Bibliyografya: 8 III diL 13



Yüklə 1,49 Mb.
səhifə33/41
tarix03.01.2019
ölçüsü1,49 Mb.
#88714
1   ...   29   30   31   32   33   34   35   36   ...   41

ARİF

Manevî tecrübeyle marifet ve hakikat mertebesine ulaşan sûfî.



“Tanıyan, bilen, vâkıf ve aşina olan. hâl­den anlayan” gibi mânalara gelen arif, daha çok tasavvufta kullanılan bir terim­dir. Arifin bilgisine marifet denir. Mari­fet, kelâm ve felsefede ilimle eş anlam­lı olarak umumiyetle bilgi mânasına kul­landığı gibi mârifetullah şeklinde ve Al­lah hakkındaki bilgi için de kullanılmış­tır. Tasavvufta ise Allah'a dair olan bilgi başta olmak üzere bütün varlık ve olay­ların mahiyeti hakkındaki bilgiye mari­fet denilmiş ve arif 952 ile âlim arasında açık bir ayırım yapılmıştır. Bu ayırım hem marifet 953 ile ilim arasındaki metot farkından, hem de arif ile âlimin vasıflarının başkalığından ileri gelmektedir. İlmin elde edilmesin­de âlimin dinî ve ahlâkî şahsiyetinin önemi olmadığı halde marifete ulaşma­da şahsiyet merkezî rol oynar. Âlim zih­nî faaliyetle mutlak surette bilen, arif ise ahlâkî ve manevî arınma sayesinde sezgi gücü ve derunî tecrübe ile öğre­nen, anlayandır. Âlimin zıddı cahil, ari­fin zıddı münkirdir. Buna göre Allah'a arif denmez, âlim 954 denir. İlmin el­de edilebilmesi için dini yaşama zarure­ti yoktur. Bu yüzden sûfîler, birinin amelsiz olduğunu ifade etmek istedik­leri zaman ona âlim 955 derler. Âlim örnek alınır, arifle hidayete erilir. Âlim Allah'ı delille bilir, arif ise Allah'ı Allah'la tanır. Gökler ve yer en ücra kö­şelerine kadar arifin bilgi alanına girer ve arif tamamen manevî sezgiyle âlemi müşahede eder. Bununla birlikte arif­ler, görüş 956 ve marifetlerinin ge­nişliğine göre farklı derecelerde olabi­lirler. 957 Sûfî müellifler, bilgiye güvenme bakımından da arifin âlimden üstün olduğu görü­şündedirler. Buna göre âlim bilgisine güvenmekte, ilmî faaliyetleri ilerledikçe bilgisinin de ilerlediğini düşünmektedir. Oysa arifin marifeti arttıkça hayreti ar­tar ve bu şekilde hayreti bilgisini aşar; sonunda marifetten âciz olduğunu id­rak etmesi en yüksek marifet olarak kalır. 958 Böylece ariflik 959 bilinmezciliğe 960 varır. Ariflerin konuşmaktan çok susmayı tercih etmelerinin sebebi, onların, marifette ulaşabildikleri son mertebede hiçbir şey bil­mediklerini yahut da bildiklerinin eksik ve kusurlu olduğunu kavramış olmaları­dır. Bu düşünce Bâyezîd-i Bistâmî'ye, “Kul cahil olduğu nisbette ariftir”; Fuzûli’ye, “Arif oldur bilmeye dünyâ vümâ-fihâ nedir” dedirtmiştir. Arife hiçbir şey gizli kalmaz, çünkü onda bilen ken­disi değil Allah'tır. Bu bakımdan arif müminden de farklıdır. Mümin Allah'ın nuru ile, arif Allah'la bakar. 961 Çünkü mümin Allah'ın zikriyle, ârifse yalnızca Allah'la meşguldür. Bu suretle arif Allah'ın konuşan dili, gören gözüdür. Nitekim Cüneyd-i Bağda­dî ârifı “Kendisi sustuğu halde içinde Hakk'ın konuştuğu kişi” diye tarif et­miştir. 962 “Sultânü'l-ârifîn” diye tanınan Bâyezîd-i Bistâmi’ye göre arifle mâruf 963 arasında perde yok­tur; bu yüzden ilâhî âlem arife ayan be­yandır. Şiblî, arifin Allah'ı temaşa ma­kamına “Meşhedü'l-Hak” demiştir. 964 Arif bu meşhedde gördükle­rini istese de anlatamaz. “Allah'ı tanıya­nın dili tutulur” 965 Ancak çok büyük edip-ârifler. bunları edebiyat dilinin sembolizminden faydalanarak an­latabilirler.

Hicrî ilk iki asırda bilgiden çok aksi­yona değer verildiğinden, dünyayı önemsememeyi gerçek dindarlık sayan zâhid ile çok ibadet ederek cenneti kazanma­ya çalışan âbid en mükemmel dinî şah­siyet kabul ediliyordu. Tasavvufun ge­lişmesiyle birlikte gittikçe marifete da­ha çok önem verilerek zühd ve ibadet marifete ulaşmanın vasıtaları kabul edil­meye başlandı. Bu yüzden ilk sûfîler, en yüksek iman ve ahlâk timsâli olarak gör­dükleri arifi âbid ve zâhidden üstün tut­tular. Buna göre arif, ötekilerin aksine olarak dünya ile birlikte âhiretten de yüz çevirmiştir. Yani o zâhid ve âbidin umduğu cennete ve içindeki maddî ni­met ve lezzetlere, cehennem ve oradaki maddî işkenceye önem vermez. 966 Zâhid’de korku ve hü­zün, arifte sevgi ve neşe hâkimdir. Arif sadece mârufa 967 âşıktır. Bu sebep­le arif, Bâyezîd-i Bistâmî'nin ifadesiyle. rüyada bile Allah'tan başkasını görmez. Arif sadece zâhid gibi bu dünyada değil öteki dünyada da gariptir; çünkü zâhid dünyayı, arif iki cihanı terk etmiştir.



968 Bu şekilde tasavvufta arifin zâhid ve âbidden üstün olduğu düşüncesi, başka bir ifadeyle, marifet tasavvuf makam­ların en yükseği kabul edilerek ibadet, zühd ve takvanın bu makama ulaşma­nın vasıtaları sayılması, ariflerin amele ihtiyaçlarının kalıp kalmadığı tartışma­sını doğurdu. Bazı aşırı mutasavvıflara göre, ibadetlerden maksat, kulun mârifetullaha ulaşıncaya kadar çaba sarfetmesidir; marifet hasıl olunca vüsûl ger­çekleşir, bundan sonra artık vasıta ve vesileye 969 gerek kalmaz. Bu müfrit grup, tasavvuf tarihinde arif­lerin ulularından sayılan Ebû Tâlib el-Mekkî. Cüneyd-i Bağdadî, Gazzâlî. Kuşeyrî. Abdülkâdir-i Geylânî gibi büyük sûfîler tarafından şiddetle tenkit edil­miştir. Cüneyd-i Bağdadî, takva ve ha­yır türünden amellerin ariflerden sakıt olacağı iddiasının çok tehlikeli olduğu­nu, zina ve hırsızlık yapanların durumu­nun bunlarınkinden daha ehven olduğu­nu, ariflerin, Allah'tan aldıkları ameller sayesinde Allah'a ulaştıklarından, yük­selişlerinin yegâne sebebi olan ameli ke­sinlikle terkedemeyeceklerini belirtir. 970 Zünnûn el-Mısrî'ye göre de arifin marifet nuru takva nurunu söndürmez. Yahya b. Muâz ise ibadeti gözetmeyen ariflerin mahvolacakları görüşündedir. 971

İrfan makamı çileli bir hayatla kaza­nılır. Arif hayır ve nimeti cemâl sıfatı­nın, şer ve musibeti celâl sıfatının tecellisi bildiğinden, Allah'ın lutfunu da kah­rını da hoş karşılar. O, sükûn ile hare­keti, huzur ile tasayı en yüksek seviye­de kendisinde birleştirmiştir. Bundan dolayı Şiblî;

“Arif bahar gibidir; bir ta­raftan gök gürler, şimşekler çakar, öbür taraftan çiçekler açar, kuşlar ötüşür” demiştir. Arif, benliği yok olduğu ve Al­lah'la beka bulduğu için kendisini muhavvilü'l-ahvâlin 972 tasarrufuna bı­rakmıştır. Bu bakımdan o, İbnü'l-vaktidir, her vakitte yapılması gerekeni ya­par; geçmişe hayıflanmayı, gelecekten tasalanmayı bir tarafa bırakarak anı ya­şar. 973 Saf suyun, içinde bulunduğu kabın şek­lini ve rengini alması gibi arif de zaman ve mekâna göre değişse de özü ve ma­hiyeti bakımından aynı kalır; bu bakım­dan da ebü'l-vakttir; zamana mahkûm değil, hâkimdir. Onun değişen tarafı halkla olmasından, değişmeyen tarafı Hak'la olmasından ileri gelir. Arifin in­sanlarla olan münasebeti Allah'ın yara­tıklarıyla olan münasebetine benzedi­ğinden onu görenler Allah'ı hatırlar.

Sonraki mutasavvıflar, ilk sofilerin arif hakkındaki görüşlerini geliştirerek “İnsân-ı kâmil” fikrine ulaştılar. İbnü'l-Arabî, Mevlânâ gibi bazı sûfilere göre arif Allah'ın bütün isim ve sıfatlarıyla kendi­sinde tecelli ettiği insân-ı kâmildir. 974

Fârâbi ve İbn Sînâ gibi İslâm filozofla­rına göre ittisal* suretiyle mârifetullaha ulaşan arif, en yüksek mutluluğu da ka­zanmış olur. Mâ lâ büdde li'l- cârii adlı eserin müellifi İbn Seb'în'e göre bütün çabasını ilim ve düşünceye yönelten arif, böylece faal akıl ile irtibat kurar. 975 İşrâkî filozof Sühreverdî, bu yükseliş ile irtibat kurmayı ve faal akıl veya -kendi tabiriyle- “Alem-i kuds”ten bilgiler 976 almayı zühdî çaba ve ahlâkî arınma şartına bağlar.

977 Fârâbî'nin ittisal nazariyesini sürdüren İbn Sînâ, el-İşârât'ta “Makâmâtü'l-ârifin” başlığı al­tında âbid ve zâhidden üstün tuttuğu ârifı, ceberut* âleminin kudsiyetine yö­nelmiş, içine daima Hakk'ın nuru doğan kimse şeklinde tanıtır. Ona göre arifin gizli ve açık öyle halleri vardır ki bu hal­lerden anlayanlar onları tebcil, anlamayanlar takbih eder. O, Allah'ı 978 sadece kendisi için arzular ve ona ancak lâyık olduğu için kulluk eder. Her şeyde Hakk'ı gören arif kaderdeki ilâhî sırrı sezer. İyiliği yayma ve kötülüğe en­gel olma 979 konusunda daima hoşgörülü dav­ranır; müjdeler, korkutmaz; kolaylaştı­rır güçleştirmez. Hatta o. ölüm korku­sunu yenecek kadar yiğittir. Arif bâtılı sevmekten kurtulduğu için cömert, ken­disini beşerin en aşağısı gördüğü için alçak gönüllü, zihni Hak ile meşgul ol­duğu için kinden uzaktır.

Görüldüğü gibi süfîler ile İslâm filo­zoflarının çoğunluğu-marifete ulaşma­nın metodu konusunda az çok farklı düşünseler de-arifin nitelikleri ve ulaştığı nokta hususunda aynı düşünceyi pay­laşmış bulunuyorlar.

İslâm kültür tarihinde, tasavvufa dair tabakat kitapları yanında, ariflerin özel­likle söz, hal ve hareketlerini, kerametle­rini ihtiva eden birçok menâkıbnâmeler yazılmıştır. Eflâkî’nin Menâkıbül-Zari­fin'i, Tüsterî'nin Mevd eizü'1-‘ârifîn'i. Kadı Muhammed'in Silsiletü'I-'ârifîn'i, Muhammed Gaznevi’nin Ravzatü'l- câri-fîn'l Rızâ Kulı Hidâyetin Riyâzü'l-dri-fîn'i bu türden eserlerin en meşhurları­dır. 980

Bibliyografya:



1- Hakîm et-Tirmizî, Hatmü'l-evliyâ’ (nşr. Os­man İsmail Yahya). Beyrut 1960, s. 452, 453, 481.

2- Serrâc. el-Lüma s. 57, 58, 61, 63, 75.

3- Kelâbâzî, et-Ta'arruf, s. 66, 137.

4- Sülemî, Taba­kat, s. 112, 157.

5- İbn Sînâ. el-lşârât, II, 790, 799-801, 810, 846-850.

6- Kuşeyrî. er-Risâle, s. 601.

7- Hücvîrî, Keşfü'l-mahcûb, Kahire 1974, II, 516-518.

8- Herevî. Tabakat, s. 635.

9- Gazzâlî, İh­ya', III, 405.

10- IV, 309-310.

11- Gazzâlî, Fayşalü't-tef­rika. Kahire 1319, s. 60.

12- Attâr, Tezkiretü'l-evliyâ*, s. 665.

13- Sühreverdî, Heyâkilü'n-nûr, Ka­hire 1335, s. 28, 40-44.

14- İbnü'l-Arabî, et-Fütühât, IV, 43.

15- İbn Kayyım el-Cevziyye, Medâricüs-sâlikîn, Beyrut 1403/1983, III, 257, 355-356.

16- Tehânevî. Keşşaf, II, 995-999.

17- Kasım Ganî, Tâ­rihi Tasavvuf, Tahran 1340 hş. s. 409, 411.

18- İbrahim Medkûr, Fil-Felsefeti'l-lslâmiyye, Ka­hire 1983, I, 46-47, 53-56.



Yüklə 1,49 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   29   30   31   32   33   34   35   36   ...   41




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin