“Seninle evlenmem mümkün değil



Yüklə 2.77 Mb.
səhifə1/44
tarix14.08.2018
ölçüsü2.77 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   44


ESHABI KİRAMIN HAYATI
Seninle evlenmem mümkün değil!” 17.1.2006

"İslâm Güneşi" Meke'de parlarken, "Ebû Talha" 20 yaşlarında delikanlıydı.Medîne'nin Asîl ve zengin ailelerinden birine mensuptu. Her gece evlerinde, eğlence ve içki toplantıları vardı. Zenginliği sâyesinde, bütün dünya nîmetlerini tatmak istiyordu.

Daha kötüsü; arkadaşları gibi, Put'a tapmaktaydı. Etrafında sayısız kadın ve kız dolaşıyordu. Fakat o, sadece biriyle evlenmek istedi. Haber yolladı. Evlenme teklifinde bulundu. "Ümmü Süleym" adlı bu Hanımın, kocası, yeni ölmüştü. “Yetîm oğlum büyüyünceye kadar, evlenmeyi düşünmüyorum” cevabı verdi

Ümmü Süleym fakir olduğu halde, küçük oğlunu, "üvey baba" eline bırakmak istemiyordu. Ebû Talha, çâresiz bekliyecekti!.. Epeyce zaman sonra, bizzat kendisi gitti. nezâketle "evlenme teklifini" tekrarladı: “Oğlun artık büyüdü, Ey Ümmü Süleym!.. Kararını vermelisin”

O'nun niyetinin "iyi" olduğunu anlıyan zeki kadın, başka bir şeyden endişeliydi. Açık açık söylemeyi uygun buldu: “Yâ Ebû Talha. Ne yazık ki, seninle evlenmem mümkün değil. Çünkü sen, müşrik'sin... Putlara tapıyorsun. Ebû Talha, “Putlarımız sana, bir zarar mı verdiler?” diye sordu. Ümmü Süleym, gâyet sâkin: “Onlar kimseye; ne zarar verebilir, ne de fayda!.” dedi ve devam etti: “Çünkü sen de biliyorsun ki; "tahta" putlarınızı, aşağı mahalledeki "marangoz" köleleriniz yapmaktadır!.. "Taş ve toprak" putllarınızı da, yukarı mahalledeki köleleriniz yaparlar.

Ebû Talha gözlerini açmış, evlenmek istediği kadını dinliyordu. O, sözlerini şöyle tamamladı: “Taptığınız putları, ateşe atsan yanar!.. Kayaya çarpsan dağılır, toz olurlar! Senin gibi asîl bir efendinin "işe yaramaz" oyuncaklara secde etmesi, yakışır mı?” “Peki sen, nelere inanıyorsun?.. Nasıl düşünüyorsun?..” Hz.Ümmü Süleym cevap verdi: “Seni, beni, yeri, göğü yaratan ve yaşatan ve öldüren Allah; birdir ve büyüktür... Muhammed aleyhisselâm, O'nun kulu ve elçisidir... İşte, benim inandığım budur.”

Ebû Talha biraz düşündükten sonra tekrar, Ümmü Süleym'in yanına vardı. “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühu ve resûlüh” diyerek, "Kelime-i Şahâdet" getirdi. Hazret-i Ebu Talha oldu.
Emanetini geri aldı!” 18.1.2006

Ebû Talhâ kelime-i şehâdet getirip müslüman olunca, O Mü'mine Hanım da, “Ey Ebû Talha!..Şimdi seninle, hiçbir karşılık istemeden; evlenmeyi kabul ediyorum” dedi.

Hz.Ümmü Süleym hakikaten sevinçliydi. Çünkü bir insanı, hem de kocası olacak bir insanı; şirkten kurtarmıştı. Ancak Müslüman olduktan sonra Ebû Talha hazretleri, o iyi kalbli hanımla evlenebildi... Böylece dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmuş oldu.

Bu sıralarda sevgili Peygamberimiz, Allahın emriyle; Medîne'ye hicret, ettiler. Bu şerefe eren Medîne halkı, gerekli herşeyi; Muhacîrlere, göç edenlere te'mîn ediyordu. Hazret-i Ebû Talha ve muhterem hanımı da, Peygamber efendimizin huzurlarına vardılar, “Yâ Resûlallah, biz de size, şu küçük oğlumuzu armağan ediyoruz. Lûtfen kabul ve duâ buyurunuz... İnşâallah size hizmette, kusur etmez... dediler.

Efendimizin memnun oldukları, gözerinden anlaşılıyordu. Küçük Enes'i, kendi terbiyelerine aldılar. Bir sâyede Ebû Talha'nın üvey oğu, büyük bir şerefe nâil oldu. Cenâb-ı Hak bir müddet sonra onlara, yeni bir oğul verdi. Yeni bebek, evlerine sevinç getirmişti. Çünkü artık Sevgili Peygamberimiz de sık sık, onlara uğruyorlardı. Hatır soruyor, cemâ'atle namaz kıldırıyorlardı...

Ne yazık ki çocukcağız, bir gün hastalandı. Az sonra da, vefat etti... O sırada Hz. Ebû Talha evde yoktu. Ümmü Süleym evlâdını yıkadı, kefenledi. Üstüne, temiz bir bez örttü.

Akşamleyin Ebû Talha eve döndü. Her zamanki gibi yanında, arkadaşları bulunuyordu. Selâm verdi ve sordu, “Oğlum nasıl? Hanımı, “O şimdi, daha sâkin ve daha huzurlu bir hâlde bulunuyor” dedi. Sonra efendisine ve misafirlere, hazırladığı yemekleri ikrâm etti.

Hepsi âfiyetle yediler, içtiler. Hiçbir şeyden haberleri olmadı. Misâfirler, geç vakit gittiler. Ancak o zaman, hanımı konuştu: Ey Ebû Talha!.. Aşağı hurmalıktaki komşularımız, emânet birşey almışlar. Bir müddet faydalanmışlar... Fakat sahibi, emâneti geri isteyince, itiraz etmişer: “Daha zamanı gelmedi!.. Ne çabuk istiyorsun, gibi şeyler” söylemişler!..

- İnsafsızlık etmişler doğrusu!..

- Evet öyle... İnşâallah biz etmeyiz.

- Hayırdır inşâallah!.. Birşey mi oldu?

- Cenâb-ı Hak da, bizdeki "emânetini" geri istedi, deyince, kocası hemen anladı.

- Oğlumuz öldü mü yoksa, diye sordu:

- Allah, sana ömürler versin...

Tek arzusu Resulullahın rızası 19.1.2006

Ebû Talha oğlunun ölüm haberine rağmen sarsıldı. Fakat, herşeye rağmen: “İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn” (Biz, hepimiz, Allahın kullarıyız ve ancak, O'na dönücüleriz...) mânâsına gelen, âyet-i kerîmeyi okudu. Hakkın emrine râzı olup, sabretti...

O günlerde müslümanlar, maddî sıkıntı çekiyorlardı. Hazret-i Ebû Talha, hanımına, “Ey Ümmü Süleym!.. Evde yiyecek var mıdır? Resûlullah efendimizin mübârek seslerinde, zaîflik ve açlık hissediyorum. Gönderebilir miyiz?” diye sordu. Hazret-i Ümmü Süleym derhal, birkaç "arpa ekmeğini" beze sardı. Oğlu hazret-i Enes'in koltuğuna verip, yolladı.

Sevgili Peygamberimiz, Mescîdde, arkadaşlarıyla idiler. Ekmeklerle, hazret-i Enesi görünce, “Seni, Ebû Talha mı, Koltuğunda, ekmek mi var?” buyurdu.

Sonra sevgili Peygamberimiz, Eshabına, “Kalkın!.. Ebû Talha'nın evine gidiyoruz” buyurdular. Bunu işiten hazret-i Enes, önlerinden koşturdu. Doğru eve gelip, babasına meseleyi bildirdi. O da, “Yâ Ümmü Süleym!.. Peygamber efendimiz bütün cemâatlarıyla birlikte, yemeğe teşrîf ediyorlarmış. Şimdi ne yapacağız!.. Evdeki yemek, hepsine yetecek mi, diye telâşlandı. Hanımı gâyet sâkin, “Allahü teâlâ ve Peygamberi, daha iyi bilirler. Sen telâşlanma” cevabını verdi.

Gerçekten o gün, "İki cihân Sultânı" ve bütün arkadaşları, Ebû Talha hazretlerinin evinde doydular. Bu olay şüphesiz, hazret-i Resûlullahın mu'cizesi ve ev sahiplerinnin tevekkülü sâyesinde gerçekleşti...

Harp ve sulh anlarında hazret-i Ebû Talha, sevgili Peygamberimizden hiç ayrılmadı. En ufak işâretlerini bile, yerine getirmek için, canla-başka çabalıyordu.

Başta büyük "Bedir" gâzâsı olmak üzere, bütün savaşlarda herşeyini; Allahü teâlâ ve Resûlü uğruna fedâ etti... Bilhassa "Huneyn" gâzâsında hârikaydı.

O gün Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Kim, bir düşmanı öldürürse; düşmanın üzerinde nesi varsa O gâzîye âit olacaktır. Ganîmete, dâhil edilmiyecektir.”

O savaşta hazret-i Ebû Talha tek başına, yirmiden fazla müşrik öldürdü. Üzerlerinde bulunan bütün eşyâları topladı. İçlerinden bir kılıç bile almadan, hepsini Peygamber efendimizin önlerine bıraktı. O'nun tek isteği, sâdece Allahü teâlânın ve Resûlullahın rızâları idi. Sevgili Peygamberimiz, “Asker içinde Ebû Talh'nın sesi, 100 kişiden hayırlıdır” buyurmuşlardır.


Alçakca bir plân hazırladılar 20.1.2006

Uhud savaşında bazı yakınları ölen müşrikler, müslümanlardan bunların intikamını almak istediler. Alçakca bir plân hazırladılar. Hemen de planı tatbike koydular. Bu maksatla bir heyet Medineye giderek Resulullahın huzuruna çıkıp, “ Yâ Resûlallah...Bizim kabîlelerimiz, İslâmiyeti kabûl ettiler. Yalnız Kur'ân-ı kerîm öğretmenine ihtiyâcımız var... Lütfen bize; islâmiyeti, Kur'an-ı kerimi öğretecek kimseler yollar mısınız?” diye ricada bulundu.

Sevgili Peygamberimiz kendilerine, 10 kişilik bir öğretmenler heyeti yolladılar... Başlarında, Âsım bin Sâbit hazretlerinin bulunduğu bu heyette, Mersed bin Ebî Mersed, Hâlid bin Ebî Bükeyr, Hubeyb bin Adiy, Zeyd bin Desinne, Abdullah bin Târık, Muattib bin Ubeyd de bulunuyordu.

Bu öğretmenler kâfilesi, geceleri yürüyerek, gündüzleri gizlenerek Hüzeyl Kabilesi topraklarında, Reci' suyu başında, seher vakti konakladılar. Bu sırada yanlarında bulunan Adal ve Kare kabilesi heyetinden biri, bir bahane ile yanlarından ayrıldı. Hemen Lıhyanoğularına gidip, haber verdi.

Çok geçmeden kâfilenin etrâfı sarıldı. 200'den fazla silâhlı eşkiyâ oradaydı. Lıhyânoğulları mensupları, esir ticâreti ile geçinirlerdi. Bu sebeple, “Teslim olun... Canınızı kurtarın!.” teklifinde bulunuyorlardı. Asıl niyetleri onları Mekke'de köle olarak satmaktı. Böylece çok para kazanacaklardı. Çünkü Mekke'li müşrikler kendilerine, “Yakaladığınız her müslüman için, değerinden fazla para öderiz!.. demişlerdi.

Müslümanlar aralarında istişâre ederek çarpışmaya karar verdiler. Arkalarını dağa dönüp, kılıçlarını çekip, Allahın dîni uğrunda vuruşmaya başladılar. İkiyüz kişilik düşmana karşı görülmemiş bir kahramanlıkla çarpıştılar. Üzerlerine saldıran kuvvetten bir kısmını öldürdüler.Nihayet çarpışa çarpışa on Sahâbi'den sadece iki kişi kaldı.

Lihyânoğulları, kalan Hubeyb bin Adiy ve Zeyd bin Desinne'yi Mekke'ye götürüp müşriklere yüksek bir fiyatla sattılar.Çünkü Hazret-i Hubeyb Bedr Gazâsında müşriklerden Hâris bin Âmir'i Cehenneme yollamıştı.

Onun oğulları şimdi kendisini almak için, büyük para ödediler.

Zeyd bin Desinne'yi de Safvân bin Ümeyye, Bedir savaşında öldürülen babası Ümeyye bin Halef'in intikâmını almak üzere satın aldı...

“Haksız yere cana kıymayız!” 21.1.2006

Mekkeli Müşrikler, hazret-i Hubeyb ve Zeyd'i satın aldıktan sonra, onlara ne cezâ vereceklerini konuştular. Sonunda, harâm ayların geçmesini beklemeye bu zamana kadar, ellerini ayaklarını zincire vurmaya karar verdiler.

Harp meydanındaki yenilginin intikâmını, müdâfaasız bir insandan alçakca alacaklardı. Hem de o esîri; harpte değil, parayla pazardan almışlardı!.. Hâriseoğulları, iftihârla Hubeyb bin Adiy'i kendi âile fertlerine gösteriyorlar: “ İşte babamızı öldüren... Şimdi vereceğimiz cezâyı beklemekte!..” diyorlardı.

Hazret-i Hubeyb bin Adiy, hapsedildiği evde tam bir tevekkül ile, Allahü teâlânın kendisi hakkındaki takdirini bekliyordu. Hapsedildiği evde bulunan ve azatlı bir cariye olan Mâviye şöyle anlatmıştır: “Hübeyb, benim bulunduğum evde bir hücreye hapsedilmişti. Ben ondan daha hayırlı bir esir görmedim.Bir gün baktım elinde insan başı gibi kocaman bir üzüm salkımı vardı. Ondan yiyordu. Hergün böyle üzüm salkımı elinde görülürdü. O mevsimde hem de Mekke'de üzüm bulmak asla mümkün değildi. Allahü teâlâ ona rızık veriyordu. Hapsolunduğu hücrede namaz kılar, Kur'ân-ı kerîm okurdu. Onun okuduğu Kur'ân-ı kerîmi dinleyen kadınlar ağlaşırlar. Ona acırlardı. Ona ‘bir isteğin var’ mı dediğimde, “Bana tatlı su ver, putlar için kesilen hayvanların etinden getirme, bir de beni ödürecekleri zaman önceden haber ver, başka birşey istemem” dedi.

Öldürüleceği gün kararlaştırılınca gidip kendisine söyledim. Hayret ettim, öldüreceği zamanı öğrenince onda en ufak bir değişiklik ve zerre kadar üzüntü eseri görülmüyordu. Bana: “Ne olur bana, bir ustura buluver... Temizlik yapacağım. Ben de sana duâ ederim.” dedi.

Ben de çocuğumun eline bir ustura verip, gönderdim. Çocuk yanına gidince birden korktum. “Eyvah bu adam çocuğu ustura ile keser o nasıl olsa öldürülecek.” dedim. Koşup çocuğa baktım. Hubeyb, gönderdiğim usturayı çocuğun elinden alıp, çocuğu sevmek için dizine oturtmuştu. Ben bu durumu görünce çok korkup, feryâd etmeye başladım. Durumu anlayınca, “Bu çocuğu ödüreceğimi mi zannediyorsun? Bizim dînimizde böyle şey yok. Haksız yere cana kıymak bizim hâl ve şânımızdan değildir” dedi. Aslında eli usturalı bir esir çok şey yapabilirdi... Hattâ bu fırsat sâyesinde, hürriyetine bile kavuşabilirdi. Hazreti Hubeyb böyle birşeyi, düşünmek bile istemedi. Küçük bir yavruyu âlet etmek küçüklüğünü aklına bile getirmedi.”
İki rekât namaz 22.1.2006

Hazreti Hubeyb bin Adiy ve Zeyd bin Desinne'yi öldürek için müşriklerin kararlaştırdığı gün gelmişti. Fakat müşriklerin kin ve intikâm hisleri geçmek bilmedi. Bir sabah erkenden O büyük îmânlı Sahâbînin zincirlerini çözüp, zindandan çıkardılar. Mekke dışında Ten'im denilen yere götürdüler. Çünkü bütün mel'anetlerini, orada yapmayı âdet edinmişlerdi.

Herkese haber verildi. Bu yüzden şehrin zengin-fakîr, genç-ihtiyâr, kadın-erkek ve bütün çocuklar oradaydılar...Bu iki yüce Sahâbenin başına gelecekleri merak ediyorlardı. Bu iki Allah ve Resûlullah dostu ise, heyacanlı değildiler.Yolda karşılaşıp görüşen bu iki Sahâbî kucaklaşarak birbirlerine uğradıkları belâya sabretmelerini tavsiye ettiler.

Az sonra bir müşrik bağırdı, “Ey Hubeyb! Sen bizim babamızı, Hâris bin Âmir'i savaşta öldürdün... Bugün onun intikâmını senden alacağız... Ölmeden önce bir isteğin var mı?

Hubeyb bin Adiy gâyet sâkin, şunları söyledi: “Yaşatan ve öldüren ve öldükten sonra gene diriltecek olan, yalnız Cenâb-ı Allahtır.. O'na binlerce hamd olsun. Beni bırakınız iki rekât namaz kılayım.Tek arzum bu.

Elleri ve ayakları çözülen Hazreti Hubeyb, hemen namaza durup, büyük bir sükûnet içinde huşû' ile iki rekât namaz kıldı. Cenâbı Hakka son duâlarını yaptı. Toplanan müşrikler, kadınlar, çocuklar heyecanla onu seyrediyorlardı. Namazını bitirdikten sonra, “Vallahi eğer ölümden korkarak namazı uzattığımı zannetmeyecek olsaydınız, namazı uzatırdım ve daha çok kılardım” dedi.

Böylece idam edilirken iki rekât namazı ilk kılan, âdet ve sünnet olmasına sebep olan Hubeyb bin Adiy'dir Peygamber efendimiz, onun idam edilirken iki rekât namaz kıldığını işitince bu hareketini yerinde ve uygun bulmuştur.

Hârisoğulları hırsla yaklaştılar:

- Artık ölmeye hazır mısın? diye sordular.

Aslında O'nun bağırıp çağırmasını, yalvarmasını istiyorlardı. Çünkü o zaman daha keyifle, işkence edeceklerdi.

Fakat aksine Hubeyb halâ sâkindi:

“Müslüman olarak öldükten sonra, ne şekilde can verirsem vereyim, önemli değil... Çünkü bütün çektiklerim, Allah ve Resûlullah sevgisi içindir. Cenâb-ı Hak dilerse, parça parça edeceğiniz vücudumun zerresini, lütuf ile Cennetine nâil eyler” dedi.

“Ve aleyhisselâm...” 23.1.2006

Hazret-i Hubeyb, son namazını kıldıktan sonra, Mekkeli müşrikler, onu tutup darağacına kaldırarak bağladılar. Yüzünü kıbleden Medine'ye doğru çevirdiler. Sonra, “Haydi dîninden dön seni serbest bırakalım” dediler. “Vallahi dînimden asla dönmem! Bütün dünya benim olsa, bana verilse yine İslâmiyyetten dönmem!.” Sonra, “Esselâmü aleyke Yâ Resûlellah” dedi.

“Şimdi senin yerine Peygamberinin olmasını, onun öldürülmesini, sen de evinde rahat oturasın ister misin?” Sorusuna ise, “Ben Muhammed aleyhisselâmın değil benim yerimde olmasını, Medîne'de yürürken ayağına bir diken bile batmasına asla râzı olmam!” cevabı verdi. “Ey Hubeyb, İslâm dîninden dön eğer dönmezsen seni muhakkak öldüreceğiz.” Sözlerini de, “Allah yolunda olduktan sonra benim için öldürülmenin hiç ehemmiyeti yoktur.” dedi.

Hazret-i Zeyd bin Desinne'ye de bu şekilde söylediler. O da aynı cevabı vererek şehid oldu.

Bundan sonra Hubeyb, “Allahım! Şuracıkta düşman yüzünden başka yüz görmüyorum... Allahım! Resûlüne selâmımı ulaştır. Bize yapılan bu işi Resûlüne bildir” diyerek duâ etti.

Hubeyb bu duâyı yaptığı sırada sevgili Peygamberimiz, Eshâb-ı kirâmla oturuyordu.

Zeyd bin Hârise şöyle anlatmıştır: Bir gün Resûlullah efendimiz Eshâbıyla otururken kendisine vahy geldiği sırada kaplayan hâl gibi bir hâl kapladı. Sonra, “ Ve aleyhisselâm” dedi. “Yâ Resûlallah bu selâmı kimin selâmına karşılık verdiniz?” diye sorulunca, “Kardeşimiz Hubeyb'in selamına karşılık verdim. Cebrâil aleyhisselâm, Hubeyb'in selâmını bana ulaştırdı.” buyurdu. Ve Hubeyb ile Zeyd'in şehid edildiğini Eshâbına duyurdu.

Hubeyb'in etrafında toplanan Kureyş müşrikleri:

- İşte babalarınızı öldüren bu adamdır, diyerek gençleri üzerine mızraklarıyla saldırttılar. Mızraklarını saplayarak vücudunu yaralamaya başladılar.

Bu sırada Hubeyb'in yüzü Kâ'be'ye doğru döndü. Müşrikler Medine'ye doğru döndürdüler. Hubeyb:

- Allahım eğer ben senin katında hayırlı bir kul isem yüzümü Ka'be'ye çevir, diyerek duâ etti.

Yüzü yine kıbleye döndü.Müşriklerden hiçbiri onun yüzünü Kâ'be'den başka bir tarafa çeviremedi.

Bu esnada Hubeyb darağacı üzerinde düşman arasında garip bir halde şehit edilmekte olduğunu dile getiren bir şiir söyledi.

“O benim Cennette komşumdur” 24.1.2006

Mekkeli müşrikler darağacına çıkardıkları hazret-i Hubeyb'e, ellerindeki mızraklarla işkence yapmaya başlayınca, “Valahi ben müslüman olarak öldürülecek olduktan sonra vurulup hangi yanım üstüne düşersem düşeyim gam yemem. Bunların hepsi Allah yolundadır” dedi.

Hubeyb bundan sonra yüksek sesle şöyle bedduâ etti.

“Ey büyük ve herşeye kâdir Allahım...Sen de bu zâlimlerin tamâmını mahveyle... Onlardan hiç birini bırakma... Hepsini ayrı ayrı öldür Allahım... “

Hâinler korkak olur. Bu hâinler de bedduâyı işitince korkmaya başladılar. Hazret-i Hubeyb biraz daha konuşursa, vaziyet değişebilirdi. Oradakiler müşrik de olsalar tesir altında kalabilirlerdi!.. Hattâ o mazlûmu kurtarmak istiyen bile çıkabilirdi... Hârisoğulları:

- Konuşturmayın şunu! diye bağırdılar.

Sonra da mızraklarını peşpeşe saplamaya başladılar, içlerinden biri göğsüne mızrağı sapladı, mızrak sırtından çıktı.

Hubeyb, vücudundan kanlar fışkırırken ve darağacında sallanarak son nefesini verirken,

“Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh” diyerek şehid oldu.

Hubeyb bin Adiy'in cenazesi kırk gün darağacında asılı kaldı. Bedeni çürüyüp kokmadı. Hep taze kan aktı.

Peygaber efendimiz onun cenazesini getirmek üzere Eshâb-ı kirâmdan Zübeyr bin Avvâm ve Mikdâd bin Esved'i gönderdi.

Gece gizlice Mekke'ye girip Hubeyb'i asılı bulunduğu darağacından indirip deveye yükleyerek Medine'ye doğru yola çıktılar.

Hazreti Zübeyr ve Mikdâd, kendilerini savunmak için cenazeyi yere koydular. Biraz sonra baktılar ki, Hubeyb'in cenazesini bıraktıkları yer yarılıp, cesedi içine alındı ve kapandı.

Onlar da oradan uzaklaşıp, Medine'ye döndüler.

Peygaber efendimiz, Hubeyb bin Adiy için:

“O benim Cennette komşumdur” buyurmuştur.
“İman ederler müstesna...” 25.1.2006

Hicretin yedinci senesi idi... Sevgili Peygamberimiz ve Eshâbı hep birlikte, Medîne'den hareket ettiler. Niyetleri; Mekke'ye varıp "mübârek" Kâbe'ye yüzlerini sürmekti... Çünkü geçen sene müşrikler, buna engel olmuşlardı. Fakat bu yıl için anlaşmaları vardı.Böylece Resûlullah efendimiz ve arkadaşları, umre ibâdetlerini de ifâ etmiş, yerine getirmiş olacaklardı.

Mekke'ye yaklaşırken Resûlullah efendimiz Kusvâ adlı devesinin üzerinde ve devenin yuları da Abdullah bin Revâha'nın elinde bulunuyordu. Abdullah bin Revâha, hem şiirler söylüyor, hem ilerliyordu:

Bu şiirleri işiten Hazret-i Ömer, hiddetlendi ve, “Ey Abdullah!.. Beytulah'ın önünde ve Peygamber efendimizin huzurlarında, nasıl böyle şiir söyliyebilirsin” diye çıkıştı.

Fakat sevgili Peygamberimiz, “Bırak Yâ Ömer... Allaha yemîn ederim ki, Abdullah'ın sözleri; düşmana, ok saplamasından fazla te'sir eder. Ey Revâha'nın oğlu devam et!” buyurdular. Abdullah bin Revâha da söylemeye devam etti. Diğer Eshâb-ı kirâm da onun söylediklerini tekrar ediyordu.

Hakikaten o zamanlar, şâirlerin önemi çok fazlaydı. Çünkü radyo, gazete, tv. gibi propaganda araçları mevcut değildi. Bu yüzden herkes kendi fikirlerini, şiirle beğendirmeye çalışıyordu. Veya aksine beğenmediklerini de, ancak o yolla tenkîd edebiliyordu. Şâirler bu yüzden çok önemliydiler... Din düşmanları da aynı yolu, acımasızca kullanıyorlardı. Puta tapan ve kâfir şâirler; alçakça İslâmiyete saldırıyorlardı. Dînimiz ve Peygamber efendimizle, utanmadan alay ediyorlardı.

İşte bu hâin propagandaya karşı, islâmın ilk büyük şâirleri üç kişiydiler: Hassân bin Sâbit, Kâ'b bin Züheyr ve Abdullah bin Revâha hazretleri. Bunların yazdığı Beyit ve Kıt'alar, hemen ezberlenirdi. Her yerde tekrarlanan bu şiirler, kâfir kalblerine ok gibi saplanıyordu...

Ama günün birinde, şâirler için "âyet-i kerîme" indi. Cenâbı Hak, Kelâmında meâlen buyurdu ki: "... Onlara, şâirlere ancak, sapıklar uyarlar..."

Bu şiddetli hitap karşısında, Hazret-i Abdullah ve arkadaşları ağlamaya başladılar. Bunu gören Peygaber efendimiz, âyetin devamını okudular: "... Ancak îman edip, iyi işler yapanlar ve Allahı çok ananlar müstesnâ, Onlar öteki şâirler gibi değildirler..."

Hazret-i Abdullah ve arkadaşları da, başka türlü değillerdi ki... Ancak dînimizi övüyor, din düşmanlarını yeriyorlardı. Ayet-i erimenin devamı gelince, üzüntüleri sevince dönüştü.


“İtâatte hırsını arttırsın!” 26.1.2006

Mübârek bir cum'a günü sevgili Peygamberimiz, mescidde hutbeye çıktılar. Hazret-i Abdullah da telâşla, cum'aya yetişmeye çalışıyordu. Henüz epeyce ilerde, "Beni Ganm"de bulunuyordu. Tam o sırada, Peygamber efendimizin, “Oturun!” buyurduklarını işitti.

Derhal bulunduğu yere oturdu. İki Cihân Güneşi'nin hutbeleri bitinceye kadar da, yerinden kalkmadı... Bu hâli gören müslümanlar, durumu Peygamber efendimize arz ettiler, “Yâ Resûlallah!.. Revâha oğlunun, nerede oturduğunu görüyor musunuz?” Sevgili Peygamberimiz o tarafa doğru baktılar. Çünkü sizin "oturun" emrinizi, orada duydu ve hemen oturdu!.. dediler.

Peygamber efendimiz bu hareketten çok hoşlanıp, hazret-i Abdullah'a, “Cenâbı Hak senin, yüce Allaha ve Resûlüne olan itâatte hırsını arttırsın.” diye dua buyurdu.

Hazret-i Abdullahın şâirliği kadar, cengâverliği de (savaşçılığı) meşhurdu... Peygamber efendimizle birlikte, bütün savaşlara katıldı. Hepsinde büyük kahramanlık gösterdi.

İşte bunlardan biri de Hicretin 8. yılındaki Mûte gâzâsıdır. Resûlullah efendimiz, Bizans imparatoruna bağlı Busrâ emîrine de bir mektup yollandı. Fakat küstah emîr, aldığı islâma dâvet mektubunu yırttı. Üstelik islâm elçisini de, hâince şehîd etti. İşte bu alçaklığa üzülen Allahü teâlânın Resûlü, o zâlimler üzerine kuvvet göndermeye karar verdi.

Hepsi de gönüllü olan 3.000 kişilik mücâhidler ordusu kısa zamanda hazırlandı. İki cihan sultânı Peygamber efendimiz, öğle namazını kıldırdıktan sonra, bu mübârek orduyu bizzat uğurlamaya çıktılar. Sancağı şerîflerini, hazret-i Zeyd'e teslim ettiler. Sonra da buyurdular ki:” Cihâd için hazırlanan bu ordunun başına Zeyd bin Hârise'yi kumandan ta'yin ettim. Şâyet Zeyd şehîd olursa, sancağı Ca'fer alsın... O da şehîd düşerse, Abdullah bin Revâha alsın... O da şehîd olursa sizler, istediğiniz birini "Kumandan" seçersiniz...”

Herkes birbiriyle kucaklaşıyor, helâllaşıyordu... Bu sırada arkadaşları, hazret-i Abdullah'ın ağladığını farkettiler: “Niçin ağlıyorsun, ey Revâha'nın Oğlu” diye sordular. Cevap verdi: “Vallahi, dünyâyı sevdiğim için ağlamıyorum. Sizlerden ayrılacağım için de değil. Peygamber efendimizden duyduğum, Allahın kelâmını hatırladım: "... İçinizden hiçbiriniz hâriç olmamak üzere hepiniz, Cehenneme varacaksınız..." deniyordu. İşte oraya cehenneme vardığım zaman, hâlim ne olacak diye ağlıyorum... dedi. Aradaşları, O'nu tesellî ettiler. Cehennem sıcaklığının salihler için farklı olacağını, Cehennem ateşini hissetmeyeceğini bildirdiler.

En büyük şeref 27.1.2006

Zeyd bin Hârise kumandasındaki ordu Mute Savaşı için hareket ettiğinde Abdullah bin Revâha Peygamber efendimizin huzûruna gelerek, “Yâ Resûlallah! Bana ezberliyeceğim ve aklımdan hiç çıkarmıyacağım bir tavsiye de bulunur musunuz” dedi. Resûlüllah efendimiz buyurdular ki: “Sen, yarın Allaha pek az secde edilen bir ülkeye varacaksın. Orada secdeleri çoğalt! Allahü teâlâyı zikret, çünkü, Allahü teâlâyı zikir, umduğuna kavuşmanda sana yardımcı olur!”

Ordu, Medîne dışındaki hurmalıklara gelince, sevgili Peygamberimiz son emirlerini verdiler: “Çocukları, kadınları, âma'ları sakın öldürmeyin... Evleri yıkıp, ağaçları yakıp harâp etmeyin!”

Zeyd bin Erkam der ki:

Ben Abdullah bin Revâha'nın terbiyesi altında yetişmiş bir yetimdim. Mûte seferine çıktığımızda beni de terkesine bindirmişti. Geceleyin biraz gidince dudaklarından şehidliği özlediğini ve buna kavuşmak için yandığını ifâde eden şiirler söylüyordu. Bu beyitleri işitince ağladım. Bunu fark eden Abdullah bin Revâha, bana dedi ki:

“Sana ne oluyor! Şehid olmamın sana ne zararı var? Hak teâlâ bana şehidliği nasîb ederse, sen de hayvanıma biner, geri döner, yerine ulaşırsın. Ben ise dünyânın dert, tasa, üzüntü ve hâdiselerinden kurtularak özlediğim şehidlik makâmına kavuşurum.”

Abdullah bin Revâha, gece inip iki rekat namaz kılıp, uzunca bir duâ yaptı. Sonra Zeyd'e dönüp dedi ki: “Ey çocuk! İnşallah bu sefer şehidlik nasib olacaktır!”



Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   44


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə