Yeni Bir İşçi Hareketinin Mayalanacağı Zeminlerini Kurmak: Umut-Sen



Yüklə 96.98 Kb.
tarix14.08.2018
ölçüsü96.98 Kb.

Değişim değeri üzerine kurulmuş toplumun, burjuva toplumun çerçevesinde, ticaret ilişkileri kadar, onları parçalayacak kadar mayınlamak demek olan ilişkiler ve değişim ilişkileri yaratılır. (Toplumsal birliğin çelişik biçimler yığını, bu birliğin çelişik niteliği sessiz bir biçim değişikliğiyle parçalanamaz. Öte yandan toplumda olduğu gibi, sınıfsız bir toplumun üretiminin gizlenmiş maddi koşullarını ve onlara uygun düşen değişim ilişkilerini bulamıyorsak bütün yok etme girişimleri Don Kişot'luktan öteye geçemez.) K.Marx Grundrisse S.90
Emek Hareketinin Öz Örgütlenme Zeminlerini Yaratmak:

Kurucu Bir Sendikal Odak Olarak Umut – Sen (Taslaktır)
Giriş:

Emek hareketinin yaşadığı tarihsel-yapısal kriz ve tıkanıkları aşmasının yollarını bütünlüklü bir yaklaşımla ve samimiyetle arama-bulma derdi taşıyanlar için işçiler, işsizler1, sendikasız ve güvencesiz çalışanların; hak, hukuk ve hayata dair talepleriyle ilgili istek ve hareketlerini nasıl bir politika tarzı ve araçlar dizisiyle ele alındığı önemlidir. Dolayısıyla dünya ve ülkemiz geçmiş deneyim ve birikimlerinin nazarında bugünün emek hareketinin kuruluş saiklerini, sendikal hak ve özgürlükler mücadelesinin araçlarını ve emek hareketinin kurucu zeminlerini oluşturmaya dair bir tartışma böyle bir derdi sahiplenenlerin önlerinde durmaktadır. Bu tartışmayla oluşturulmaya çalışılan anlayış, geçmiş deneyim ve ideolojik politik birikimi, dikkate aldığı ve önemsediği kadar ondan olumlu bir kopuşu da başardığı takdirde hedefine yaklaşmış olabilecektir.



Geniş emekçi, ezilen kesimler tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de insanlık dışı koşullarda çalışmaya ve yaşamaya devam etmektedirler. Emek hareketi zeminlerinden öteden beri geliştirilen eleştirilerin hemen hepsi geçerliliğini korumaktadır. Geçmiş emekçi mücadeleleriyle egemen kesimler karşısında kazanılmış haklar ve özgürlükler bugünün egemenleri tarafından büyük oranda ve kolaylıkla ortadan kaldırıldı. Emekçiler kendi haklarını korumak, geliştirmek konusunda hiç bu kadar çaresiz durma düşmemişlerdi, hiç bu kadar dağınık ve örgütsüz bir halde olmamışlardı, ve yine hiç bu kadar patronlar ve egemenlerce yapılan saldırıları bireyler ve küçük kümeler olarak göğüslemek ve sürekli yenilmeye mahkûm olmak zorunda bırakılmamışlardı. Akla, kalbe, vicdana, ahlaka sığmayacak yöntemlerle emekçiler teslim alınmaya, süründürülmeye, çaresiz kılınmaya devam edilmektedir. Emekçi insanlar ücret, cinsiyet, ırk, din, dil, yöre, kıdem, kültür farklılıkları üzerinden bir birine düşürülmeye devam edilmektir. Emekçilerin iş yerlerinde ya da mahallelerin de tüm yan yana geliş ve bir arada olmak olanakları ortadan kaldırılmaya devam edilmektedir. Kadınların ve çocukların bu sürecin en yoğun olumsuzluklarını yaşadığı, beterin beteri koşullarda çalışmaya mahkûm edildikleri bir süreçle karşı karşıyayız. Yok sayılma, dışlanma, aşağılanma ve şahsiyetsizleştirme biçimlerinde dışa vuran bu gelişme, ezilenlerin bir bütün olarak kamusal alandan dışlanması ve kamusal hakları kullanma olanaklarının kısıtlanması anlamına geliyor. Uzun çalışma saatleri ve alınan düşük ücretlerle, işçiler en fazla günü sürdürme ve nefes alma imkânı bulabilmekteler. Temel haklar olan eğitim sağlık, sosyal güvenlik, ulaşım, vb hakları ya törpülenmekte ya da bir bütün olarak bunları kullanabilmekten mahrum bırakılmaktadırlar. Emekçi, insanca yaşamın asgari ölçütlerinden de dışlanmış durumdadır. Emekçi kesimlerden yükselen bütün tepki, direniş ve ortaya serilen canhıraş çığlıklar ya duyulmazdan gelinmekte ya da “rasyonel çözümlere” sahip kesimlerce kendi politik sendikal zeminlerine çekilip ötelenmekte, “göğse alınıp yumuşatılmakta” veya kendi haline terk edilip çürümeye, yozlaşmaya yalnızlaşmaya bırakılmaktadır. Bütün bu yıllar boyunca emekçilerin feryadını ve hayallerini duyulur ve yaşanılır kılmaya dönük geliştirilmeye çalışan örgütlenme çabaları da bütünlükten yoksun, eksik, parçalı, spesifik, dolayısıyla daha en başında tarzı itibarıyla yanlış biçimlerde sürdürülmüştür. Geliştirilen, sendikalaşma çabaları yenilgiye mahkûm edilmiştir. Tümüyle iyi niyetlerle yapılan bu girişimleri, emekçi dünyalarında teşvik edenlerin hiç de arzulamadığı hüsranlara yol açmıştır. Üstelik bu girişimler dolayısıyla, en azından hayatına girdiklerine karşı sorumluluk hissetmesi gerekenler, hüsranın sonuçlarıyla emekçileri baş başa bırakıp yeni hüsranlara yelken açmakta beis görmemişlerdir. Bu biçimiyle de deneyimler birikmek, çoğalmak ve birleşik bir muhalefete kanal olmaktan çok, örgütlülüğe inancın zayıflamasına neden olmuştur.

Örgütlenme zeminlerimizin nesnel durumu

70’li yıllardan itibaren; yavaş yavaş bütün dünyaya yayılan “sermayenin yeniden yapılanma süreci; 90’lı yıllara gelindiğinde, daha önceki tarihsel dönemlerde de görülebileceği üzere yeni bir işçi kitlesinin toplumsal arenaya çıkmasına neden oldu. Bu çıkış her tarihsel dönemde gözlemlenebilen devasa bir mülksüzleştirme siyasetiyle gerçekleşti. Fakat günümüzde açığa çıkan bu yeni toplumsal kesimler daha öncekilere benzerliklerinin yanı sıra karşılaştırılamayacak nitelik ve niceliklere de sahiptir.

Finans ve üretimin uluslararasılaşması sonucu parçalanan, üretim, bölüşüm ve birikim süreçlerinin gereği olarak gerçekleştirilen esnekleşme politikaları, sermayenin tarihsel olarak finansallaşması sürecinin daha da yoğunlaşması ve üretimden kopması, üretimin yoğun teknoloji kullanımlı bir işleyişe yönelmesi; geleneksel üretimi ve işçi kitlesini, formel alandan informel alanlara iterken, diğer yandan formel alanı tümüyle informel kuralların geçerli olduğu bir biçimde yeniden düzenliyor. Esnekleşme-kayıt dışılaşma diye anılan süreç aslında yoksullaşma ve toplumsal dışlanmanın "kibarca" ifade edilişidir. Yeni işçi kitlelerini yaratan koşullar: İşyerindeki sınıf içi farklılaşmalar2 ve farklı çalışma biçimleri arasındaki ayrılığı derinleştirmek için, işletme içi taşeronlaştırma; sermayenin ihtiyaçlarını karşılamak gayesiyle, bazı üretim birimlerinin işletmenin dışına çıkarılması (bunun sonucu aile işletmelerinin v.b uygulamaların yaygınlaşması, küçük ölçekli parça bazlı üretime geçiş ve sınıf denetim süreçlerinin yenilenmesi), ana ve yan sanayi ayrımlarına dayanan stoksuz çalışma, yalın üretim; hizmet sektörünün genişlemesi anlamına gelen yeni meslek işkolları yaratmakla oluşuyor.

Yeni işçi yığınları, sendikasız, düşük ücretli, sigortasız, çalışma saatleri düzensiz, ulaşım olanakları oldukça sınırlı, sosyal hiçbir güvencesi olmayan, kötü-sağlıksız çalışma koşularına sahip işyerlerinde çağdaş köleler gibi çalışırlar. Kendini sosyal-kültürel olarak ifade etme koşul ve imkânlarına sahip değillerdir. Genel olarak vasıfsız ve vasıf geliştirme olanak ve koşullarından yoksundurlar. Sahip oldukları vasıflar ise bir önceki dönemin aksine uzun süreli iş güvencesine sahip olmalarını sağlamaz. Yani yeni üretim rejiminin alameti farikalarından biri de emekçileri sürekli vasıfsızlaştırmasıdır. Bu kesimler egemenlerin yoğun ideolojik saldırı ve denetiminin de etkisiyle geçmiş işçi sınıfı yığınlarına göre bilinen anlamda örgütlenmeye karşı daha önyargılı bir yerde duruyorlar. Özellikle ülkemizde mevcut siyasal ve toplumsal atmosfer, geleneksel toplumsal süreçlerin de ağırlığıyla, etnik ve dinsel motifli düşünce ve değerlerin etkisi altındalar.

Yeni işçi kitlesinin, gerek üretim sürecindeki parçalanma (“esnekleşme” vb. mekanizmalar anlamında) gerekse var olan yaşam alışkanlıkları nedeniyle; “işyeri” çevresini, iş dışında kalan zamanlarını kullandıkları alan olarak görmediklerini göstermektedir. Üstelik genel olarak işyerlerinin çalışanların sosyal ihtiyaçları düşünülerek organize edilmiş mekânları da yoktur. Dolayısıyla iş dışında kalan zaman yerleşim alanlarında tüketilmektedir. Yaşama alanlarının hatta “evlerin içinin” hızlı bir şekilde para kazanmak veya ücret elde etmek için kıyasıya mücadele edilen alanlara dönüştüğü gözlenebilmektedir.

Yerleşime ilişkin tercihler; akrabalık-hemşerilik referansıyla gerçekleştiği için, ağırlıklı sosyal çevre ve kurumlaşmalar (kahvehane, spor kulübü, köy derneği vb.) benzeri yerleşim alanlarında oluşmaktadır. Buradaki sosyal ilişkilerin bir anlamı da toplumsal sorunları daha rahat konuşabilmeyi sağlayan karşılıklı güven içermesidir. Ancak son yıllarda özellikle kentlerin varoşlarına yerleşmiş emekçiler açısından bu durumu ortadan kaldıran süreçler yaşanıyor. Bunlar, kentsel toprağın zenginlerce denetim alına alınması, yoksulluğun daha yoksullara devredilmesi sürecinin (nöbetleşe yoksulluk) temel dayanağını ortadan kaldırarak, kesintiye uğrattı. Zenginler ayrıca, kentsel toprağı denetimleri altına alınmalarının akabinde mevcut “düzensiz” yerleşimlerin sermaye istemleri ve rantının artırılması doğrultusunda dönüşüme tabi tutulması politikası (kentsel dönüşüm) ile emekçilere karşı saldırılarını genişlettiler. Bu tarz gelişmeler, genel olarak kapitalistleşmenin yarattığı çözülme sürecinin ve emekçi kesimlerin uzun süredir kentte yaşamının biriktirdiği kültür ve deneyimlerin etkisiyle içine doğdukları siyasal bağları, gelenekçilikleri, akrabalık-hemşerilik bağları ve yaşam alışkanlıklarını değişime zorlanmakta ve emekçiler, aşamalı, sessiz ama sancılı biçimlerle modern hayata dâhil olmaktadırlar. Ancak egemenler, kendi iktidarları sürdürebilmek için ezilenlerin dünyasına saldıkları acıları hafifletmeleri, bu acıların kaynağı olan zenginleri düşman değil de içinde olanın bitenin başlarına gelenin yaşıyor olmalarının normal sonucu olarak görmelerini sağlayıcı bir işlev olarak dini ve milliyetçiliği yoğun biçimde kullanmaktadırlar. Emekçilerin, sınıfsal farklılığı, “hissetmeleri” din ve milliyetçilik söylemleriyle engelleniyor. Ülkemizde iktidar partisi olan AKP küresel sermaye ve onun ulusaşırı düzenleyici kurumlarıyla girdiği ilişkinin ve özellikle belediyelerde aldığı pozisyonların kolaylaştırıcılığıyla “avantajlı” bir biçimde ve kendi tarzlarına bu “yeni olanağı” iyi bir biçimde uyarlayarak, özellikle yoksulların sistemden umudunu kesmesini engelleyen, ‘rıza ve onay’ı mümkün kılan bir “sosyal politika” pratiği sergilemeyi beceriyor. Üstelik, siyasetin geleneksel algılanışının; seçim, siyasal parti, belediye, muhtarlık, milletvekilliği gibi olgularla özdeşleştiği ve bu olgularında yerleşim coğrafyasına göre şekillendiği gerçeğini bu yeni işçi kitlesinin siyasal katılım pratiklerinde de gözlemlemek mümkün. Dolayısıyla emekçilerin, sıradan insanların yürüttüğü bir mücadele olan sınıf mücadelesi, bu tür ideolojik girdilerin yoğunlaşması yüzünden, tam da somutlaşma olanağını vaat eden deneyim ve ortamlarda çok güç ve geç biçimlerde varlık bulabiliyor.

Bu yeni işçi kitlesinin çalışma ve yerleşim alanları (mekân); aynı zamanda ideoloji ve siyasetin anlamının-etkisinin-üretiminin kendini yeniden üretebileceği alanlardır. Bu çalışma ve yaşama alanları ezilenlerin birleşik demokratik hareketinin; örgütlenme ve mücadelesinin ‘politik-psikolojik atmosferini büyük oranda belirler, daha dönüştürücü gelişmelere yataklık eder, toplumsal mücadele birikimi oluşturur. Bahsettiğimiz işçi topluluklarını, büyük bir bant üzerinde ve fabrika içinde ayrıntılı iş bölümüne dayanarak çalışan geçmişin geleneksel işçi topluluklarından ayıran ana özelliklerinden biri; artık kalabalık gruplar halinde aynı bant ve/veya çalışma alanında değil, parçalı-küçük grupların oluşturduğu, ulus-üstü bir yönlendiriciliğin emrinde ve belirleyiciliğindeki bir ağ etrafında oluşmasıdır.

Ezilenlerin maddi hayatlarını ve bilinçlerini yeniden ürettiği alanlar çalışma ve yaşama alanlarıdır; ama buralar yalnızca yeniden üretim pratiklerinin zeminleri değildir, aynı zamanda iktidara karşı küçük çaplı direnişlerin de beşiğidirler. Ezilenler egemenlerin yönelimleri karşısında sürekli yeni taktikler geliştirerek direnirler. Demokratik bilinç ve doğru yönlendiricilikten yoksun oldukları için bu tür direnişlerden demokratik-radikal dönüşüm/değişimler, alt-üst oluşlar beklemek iyimserliktir. Ancak bu tür direnişlerin doğasını bilmeden, anlamadan ve içerisinde değiştirici-kurucu bir pozisyon almadan stratejilerin veya sloganların, radikal dönüşümlere yol açmasını beklemek zorlanmış bir iyimserlik olur. Ondan dolayıdır ki, çalışma ve yaşama alanlarına dönük politik-sendikal bir örgütlenmeyi önümüze koyuyorsak, yukarıdan-aşağıya “büyük siyaseti” kurgulamayı hedeflerken, aşağıdan-yukarıya esas politik zeminin nasıl örüleceği sorusunu yaparak yanıtlamakla da yükümlüdür. Önerme sahipleri; işin, sorunun sahipleri olabilmelidirler. İnandırıcılık ve doğru “kolaylaştırıcılık” böylesi bir konumlanışla mümkündür.



İşçi ve İşsiz Kesimlerin İşyeri ve Yerleşim Eksenli Örgütlenmesi

Sınıf içerisinde bir tür homojenlik arayışını anlatan eski örgütlenme ve buna dayalı örgütlü mücadele yaklaşımı nesnel toplumsal zeminlerde meydana gelen tarihsel ve yapısal değişimlerle etkisini büyük oranda yitirdi. Eğer emekçiler homojen bir bütünden ibaret olsa idi, “dayanışma” tasarımı hiçbir anlam ifade etmezdi. Bir süreç olarak dayanışma, işçiler içerisindeki farklılığı görmezden gelmeyi ya da dışarıda bırakmayı değil, aşma çabasını ifade eder. Bu çaba, farklılığı bastırmak yerine dâhil etmek stratejisinden yararlanarak ve bir amaç birliği uyumu yaratarak güç kazanmak anlamına gelir. Yalnızca açıklama, ikna etme ve karşılıklı eğitim-etkileşim yoluyla yapılan ortak bir dayanışma, somut yapıcı eylemi yaratır. Dayanışma esas olarak bir iktisadi yardımlaşma olarak algılanamaz, ortak deneyimlere dayanan somut bir temel üzerinde yükselen bir anlayış ve maneviyat birliğinin yarattığı sosyal bir ortaklaşmadır ve ancak böyle bir ortaklaşmanın üzerinden örgütlenen iktisadi bir yardımlaşma hayırseverlik sınırlarını aşan politik sonuçlar yaratabilir.

Emek hareketinin örgütlenmesi; eskisinden çok daha fazla, gündelik yaşamı örgütlemeyi önüne koyan, yeni yaşama ve dayanışma ilişkilerine dair tahayyüller geliştiren, geleceğe dair erdem saydığı her şeyi bugünün ilişkisinde yeniden üreten, yaşamına uygulanan şiddeti düşmanına yöneltebilen, bir tarzı olmazsa olmaz ilkelere dönüştürerek devrimcileşebilir. Bugünün sendikal örgütlenmesi, sınıfın bütününü ve ortak çıkarları doğrultusunda, tüm ezilenlerin ortak-birleşik örgütlenmesinin önemli bir bileşeni olarak ele alınmalıdır. Henüz kendinin bütünlüklü olarak anlaşılabilmesine dair çok veri olmasa da bu işçi kitlesinin, örgütleri, örgütlenmeleri, gelecek toplumu ifade eden içeriklere (dayanışma, katılım, eşitlik, adalet, demokrasi, özgürlük vb.) baştan sahip olmalıdır. Sınıf kimliği, kendiliğinden üretim sürecinde oluşmaz, sadece ve sadece ezilenlerin sermaye sınıfına ve onun devletine karşı yürüttüğü özeylemlilik içinde kazanılabilir. İşyeri ve mahallelerde, aç kalmamak, ayakta durabilmek, çoluk çocuğun sadakasını götürebilmek, vb zorunluluktan doğan ve ilkel-zorunlu biçimlerde üretilen dayanışmayı, gönüllü dayanışma pratiklerine dönüştürme çabası her devrimci pratik için başlangıç noktasıdır. Ancak bu mücadele içerisinde yaratılacak deneyimlerle ezilenler kendi kimliklerinin farkına varırlar. Bu başlangıç noktasıyla memleketin genel sorunları arasında ortak bir mücadele bağı oluşturmanın yolunu, dilini, biçimini bulmak için yaratılacak deneyimlere ve pratikten öğrenmeye şans tanımak gerekir.

Bugün ezilen yığınlar, belirli ağlar içerisinde yaşıyorlar. Bu ağların sınırları belirleyen sınıfsal sınırlar oluyor. Özellikle informel sektörde çalışan bir işçi (aynı zamanda işsiz ve sürekli iş değiştirmek durumunda) işyeri ve yerleşim yerinde yaşama tutunup ayakta kalma mücadelesi ve deneyimi, onu asgari 100–200 insanla ortak bir kaderin mecburi güzergâhında yan yana getiriyor; sorunlar, ihtiyaçlar, tehlikeler ve gelecek endişesi onları birlikte düşünme ve davranmaya itiyor. Aynı zamanda bu ağlar; kesişen, ortak kümeler oluşturarak sürekli değişen bir özelliğe sahipler. Bu ortak kümeler ilişkisi, bizlere, sınıfın birliğini ve birleşik örgütlenme zeminlerini yaratma şansı sunuyor. Tekstil, kargo, hizmet sektörü, inşaat, metal ve otomotiv yan sanayi, deri, tersane, vb işyerlerinde çalışanlar, seyyar satıcılar ve işsizler oluşturdukları bu ağlar sayesinde sınıf mücadelesinin yeni biçimlerini, kimi savunma, mücadele, dayanışma şekilleri oluşturabiliyorlar. Bir dönem öncesinde ağların oluşumunda daha güçlü etkisi olan ve sınıfsal bilinç gelişiminin önünde çoğu zaman önemli bir engel oluşturan, akrabalık-hemşerilik dayanışma bağları, yaşanan mülksüzleşme süreçleriyle çözülmeye, eski etkisini yitirmeye başladı. Bu gelişme, yoksul kesimlerin son sığınak olarak geldikleri kentte en önemli tutunma stratejilerini de artık yitirmeye başladıkları anlamına geliyor. Ya düzenin malum çürüme hikâyelerinden birini seçecekler ya da birbirlerine tutunup düzenle cebelleşecekler. Bu ağların nasıl bir örgüt ve örgütlenmeler yaratacağı sorusu önümüzdeki dönem mücadelelerinin başat meselesidir. Bu ağ ilişkilerinin, yaşamın her alanında kolektif kendi kendini yönetme becerileri ile sistemi dönüşüme zorlayacak demokratik-dayanışmacı nitelikleri edinmelerini sağlamak, mücadele de temel görev haline geliyor. Ağ halinde ilişkilenme emekçilerin günlük hayat deneyimlerinin bu ilişkilenmeyi kolaylaştırmasının yanı sıra asıl olarak bu kolaylığı (ya da zorluğu) sağlayan kapitalizmin güncel üretim rejimine karşı koymak için de zorunlu hale geliyor.

İşçilerin toplumsal mücadele ve örgütlenme düzeylerini yaratabilmek için, yeni üretim-birikim ve bölüşüm biçimlerinin yarattığı sonuçların, işçiler dünyasına ektiği yeni sorunların farkında olarak yeni sömürü biçimleriyle cepheden mücadele eden açık, meşru, militan ve fiili bir demokratik çizgiye sahip olmak gerekir. Bu çizgi ise: bölgesel (havza, il, ilçe, mahalle bazında) pazarlıklar, sektörel pazarlıklar; ortak ücret, ortak zaman, iş bulma ve işçi alımında örgütsel güçle belirleyicilik, birlikte savunma, toplu pazarlık, sosyal güvence gibi hak, talep, ilke ve tarzlar etrafında yürütülecek mücadelede işçilerin ilkel-basit kolektif tutum ve tavırlarından eleştirel dayanışmacı toplumsal örgütlenmeler ve değerler yaratarak oluşabilir. Toplumsal örgütlenme için kimi öneriler geliştirmek mümkündür. Genel olarak emekçilerin kendilerini yeniden üretmelerine dair her başlığın bir dayanışma ve mücadele ilişkisi olarak kavranmasına dayanan, bu haliyle de her yerele ve yerellerdeki yeniden üretme meselesine dair konu başlıklarının tamamını gözeten ve ortaya çıkan dayanışma-mücadeleye dair çok çeşitli halleri, bir araya gelişin bahanesi haline getiren bir tarz tercih edilmelidir.

Patronların saldırılarından, yoksul mahallelerde artık engellenemez hale gelen uyuşturucu, fuhuş, hırsızlık, gasp ve taciz amaçlı grupların saldırılarına, dayanışma içinde ‘hayatlarını koruma pratikleri’ ne duyulan ihtiyaç, formel değil capcanlı bir hayat gerçeğidir; site ve bölgelerde işçi merkezleri kurmak, işyeri, site, bölge düzeyinde işçilerin öz örgütlenmesini ifade eden komite, konsey, meclisler örgütlemek, değişik sektörlerden işçilerin yan yana örgütlenmesini sağlamak, değişik etnik, dini, bölge ve şehirlerden işçilerin ortak pratik ve etkinliklerini organize etmek gibi bir dizi öneri düşünülebilir. Daha ilerisini konuşabilmek bu türde örgütlenmelerin yaratılması ile ortaya çıkacak yeni ilişkilerin yaratacağı iklim ve bunların ortaya atacağı yeni sorun ve bunlara “yüklenilen yeni manalarla” mümkün hale gelecektir.


SENDİKAL SİYASETİNİN DURUMU
İşçilerin, işverenler ve devlet karşısında kendi haklarını ve işlerini koruyup geliştirecekleri başlıca araçlardan biri sendikalardır. Sendikal hareketin evrensel bir kriz içinde olduğu uzun süredir dile getirilen bir tespittir. Bunun sonucunda bugün sendikal örgütlenme neredeyse her yerde eleştirel bir değerlendirmeye tutulmaktadır. Sendikal hareketin kapitalizmin bir önceki döneminde geliştirdiği özelliklerin ve bunlar yoluyla edindiği toplumsal konumun yarattığı tarihsel birikimin bugün sendikacılığı getirdiği noktanın eleştirisiyle (varolan sendikaların eleştirisi), bir işçi sınıfı örgütlülük formu olarak sendikanın (fikir olarak sendika) eleştirileri birbirine karıştırılmamalıdır. Bunların her ikisini de eleştirmek kuşkusuz gerekir ama birincisinin eleştirisi bir kopuş yönelimini içermeli, ikincisinin eleştirisi ise aşma mantığı gütmelidir. Bu yüzden tek ve ortaklaşmış bir kurgunun içinde yapılamazlar. Özellikle Türkiye’deki sendikacılığın durumuna dair tespit yapmayı amaçlıyorsak herhalde sözü geçen tarihsel birikime öncelikle bakmak gerekecektir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası, hem savaşın yıkımını onarmak hem de reel sosyalizmlerin batı kampındaki ülkelerin işçi sınıfları üzerindeki etkisini kırmak için her ülkenin işçi sınıfının politik mücadelesinin sonuçları oranında farklı şekillenen uzlaşma politikaları gündeme gelmiştir. Bu ekonomi politik kurgusu en genel ifadesiyle korporatizm diye bilinir. Çok yıkıcı bir savaşın ardından Avrupa’yı yeniden inşa etmenin ve bağımsızlıklarını kazanan eski sömürgeleri kapitalizme yeniden eklemlemenin yarattığı özel küresel iktisadi koşullarda, liberaller, sosyalistlerin bir kesimiyle ittifak halinde iktisat siyasalarının oluşturulması sürecini kısmen demokratikleştirdiler. Buna göre işçi sınıfı hareketi taban mobilizasyonunu kontrol altında tutacak bastıracak bunun karşısında o tabanın temsilcileri, sendika uzmanları, meclisteki emek yanlısı siyasetçiler vesaire iktisat siyasalarının oluşumuna katılacaklardı. Bir kez bu en üst seviyede uzlaşıldıktan sonra sektör ve işyeri seviyesinde de tepedeki uzlaşının ne şekilde uygulanacağına karar veriliyordu. Bu dönemde de kapitalistler için temel sorun kar hadlerinin düşmesiydi ve üretim araçlarının mülkiyetini haiz kesimler uzlaşı mekanizmalarını, karlarını korumak için iş güvencesi karşılığı ücretleri düşürme politikalarını sendika liderlerine kabul ettirmek için kullandılar. Kırklı, ellili yıllarda ve atmışların başında bu mekanizmaya iyice yaslanmış ve kaybedecek çok şeyi olan sendikal elitler bu politikaya razı oldu.

Korporatizmin mantığı sınıf çatışmasının ana gündemini emekçi kesiminin kitleselliğinden koparıp elitler arası (işverenler, devlet bürokratları ve sendika yönetici-uzmanları) bir pazarlığa çevirmekti. Emekçi kitlelerini politikleştirmekle, siyaseti demokratikleştirmek arasındaki doğal bağı kırarak daha bir asır evvel zıt anlamlı olduğu bilinen liberalizm ile demokrasiyi yan yana getiren anlam değişikliği kurgusu da ancak böyle sağlanabilirdi. Korporatizm böylelikle ikili bir rol oynuyordu sadece iktisat alanını çatışmacı yöntemleri dışlayarak düzenlemiyor aynı zamanda genel oy hakkının kazanılmasından beri diken üstünde olan ve yukarıda belirttiğimiz gibi toplumsal inandırıcılığı azalmış elitlerin, artık daha geniş bir havuzdan çıksalar bile, dümenin başına geri gelerek emekçi siyasetinin devrimci potansiyelini anlamsızlaştırmalarına yol açıyordu. Sınıf siyasetini elitler arası pazarlık alanında yürütmeye çalışmak emekçiler için deplasmanda oynamaktı, karşı taraf da zaten siyasetin sahici anlamıyla demokratikleşmesinden çekindiği için kendi bildik sularında mücadele etmeyi tercih ediyordu. Korporatizm doğası gereği, kendi mantığına teslim olmuş unsurların, üretim sürecinde karşı karşıya gelen toplumsal kesimler arasında optimum bir dağılımın var olduğuna inanmasını gerektiriyordu. Bir kez bu noktaya ikna olduktan sonra bu optimumun her bir farklı konjonktür için tespit edilmesinin de siyasi olmaktan ziyade teknik bir mesele olduğunu teslim etmek gerekirdi. Siyasi denetimin, demokratik mekanizmaların işlevi ancak bu süreçte görev alan teknokratların gerekli liyakat ile çalışıp çalışmadıklarını kontrol etmek olabilirdi. Yani demokratik siyaset, sürecin kendisiyle değil aktörleriyle ilgili tali bir role indirgenmekteydi.

Üretim sürecini ulusal düzeyden şirket düzeyine kadar korporatist mantık doğrultusunda düzenlenmesinin müesses sendika önderliklerince kabul edilmesi emek kesiminin siyasal reflekslerinin de törpülenmesine yol açtı. Keynesçi uzlaşma krize girdiğinde maliyeti üstlenmesi istenen bu kesim monetarizm ya da neo-liberalizm adı altında eski yobazlığı yeniden dile getiren teknokrat elitlere karşı silahsızdı. Tam da bu yüzden yani iktisadi teknokratizme ve elit siyasetine teslim olmayı gerektirdiğinden, korporatizm sendikacılığın seksenlerdeki büyük ideolojik yenilgisinin de müsebbiplerindendi. Toplumsal ve iktisadi durumunun kötüleşmesi karşısında tabandan tepki veren unsurlar kronik bir liderlik sorunuyla karşı karşıyaydı. Bir kez ekonomiyi siyasetten dışlayan mantığa, bu mantık kendine zarar vermediği sırada intisap eden sendikal önderlik, buna dayanarak kendi ideolojik pozisyonu özellikle kendi soluna karşı pekiştirmişti. Bu durumda bu pozisyonu terk etmek hep parlak bir başarı öyküsü olarak anlatılan bütün bir savaş sonrası deneyimi inkâr etmek anlamına gelecekti. Bu yüzden Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın büyük sendikalarının politik nefesi artık yapısal olarak neo-liberalizme muhalefet etmeye yetmiyordu. Onlara öykünerek oluşmuş üçüncü dünyadaki sendikal merkezlerin dayanması daha da zordu. Doksanlara doğru bu konjonktürde ışığa uçan kelebekler gibi sağa kaymaya ve neo-liberal mantığa teslim olmaya başladılar.

Takip eden neo-liberal kapitalist uygulamalar döneminde sermayenin genel politikası; esnek işgücüne dayalı sermaye birikim modeli; ücretlerin düşürülmesi ve sosyal hakların alabildiğine budanması üzeriden gerçekleşti. Son 30 yıldır uluslararası ve ulusal alanda zenginler bu alanda hem istedikleri yasal düzenlemeleri yapmışlar hem de istedikleri kar oranlarına ulaşmışlardır ve iştahlarının kesilmesi ise ancak gırtlaklarına sarılacak bir yeni bir işçi hareketiyle mümkündür. Çünkü varolan sendikalar düzenin saygın kurumları haline geldikleri dönemin özelliklerini muhafaza etmekte ısrarlı davranmaktadırlar. Eski korporatizmin sosyal diyalog adı altında yeni libaslarla pazarlanması, sendikaların hükümetler kendilerine danışmadığı için sıkça yakınması hep bu düzen içlileşme sürecinin sonuçlarıdır. İşverenler ve işverenlerin devleti dün düzenlerinde bir yer verdikleri sendikaları bugün hemen kapının eşiğinde tutuyorlar; yapılması gereken yeniden içeriye girmeye çalışmak değil, düzeni yıkmaktır.

Biz yeni bir sendika anlayışı oluşturmaya ve geliştirmeye çalışırken mevcut sendikal anlayışı radikal bir dönüşüme zorlayacak tutum ve pratiklerin içinde olmalıyız. Bu ideolojik politik bir çabanın yanı sıra çok daha fazla başka bir sendikal pratiği inşa etmekle mümkün hale gelir. O zaman eleştirdiğimiz nesnelliğin yerine başka nesnelliği inşa eden bir akımın temsilcileri oluruz. Ne dediğimiz hayatlarımıza yaptıklarımıza bakarak daha kolay anlaşılabilir. Unutulmamalıdır ki demokratik kitle örgütleri aşağıdan yukarıya kurulur ve yönetilir. Eğer bir emekçinin kendi örgütü üzerindeki denetimini yok ederseniz, onu politika üretme sürecine katmazsanız, yöneticilerin yani yeni elitlerin kararlarını biçimsel olarak onaylatırsanız, devrimci sendikal anlayıştan geriye ne kalır?

Yeni işçi hareketini her türlü pratik davranışımızı ve eylemimizi mevcut kapitalist ilişkilere alternatif, onu aşmaya dönük, eleştiren kopuşçu bir çizgiyle inşa etmek; her gelişim anında hegemonyasını toplumsal ve siyasal ilişkiler alanında geometrik olarak büyüten bir strateji izleyerek, toplumsal çelişki ve çatışmaya bizzat çatışmanın yaşandığı yerdeki tutum ve davranışlarla müdahale eden bir anlayışla mümkündür. Eğitimden sağlığa, kamuya ulaşan her türlü hizmetin özelleştirildiği yerde/anda toplumcu/dayanışmacı bir alternatifin toplumsal ilişkilerin her zemininde inşa edilmediği sürece salt protesto eden/ karşı çıkan bir anlayış yetersiz kalacaktır. Bu inşa faaliyeti bir yandan işçiler dünyasında sendika fikrinin bir yandan öcü hale getirilmesine, diğer yandan da içeriğinin boşaltılıp işveren yamağı örgütlere dönüştürülmesine karşı sendikayı ve sendika fikrini güçlü bir biçimde koruyup savunurken mevcut sendikal anlayışlardan kopuşu gerçekleştirme hedefini bir an bile gözünden yitirmeyen bir yaklaşımla mümkün olacaktır. Bu ise bugün işçin alın teri üzerinden kendi cebini dolduran sendikacılığı da, yıllardır hile ve üçkâğıtçılıkla sendika yöneticisi olmaktan hiçbir beis duymayan bürokratik sendikacılık anlayışlarını yıkmadan mümkün değildir.

Sermayenin sendikal örgütlülüğe ve bilince saldırısının miladı 1980 yılıdır. 12 Eylül Anayasası, öncesindeki 24 Ocak Kararlarındaki ruh ve bilinçle devam ederek emek hareketinin belini kırmayı ve örgütlü işçileri şuursuzlaştırmayı öncelikli görev haline getirmiş sendikaları kapatmış, grevleri yasaklamış, örgütlenmelerin önüne engeller çıkartmış, çalışma yaşamını işverenler için dikensiz gül bahçesine dönüştürmüştür. Bu yasalarında bizzat Çalışma Bakanı yaptıkları Türk-iş genel sekreteri Sadık Şide eliyle uygulamaya koyma marifetini göstermiştir. Özelleştirmeler ve taşeron uygulamalarıyla yürütülen devasa bir sendikasızlaştırma siyaseti, uygulanan ekonomik programların otomatik sonucu olarak büyük kentlere teşvik edilen yoğun göçlerle, yedek işgücü ordusu ülke tarihin görmüş olduğu sınırları aştı. Ağırlıklı üyesi K.İ.T’lerde olan Türk-İş özelleştirme ve taşeronlaştırma uygulamalarından dolayı büyük bir üye kaybına uğradı. İş Yasası, yine sermaye çevrelerinin gelişen çağın gerisinde çalışma yaşamındaki yeniliklere cevap veremiyor demagojileriyle değiştirilerek, işçi koruyan değil işvereni koruyan yeni iş yasası çıkartıldı. Aslında yeni iş yasası sermayenin 24 Ocak kararlarından buyan emek hareketine karşı yürüttüğü mücadelede vardığı yerin doruğudur.



Türkiye’de işçi hareketi inşası tabii ki boş bir sayfa üzerine yazar gibi oluşturulamaz. Bugün varolan yapılarda tabii ki geçmişin önemli ve kimi zaman bugün dahi ufkumuzu genişleten direniş ve deneyimlerini görmezden gelmek önerilmemektedir. Fakat bugün sosyalist siyasi merkezlerin yürüttükleri sendikal faaliyetler ve benimsedikleri pratik politik tutumlar işçi hareketinin kurucu pratiklerini geliştirmesini kolaylaştırmak değil mevcut sendikal pozisyonları meşrulaştıran bir özellik arz etmektedir. Güncel görev bunların temelden eleştirilmesidir. Bu eleştirinin kimi ipuçlarını veren deneyimler oldu. Özellikle 90’lı yılların ikinci yarısından itibaren sendikal alanda, dünyadaki gelişmelere ve arayışlara paralel olarak, güvencesiz işçilerin örgütlenmesine dönük değişik arayışlar ortaya çıkmıştır. Toplumsal hareket sendikacılığı, İşsiz işçiler hareketi, Topraksız köylüler hareketi, Latin Amerika deneyimi, Güney Afrika, Güney Kore, gibi sendikal anlayış ve deneyimlerden, Dabsen, Dayanışma Sendikası, Tekstilsen, Batis, İşçievleri, Dayanışmaevleri vb gibi dernek sendika, kooperatif biçimindeki yeni örgütlenme araçlarına kadar solun hemen hepsi belli düzeylerde arayış içinde. Aslında üye sayıları her gün azalan Türk-İş ve DİSK gibi konfederasyonlar bile yeni yeni bu kesimlerin örgütlenmesi için arayış içerisinde. Şimdiye kadar ki bu iyi niyetli girişimlerin biriktirdiği bir deneyim söz konusu bile olmadı. Çoğu başlangıçtaki iddialı söylemlerin oldukça gerisine düştü ya da bazıları kısa sürede sönümlendi.
Sendikalardaki sorunlu halleri şöyle sıralayabiliriz.


  1. Sendikalar tüm işçilerin karar süreçlerine katılabildiği bir biçimde işlememekte, yönetilmemektedir. Sendika yönetimleri merkezden şubeye iş yeri temsilciliklerine doğru kastlaşmış, şirketleşmiş grup ve ilişkilerin elindedir. Yüksek ücret ve her tür hilekârlığın söz konusu olduğu bürokratik ilişkilere dönüşmüşlerdir. Her biri pastadan konumu ve gücüne göre pay almaktadır. Pasta işçinin aidatıdır.

  2. Sendikalar işçilerin hayatını kolaylaştıran, zenginler ve devlet karşısında güçlü kılacak dayanışma/hayat örgütleri olmaktan uzak yapılardır.

  3. Sendikalar, eski tür üretim tarzı ve yapısına göre kurulmuş ve yapılanmalarını ona göre düzenlemiş yapılarıdır. Son 30 yıldaki gelişmelere göre kendilerini reorganize edememişlerdir. Dolayısıyla yeni üretim ve çalışma biçimlerinin yaygınlaşması bu yaygınlaşmanın aynı zamanda işçi sınıfı hareketine tarihinde olmadığı kadar niceliksel açıdan kitlesel bir boyut kazandırması, emeğin biçimleri arasındaki ayrımların zayıflaması, esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşmasına kadar bir dizi “yeni” gelişmeyi kavrayamamışlardır, ya da bu gelişmeleri doğalarındaki reformizm çarkının çevrilmesine kullanmışlardır ve sistemin kendi meşruiyetini yeniden ürettiği önemli bir dişliye dönüşmüşlerdir. Tarihten bu yana genellikle devletin sermayenin safında olan sendikalar, aynı zamanda emek hareketin tarihsel olarak kendini beslediği, büyüttüğü kendi için sınıf olma düzeyine erişmesinde itici rol oynayan yegâne örgütler olmuşlardır. Ancak emek hareketinin önemli bir parçası olan sendikalardaki ideolojik ve örgütsel kriz, emek hareketin ideolojik olarak yaşadığı yenilginin tetikleyip etkili kıldığı bir sürecin sonucudur. Ondan bağımsız değildir. Dolayısıyla mesele salt sendikalardaki kimilerini suçlu kılıp yerinden ederek hallolacak basit bir mesele değildir.

  4. Sendikal alanda ve yönetimlerde değişik muhalif sol unsurlar söz konusundur. Ancak bu kesimlerin varlığı, sınıftan yana olmaları, işçi hareketinin kurucu pratiklerini geliştirmesini kolaylaştırmak değil mevcut sendikal pozisyonları meşrulaştıran bir özellik arz etmektedir. Sol sendikacılık işçi hareketin genel tarihsel taleplerini ve bugün öne çıkan temel toplumsal sorunları belli sınırlarda sınıf zeminlerine taşımaya çalışmaktadır.

  5. 12 Eylül 1980 askeri cuntasıyla birlikte öncesinde etkili olan sendikaların mücadeleci ve direngen sınıfçı öğeleri ve yanları törpülenmiştir. 1982 Anayasası ve paralelindeki yönetmelik ve uygulamalarla, hızlıca kendilerini işverenler adına işçileri denetleme görevi yapan bürokratik aygıtlara dönüştü(rüldü)ler. Sermayenin ulusaşırılaşması ve yeni liberal politikaların gereği olarak, KİT’lerin satılması (özelleştirme), taşeronlaştırma ve esnekleşme diye anılan politikalar sonucu olarak iyice güç kaybedip etkisizleştiler.

  6. Birçok sendika sermaye adına işçileri denetleyen, şirket bünyesinde faaliyet gösteren insan kaynakları ve denetimi taşeronu haline gelmiş durumdalar. Türk-Metal, Teksif, Hizmet-iş, Sağlık-İş, Çimse-İş vb gibi bir dizi sendika tamamen böylesi bir rolü kabullenmiş durumda. İşçilerin örgütlenmesi için gerekli muazzam sabırlı ve gizli çabayı vermek için sermayeden bağımsız bir yerde durmak ve işçilerin kurtuluşu davasına gönülden inanmak gerekir. Mevcut sendikal bürokrasinin büyük oranda böyle bir derdinin olmadığı tartışma götürmez bir durumdur.

Sol ve Sendikalar
Ülkemiz sol hareketi oluşumundan bu yana emek hareketiyle şu ya da bu düzeyde ilişkili olagelmiştir. Solun sendikalarla ilişkisi büyük oranda siyasal mücadele ile ekonomik demokratik mücadele arsındaki ayrım ve bu ayrımın önemsenme düzeyleri üzerinden olmuştur. Genelde siyasal alanın belirlediği yönettiği bir ilişki ile bugünlere gelinmiştir. Sola, sınıf içerisinde kadro ve sempatizanlarını çoğaltma üzerine oluşturulmuş bir örgütlenme yaklaşımı egemendir. Sendikaların şube ya da genel merkez yönetimlerini ele geçirmeye, ele geçiremiyorsa orada bir yer edinmeye dayalı bir ilişki biçimi öteden beri devam etmiştir. Ricat döneminde ise bu sol kadrolar sağ-sarı sendikal unsurların sendikal çizgisiyle kolaylıkla eklemlenmiştir ya da böylesi dönemlerde elde edilen mevkileri ne pahasına olursa olsun korumak, bazen de teşkilat çıkarı böyledir dendiğinden “sınıf sendikacılığıyla” bağdaşmaz görünmemiştir. Özelleştirme ve taşeronlaştırma sürecine çoğu sendika yönetimde belli bir etkiye sahip sol kadrolar olmasına rağmen süreci etkileyen, tersine çevirmeye dönük ciddi bir direniş gösterilememiştir. Sendikaların sahip oldukları ekonomik olanaklar ve kamuoyu statüsü, siyasetin ilkelerini de teslim almış karşılıklı bir “hoşgörü” ilişkilere hâkim olmuştur. Sol kendinin sahip olduğunu iddia ettiği ideolojik yaklaşımları ve politik ilkeleri (demokratiklik, katılım, işçilerin kendi temsilcilerini seçebilmeleri, karar süreçlerinde yer alabilmeleri vb.) sendikalarda ilkesel ve tavizsiz bir tutumla savunmamış, etkin olduğu yerlerde sendikal bürokrasinin ortadan kaldırılmasına dönük bir pratik tutum sergilenmiştir. 1980 öncesinde ve 80 sonlarındaki ‘Bahar Eylemler’ sürecinde edinilen deneyimler ve pratikler yeni dönemin emek hareketini yaratmak üzere birikmemiştir. 1990 ortalarında emek hareketinin yapısında yaşanan değişimlerin analizlerinin yoğunlaşmasına paralel olarak emek hareketinin ve sendikaların örgütlenmesine dair solda kimi arayışlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Ancak bu arayışların başlangıçlarından bugüne ne bütünlüklü bir çerçeve ortaya koyabilmek açısından ne de söze ve arayışa uygun pratikler ortaya koyabilmek açısında pek başarılı olabildikleri söylenemez.

Emek hareketinin krizi, sol ve sosyalist hareketin etkisiz konuma sürüklenmesi ile eş dönemli derinleşiyor. Solun ve emek hareketinin yükselişi de birbirini besleyerek gerçekleşecektir. Solun bu durumu dikkate alarak, örgütsel konumlanışlarını emek hareketinin gelişimi ve ihtiyacına göre düzenlemeleri, emek hareketi ve solun önünde duran görevler açısından kaçınılmazdır. Sosyalist, düzen karşıtı hareketlerin krizinin çözümü emek hareketinin krizinin çözümünün içerisinde mümkündür. Dolayısıyla sol bir özne gelişiminin ya da kuruluşunun görevlerinin, ihtiyaçlarının emek hareketinin yeniden kurulma sürecinden ve bu sürecin görevlerinden ayrı özel görevleri yoktur. Yani sol bir öznenin kuruluşu ya da yeniden örgütlenmesi hususu, emeğin ve toplumsal hareketin yeniden inşası sürecinden ayrı değerlendirilemez.


Güncel Konjonktür
2008 yılının son yarısından itibaren küresel ekonomi ağır bir krize girmiştir. Sanayileşmiş ülkelerin üretimlerini giderek gelişmekte olan ülkelere kaydırması sonucu, yarattıkları tüketici talebiyle küresel ekonominin motoru olan bu ülkelerde ekonomi giderek finans ağırlıklı hale gelmiş dolayısıyla reel değer üretme kaynaklarını yok etmiştir. Açıkçası bu durum kapitalist ekonominin öncelikle kar maksimizasyonunu gözetmesi nedeniyle vuku bulması kaçınılmaz olan, bir kez başladığında da insanlığı felakete sürükleyecek zararlar yaratmadan sona ermeyecek insan eliyle yaratılmış bir afettir. Bu kriz tabii ki ülkemizi de etkileyecektir. 1980 sonrasında girilen iktisadi yönelim devletin ekonomiye doğrudan müdahale olanaklarını azaltırken, ülke ekonomisini de bütünüyle uluslararası kapitalist sistemin dalgalanmalarına duyarlı hale getirmiştir. Bu küresel kapitalizmle bağımlılık ilişkisinde yeni ve daha ileri bir evreydi. Bugün Türkiye ekonomisi esas olarak ihracat kaynaklı bir üretim biçimlenmesine yönelik yapılandırılmıştır. Kuşkusuz merkez ülkelerdeki tüketici talebinin kısılması, Türkiye gibi bağımlı ülkelerdeki kurulu sanayi kapasitesini bütünüyle atıl bırakmaktadır. Nitekim 2008’in son çeyreğinden itibaren özellikle ülkenin sanayi merkezlerinde yaygın olarak ücretsiz izinler ve işten çıkarmalar gündeme gelmekte, yan sanayinde faaliyet gösteren pek çok küçük ve orta boy işletme kapanmaktadır.

Kriz öncesi dönemde Türkiye’nin ihracata dayalı ekonomisinde elde ettiği kara tek başına el koyan patron kesimi, devleti de arakasına alarak ücretlerin üstüne basmaktaydı, bunlara göre ücretler ve dolayısıyla üretim maliyetleri yükselirse Türkiye’nin küresel ekonomideki rekabet gücü düşerdi, bu yüzden emekçilerden fedakarlık bekliyorlardı. Kriz kapıyı çalıp 2001’den beri kazandıklarının hesabını ödeme zamanı gelince bu patronlar ve onların devleti emekçiyi hatırlamıyor, hiçbir fedakarlığa yanaşmıyor. Kriz gelince gene işçiler derhal kapı önüne koyuyor. Patronlarla ne dertte ne sevinçte ortak olmadığımız kriz döneminde tüm çıplaklığıyla bir kez daha ortaya serilmiştir. İşte Tuzla tersaneleri örneği, küresel ticaret artarken sıfır maliyetle tam gün mesai yapan, işi ucuza mal etmekle övünen bu yüzden de emekçilerin kanı pahasına kar eden patronlar, krizle birlikte siparişler iptal olmaya başlayınca canı pahasına çalışan emekçileri derhal işten çıkarttı, bu insanları üç kuruşa kelle koltukta çalıştırıyorduk biraz dişimizi sıkalım belki işler düzelir demediler.

Kriz ortamında ihtiyaç dayanışma pratiklerinin yaygınlaştırılması ve geliştirilmesidir. İşsiz kalmış işçilerin onlara hak ettiklerini vermeyenlerin sadakalarına muhtaç olmasını da engellemeliyiz. Umut Sen girişimi tam da bu yüzden bu günlerde daha da büyük bir ihtiyaç haline gelmiştir. Emekçilerin dayanışma yoluyla kendi kaderlerine sahip çıkacakları ve kendi güçlerinin farkına varacakları deneyimleri yaratmanın zemini olarak Umut Sen örgütlülüğünü değerlendirebiliriz. Krizin özellikle sendikal örgütlülüğün yaygın olmadığı yan sanayini küçük ve orta ölçekli işletmeleri vurduğu göz önünde bulundurulursa, dayanışma kültüründe temellenen böylesi bir ara sendikal odak örgütlenmesinin bu ortamda ne kadar işlevsel ve faydalı olabileceği ve işçi sınıfının daha örgütlü kesimleriyle de bir ortaklaşma zemini sağlayabileceği kolayca görülebilir.
Bir umut Deneyimi ve Bir umut Zemininden Yeni İşçi Kesimine Dair Gözlemler
Birumut yukarıda yapılmaya çalışılan tartışmalar ve arayış içinde doğdu ve gelişti. Umut Sen türü bir zemin üç yıl önce de konuştuğumuz, yapmayı hedeflediğimiz bir şeydi. Ama nesnelliğimiz hem işçiler arasında dayanışma zeminleri inşa etmek hem de onun haklar, özgürlükler doğrultusunda mücadele verecek yeni sendikal mücadele zeminlerini aynı anda geliştirmemize olanak verecek düzeyde değildi. Şimdi Birumut’u emekçilerin, ezilenlerin ortak dayanışma, paylaşma, lojistik zemini, istasyonu olarak inşa etme tercihinin isabetliğini görüyoruz. İşçilerin gündelik sorun ve ihtiyaçlarının çözümünde Birumut zemininde biriken ilişkiler, sendikal mücadele odakları inşa etmede tartışma götürmez bir kolaylaştırıcılık, meşruiyet ve inandırıcılık sağlıyor.

Birumut çalışması somut olarak başlayalı üç yılı aşkın bir zaman oldu. Bu süreç boyunca esas olarak işçi sınıfı zeminlerde işçilerin bir birleriyle dayanışma içinde olmalarını, kardeşlik hallerini artırmalarını teşvik eden dayanışma çabalarının içinde olduk. İş bilgileri toplayıp bu iş bilgilerine vasıfları uyan işsizleri yönlendirdik. İşyeriyle, işvereniyle sorunlar yaşayan ya da sigortasının yatıp yatmadığını merak eden, sigorta primlerini hesaplatmak isteyen, işten atıldığı takdirde patronundan talep edebileceği ne tür hakları olduğunu merak eden ve geleceği ilgili soruları olan insanlara hukukçu arkadaşlarımız aracılığıyla dayanışmada bulunduk. İkinci el ev eşyasına ihtiyacı olan insanlara bu bize ulaştırılmış eşya bilgilerini ilettik. Yoksul üreticinin kimyasal kullanılmamış ya da az kullanılmış tarımsal gıda ürünlerini tüccarın verdiği fiyatın üstünde fiyat biçerek ama yine de tüccarın piyasaya ilettiğinden epey ucuz bir fiyatla tüketiciye ulaşmasını sağladık. Kimi iş yerlerindeki işçi arkadaşlarımızla temel gıda ürünlerinin alımını toplu ve pazarlık yaparak almayı teşvik eden çalışmalar yürüttük. Evlere temizliğe giden, hasta, çocuk, yaşlı bakan ve evlerde parça başı çalışan kadınların kooperatifleşerek şirket ve simsar kişilerin kendi emekleri üzerinden kazanç sağlamalarının öne geçmelerini sağlayacak ve ortağı olan kadınların tüm ilişkilerini yeninden düzenleyip kolaylaştırabilecek yeni bir sendikal/kooperatif örgütlenmesine dair küçük başlangıçlar oluşturduk. Önümüzdeki dönemde eğitim, kültür sanat ve vasıf geliştirici kurs ve etkilinler düzenlemeye başlayacağız. Yaygınca değil fakat bize ulaşan gıda, giyim ve kurban ürünlerini ihtiyaç sahibi olan ailelere ulaşımında aracılık ettik.

Birumut çalışmasına sınıfın örgütsüz olan, toplu sözleşme yapabilecek yasal tanımlamaların ifade ettiği kesimleri içinde yer alamayan bir hayli insan başvuruyor. Başvuranların önemli bir çoğunluğu kendilerine dayatılan her türlü şart ve koşullarında çalışabileceklerini ifade etmektedirler. Yurttaşlık ve işçi hakları konusunda bilgi sahibi olan insanlar bile el mecbur her koşulda çalışabileceklerini ifade etmektedir. Bu kesimlerin sendikaların yasal sınırlarla tarif edilmiş üyeleri olmaları bugünkü koşullarda mümkün görünmemektedir.

Bir başka kesim ise tekstil, metal, hizmet sektöründe taşeronlarda, küçük ve yan sanayilerde çalışan örgütsüz işçiler ve buralarda iş bulabilecek işsizlerdir. Oto tamircisi, özel güvenlik, market çalışanı, garson-komi, kargo ve kurye çalışanı, temizlik çalışanı, hastane ve okullarda sözleşmeli çalışanlar ve seyyar satıcılardır. Aslında bu saydıklarımız Bir umut’a iş ya da değişik ihtiyaçlarla başvuran önemli bir kesimi oluşturmaktadırlar. Bu kesimler, işçi sınıfımızın en örgütsüz ve sömürüye en yoğun maruz kalan dinamiğini ifade etmektedirler. Öte yandan bugün herhangi bir sendikaya üyelik hakkı ve koşulu olmayan kesimlerdir. Yan sanayilerde, organize sanayi bölgelerinde, oto sanayi sitelerinde KOBİ olarak anılan küçük ve orta üretim yapan işyerlerinde çalışan işçilerin yaşadıkları sorunlar çalıştıkları sömürü koşullarına karşı mücadele kendi içsel yollarıyla yürüse de toplumsal dışavurum ölçütleri açısından bir yok-mücadele düzeyindedir. Bunu tersine çevirecek durum ise işçilerin çalışma ve yaşama alanlarında, dayanışmacı ve mücadeleye dayanan hareketçi pratikleriyle oluşmuş başlangıçları esas alan yeni bir devrimci sendikal çizginin açığa çıkartılabilmesindedir. 1980’den bu yana “işyerlerine sendika sokmaya” dayalı bir “sol” sendikal yaklaşım söz konusudur. Bu bilinen, uygulanan yegâne “sol” tarzdır. Yasa gereği elliden fazla işçinin çalıştığı iş yerlerinde çalışan işçi sayısının yarısından bir fazlasını sendikaya üye yapmayı hedeflerken bu süreçte temas edilen işçilerden bir ya da birkaçının kendi siyasal angajmanı haline dönüştürmenin ötesinde somut kazanım hedefi bulunmayan çalışmalardır bunlar. Bu çalışmalar, belli bir birikim ve deneyim oluşturmuşlarsa da hemen hepsi yenilgiyle sonuçlanmıştır. Başarılı olan bir kısmı ise belli bir zaman sonra işverenlerce, yasaların onlara sunduğu imkânlarla tasfiyeye maruz kalmışlardır. Bu tarz, işçilerin bir an önce patronla karşı karşıya gelmesini önemli sayan, sendikalaşma çabasına kazandırılamayan bir kısım işçinin otomatik olarak patron adamlığı, yalakalığıyla damgalayan ya da buna iten bir tarzdır. Dolayısıyla işçiler arasında birlik değil, bozgunluk yaratan bir tarzdır. Öte yandan organize sanayi bölgeleri ve serbest bölgelerde sendikal örgütlenme çabalarının önüne başka bazı özel engeller çıkarılmaktadır. Bu bölgelerde sendikalaşma adeta ancak patronlar izin verirse ya da patronun işine gelen bir durum söz konusuysa mümkündür. Bu bölgelerde işverenler arasında sıkı bir “dayanışma” ağı vardır. Firmaların insan kaynakları departmanları birbirleriyle ilişkilidir. Bölge içerisinde herhangi bir iş yerinde sendikalaşma girişimi söz konusu olursa diğer işverenler sendikalaşmaya “maruz kalan” işyeriyle her türlü “dayanışmayı” şartsız ve sualsiz yerine getirirler. Sendika nedeniyle işten çıkarılan herhangi bir işçinin artık o bölgede herhangi bir iş yerinde iş bulup çalışması mümkün değildir. Sendikalar ya da sol hareketler henüz bu durumu boşa çıkaracak araçlar geliştirememişlerdir.

Son yıllarda işçi sınıfı yapısını şişiren, çoğaltan yeni işçi sınıfı topluluklarının istihdam edildiği diğer bir alan ise hizmet sektörüdür. Bu sektörde sendikasızlık ve çoğunlukla sigortasızlık adeta kural haline dönüşmüştür. Çok sayıda küçük şirket ve firmaların at oynattığı bu alan, ucuz emek, işçilik maliyetlerinin azaltılması üzerinden kâr edilen bir alandır. Marketler, kargolar, hastaneler, okullar, belediyeler, bankalar, güvenlik, temizlik, kurye, lojistik hizmetleri, otel, restoran, büfe, lokanta çalışanları vb. Bu sektörde çalışan sayısı artmasına rağmen çalışmanın doğası ve biçimi bu işlerde çalışan işçilerin örgütlenme ve mücadeleleri önünde ciddi engeller oluşturmaktadır.

İşçi sınıfı hareketinin tarihi ve bu tarihten kalan deneyim bize üzerinden hareket edebileceğimiz bir düzlem sunar. Bugün söz konusu olan çalışma biçimleri ve emek biçimlerin işçi sınıfının ilk oluşumundan bugüne izlemek mümkün. Değişen bu emek biçimlerinin nicelik ve nitelik açısından o gün ki işçi hareketinin genel karakteristiğini ne kadar yansıttığıdır. Mesela bir dönem öncesinin “yüce” sanayi proletaryası bugün sınıf içinde aynı baskın konuma sahip değildir. Aksine daha marjinal kesimini ifade eder. Kol emeği ve kafa emeği arasındaki ayrım büyük oranda etkisini yitirmiş, gayri maddi emek biçimleriyle çalışma kitlesel bir boyut kazanmıştır.

İşçilerin, işsizlerin, iş güvencesizlerin, ev kadınlarının birlikte örgütlenebilecekleri, çalışma, yaşam alanlarındaki sorunlarıyla barınma, sağlık, sosyal, kültürel, sanatsal, eğitsel vb hayatla ilgili tüm sorunları bir arada ve dayanışma içerisinde karşılayan zenginler ve onların devleti karşısında kendini tanımlayan, kendi adalet ve ahlak anlayışı olan bir işçi-işsiz hareketi yaratmalıyız. Bir vicdan ve adalet hareketi olarak gelişmesi gereken bu çaba en başından itibaren ezilenlerin demokratik örgütlenmesi olmalı ve karar süreçlerinde söz hakkını ve eşitliği herkes için garanti eden yollar bulmalıdır. Bizler bir umut çalışmasına başlarken aslında bugün burada tartışmaya çalıştığımız meseleleri benzer ifadelerle konuşuyorduk O zaman oluşturduğumuz “havza meclisleri”ni bir umut derneği çalışmasına evrilirken söz konusu sendikal hak ve örgütlenme ihtiyacını görmezden gelerek değil bizzat bu örgütlenme çabalarını daha ileriki süreçlerde (bugün) işçiler cenahında inandırıcı ve güvenilir kılacak dayanışma zeminleri inşa etme işine daha öncelik verdik. Sınırlı sayıda insanla her iki zemini birden inşa etme görevini yerine getirme olanağımız yoktu. Bugün işçi hareketinin mayalanma zeminlerini inşa etme görevini yerine getirmede bir umut etrafında oluşan meşruiyet ve dayanışma ilişkileri önemli kolaylaştırıcı roller üstlenebilir. Böylesi dayanışma zeminlerinin azlığı, güçsüzlüğü ve yokluğunda ezilen insanların dünyasına sözün vaatkarlığı dışında bir şey yaratmak ve taşımak pek mümkün olmaz.

Bugün 2000 kişinin çalıştığı fabrikayı da, 13 kişinin çalıştığı oto servisini de, 20 kişinin çalıştığı kitapevini de, 16 kişinin çalıştığı konfeksiyon atölyesini de, 10000 kişinin çalıştığı tekstil fabrikasını da, 29 kişinin çalıştığı lokantayı da, 200 kişinin değişik işyerlinde çalıştığı özel güvenlik çalışanlarını da, seyyar satıcıları da, evlerde parça başı çalışan ev kadınlarını da, evlere temizliğe gidenleri de, evlerde hasta yaşlı çocuk bakanları da, temizlik işçilerini de, banka ve bilişim şirketi çalışanlarını da bir araya getirebilecek, taleplerini ve mücadelelerini daha en başında birleştirebilecek bir yoldur aradığımız. Mahalle ve İş yeri Komiteleri ve Meclisleri zeminlerinin, çıkarmayı hedefleyeceğimiz bir yayın ağının da kolaylaştırıcılığıyla, fiili, meşru, militan bir mücadeleyi hedefleyecek İşyeri Meclisleri ve Komiteleri üzerinden kurulacak, Umut Sendikası’nı hedeflemeliyiz. Bu sendika kuşkusuz toplu sözleşme ve grev yapma hakkı olan bir sendika olamayacak. İşçi sınıfının tüm bileşenlerini bir arada örgütlenmek elbette büyük bir iddiadır. Bunu sağlayan komiteler ve meclisler olacak. Ancak işçilerin, güvencesiz çalışan işçilerin, işsizlerin, emeklilerin, ev kadınlarının, kentsel dönüşüm mağdurlarının üye olabilecekleri ve ortak, eşit bir yaşam için çaba gösterecekleri sendika olacaktır. Umut Sendikası’nın üyesi olan işçi kardeşlerimizin, grev ve toplu sözleşme hakkı olan sendikalara üye olmalarını ve oradaki süreçlerini daha ilk adımdan itibaren örgütlü yaşamalarını sağlayabiliriz. Yani sınıf ve kitle sendikacılığı çizgisini de içerip aşan bir biçim öneriyoruz. İşçi hareketinin geleceğini üzerinden kuracağı öz örgütlenme zeminleri olacak İşyeri ve Mahalle Meclisleri ve Komiteleri hareketine dayanan, Umut Sendikası; bu meclis ve komitelerin istem, talep ve olanaklarını bir araya getiren geometrik bir büyüteç olacaktır. Kendi içinde sektör meclisleri, dernekleri, kooperatifleri, inisiyatifleri barındırabilecek koordinatif bir yapılanmadır önerdiğimiz… Ayrıca gelişmeler paralelinde örnek olarak Umut-sende birleşen işçilerin umut-sen aracılığıyla ve denetimiyle toplu sözleşme hakkı olan bir sendikaya üye olabilecekleri gibi toplu sözleşme ve grev hakkı olabilecek bağımsız yeni sendikal zeminlerde kurabilirler. Ayrıca ev kadınlarını, sözleşmeleri kamu çalışanlarını, işçi ve işsizlerin mücadelesine gönüllü olarak destek ve dayanışma içinde olmak isteyenleri örgütsel ağlarına içerebilen bir sendikadır hedeflememiz gerek. Tüm bunlar çok fazlasıyla yürüteceğimiz mücadelenin deneyimleriyle şekillenebilecek, çözümlenebilecek süreçler ve olgulardır.


Sonuç yerine
Esnek, kuralsız, kaçak çalışmanın yaygınlaştığı bir dönemde, giderek örgütlenme fikrine yabancılaşmış, kriz dolayısıyla bütünüyle savunmasız hale gelen işçileri sendikal örgütlenmeye hazırlamak, işyerlerinin parçalanıp küçüldüğü, çalışma koşullarının kuralsızlaştığı bir endüstri ilişkileri ortamında işçi ve emekçi gerçekliğine yabancılaşan sendikalara ise bu duyarlılıkları yeniden kazanmak gayesiyle çalışacak bir ara sendikal odak inşa etme gayesiyle bu çabaya girişiyoruz. Bu iddia; öncelikli olarak, zenginlerin sistemini, ilişkilerini ve tahayyül dünyalarını reddetme hedefiyle yani emeğin bağımsız politik hattını örmek anlayışıyla yola çıkıyor. Bu hedefle paralel olarak kastlaşmış sendikal önderliklerin yeni korporatist eğilimlerinin tasfiyesi, muhalif gibi gözüküp benzer küçük ya da büyük tezahürleri üretmekten ya da tekrar etmekten başka bir işlevi olmayan sendikal muhalefet biçimlerini de ideolojik-politik ve pratik olarak aşma, hedefi gütmektedir. Bütün bu çabaların odaklandığı gaye emek hareketinin ortak örgütlenmesinin politik zeminini bir koordinasyon biçiminde yukarıdan aşağı değil meclis tarzı yapılar temelinde aşağıdan örmektir. Çabamız emek hareketinin gerilemesinin ideolojik ve örgütsel nedenlerini toplumsal üretimin bugün varolan düzenleniş çerçevesini göz önünde bulundurarak aşmaya yöneliktir.

1 “Belki de bugün katıksız proletaryayı temsil eden, işsiz figürüdür; İşsizin esas durumu işçininki gibi kalır, ama bunu gerçekleştirmeleri ya da bırakmaları önlenir, dolayısıyla çalışamayan işçilerin potansiyel durumunda asılı kalırlar. Beklide bu anlamda –“hepimiz işsiziz”- işler git gide daha kısa vadeli sözleşmelere dönüşüyor, öyle ki işsizlik durumu kuraldır, sıfır düzeyidir ve geçici iş istisnadır. Günümüzün “post-endüstriyel” toplumu yeniden üretmek için git gide daha az işçiye ihtiyaç duyuyorsa (bazı hesaplara göre iş gücünün %20’si) fazla gelen işçiler değil, sermayenin kendisidir. S. Zizek

2 Emek sürecindeki ve yapısındaki değişimin 1968 sonrası yeni dönemi, 1)Emek süreci açısından fabrikaların otomatizasyonu ve toplumun bilgisayarlaşmasıyla koşullanan bir emek biçimi karşımıza çıkıyor. Üretken emek (productive labour) üretim süreci içerisindeki merkeziyetini yitiriyor ve 'toplumsal işçi' (social worker) hegemonik bir konuma yükseliyor. 2) Tüketim normları açısından yeni bir tür bireyciliğin egemen olduğu pazarın belirleyiciliğine geri dönüş sözkonusu. 3) Regülasyon normları açısından tüm dünya pazarını kapsayan geniş bir çerçeveye sahip çokuluslu düzenlemeler ortaya çıkıyor. 4) Poleteryanın siyasal kompozisyonu dağılmış ve topluma yayılmış durumda. Üzerine kurulu olduğu alanın kayganlığı nedeniyle tamamen soyut, maddesiz ve entellektüel bir yapıya sahip. Emeğin özü ise hareketli ve birden fazla değere sahip. Negri





Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə