Tekoğlu (karamollaoğLU) AİlesiNİn tariHİ

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 117.66 Kb.
tarix06.09.2018
ölçüsü117.66 Kb.

TEKOĞLU (KARAMOLLAOĞLU)

AİLESİNİN TARİHİ

(Yazan : İhsan Tekoğlu)
Karamollaoğlu Soyumuzun bilinen şeceresinde / soy ağacında bana kadar sekiz nesil gelip geçmiştir. Ben dokuzuncu nesil olarak; büyük bir saygı ve sevgiyle bu büyük soyumun tarihçesini yazıyorum. (Yüce Allah, soyumuzdan yüksek ahlaklı, imanlı, erdemli, ilim ve bilgi sahibi, seçkin ve hayırlı evlatlar nasip eylesin. Amin !)

KARAMOLLAOĞLU İSMAİL EFENDİ

(1840 - 1916)
Karamollaoğlu İsmail Efendi 1840 yılında “Abazlı Konağı”nda doğmuş. Babası “Mehmet Efendi”, dedesi “Karacamolla Ömer Efendi”dir. Babası Mehmet Efendi’nin 1843 yılında genç yaşta ölümüyle dedesi tarafından kendi medreselerinde yetiştirilmiştir. Efendi oluşu, ilmiye sınıfından olması ve tek erkek evlat olduğu için; şer’an ve hukuken askerlik görevi yaptırılmamış. Bu kural ilmiye sınıfı için şu ayet-i kerimeyle sabittir (kesindir) : “Müminlerin hepsinin toptan sefere (savaşa) çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir gurup dinde (dini ve fen ilimlerinde) geniş bilgi elde etmek, kavimleri (savaştan) döndüklerinde onları ve dine yeni girenleri uyarmak ve eğitmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.” (Tevbe, 9/122) Aslında cepheden cephe gerisi daha önemlidir. Savaşın kazanılabilmesi için lojistik ve moral destek her zaman cephe kadar önemlidir. İsmail Efendi dedemiz bu konuda da kendisine düşen görevleri elinden geldiği kadar yerine getirmiştir. Dedesinin Karacamolla Medresesinde devamlı “tâlim” ve “terbiye” yâni “eğitim” ve “öğretim” hizmeti vermiştir. Zamanla ilim ve irfan yönünden yüksek derecelere ulaşmış. Çevre köy ve kasabalardan gelen talebelere ders vermiştir. Tokat’a giderek Sümbülî Medresesinde yüksek ilimler okumuş ve Sümbülî Tarikatına girmiştir. Yukarıdaki bölümlerde “Karamolla Beylerini / Efendilerini” kısaca yazıp dile getirdik. Hepsi birer Işık Adammış. Zamanlarının ilim ve irfan yönünden seçkin hocaları olarak tanınmış ve bilinmişler. Ne var ki ; Karamollaoğlu İsmail Efendi bir başka değer taşıyormuş. Yukarıdaki bölümlerde özetlediğimiz gibi, soyunun en seçkini olmuş. Salihler sınıfına katılmaya ve Yüce Allah’ın şu ayetindeki makama kavuşmaya nail olmuş : “İman edip Allah’ın razı olduğu iş işleyenlere gelince ; onları da kesinlikle iyi ve erdemli insanların arasına katacağız.” (Ankebut, 29/9) Bu sınıfa giren insanlar, nefislerini terbiye ederek ; nefs-i mutmainne dercesine ulaşırlar. Esasen İsmail Efendi Dedemiz tasavvuf ehli olduğu ve tarikat terbiyesi gördüğü için; ağırbaşlı, ilim ve hilim sahibi bir Allah Dostu kimseymiş. Onun hakkında yazdığım ve yazacağım her ne varsa; hepsi canlı şahitlerin ve belgelerin ışığında olacaktır. Sündüz Anamızın babam Mehmet Efendiye ve anam Saliha Hanıma anlattığı bilgiler yaşanmış gerçeklerdir. Gençlik yıllarımda bana anlatılan görülmüş ve yaşanmış olaylar kesin ve doğru bilgiler olarak bu yazımda yer almaktadır. Sündüz Ana ise en önemli kaynaktır. Sündüz Anamız, İsmail Efendi Dedemizin salihat-ı nisvandan akıllı ve çok değerli bir eşidir. Aileye ait başta Ferman ve diğer yazılı belgeleri koynunda saklayıp kurtarmıştır. Bu belgelerden Sultan Reşat’ın İsmail Efendi’ye verdiği Ferman ve daha birçok yazılı belge elimizdedir. (Aşağıdaki bölümlerde, elde ettiğim belge ve bilgilerin ışığında; “Işık Adam Karamollaoğlu İsmail Efendi”nin özelliklerini ve yaptığı işleri kısaca dile getireceğim.)

Karamollaoğlu İsmail Efendi’nin sayılamayacak özellikleri ve yaptığı hayırlı işler kısaca şöyledir) :



1– Medrese kurmuş : (Karamollaoğlu Soyu; ilim, kültür, eğitim ve öğretim sahasında seçkin bir yere sahiptir. Karamolla’dan başlayan medrese / okul zinciri kesintisiz devam etmiş ve Karamollaoğlu İsmail Efendi’nin 1916 yılında ölümüyle son bulmuştur. Alucra / Hacılı’da başlatılan medrese eğitimi, Pirili /Abazlı’da Karacamolla Ömer Efendi tarafından ayrı bir kol olarak devam ettirilmiştir. Hacılı kolu Hocagil eliyle devam ettirilirken, Pirili / Abazlı kolu Karacamolla tarafından genişletilerek; yaygın ve örgün hâle getirilmiştir. Medreseyi dedesinden devralan “İsmail Efendi”, medreseyi sistemleştirip Alucra ve çevre köylere açmıştır. Ondan sonra, Pirili / Abazlı’da medreseyi devam ettirecek ehliyet ve yaşta kimse kalmadığı için medrese kapanmıştır. Çocukluk yıllarımızda en son örneğini Molla Salih Efendide gördüğümüz medrese; ilköğretimin zorunlu hâle getirilmesiyle son bulmuştur. Molla Salih Efendi Hoca, babam Mehmet Tekoğlutarafından Hacılı’dan getirilerek Pirili Köyü’nde ders veren son Karamollaoğlu Hocası olmuştur. (Karamollaoğlu’nun son muallimi / öğretmeni olan Molla Salih Efendi’den ders alan son kuşak talebelerdenim. 1940’lı yıllarda jandarma takibinden korunmak için nöbet tuttuğumuzu ve Hoca Efendi’nin uzun çubuğunu hiç unutamam. Çubuğundan nasip almadığım (!) Hocamızı rahmet ve minnetle anıyorum. Karamolla Soyu’nu ve hepimizi Yüce Allah rahmet ve mağfiretiyle ödüllendirsin.)

2– Cami yaptırmış : (Karamollaoğlu İsmail Efendi; ilim ve irfan sahibi olmasının yanında, geniş arazilere sahip varlıklı bir kimseymiş. Varlığı geniş arazilerinden elde ettiği tarım ürünlerinin satışından ileri geliyormuş. Yanında 12 aile çalıştırırmış. Bu ailelere yaz – kış bir baba gibi bakarmış. Yediğinden yedirir, giydiğinden giydirirmiş. Bu ailelere, emekleri karşılığı elde edilen gelirlere ortak ederek pay verirmiş. Onun zamanına kadar Pirili Köyü’nde yeterli bir cami bulunmamaktaymış. Büyük dedem Karamollaoğlu İsmail Efendi’ye; Sultan Reşat tarafından verilen Ferman’da : Hayır sahibi İsmail Efendi tarafından müceddeden (yeniden) inşa edilmiş olan mescid-i şerife minber konularak Cuma namazı ve diğer namazların burada edasına izin verdim. dediği cami, onun yaptırdığı camidir. Camiye İsmail Efendi Camisi adı verilmiştir. Cami, Pirili Köyü’nün üç mahallesi; Abazlı, Yukarı Mahalle ve Aşağı Mahalle arasında en uygun yere yapılmış tarihi bir camidir. Bugün itibarıyla 102 yıllık bir tarihe sahiptir. Babam Mehmet Efendi (Tekoğlu) sağ kaldığı sürece, caminin bakım ve onarımını yaptırmıştır. Son zamanda bana: Oğlum İhsan, dedemin camisinin onarımını yeniden yaptır. Yanına da “imam evi” yaptır. Soyumuzun hayratı devam etsin. diye vasiyet etmiştir. Ben de külliye şeklinde iki proje ile iki defa köye gittim. Mimar ve inşaat müteahhidi dâhil, bir ekip halinde araştırma yaptık. Bu büyük projeleri ne yazık ki uygulayamadık. Köylüler : Şuraya yapılsın, buraya yapılsın, şuraya yapılmasın, buraya yapılmasın, şurası olmaz, burası olmaz, şunun evine yakın, benim evime uzak diyerek; yapım protokolünü imzaladıkları halde, aralarında anlaşamadılar ve sonradan vazgeçtiklerini, istemediklerini bildirdiler. İşin hayret edilecek yönü : Tarihi camimizi yıktırmayız ! demeleri olmuştur. Ne yazık ki, tarihi camiye hiçbir zaman sahip çıkmamışlar, fitne kazanı kaynatıp; camiye sahip çıkanlara sürekli engel olmuşlardır. Bu davranışlarının arka planında ikili ve üçlü münafıklık olup ; dünyalık koparma yatmaktadır. Bu büyük projeyeyi Alucra Kaymakamı : Size Alucra’nın içinde arsa verelim, Belediye hudutlarına yaptırın. Bu proje küçük bir köye fazla gelir diyerek sahiplenmek istemiştir. Daha sonra Giresun Valisi duymuş, o da : Proje Giresun’a yapılsın diye telefon etmiştir. Sonunda ne yazık ki ; bu iki projeyi uygulamaktan, beni istemeyerek de olsa, vazgeçmek zorunda bıraktılar. Bilahere harap hâle gelen cami Tekoğlu Vakfı tarafından onarılmışsa da, çeşitli sebeplerden dolayı yeterli olmamıştır. Babamın vasiyetini yerine getirmek için en sonunda kimseyi karıştırmadan camiye el koydum ve en iyi şekilde onarımını tamamladım. Yeni projelerimi uygulama fırsatı bulamadım ama; en azından Yüce Allah’ın buyurduğu şu emri gerçekleştirdim : “Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.” (Tevbe, 9/18) Nasip ve kısmet bu kadarmış. (Bu projeler ve yeniden onarım işi daha sonra tarafımdan ayrı bir yazı halinde tarihe geçsin diye yazılacaktır. Büyük dedem İsmail Efendi camisinin serüvenini / hikayesini, fotoğraf, belge ve bilgilerle ayrıca yazacağım. Tarihe geçsin ve gelecek kuşaklar gerçekleri görsün ve ders alsın.) İnsanlardan öncekilerin yaptığı hataları sonrakiler çekmektedir. Geçmiş olaylardan ders alınırsa; hatalar tekrarlanmaz. Tarihten ders alınırsa; tarih tekerrür etmez. (Karamolla Soyu’ndan, camiyi yaptıran büyük dedem “İsmail Efendi”den, vasiyet ederek beni görevlendiren babam “Mehmet Efendi”den, bu camiye ve benim projelerime içtenlikle hizmet eden “Boyama” lakaplı dernek başkanı merhum “Mehmet Çevirgen Efendi”den, Abazlı asıllı emicem “Osman Abazoğlu”ndan ve diğer samimi köylülerden Yüce Allah razı olsun.)

3– Sultan Reşat’tan Ferman almış : (“Karamollaoğlu İsmail Efendi” yöredeki ilmi ve dini çalışmalarından, hayır, hasenat ve salihat işlerinden, ayrıca vakıf kurduğundan dolayı; Padişah Sultan Reşat’a methedilmiş (övülmüş). Sultan Reşat böyle bir değerli ilim adamını, “takdir ve taltif etmek için”; kendisine Ferman / Berat-ı Hümayun yazdırıp göndermiş. Sultan Reşat’ın beğenisini kazanan İsmail Efendi’ye, Ferman’ı İstanbul’dan gelen bir heyet törenle takdim etmiş. Abazlı Konağı’na bir hafta misafir olmuşlar. İsmail Efendi de Sultan Reşat’a mektup yazarak teşekkür etmiş ve bağlılığını bildirmiş. Ferman orijinal olarak elimizdedir. Ferman büyük anamız Sündüz Anatarafından saklanmış ve babam Mehmet Efendiye büyüdüğünde teslim edilmiştir. Fermanın veriliş tarihi 15 Haziran 1912’dir. 101 yıllık bir belgedir. Sureti Osmanlı arşivinde bulunmaktadır. Ne yazık ki dedemiz İsmail Efendi’nin, Padişah’a yazdığı mektubun kopyası konağın yağmalanması sırasında kaybolmuştur. (Yüce Allah’ın rahmet ve mağfireti ; Ferman’ı veren Sultan Reşat’ın, Ferman’ı alan büyük dedem İsmail Efendi’nin, tüm Karamolla Soyu’nun, Ferman’ı saklayıp koruyan Sündüz Anamız’ın ve hepimizin üzerine olsun.)

4– İmam ve Hatiplik yapmış : (“Karamollaoğlu İsmail Efendi” dedem, Alucra yöresinde Padişah Fermanı ile imam ve hatip seçilen tek insandır. Ferman’da, kendisinin imam ve hatiplik görevine yeniden seçilmesi hakkında şöyle denilmektedir : Bu konuda ehliyeti zâhir (belli) olan ve adı geçen vakıf “Mehmet Oğlu İsmail”e (Allah onun iyiliklerini arttırsın) imamet ve hitabetin yeniden verilmesini ferman buyurdum. Daha önce de imam ve hatip olduğu yörede, ondan daha ehliyetli (bilgili ve yetkili) başka bir kimse bulunmadığı için, kendi camisine fermanla imam ve hatip seçilmiştir. İmam ve hatiplik Karamolla Soyu’nun geleneksel özelliğidir. Günümüzde Hacılı Köyü’nün imamı Arif Taşkın ve Pirili Köyü’nün imamı Mehmet Taşkın hocaların babası merhum imam İbrahim Taşkın Efendinin de babası merhum Sülücüğün Yusuf Efendi de imamdı, onun babası merhum Süleyman Efendi de imammış. İmam Arif ve imam Mehmet Alucra İmam Hatip Okulu’nu bitirmiş aydın ve yetenekli imamlar olarak çevrede isim yapmıştır. Bu konu tarihi yazılarımızın : İmamlar ve Hocalarile,Camiler ve İmamlar bölümlerinde ayrıca ele alınacaktır. (Yüce Allah’ın rahmet ve mağfireti ; Karamolla Soyu’ndan gelen tüm imamların, Ferman ile imam hatip seçilen büyük dedem Karamollaoğlu İsmail Efendi’nin, şahsen tanıdığım imam Sülücüğün Yusuf Efendi’nin, onun babası imam Süleyman Efendi’nin, ders aldığım rahmetli Koca İmam “Molla Salih”in, rahmetli imam “İbrahim Taşkın Efendi”nin, onun oğulları imam “Arif Taşkın” ile imam “Mehmet Taşkın”ın ve hepimizin üzerine olsun.)

5– Karamollaoğlu İsmail Efendi tasavvuf ve tarikat ehliymiş : (Büyük dedem İsmail Efendi; babam Mehmet Efendi (Tekoğlu) ve büyük annemiz Sündüz Ana’nın anlattıkların göre; “Sümbülî Tarikatı”nın Tokat kolunda Sümbülî Medresesinde yüksek düzeyde eğitim ve öğrenim görmüş. Kendisinin aşağılık barbarlar tarafından kırılan mezar taşı, Sümbülî Tarikatı mensuplarının mezar taşıyla aynıdır. Abazlı Mahallesi’ne zaman zaman tasavvuf ve tarikat ehli dostları gelerek kendisini ziyaret edermiş. Ölümler sebebiyle sahipsiz kalan Abazlı Konağı sözde akrabalar tarafından yağma edildiği için; birçok kitap, yazılı belge, önemli eşyalar ve menkul değerler yok olmuş. Dolayısıyla bu konuda elimizde somut belge ve yeterli bilgi bulunmamaktadır. (Yüce Allah’ın adaleti dünya ve ahirette kesinlikle yerine gelir. Hak yerini bulur. Yapılan iyilikler ve kötülükler karşılıksız kalmaz. Yüce Allah’ın yüksek adaletine sığınırız. Yüce Divan’da Amel Defterleri açılır ve herkesin hesabı görülür. İyiler ve iyilikler ödüllendirilir, kötüler ve kötülükler cezalandırılır. “Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. / Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.” (Zilzal, 99/7,8) Ahirete kalan işler böyle sonuçlanır. Şunu hiç unutmayalım ; Abazlı Konağı’nı yağma eden yağmacıları, İsmail Efendi’nin mezar taşını parçalayan barbarları, üç defa türbe yaptırmak istediğimde, beni engelleyen sözde mimar torununu, Ferman’ı önüne gelene gösterip bu dedesiyle övünen, nitelikli ve örgütlü harami torununu ve onlara çıkar için payandalık yapanları Yüce Allah’ın adaletine havale ediyorum. Yüce Allah’ın rahmet ve mağfireti ; rahmet ve mağfireti hak edenlerin üzerine olsun.)

6– Sosyal ve ekonomik konularda örnek işler yapmış : (Büyük dedem Karamollaoğlu İsmail Efendi, hasenat ve salihat ehli, İslam’ı Kur’an’da gördüğü şekliyle yaşayan ihlâslı bir müminmiş. İlmini hayatına yansıtmış. Kur’an’da birçok ayette Yüce Allah’ın : “Yâ eyyühellezîne âmenû ve amilus sâlihâti…” buyurduğu gibi ; yâni “Ey iman edenler ve salih amel işleyenler…” diye ; değer verdiği kullar arasına katılmış bir insanmış. Yaptığı sosyal ve ekonomik yardımları önemsemez, kimsenin başına kakmaz ve sanki Allah’a borç ödermiş gibi yaparmış. Kul ve hayvan haklarına özen gösterir, kimseyi incitmezmiş. Kul hakkı yiyen karşıma gelmesin diyen Kur’an anlayışına dikkat edermiş. Kul hakkı yiyen, yetim malı gasp eden, küçük kardeş malını iç eden, devlet hakkı olan öşür veya âşarı saklayan ve hayvanlara eziyet edenleri ; Zalim olarak görür ve onların bu davranışlarını kınarmış. Gerçek İslam, yâni Kur’an böyle emretmiyor mu ? Yaptığı iyilikleri unutur, kendisine yapılan yanlışlıkları affedermiş. (Ne güzel huy diyelim, biz de öyle olmaya çalışalım.)

Büyük dedem İsmail Efendi’nin sosyal işler ve salih ameller yönünden bazı davranışlarını; onu yakından tanıyan ve görenler bana şöyle anlattı :



1- Öşür veya âşar gibi devlete verilen vergileri ; ürünleri devşirdiği gün tarlada, bahçede ve harmanda ayırır, kendi eliyle görevli memurlara teslim edermiş : Devlet memurları onun ürününü kontrol etmez ve ona inanırmış. Ayrıca zekâtını da verirmiş. Günümüzdeki vergi kaçıranları düşününce nerden nereye geldikdiye hayıflanıyoruz (esef ediyoruz). Bir toplum neden ve niçin bozulur, her şey sebep ve sonuç ilişkisine bağlıdır. Doğru dini, doğru kaynaktan ve doğru ilim ehlinden öğrenemeyenler, bozulmaya ve bozmaya mahkûmdur. İster hacı olsun, ister hoca olsun, ister müftü olsun veya isterse şeyhülislam olsun; ne yazık ki bu böyledir. Balık baştan kokar derler ye doğrudur. Doğru ve âdil devlet düzeni kurmaz ve sağlıklı yönetmezseniz; düzeni yürüten âmir ve memurlar da Bozuk düzenin birer parçası olurlar. Bunun için atalarımız Ne ekersen onu biçersin demişler. (Dedem İsmail Efendi yörede en çok vergi veren bir kimseymiş. Günümüzdeki sanal müslümanlar gibi; gösteriş zekatı verip, gelir ve kurumlar vergisi kaçırmazmış.)

2- Yetim, yoksul, yaşlı, hasta, dul ve kimsesizlere el uzatırmış. Gıda ve giyim yardımı yaparmış. Onları yedirir, içirir ve giydirirmiş: Onun bu davranışları civar köylerde de yankı bulmuş, Ramazan ve Kurban Bayramlarında birçok insan Abazlı’ya gelerek yardımlardan pay alırmış. Ramazan aylarında fakirlere erzak yardımı yapılır, her akşam iftar yemeği verilirmiş. Kurban Bayramı’nda kurbanlar kesilir, fakirlere, komşulara ve akrabalara dağıtılırmış. Her iki bayramda Pirili Köyü’nde zenginler toplu bayram yemeği verir. İlk yemekler her zaman Abazlı’da yenirmiş. Hey gidi günler hey ! Nerde kaldı o günler ve o adamlar ? Nereye gittiler ? O günlerde yapılan bu işler gösteriş için değil ; Allah rızası için yapılırmış. (Onun verdiği bez, divitin ve basmayı entari yaptırıp giyen yaşlı kadınlar anlattı. Ve dediler ki : “Karacamolla İsmail Efendi göçtü gitti, biz yetim kaldık, bayramlarda bile yırtık elbise giyer olduk. Doyasıya yemek yiyemedik”. Babam Mehmet Efendi (Tekoğlu) bu geleneği az da olsa devam ettirmiş, bize de vasiyet etmiştir. Yüce Allah hayır sahiplerini sever ve över. Çimrileri de yerer. Allah hayır sahiplerinden razı olsun.)

3- Misafirhanesinde yolcu ve garipleri misafir edermiş : Büyük dedem İsmail Efendi’nin evi misafirsiz (konuksuz) kalmazmış. 1939 yılındaki Erzincan depreminde Abazlı Konağı’nın üst katları yıkıldığı gibi, misafirhane ve ahırlar da yıkılmış. Babam Mehmet Efendi (Tekoğlu) zamanla ek binalar, misafirhaneler, ahır ve samanlık yaptırarak eski günleri canlandırmaya çalışmıştı. (Bu gelenek, babam Mehmet Tekoğlu tarafından da son zamanlara kadar devam ettirilmiş ve bir aile geleneği hâline gelmiştir. 10-15 yaşlarındayken Abazlı’ya gelen misafirlere hizmet ettiğimi ve el bağlayıp ayakta emir beklediğimi hiç unutmam. Rahmetli anam “Saliha Hanım” yemek pişirmeyi ve yedirmeyi severdi. Kimsesizlere ve misafirlere yemek yedirdikten sonra : “Ölülerimiz de yedi, doydu” derdi. Atlı misafirlerin atına da arpa verirdik. Yüce Allah, misafire ikram ve hizmet edenlerden, açları doyuranlardan, susuzlara su içirenlerden ve çıplakları giydirenlerden razı olsun.)

4- Abazlı ve Yukarı Mahalle halkına meyveleri toplatır, yarısını onlara verirmiş : Yaşlı Kezban Teyzenin anlattığı bir gerçek ; örneği az görülür bir uygulamaymış. İsmail Efendi’nin arazisi fıraktı denilen ağaç çitlerle çevriliymiş. Çit boyu sıra sıra meyve ağaçları diziliymiş. Meyve ağaçlarının mahalleye sarkan dallarındaki meyvelerin yenilmesini mahalleliye izin vererek helal edermiş. Göz hakkı var dermiş. Çocuklar meyveleri toplarken sınırı aşmaz, kuralı bozmazmış. Nerde kaldı öyle efendiler, öyle çocuklar ve öyle komşular ? Ne yazık ki, bu meyve ağaçları 1917 kışında, Alucra ve Pirili’de kışlayan Fevzi Çakmak Paşa askerleri tarafından kesilmiş ve odun olarak yakılmıştır. (Kezban Teyze : “Şimdi ağaçların yerinde yeller esiyor” diyerek ağlardı. Yüce Allah ona ve ahirete intikal etmiş diğer komşulara rahmet ve mağfiret etsin.)

5- Tohumluk buğdayı olmayan fakir çiftçilere bağış olarak tohum verirmiş : Yeterli ürün alamayanlara ihtiyaçları kadar tohumluk buğday verir, zekatına sayarmış. Her zaman ve her yerde olduğu gibi bazı açıkgözler, ekinim yandı, ürünüm az çıktı deyip; kendisinden yardım olarak tohumluk buğday ve ekmeklik un istediğinde ; “Veren el, alan elden üstündür ” hadisine uyar, kimseyi geri çevirmezmiş. Tohumluk buğday borç alıp da, borcunu vermeyenlerden alacağını istemezmiş. İlk borcunu ödemeyip, ikinci defa borç tohumluk alan ve onu da ödemeyen “zorbalar”ı bile görmezden gelirmiş. Anlaşılan o ki, büyük dedem İsmail Efendi Kur’an’ı okuyup anladığı ve bu konudaki ayeti bildiği için böyle davranırmış. Yüce Allah ayette şöyle buyuruyor : “Eğer borçlu darlık içindeyse, ona, eli genişleyinceye kadar süre tanıyın. Eğer bilirseniz, (alacağınızı) sadaka (iyilik) olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara, 2/280) Ne güzel bağış ve ne güzel sadaka ! Nerde kaldı öyle efendiler ? Günümüzde öyle acayip işler oldu ki; efendiler bey oldu, halkın tepesine çıktı. Şimdiki beylerin doksan dokuz koyunu varken, halkın ve kardeşlerinin elinde kalan son bir koyuna göz diktiler. Günümüzdeki efendiler ve beyler ile kıyasladığımızda; İsmail Efendi dedemizin, ne kadar âlîcenap (yüksek karakter sahibi) olduğu; onun bu davranışlarından anlaşılmaktadır. Nerede o ve onun gibi adamlar, nereye gittiler ? Bilsek de biz de oraya gitsek diyorum ve onu örnek gösteriyorum. Ona çeken torunlarına ne mutlu ! (Sündüz Anamız, Saliha Anamıza büyük dedemizin bu davranışını anlatır ve : “Efendi, ektiği bu buğdayları ahirette inşallah biçiyordur” diyormuş. Yüce Allah onların hepsini rahmet ve mağfiretiyle ödüllendirsin.)

6- Çocukları çok seviyormuş : Büyük dedem İsmail Efendi’nin Ömer isminde bir oğlu ve Kamer isminde de bir kız çocuğu olmuş. Çok çocuk istediği halde; Yüce Allah ona az çocuk vermiş. Yüce Allah’ın : “Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’a aittir. O dilediğini yaratır, dilediğine kız çocukları bağışlar ve dilediğine de erkek çocukları bağışlar. Veya (dilediğine) kızlar ve erkekleri birlikte bağışlar ; dilediğini de çocuktan mahrum (yoksun) eder. Çünkü O her şeyi bilendir ve her şeye gücü yetendir.” (Şûrâ, 42/49,50) buyurmaktadır. El-Hakîm olan Allah, her işinde hikmet sahibidir, O’nun hikmetinde hayır vardır. Yüce Allah, Hikmet Ehli olan büyük dedem İsmail Efendi’ye az çocuk vermiş; böylece ona başkasının çocuklarını sevme duygusu aşılamış. Ona az çocuk vermekle, onu bütün çocuklara babalık ve dedelik yapmakla görevlendirmiş. (Derler ki ; “Allah’ın hikmetinden sual olunmaz !” Çünkü, tüm sebep - sonuç yasaları Allah’ın hikmetiyle gerçekleşir. Allah’ın hikmeti İsmail Efendi’de tecelli eylemiş ve onu tüm çocukları seven bir insan haline getirmiş. Örnek almak gerekir. Yüce Allah bütün çocukları seven herkesten razı olsun.)

Karamollaoğlu İsmail Efendi’yi görenler anlatıyor:



1- Kezban Yurt (Çivi Kezban) : Bizim gençlik yıllarımızda, takriben 60-65 yıl önce, dinlediğim bu yaşlı hanım teyze, bana dedem İsmail Efendi’yi kısaca şöyle anlatmıştı : İsmail Efendi cömert bir insandı, kimseyi geri çevirmezdi. Ben dul kaldığım, kızım Nazmiye yetim kaldığı için bize çok iyilik etmiştir. Atlı veya yaya olsun, Yukarı Mahalle’den geçerken, biz kadınlar onun önünden geçmezdik. O geçinceye kadar yol kenarında beklerdik. O gün öyleymiş ve güzel bir davranışmış. Bugün İstanbul’da yolda yürürken; 76 yaşında bir insan olarak, ağzında sigara tüttüren genç kadınlara, biz yaşlılar yol veriyoruz. Yol vermez, kenara çekilmezsek; salına salına yürüyen çağdaş kadınlardan omuz yiyoruz. Nerden nereye ? (Allah “Kezban Teyze”den ve kızı “Topal Nazmiye Hanım”dan razı olsun.)

2- Mehmet Yurt (Dokuz Dayı) : Bu yaşlı ve nükteli konuşan köylümüz yıllar önce, biz sormadan dedemiz İsmail Efendi’yi anlatır, öğüt verir, onu bize örnek gösterirdi. Onun dilinden anlam olarak dedemizi şöyle dinlemiştik : İsmail Efendi, oğlu Ömer Efendi genç yaşta ölünce çok üzüldü. Sabır ve metanet gösterdi. Oğlunu kendi eliyle kefenledi, namazını kıldırdı ve kabre o indirdi. Oğlu için bir hafta kazan kaynattı, gelen gideni yedirdi içirdi, gökteki kuşlar bile yedi, doydu. Siz onun yerini dolduramazsınız. Öyle bir adam bir daha gelmez. Hanımı Firdevs Hala ve Dokuz Dayı, İsmail Efendi’nin torunu olduğumuz için; bizleri çok sever, sayar ve evlerine uğrarsak; bahçelerinden bize erik toplar, zorla verirlerdi. “Dokuz Dayı”nın, yıllar önce köye gelen kravatlı mühendisi görünce; “Kim bu efendi ?” sorusu sorup, “su mühendisi” cevabını aldığında; “Aman hâ ! Köyü sele vermeyin !” demesi meşhur olup; büyük bir mizah sanatı olarak, dilden dile söylenmektedir. (Allah ondan ve eşi Firdevs Hala’dan razı olsun.)

3- Durmuş Yurt (Kösoğlu) : İri yarı, çayırlarda pehlivanlık yapmış bu ağırbaşlı adam yemeyi ve içmeyi çok severdi. Tek başına beş kişilik yemek yerdi. Bizim buğday tarlalarının ekilip biçilmesinde ırgat başı olur “hon keserdi” ve “başbağcılık” yapardı. En az beş kişilik iş görürdü. Karnı doyunca koltuk altlarını yoklar, doyduk elhamdülillah derdi. Çok yumuşak huylu güzel ve şakacı bir adamdı. Dedemiz İsmail Efendi’ye dua eder, onun için şöyle derdi : İsmail Efendi Abazlı’da yaşadıkça değil insanlar, kurtlar kuşlar bile aç kalmazdı. Ondan merhametli bir adam daha görmedim. Durmuş Dayı’yı dul ve kimsesiz kalan Kezban Hanımla dedem İsmail Efendi evlendirmiş, nikâhlarını kıymış ve yetim Nazmiye Kız babasız kalmamış. Bu davranışı dedeme dua ederek anlatırlardı. Babam Mehmet Efendi (Tekoğlu) da bu aileleri her zaman kollar ve gözetirdi. (Allah Kezban Teyze’den, Durmuş Dayı’dan ve kızları Nazmiye Hanım’dan razı olsun ve onlara rahmet eylesin.)

4- Aziz Katıkçı (Eziz Onbaşı) : Aslında Aziz Onbaşı bizim Karamolla Ailesi’nin dayısıdır. Kafkas kökenli saf ve temiz, adam gibi adamdı. 14 yıl aralıksız olarak askerlik yapmış kahraman bir askerdi. Balkan, Çanakkale ve İstiklal Savaşı Gazisiydi. Başında dört mitralyöz mermisi izi vardı. Aldığı İstiklal Madalyasını, oğlu olmadığı için; kızları Esme, Seher ve Güler : Sen bizim baba yâdigârımızsın ve bizim de babamızsın, bizimle ilgilen, öldüğümüzde cenazelerimiz yerde kalmasın diyerek, madalyayı bana verdiler. Kendisi okuma yazma bilmez, ama bütün askeri marşları ezbere ve makamla okurdu. İsmail Efendi dedem için şöyle derdi : Karacamolla bizim de babamız sayılır, ben onun yerine de askerlik yaptım. Geride bıraktığım aileme her zaman sahip çıktı. Allah ondan razı olsun. Rahmetli Gazi Aziz Onbaşı beni çok sever ve takılırdı, bana “doktor” derdi. Kızı Güler’in düğününde küçük yaşıma rağmen beni “sağdıç” yapmışlardı. (Yüce Allah ondan, eşi erkek gibi “Haçça Abla”dan, kızları “Esme”, “Seher” ve “Güler”den razı olsun. Güler öldü, doksanlık ikizler Seher ve Esme yaşıyor. Görevlerimi yerine getiriyorum. Allah’ın rahmet ve mağfireti onların ve hepimizin üzerine olsun.)

5- Mustafa Çevirgen (Hüne Mustafa) : 1990’lı yıllara kadar yaşayan bu doksanlık delikanlı ile aramız iyiydi. Kendisi açık sözlü, sözünü esirgemez birisiydi. Gençliğinde İsmail Efendi dedemizi görmüş, konuşmuş ve onu yakından tanımıştı. Hanımından dolayı bizimle akraba olurdu. Onu en son 1990 yılında Pirili Köyü’nde verdiğim toplu yemek davetinde görmüştüm. Yemek Abazlı’da verilmişti. Alucra’da bulunan tüm Pirili köylüler yemeğe çağrılmış ve herkes yemeğe gelmişti. Yalnız Hüne Mustafa yoktu. Dernek Başkanı “Mehmet Çevirgen” ile, arabayla dolaşarak onu bulduk ve baş köşeye oturttuk. Çünkü köyün en yaşlısı oydu. Kendisi İsmail Efendi dedem için şöyle söylemiştir : İsmail Efendi gerçekten de efendi bir adamdı. Ben onu, camisini yaptırırken gördüm ve yakından tanıdım. Yüzümde güneş yanığı bir yara çıkmıştı. Yaranın etrafını cebinden çıkardığı sedef saplı çakısıyla çizdi, ilaç sürdü. Su vurmamamı söyledi. Ve yaram iyileşti. Herkes onu çok severdi. Mustafa Dayı İsmail Efendi Camisinin açılışını da şöyle anlattı : Caminin açılışı yapıldı, çok kalabalık cemaat vardı. Çevre köylerden birçok hoca, imam ve seçkin insan gelmişti. Cuma namazını İsmail Efendi kıldırdı. Çok güzel bir hutbe okudu. Hutbenin sonunda önemli bir ayet okudu ve açıklamasını yapıp öğüt verdi. Namazdan sonra tebrikleri kabul etti. Daha sonra Abazlı’da herkese yemek verdi. Yemeğe büyük bir kalabalık katıldı. Hüne Mustafa Efendi’nin söylediği, İmam İsmail Efendi’nin okuyup açıkladığı ayet şudur : “Şüphesiz ki Allah; âdil davranmayı, iyilik yapmayı ve yakınlara (akrabalara) karşı cömert olmayı emreder. Her türlü fahşayı (utanç verici hayâsızlığı), selim akla ve sağduyuya aykırı çirkinliği, taşkınlık ve azgınlığı yasaklar. Allah size düşünüp tutasınız diye bu güzel öğütleri veriyor.” (Nahl, 16/90) Bu ayet günümüzde de hutbelerden sonra okunmakta ve ne yazık ki; genellikle Türkçe açıklaması yapılmamaktadır. Mustafa Çevirgen dayı, İsmail Efendi’nin cenazesine katıldığını anlatırken de şöyle söyledi : Cenaze çok kalabalık oldu, bütün civar köylüler ve kasabalılar Abazlı’ya yığıldı. Sündüz Hanım kazan kaynattı, herkese yemek yedirdi. Onun iyilik yaptığı insanlar gözyaşlarını tutamadı diyerek sözünü tamamladı. (Yüce Allah İsmail Efendi dedemden, bana onu samimiyetle anlatan herkesten, Hüne Mustafa dayıdan ve hepimizden razı olsun.)

6- Arif Efendi (Başyurt) : Türkler Anadolu’ya geldikten sonra; ilim ve irfan sahibi kimselere Efendi diye hitap etmişler. Arif Başyurt gerçekten de efendi bir adamdı. Adam gibi adamdı. Köyde de kasabada da sevilip sayılırdı. Kendisi ana tarafımızdan bize akraba olurdu. Pirili Köyü’nün önemli ailelerinden Körahmetoğlu Ailesinin en seçkin bir ferdiydi. Anam Saliha Hanım’ın babası Zülfikâr Ağa dedemin de anadan üvey kardeşiydi. Arif Efendi Alucra’nın ilçe olarak kuruluş yıllarında Müstantik olarak görev almış, bugünkü anlamıyla “sorgu hâkimliği” yapmıştı. Zülfikâr Ağa da Belediye Reisliği yapmıştı. İki kardeş arasında soğukluk vardı. Gençlik yıllarımızda onların saygın kişiliği karşısında; onlara karşı saygıda kusur etmezdik. Arif Efendi kendi ailesinin, efendi, hak hukuk tanır tek erdemli şahsiyetiydi. Bize, İsmail Efendi dedemizi anlatırken şöyle derdi : İsmail Efendi, değil köyümüzün, kırk pare köyün ve bu vadinin en âlim adamıydı. Herkes dinini diyanetini ondan öğrenirdi. Karacamolla her yönüyle ; efendi, ilim ehli, cömert, sevilir ve sayılır bir adamdı. Padişah’tan “Berat” almış, mektep ve medrese sahibi olmuş ışık saçan bir adamdı. Tokat’a gidip tarikata girmiş “ehl-i tarik” olmuş bir kimseydi diyerek överdi. Babam Mehmet Efendi (Tekoğlu) ile birbirlerini derinden sever sayardılar. Çünkü her ikisi de yörede ilim irfan sahibiydiler. Arif Efendi en büyük erdemli davranışını 1957 yılında Alucra’da yapılan Tapu ve Kadastro çalışmalarında göstermiştir. Köydeki ihtilaflı gayrimenkullerin tapuya tescilinde (kaydedilmesinde), “hak ve adalet” dağıtmış, en yaşlı adam olarak “ehl-i vukufluk” yâni “bilirkişilik” yapmıştır. Böylece onun sayesinde haklar, hak sahiplerine verilmiştir. Onun, Karamollaoğlu Ailesi’ne ait gayrimenkullerin haksız yere gasp edilmesine karşı çıkması ve “adaletle şahitlik” yapması ; en büyük fazilet (erdemlilik) örneğidir. Babam Mehmet Efendi, Arif Efendi’ye oğlundan daha çok değer vermiş, sevmiş, saymış ve gerekeni yapmıştır. Bu değerli adam, Yüce Allah’ın şu buyruğuna uyan “ehl-i iman” bir kimse olarak şerefle yaşamış ve dünyadan ayrılmıştır. Öyle anlaşılıyor ki, genç torunu, Arif Başyurt ona çekmiş. Ne mutlu ona! : “Ey iman edenler ! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhine de olsa ; Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Duygularınıza kapılıp adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa, 4/135) Böyle seçkin adamlar yaratan Yüce Allah’a hamd olsun. (Yüce Allah, “Arif Efendi / Başyurt”tan ve “Zülfikâr Ağa / Bingöl”den, babam “Mehmet Tekoğlu”ndan razı olsun. Allah’ın rahmet ve mağfireti onların ve hepimizin üzerine olsun.)

Sonuç: Yukarıdaki bölümlerde az ve öz bir anlatım yolunu deneyerek ; Karamollaoğlu İsmail Efendiyi anlatmaya ve tanıtmaya çalıştım. İsmail Efendi, Karamolla Soyu’nun bilinen 6. kuşağıdır. Kendisini daha iyi tanıyabilmek için; ondan önceki kuşakları ve göç yolculukları ile Hacılıya yerleşmelerini kısaca özetledim. Hacılı’dan Abazlıya gelişi ve Pirilideki yerleşik hayatı; bilinen yönleriyle kısaca ele aldım. Onu gören ve tanıyan bir çok insanı konuşturdum. Onun gelecek kuşaklara “Örnek Adam” olarak; “fenomen kişiliğini” öne çıkardım. Onun “örnekliği” hakkında duyduklarım ve anlattıklarım kesinlikle doğrudur. Onu anlatıp yazarken; duygularımın etkisinde kalmadan, tarafsız bir gözlemci gibi davrandım. “İlim Ahlakı”na uydum ve gerçek doğruları yazdım. Soy ağacı zincirini İsmail Efendi’ye kadar sağlıklı ve doğru bir şekilde kayıt altına aldım. Bu çalışmaları yaparken, Peygamber Efendimiz’in şu hadisini hiçbir zaman unutmadım: “Allah sizin ne dış görünüşünüze, ne de mallarınıza bakar. O, sadece sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.” (Sahih-i Müslim, Birr, 33) Ne var ki, bu büyük dedemin hayatını yazarken, derin manevi haz ve hüzün duydum. Ondan sonraki zinciri : Tekoğlu (Karamollaoğlu) Ailesinin Tarihi bölümünde yazacağım. Bu soy ağacı zinciri, sona doğru ayrılacak ve İhsan Tekoğlu Kolu olarak yazılacaktır. İnşallah bitiririm. İstedim ki; torunlarımız ve gelecek kuşaklarımız, kendini ve kendi soyunu bilsin ve tanısın. Kendini bilmek, Rabbini bilmektir, Rabbini bilmek kurtuluştur. Ne var ki; kimse soyu ile övünmesin. Soyunu ve boyunu seçmek insanın elinde değil, huyunu ve suyunu seçmek elindedir. Kendi soyundan da olsa; kötülerden uzak durmak gerekir. Her şeyde olduğu gibi, bu konuda da iyileri örnek almak akıl işidir. Her soydan iyi de çıkar, kötü de çıkar. İnsanlık tarihinde bunun birçok örnekleri vardır. Bu konuları Tavsiyeler ve Öğütler ile Vasiyetname başlıklı yazılarımda ayrıca ele alacağım. Burada son olarak; Yüce Allah’ın bize öğrettiği Kur’an’daki şu ayetle yazımızda ismi geçenlere hep birlikte dua edelim : “Onlardan sonra gelenler şöyle yakarırlar : “Rabbimiz ! Bizi ve bizden önce imanla göçüp gitmiş olanları bağışla ! İman edenlere ilişkin gönlümüzde en küçük bir kin bırakma ! Rabbimiz ! Şüphe yok ki Sen çok şefkatli, çok merhametlisin !” (Haşr, 59/10) diyelim. Ve sözü Yunus Emre’nin şu sözüyle bitirelim : Kişi bile söz demini, / Demeye sözün kemini, / Bu cihan cehennemini, / Sekiz uçmağ ede bir söz.Bu yazıda yaptığım çalışmalar sırasında Yüce Allah’ın bana yardım ettiğini hissettim. Okurken ve yazarken, şu ayetlerde buyrulan emir ve öğütlerden bir an bile uzak kalmadım : “De ki : “Size tek bir öğüdüm var. İster başkalarıyla beraber, ister yalnız başınayken, Allah’ın huzurunda bulunduğunuz gerçeğini asla (unutmayın) !” (Sebe, 34/46) Evet, asla unutmayalım ! Çünkü, insanı kontrol edip kayda geçiren bir sistem ile karşı karşıyayız. Sistemin sahibi olan Yüce Allah, sistemini şöyle haber verip tanıtmaktadır : “Andolsun, insanı Biz yarattık. Nefsinin (iç benliğinin) kendisine fısıldadığı her şeyi biliriz. Çünkü Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız. / (İnsanın) sağında ve solunda oturan yazıcı iki melek, onun yaptıklarını yazmaktadır. / İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında onu gözetleyen ve her sözünü kayda geçiren hazır bir melek bulunmasın.” (Kaf, 50/16,17,18) Böyle bir sistemin varlığına inanan bir insan; düşündüğü, konuştuğu, anlattığı, yazdığı ve yaptığı hiçbir şeyi bile bile yanlış yapmaz, yapamaz. Onun için, bu yazımız, hayal ürünü, masal veya destan değil, gerçektir. Bu gerçeklerden ders ve öğüt almaları için, bu yazıyı; okuyan torunlarıma emanet bırakıyorum. Bu yazımı okumalarını istiyorum. Dedelerimizi ve beni unutmayın. (Aşağıdaki duama layık evlatlar olmanızı Yüce Allah’tan dilerim.)

Dua : (Ey Allah’ım ! “Bana dua edin ki Ben de kabul edeyim !” (Mü’min, 40/60) buyuruyorsun. Ey Allah’ım ! Ellerimi açtım, bütün samimiyetimle Sana dua ediyorum. Bu duamı benden kabul buyur ve soyumdan gelen kullarını da nasiptar eyle ey Allah’ım !)



Yâ Rab ! Soyumdan, “Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker”, yâni “İyiliği emretmek ve kötülüğü men etmek” emrini yerine getiren torunlar nasip eyle !

Yâ Rab ! “Kur’an”ı anlayan ve yaşayan, her türlü ilimden pay almış ışık saçan, çağdaş ve bilge evlatlar nasip eyle !

Yâ Rab ! Soyumdan “Kur’an Nesli” torunlar çıkmasını nasip eyle!

Yâ Rab ! Mehmet Âkif kulunun : “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,/Asrın idrakine söyletmeli İslam’ı.” sözünü gerçekleştirecek torunlar nasip eyle !

Yâ Rab ! Hz. Ali’nin : “İlim maldan üstündür. Sen malı korursun, ilim seni korur” sözündeki bilince ulaşan, ilim sahibi erkek ve kız torunlar nasip eyle !

Yâ Rab ! “İlim müminin yitik malıdır. Çin’de de olsa gidip almalıdır” diyen Peygamber Efendimizin yolundan giden torunlar nasip eyle !

Yâ Rab ! Soyumdan kul ve yetim hakkı yemeyen torunlar nasip eyle !

Yâ Rab ! Soyumdan kardeş hakkı yemeyen torunlar nasip eyle !

Yâ Rab ! Soyumdan ana – baba hakkı gözeten torunlar nasip eyle !

Yâ Rab ! “Yaratılanı severim, Yaratan’dan ötürü” sözünü anlayan ve yaşayan torunlar nasip eyle !

Yâ Rab ! Kitabında Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in dilinden : “Rabbimiz ! Bizi kayıtsız şartsız Sana teslim olan kimselerden eyle ! Soyumuzdan da her zaman Sana teslim olacak önder topluluklar (insanlar) var et ! Bize nasıl kulluk yapacağımızı göster ve bizi affet ! Hiç şüphe yok ki Sen tevbeleri çokça kabul edensin ve rahmetle muamele edensin !” (Bakara, 2/128) buyuruyorsun. Beni ve soyumdan gelecek nesilleri bu duadan nasiptar eyle !

Yâ Rab ! Soyumdan gelip geçmiş ve Senin doğru yolundan yürümüş olanları ; rahmetinle ödüllendir, mağfiretinle affeyle !

Yâ Rab ! İyilerden razı ol, kötüleri ıslah eyle !

Yâ Rab ! İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi cezalandırma, bizi koru ve bize merhamet eyle !

Yâ Rab ! Torunlarımı vatanın bölünmezliğine, milletin varlık ve birliğine, ay-yıldızlı bayrağın indirilmezliğine, ezanın dindirilmezliğine hizmet edenlerden eyle !

Yâ Rab ! Torunlarımı “Türk Milleti’nden, “İslam Ümmeti”nden ve “Çağın Medeniyeti”nden ayırma !

Yâ Rab ! Bu satırları “niyet hayır, akıbet hayır” diyerek yazan bu nâçiz kulunu da rahmet ve mağfiretine nail eyle !

Yâ Rab ! Okuyup anlamamız için bize gönderdiğin Kitab’ında : “Derken, bu ilahi kelamı (tebliğ işine) kullarımızdan seçtiklerimizi vâris kıldık ; fakat onların içerisinden kimisi kendine zulmeder, kimisi ortalama bir yol tutar, kimisi de Allah’ın izniyle her iyi şeyde öncülük eder ; bu, işte budur muhteşem zafer !” (Fâtır, 35/32) buyuruyorsun. Beni ve soyumdan gelecek torunlarımı da, bu “muhteşem zafer”den nasiptar eyle ! (Âmin ! Yâ Muin ! El hamdü lillâhi Rabbil âlemîn !)

(05.10.2013 – İstanbul)
Karamollaoğlu İsmail Efendi’nin üçüncü kuşak torunu : İhsan TEKOĞLUhttp://www.mehmetogluihsantekoglu.com/ailetarihi.jpg




Dostları ilə paylaş:
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə