Baskın Oran Şimdi, bu başlığı okuyan bazıları şaşıracak. Yahu, biz bunu bilmez miyiz, durmadan gazetelerde geçiyor ya, diyecekler



Yüklə 17.11 Kb.
tarix28.10.2017
ölçüsü17.11 Kb.

“Kopengah Kriterleri” nedir?

Baskın Oran

Şimdi, bu başlığı okuyan bazıları şaşıracak. Yahu, biz bunu bilmez miyiz, durmadan gazetelerde geçiyor ya, diyecekler.


Eh, bilmiyoruz işte. Bakalım okuyunca hak verecek misiniz.

Kopenhag Kriterleri (KK) terimini iki biçimde anlamak gerekiyor: Dar ve Geniş.



Dar anlamda KK:

Doğu Avrupa’da SSCB sisteminin çökmesi üzerine Avrupa Birliği (AB) içinde bir tartışma başlıyor. AB, bu yeni bağımsız ülkeleri bir biçimde kendime nasıl bağlarım diye düşünmeye başlıyor. Çünkü, kendi başlarına bıraksa, tekrar Rusya’nın etkisine gireceklerinden korkuyor.

Bu genişlemenin gelişigüzel yapılması mümkün değil. Çünkü hem hiçbiri demokratik değil, hem de hepsi leğenle “götürmek” için bekleşiyorlar! Bunun üzerine Bakanlar Konseyi 1993’te Kopenhag’da toplanıyor ve örgüt genişlerse hangi ilkelere göre genişler, onu konuşuyor. İşte, dar anlamda KK buradan doğuyor. Şimdi 1993’ün içeriğine bir göz atalım.

Dar anlamda KK üç ana ölçüte ayrılıyor: 1) Siyasal ölçütler; 2) Ekonomik ölçütler; 3) Topluluk müktesebatına uyum.



Siyasal ölçütler şunlar: 1) Demokrasi; 2) Hukukun üstünlüğü; 3) İnsan hakları; 4) Azınlıklara saygı ve bunların korunması.

İlk iki konu üzerine fazla konuşmak gereksiz. İnsan hakları konusunda iki önkoşul var: 1) Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesine; 2) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuruyu düzenleyen protokole saygı. Türkiye bunlara imza atmış durumda ama ne çare, gereklerini yerine getirmediği için Mahkeme’de durmadan tazminata mahkum oluyor.

Çok ayrıntısına girmiyorum, mesela ayrıca ifade ve toplanma özgürlükleri ile basın-yayın organlarının bağımsızlığı da bu konunun “olmazsa olmaz” koşulları.

Azınlıklar konusu çeşitli yorumlara müsait. Buradaki önemli belge: Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme. Türkiye bunu imzalamadı. Ama esas sorunu başka yerde. Azınlığın tanımında. “Ben azınlığı Lausanne’daki gibi tanımlarım, yani gayrimüslimler dışında kimseyi azınlık kabul etmem” demekle olmuyor, çünkü AB azınlık kavramını “Kişisel özellikleri dolayısıyla farklılık arz eden ve bu farklılığı kimliğinin ayrılmaz parçası olarak algılayan herkes” olarak tanımlıyor. Yani, bir travestiyi bir travesti olduğu için Hortum Süleyman bile dövemiyor; sorun burada.

Ekonomik ölçütler şunlar: 1) Ciddi işleyen bir pazar ekonomisi (yani, ciddi bir kapitalizm; bizde henüz olmayan bişey); 2) AB içinde rekabetçi baskılara ve pazar güçlerine dayanabilme kapasitesi (yani, ben kapitalistim diye çıkıp da, sonra “eziliyorum yetişin” diye feryat etmeme taahhüdü).

Yine çok özetlediğim için, “ortak dış politika ve güvenlik politikasına katkı” ve “merkez bankalarının bağımsızlığı” gibi, AB kararlarından çıkarsanan genel üyelik koşullarını yazmıyorum.



Topluluk müktesebatına uyum da şu: AB’nin bugüne kadar oluşturduğu binlerce sayfalık kuralları benimseme ve uygulama. Şimdi, gelelim KK’nin geniş anlamına.

Geniş anlamda KK:

Bu da, 1993 Kopenhag Kriterlerine 1995 Madrit toplantısında alınan kararların eklenmesiyle oluşuyor. Bu ekleme tek bir cümlecikte özetlenebilir: “Uyumu gerçekleştirecek idarî kapasite”.

Ne kadar basit, değil mi? Değil tabii. Yani, “Ben Kopengah’ın üç ölçütünü kabul ediyorum, hadi al beni!” demeniz bişey fark etmiyor. Girdiğiniz zaman Topluluğa uyum sağlayabileceğiniz hususunda AB yetkililerine güvence verecek bir idarî kapasiteye sahip olmanız lazım. Tabii, burada en basitinden (ve yine karikatürümsü olarak,) Ahmet Vardarların Hortum Süleymanları pîr-i pâk gösteremeyecekleri bir düzen lazım ki, biraz sıkar (bu ayakkabı bizi). İsterseniz, bu idari kapasite meselesini bir de ekonomik uyum açısından yorumlamaya hiç girişmeyeyim...

Şimdi tekrar sorayım: Bunları biliyor muydunuz. Biliyor idiyseniz, bilenlerden özür dilerim. Bendeniz bilmiyordum; 11 arkadaşımla birlikte yazmakta olduğum “Türk Dış Politikası, 1919’dan Bugüne, Olgular-Yorumlar-Belgeler” kitabının araştırması sırasında Tuğrul Arat hocayı deşerken öğrendim, sonra da çalışkan ve yetenekli asistan arkadaşım Çağrı (Erhan) bir bilgi notu haline getirdi.

--------------------

Not: 1) Bu sıcakta kafanızı ütülediğim için samimiyetle özür dilerim. Ben bunları yazmayı çok sonraya bırakacak, bu hafta, mesela, “Bodrumlu Oğlanlar Niye Okumaz”ı yazacaktım. Ama keyfim kaçık. Çünkü üniversiteden gittikçe umudumu kesiyorum. Geçen yıl, en uzun “makale”si 6,5 sayfa olan ve bunlardan birinde de 1389 Kosova meydan muharebesini Sırpların kazandığını belirten bir yardımcı doçentin görevine son verilmesi için yazı yazmıştım, süresini 3 yıl uzattılar. Bugün öğrendim; 3 yıldır tek bir kelime yayınlamamış ve 13 yıldır görevde olan bir asistanın görevinin artık sona erdirilmesi için yazı yazmıştım, onun da süresini uzatmışlar. Burası üniversite mi, yoksa Darülaceze mi anlayamıyorum. Umudum yok. Keyfim yok. Onun için yazdım bu keyifsiz şeyleri. Affola.



2) Geçen hafta dediğim çıktı. YÖK hem cumhurbaşkanını, hem de kendini berbat bir duruma soktu. Ama, diyalektik budur işte. Her şerden bir hayır doğar. Şimdi bu, nice kötülüğün düzeltilmesi için başlangıç olacak. Yeter ki MHP kendi çıkarlarını ülkenin üstüne çıkarmasın. Yoksa, diyalektik gereği, sonunda kendi de altında kalır.

Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə