni onun hatırına bağışlayayım’ diye sorar.
Bu nedenle Salih zatları seviniz, onların desteklerini alınız. Zira kıyamet gününde devlet onlarındır.‘’ 49
Bir kimse bu yolun büyüklerinin elinden tutup irşat halkalarına girince, Sadat-ı Kiram’ın himmet ve tasarrufları altına girmiş olur. Bu himmet ve bereket onun kalbinde ilahi muhabbet meydana getirir.
Bunun bir sonucu olarak o kimsede günahlardan şiddetle kaçınma duygusu ve ibadetleri tatlılıkla yapma arzusu oluşur. Bu büyüklerin meclisine katılan insanın ruhu sevinir, kalbi rahatlar, gönlü huzurla dolar. İnsan Rabbül âlemine kulluk yapmanın sevincini yaşar. İşte bu, Yüce Sadatların elinden tutmanın bereketiyle Allahu Teâlâ’nın kuluna ikram ettiği bir hâldir. Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimize varis olan bu Allah dostlarının eli, Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin elini temsil etmektedir. Onlara tutunan kimse hiç kopmayan nurlu bir halkaya tutunmuş olmaktadır.


Menkıbe

Antika alım satımı yapan biri vardı. Bu adam içkiye çok düşündü. İçki bulamadığı zaman ispirto veya kolanya bile kullanırdı. Dinî bilgisi yoktu, anne babadan da görmemiş, hiç dindar dost edinmemişti. Kur’an okuyan küçük çocukları görünce öfkelenir ve


‘’Bu devirde bu çocuklardan ne istiyorlar? Körpecik beyinlerini gericilikle dolduruyorlar’’ diye söylenirdi.
Belki de alkolik olması yüzünden eli sürekli titrerdi. Arkadaşları nasıl yaptılarsa onu güç bela ikna etmişler, İstanbul’da bir hocaya götürmüşlerdi. Hoca efendi ona şu tavsiyede bulundu:
‘’Evladım! Senin hastalığının dermanı Siirt’teki Gavs-ı Bilvânisî denilen zattır. Sen onun yanına gitmelisin, senin tedavin onun vereceği ilaçtadır.’’
Adam önce kulak asmak istemedi, bahaneler buldu, hatta unutmaya çalıştı. İşi sebebiyle Artvin’e gittiği bir gün, çeşitli sebepler çıktı, yolu Bitlis’e düştü. ‘’Gelmişken şu denilen kişiyi de bir göreyim’’ diye niyetlendi. Kasrik köyüne Gavs-ı Bilvânisî Abdülhakim Hüseynî (k.s.) hazretlerinin dergâhına vardı. Hiç bilmediği, görmediği bir ortamdı burası. Her biri başka bir haldeki birçok insan büyük bir muhabbet ve nezaketle kardeş olmuş, manevi zevk ve cezbe içindeydiler. Adam etkilendi, hazretin yanına giderek dedi ki:
‘’Efendim! Ben içki müptelası biriyim, bende her türlü kötülük vardır. Her şeye rağmen beni evlatlığa kabul eder misin?’’
Gavs-ı Bilvânisî hazretleri adama tebessüm etti ve dedi ki:
‘’Evladım! Gel, sende bizim sarhoş evladımız ol.’’
Böylece Gavs-ı Bilvânisî (k.s) hazretlerinin elini tuttu. Günahlarına tövbe etti. Henüz dergâhta iken ellerinin titremesi de geçti. İçkiyi bıraktı. Dinin emir ve hükümlerini yaşamaya başladı. 50
Şeytan, Allah yoluna çıkan kimseye bütün yollardan ve kollardan hücum eder, onu tövbeden vazgeçirmek ister. Bu işin sonunun olmadığını söyler. Parana yazık der. Kendi başına tövbe yaparsın, sen zaten iyi bir adamsın, mürşide ne hacet, otur evinde zikrini yap, memleketinde Müslümanlığını yaşa, bu zahmete ne gerek var, bu devirde evliya bulunur mu, peygamberden başkasına uyulur mu, hem evliya da senin gibi bir insan değil midir? Şeklinde birçok vesvese verir, olmadık şeyleri akla getirir. Bunların hepsi şeytanın bir oyunudur; Allah rızasını arayan kimseyi yolundan alıkoymak için birer tuzaktır. Aldırış edilmez, önem verilmezse hiç bir zararı olmaz.
Mesele gerçek mürşidi bulmak ve ona gerçekten teslim olmaktır. Bir arif demiştir ki:
Ey Yüce Rabbim! Senin işin ne güzeldir! Sen bir kulunu sevmek isteyince onu bir dostuna gönderirsin. Dostuna gönderdiklerini de seversin.” 51
Kısacası, Allah dostlarının himayesinde ve gölgesinde hicret şuuruyla yaşamak, zamanı ibadete dönüştürür. Bu şuurla alınan her nefes, manevi bir feyz ve sevap vesilesi olur.
Allahü Teâlâ, sadatların himmet ve bereketiyle bizleri kalbin tasfiyesi ve nefsin terbiyesi hususunda, seyr-i süluk yolundaki hicret kavramında daim ve kaim eylesin inşaallah. Âmin.

1 Nisa, 97-100

2 Elmalı Tefsiri, Elmalı Hamdi Yazır

3 Elmalı Tefsiri, Elmalı Hamdi Yazır

4 Hicret, Hüseyin Okur, Semerkand Aile Dergisi, Aralık 2009

5 Buhari, IV,255

6 İsra suresi ayet-80

7 İbn Kesîr, El Bıdaye Ve'n-Nıhaye, III,267

8 Mevlana Şibli Numani, Son Peygamber Hz. Muhammed,190

9 Enfal suresi ayet-30

10 İbn Kesir, El Bıdaye Ve'n-Nıhaye, III,285

11 İbn Hişam,Siyret,I,155;İbn Sa'd,Tabakat,I,212;İbn Kesir,El Bıdaye Ve'n-Nıhaye,III,272

12 İbn Sa'd,Tabakatü'l-Kübra,I,228;Belazuri,Ensabu'l-Eşraf,I,260;İbn Kayyım,Zadü'l-Mead,II,58;Zürkani, Mevahibu'l-ledünniye Şerhi,I,322

13 İbn İshak, İbn Hişam,II126-127;Taberi, Tarih, II,244;İbn Cevzi, el-Vefa, I,230; İbn Seyyid, I,179;Ebu'l-Fida, el-Bidaye ve'n-nihaye, III,176;

Diyarbekri, I,324; Halebî, İnsanu’l-uyun, II,191;Zürkani, I,322



14 İbn İshak, İbn Hişam, II,127;İbn Sa'd,Tabakat,I,228

15 Abdurrezzak, Musannef,V390;Buraya kadar olan hadiseler için Bkz: Asım Köksal, İslam Tarihi, VI,126-150

16 İbn İshak, İbn Hişam, II,127;Taberi, Tarih, II,244;Halebî, II,193

17 Mevlana Şibli Numani, Son Peygamber Hz. Muhammed,190

18 Asım Köksal, İslam Tarihi, VI,155;İbn Kesir, El Bıdaye Ve'n-Nıhaye, III,274

19 İbn İshak. İbn Hişam, Sire, II,130,Ebu'l-Fida, III,180

20 Beyhaki,Delail,II,477;Süheyli,Ravdu'l-ünüf,IV,210;Ebu'l-Ferec İbn Cevzi,el-Vefa,I,230;Zehebi,Tarihu'l-İslam,322;Ebu'l-Fida, III,180;Asım Köksal,

İslam Tarihi, VI,156



21 İbn Sa’d, Tabakat, I,229;Beyhaki, Delail, II,482;Süheyli, IV,210;Muhibbüt-Taberi, I,94;İbn Seyyid,I,182; Zehebî,323;Ebu'l Fida, III, 182; Heysemî,

VI,52-53;Kastalani,I,81,Diyarbekrî,I,327,Halebî,II,206.208; Asım Köksal,İslam Tarihi,VI,156-157



22 İbn Kesir, el-Bidaye ve'n-nihaye, III,277

23 Buhari, Sahih, IV,263

24 Ebu Nuaym, Delail, II,328;Süheyli, Ravdu’l-ünüf, IV,213;Muhibbü't-Taberi, I,93,İbn Kayyım, II,59;Heysemi, Mecmau'z Zevaid, VI,52;Kastalani,

Mevahibu'l-ledünniye, I,82;Diyarbekri,Hamis,I,328



25 Buhari, Fezailu’l-Ashab,2,Menakıb,45,Tefsir, Beraet,1;Müslim, Fezailu’s-Sahabe,1,(2381);Tirmizi,Tefsir, Tevbe,(3095);Beyhakî, Delailu'n-Nubuvve, II,

470,471;Ahmed,Musned,I,4;İbn Sa'd,Tabakatu'l-Kubra,III, 123;İbn Kesir,el-Bidaye ve'n-Nihaye,III,182; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve



Şerhi, XVI,200; Abdurrahman İbnü’l-Cevzi, Ashabın Dilinden Peygamberimizin Hayatı,211

26 İbn İshak, İbn Hişam, II,137;İbn Sa'd,Tabakat,I,233;Belazuri,I,263;İbn Kuteybe,66;Taberi,Tarih,II,248 İbn Haim,92;İbn Seyyid,I,192

27 İbn Hazm,Cevamiu’s-Sire,110;Asım Köksal,İslam Tarihi,VI,191-192

28 Mevlana Şibli Numani, Son Peygamber Hz. Muhammed,191

29 Hicret Niyet Edilenedir, S. Mübarek Erol

30 Ebu Nuaym, Hilyetu'l-Evliya

31 Rağıb el-Isfahani, Müfredat fi Garibi'l-Kur'an,782

32 eş-Şevkani,Neylü'l-Evtar,VIII,29;Bkz:Şamil İslam Ansiklopedisi,III,267

33 Nesai, Biat,12,Hadis no:4148;Ebu Davud,Vitr,12,Hadis no:1449,Darimi,Salat,135,Hadis no:1431

34 Tirmizi,Sıfatu’l-Cenneh,4,Hadis no:2650

35 Müslim, Fiten,26,Hadis no:2650;Tirmizi,Fiten,28,Hadis no:2297;İbn Mace,Fiten,14,Hadis no:3985

36 Buhari, İman,4,Rikak,26;Ebu Davud,Cihad,2

37 Buhari,Rikak,71;Müslim,İman,14, Hadis no:6466;Ebu Davud,Cihad,2,Hadis no:2481

38 Buhari,Bed’ü’l-Vahy 1;Müslim,İmare,155

39 Buhari

40 Ebu Davud

41 Hicret, Hüseyin Okur, Semerkand Aile Dergisi, Aralık 2009

42 Beyhaki, ez-Zühdü’l-Kebir, No: 373 Hatib, Tarih-i Bağdat, III, 523-24.

43 Beyhaki, Kitabü’z-Zühd, No: 343; Zehebi, Mizanul-itidal, III, 625 (no. 7857; Gazali, İhya III, 10

44 Müslim, Fiten, 130; Tirmizi, Fiten, 31

45 Kuşeyri, Risale, II, 742

46 Hâkim, Müstedrek, II, 90. Zehebi de hadis için: Sahihtir demiştir. İbnu Hibban, Sahih No: 372 Ahmed, Müsned, V, 241

47 Taberani, el-Kebir, XIX, No: 307; Suyuti el-Camiu’s-Sağîr, I, 440

48 Ahmed, Müsned, V, 239; Hâkim, Müstedrek, IV, 169-170

49 Hal Dili, A.Suat Demirtaş, Şa’rânî,Tenbîhü’l-Muğterrîn, s.40

50 Altın Silsile s. 472.

51 Arifler Yolunun Edebleri, S. Muhammed Saki Erol


Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə