Irkçı Milliyetçilik



Yüklə 15,83 Kb.
tarix28.10.2017
ölçüsü15,83 Kb.

Irkçı Milliyetçilik

Aslında, bu sayıda “dedikodu” üzerine yazayım istemiştim. Dedikodunun gündelik yaşamdaki yeri, işlevi, ruhsal dinamikleri... Ama ülkemizde, yakın coğrafyamızda, ve hatta tüm dünyada olanca sıcaklığı, yakıcılığı ve olası tehlikeleriyle üzerimizde kara bir bulut gibi dolaşan bir konuyu işlemenin daha bir öncelik taşıdığını düşündüm; dedikodu konusunu öteledim.

Bu konu; ayrımcılığın, ötekileştirmenin, bölme ve bölünmenin tipik ve acı bir şekli: Irkçı milliyetçilik. Tarihin akışı içerisinde değişik şekillerde zuhur etse de; benzer sonuçlarıyla ne denli büyük trajedilere yol açan bir durumdur bu! İç çatışmalar, soykırımlar, parçalanmalar, yabancılaşmalar.. Hangi birini saymalı: Nazi soykırımı, Ruanda’daki kırım, daha dün Bosna faciası... Evet; hangi birini sayayım, hangi birini!

“Eşref-i mahlûkat” insanın onca güzel yanını görmek göz kamaştırıyor. Resimlerine, şiirlerine, heykellerine, yazın eserlerine, gökdelenlerine.. Antibiyotiği keşfedenlere, interneti yaratanlara; Shakespeare’e, Dostoyevski’ye, Mevlana’ya.... varın siz daha daha söyleyin. Olağanüstü hakikâten. Mars’a varan “Meraklı” nın gezegenimizden neredeyse 300 milyon kilometre ötedeki bu yabancı ve uzak gezegene indirdiği araştırma cihazının 200 metre hata ile indirildiğini okuyunca heyecan ve hayranlık içerisinde kalmıştım insanoğluna. Okyanusların en derinlerine indiklerinde de aynı heyecanı duymuştum. Onca derinlikteki basınç akıl almazdı ve koskoca bir basketbol topunun (patlamasaydı eğer) o basınçta bir bilya kadar olacağını söylüyorlardı.

Bir yandan da, bu olağanüstü başarılara imza atan insanoğlunun savaşlarda, çatışmalarda, daha dün ortaçağın engizisyon mahkemelerinde ne denli kıyıcı, yok edici olduğunu düşündüm... Doğadaki başka hiçbir canlının olamayacağı denli acımasız, plânlı, örgütlü bir şekilde uyguladığı kırımları, yıkımları...

“Bu ne yaman çelişki anne” diyordu ya şair Nevzat Çelik şiirinde; öyle.

Haydi biraz geriye çekilip, konuya- olabildiğince tabii-, daha bir bilimsel bakalım.

Sigmund Freud, insanın iki temel iç-güdüsü olduğunu belirtmiştir: Eros ve Thanatos (Destrudo). Yani bir yandan yaratıcı, yapıcı, üretici, sevgi ve cinsellikle dolu insan ve öte yandan –ve aynı zamanda- yıkıcı, yok edici, ölümden yana bir insan. Hani Dr. Jekyll ve Mr. Hyde gibi. Argo bazen ifadede çok güçlüdür: “Gündüz insan, gece hırt”, misali. Diyalektik geliyor insanın aklına hemen. Herşeyin birbirinden ayrılmaz iki kutbu olduğunu söyleyen Ying Yang felsefesini de anımsatıyor.

Ama işte biz, bu iki zıt kutbun, niteliğin birer bileşkesiyiz işte. Kimimizde bir yan daha ağır basmaktayken; kimileyin de yer, zaman ve koşullara (ekonomik, toplumsal, biyolojik. .) bağlı olarak her iki tarafımız da diskolardaki yanar döner, alacalı küreler gibi yüzünü/yüzlerini göstermekte.

İkinci Dünya Savaşı büyük bir insanlık trajedisidir. İnsana dair çok insanın umudunu tüketecek denli acı bir insanlık trajedisi. Kocaman, büsbüyük yürekli güzel insan ve yazar Stefan Zweig, örneğin, kendince, sonuna dek direnip, sonunda insanlıktan umudunu kesmiş ve intihar etmiştir.

Bu acı dönemde, iki büyük usta; Sigmund Freud ve Albert Einstein mektuplaşmaktadır. Einstein, belki icat ettiği atomun yol açtığı korkunç yıkımı görerek, o dönemde insanı en iyi bildiği düşünülen Freud’a sorar: “İnsanlığı savaş tehlikesinden kurtarmanın bir yolu var mıdır?”. Freud’un yanıtı ise biraz karamsardır: "Keşke bilinebilir şeyler alanının sınırlarında bir sorun seçseydiniz."

İmdi, koskoca iki bilim insanının çözemediği sorunu ben çözecek değilim tabii. Lâkin, iç-güdüsel olarak taşıdığımız bu yıkıcı, şiddet dolu yanı yok edemesek de, en azından ehlileştirebilir, törpüleyebiliriz diye düşünüyorum. Ümid ediyorum daha doğrusu. O yıkıcı, saldırgan yan, bir yandan, hayatta kalım (survive) için gerekli de. Hem kendi aramızda, hem diğer türlere karşı ve doğa içerisinde varoluşumuzu sürdürebilmemiz için gerekli. Daha güzel ve estetik, işlevsel olacaksa, eski bir yapıyı yok etmek kötü olmasa gerek. . İnsanın yararına olacak bir rejim için, eskisini yıkmak da. Bu iç-güdümüz tümüyle neden yok edilsin o zaman!

Burada, o tehlikeli ve ama gerekli iç-güdünün nasıl “manage” edileceği konusu devreye girmekte. Atom enerjisi gibi: Büyük bir faciaya da sebep olabilir, uzaya gönderdiğiniz araçların enerjisini uzun yıllar temin de edebilir.

Belki ekonomistler şimdi devreye girebilir; kâr/zarar eğrilerini gözümüze sokabilirler. Ben ekonomiden zerre anlamam. Ama ekonomistlerin haklı olduğu bir yer olabileceğini söyleyebilirim: O tehlikeli iç-güdü, ekonominin sorunlu olduğu, paylaşımın adil olmadığı yerlerde görülmektedir.

Hımmmm. Durun hele bir; sanırım ekonomistlerin çokça –tümden değil- haklı olduğu bir şey bu. Herkes tokken, hayvanlar arasında bile hırlaşma olmamakta. Elde var bir.

Ya diğer konular: Dinsel, etnik savaşlar? Onlar da mı ekonomik nedenlere dayanmakta? Bakın, artık bu konu giderek beni aşmaya başladı. Burada devreye sosyologlar, psikologlar, sosyalpsikologlar, siyaset bilimciler, ekonomistler falan girmeli. Ben boyumu aşan denizlerden kıyılarıma doğru yanaşmalıyım.

Ama ben Freud ustamın umutsuzluğunu azıcık yumuşatmak niyetindeyim: Ustacığım; haklısın, insanın yıkıcı, yabanıl bir yanı var. Ama, “ama umudu var büyük insanlığın, umutsuz yaşanmıyor”.

Yunus Emre, Pîr Sultan, Mevlana, Mahatma Gandi de bizden, bizim türden. Oluru varmış demek.

İnsanın terbiye edilebilirliğine, yıkıcılığının gemlenebilirliğine, törpülenebilirliğine inanıyorum. Ama bunun için “tok insana” (bu önemli; insan önce tok olacak ki, açlığından ötürü başkasına “hırlamayacak”) güzel, olumlu hedefler gösterilmeli. Kendilerinden farklı insanlarla bir arada, karşılıklı kabul ve saygı ile yaşayabileceği, farklılıkların tehlike değil, zenginlik olarak kabûlu; paletimizdeki renk sayısı ne denli çoksa o denli renkli tabloların resmedilebileceği gösterilmelidir. Bu, siyasi liderlerin, “kanaât önderlerinin”, ve tabii en başta eğitimin üstlenmesi gereken bir roldür. Müfredattaki kitaplarda başka etnisitelerin, başka inançların aşağılanmadığı, ötekileştirmediği bir eğitim... Eğitimin yaşının düşürülmesinden daha önemlisi, erken yaşlarda edinilen değer ve inançların kökleneceğinin, kalıcı olacağının bilinmesidir. Sonraki yıllarda, edinilmiş bu değer ve inançlar, kişiler arası ve/veya toplumsal sorunlarda neredeyse otomatik olarak, kendiliğinden devreye girmektedir. “Çingeneler hırsızdır”. “Araplar pistir”. “Kürtler teroristtir”. Buyur burdan yak! Bunun –hatalı- bir genelleme olduğunu, tek tek o insanlar için söylemenin yanlış olduğunu gel de anlat o insana.

“Bu kadar name niye be adam” diyecek olana, sözüm şu: Endişeliyim, tedirginim. İnsanın yıkıcı yanını özellikle son zamanlarda ülkemde, ülkeme komşu coğrafyalarda çokça görür oldum/olduk. İçim yanıyor yahu, daha ne diyeyim! İnsanın bu olumsuz yanı beni korkutuyor. Zira, soykırımlar, iç savaşlar, alt yapısı hazırlandığında, bir anda ortaya çıkar ve herkes birbirini tüketinceye dek durdurulması çok zordur. “Kazanan”, “Pirus zaferi” kazanır. En çok da çocuklar kaybeder!

Korkuyorum gerçekten. Bu yazıyı hiç kurgulamadan, yazdıklarıma dönüp bakmadan, harala gürele yazma nedenim bu. Belki özensiz ve kötü bir yazı ama, “mazeretim var”. Korkuyorum.

Beş bin yıllık uygarlıkların beşiği Anadolu, Ahmed Arif’in “Beşikler vermişim Nuh'a Salıncaklar, hamaklar, Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır, Anadoluyum ben,Tanıyor musun ?” dediği Anadolu tehlike altında!

Bu saatten sonra bir hekim, bir psikiyatr değil; aynı zamanda Anadolu’lu olarak, bir vatandaş olarak yazıyorum.

Renklerimiz, dillerimiz, dinlerimiz; ilmek ilmek dokunmuş kilimimiz, gökkuşağımız: Anadolu’muz ve Anadolu insanlarımız kendi içlerinde ve/veya komşularıyla çatışma tehlikesi içerinde.

İç-güdülerimizin bir de yapıcı yanlarına bakalım şimdi. Onları ehlileştirmeyi bilenlerimize bakalım bir. Yunus’a, Mevlana’ya, Pir Sultan’a. Nefs ehli insanlara!

Son söz yine ozanlara ait:

“Öyle yıkma kendini, Öyle mahzun, öyle garip... Nerede olursan ol,İçerde, dışarda, derste, sırada, Yürü üstüne - üstüne, Tükür yüzüne celladın, Fırsatçının, fesatçının, hayının... Dayan kitap ile, Dayan iş ile. Tırnak ile, diş ile, Umut ile, sevda ile, düş ile. Dayan rüsva etme beni. Gör, nasıl yeniden yaratılırım, Namuslu, genç ellerinle. Kızlarım, Oğullarım var gelecekte, Herbiri vazgeçilmez cihan parçası. Kaç bin yıllık hasretimin koncası, Gözlerinden, Gözlerinden öperim, Bir umudum sende, Anlıyor musun” Ahmed Arif

Dr. Levent Tokuçoğlu



Psikiyatr. Email: fltokuc@hotmail.com

Yüklə 15,83 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə