Bizim sayfa (Edirne İl Müftülüğü tarafından hazırlanmıştır) Emanet ve Biz… Duamız



Yüklə 30.13 Kb.
tarix31.10.2017
ölçüsü30.13 Kb.

Bizim sayfa

(Edirne İl Müftülüğü tarafından hazırlanmıştır)

Emanet ve Biz…


slider1

Duamız:

Ya Rabbi ! Güven veren ve güvenilen Mü’min olmayı bizlere nasip eyle. Güvenli bir toplumun inşasında hadim olmayı nasip eyle. Ahlakımızı güzel eyle. Sevgi ve saygımızı İslam’a uygun eyle. Eylem ve söylemlerimizi başkalarının hidayetine vesile olacak işlerden eyle. Seni sevmeyi, senin sevdiklerini sevmeyi, seveceğin güzel işler yapmayı bizlere nasip ve müyesser eyle. İmanımızı kuvvetli, amellerimizi ihlaslı eyle. Bizleri dünya imtihanını kazananlardan eyle. Merhamet duygularımızı köreltme. Kardeşlik bağlarımızı kuvvetli kıl. Tüm insanlığın kurtuluşuna vesile olacak, İslam’ı ihyaya muktedir eyle. Gönüller yapmayı bizlere nasip eyle. Aziz şehitlerimizin makamlarını yüce, gazilerimize uzun ömürler nasip eyle. Vatanımızı ve tüm İslam alemini zalimlerin şerrinden muhafaza eyle. (amin)


Haftanın yazısı :
Emanet ve Biz…
Konuya emanet kavramı anlatılarak başlanır. Sonra emanet kavramının kitab ve sünnette geçiş şekli verilerek devam edilir. Akabinde Peygamberimize ve inananlara “emin-mü’min” denmesindeki hikmetler izah edilerek devam edilir. Emanetin çeşitleri Kurân-ı Kerim ve sünneti seniyyeden misallerle izah edilerek son verilir.

III- Konunun özet sunumu

Emanet, "emn” kökünden gelir. "Emn” ise korku ve endişeden emniyette, güvende olmaktır. Emanet, hıyanetin zıttı olarak güvenilir olma, bir kişiye geçici olarak bırakılan şey anlamında kullanılır.

Emanet kelimesi âyet ve hadislerde çok geniş anlamlarda kullanılmıştır. İnsanın, Allah'a, ailesine, içinde bulunduğu topluma, hayvanlara ve doğal çevresine, hatta insanlığa  karşı görev ve sorumluluklarından tutunuz da, korunmak üzere geçici bir süre için yanında bırakılan eşyaya varıncaya kadar hepsine emanet denmiştir. Özetle emanet, insanın sorumluluk alanına giren her şey emanettir.

Peygamberlerde bulunması gerekli beş nitelikten birisinin "Emanet” olması, emanetin, mana ve önemini ifade etmektedir.  Bu sıfat, peygamberlerin her yönü ile güvenilir olduklarını  ifade eder.   Esasen insanların güvenmediği  bir kimsenin  peygamber olarak görevlendirilmesi düşünülemez. Çünkü peygamber, Allah ile kulları arasında elçidir. Böyle bir kimse güvenilir olmazsa  insanlar ona inanır ve söylediklerini dinler mi?

Peygamberimiz(s.a.), Mekke müşrikleri tarafından daha  peygamber olarak gönderilmezden önce "el-Emîn-güvenilir insan” olarak tanınmıştı. Mekkeliler onu bu  unvanıyla  tanırlardı. Peygamber olarak görevlendirilince, Mekke müşrikleri içinde bulundukları makam, mevki, saltanat gibi maddi ve manevi kazanç kaybına uğrayacaklarını düşündüklerinden ona düşman oldular ve onu ortadan kaldırmak için bütün güçlerini seferber ettiler. Onu öldürmek için bir araya gelen bu insanlar, birbirlerinden çok ona inanıyor, kıymetli eşyalarını, altın ve mücevherlerini ona emaneten bırakıyorlardı. Mekke'den Medine'ye hicret ettiği gece yanındaki emanetlerin sahiplerine verilmesi için Hz. Ali'yi bu sebeple yatağında bırakmıştı.

İnsanın  sorumluluk alanına giren her şey emanettir.  Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlığınızdan sorumlusunuz. Devlet Başkanı üstlendiği görevden sorumludur. Kişi ailesinin koruyucusu ve eli altında olanlardan sorumludur. Kadın, eşinin, evinin koruyucusu ve eli altında bulunanlardan sorumludur.  İşçi, işverenin malının koruyucusu ve eli altında bulunanlardan  sorumludur. Dikkat ediniz. Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlığınızdan  sorumlusunuz.” (Buharı, Cuma 11 c.1 s.215) Görüldüğü gibi hadis-i şerifte, kişilerin birbirlerine ve topluma karşı yükümlü bulundukları görevler noktasından "çoban” olarak ifade edilmesi; görevin kutsallığını ve içtenlikle yerine getirilmesinin gereğini ifade etmektedir.

Hiç şüphe yok ki, insanın ilk sorumluluğu, kendisini yaratan ve akıl gibi üstün yetenekler veren Allah'a karşı olan sorumluluğudur. Allah  Teâlâ  insanlara bu sorumluluklarını Kurân-ı Kerim'de şöyle hatırlatmaktadır: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arzettik. Onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insanoğlu yüklendi. O gerçekten çok zalim ve cahildir.” Ahzap, 2/ 72

Ayeti Kerimede bahsedilen “emanetler”, sadece dini emir ve yasaklar olmayıp insanın sorumlu tutulduğu, kendi maddi ve manevi varlığı, aile ve çocukları, yaşadığı ve havasını teneffüs ettiği, kaynaklarından istifade ettiği dünyamız ve içinde olan insanı, hayvanı ve çevresiyle bütün alanları kapsamaktadır. Bu sorumluluk yüklenen her insan “çoban” ve elinin altında bulunan sürüyü iyi büyütüp yetiştirecek, kurda kuşa kaptırmayacaktır. Aksi takdirde şu ayetin muhatabı olmaktan kendini kurtaramaz. "Ey iman edenler! Allah'a ve peygamberine hainlik etmeyiniz ki bile bile kendi emanetlerinize hıyanet etmiş  olmayasınız.” Enfâl, 8/ 27. Bu ayette, yukarıda Kurân-ı Kerim ve Sünnette sınırları çizilen ve insanın yüklendiği bu “emanet”’e karşı görevini yapmamış olanların emanetlerine hıyanet ettikleri açıkça belirtilmektedir. Halbuki hainlik ve yalan mü'minde bulunmaz. Nitekim Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "İki özellik vardır ki bunlar mü'minde huy haline gelmez. Hıyanet ve yalandır.” (Ahmed b. Hanbel, c. 5, s.252)

Mü'minin yüklendiği emanetlerden birisi de kamuya ait işlerdir, yani devlet işleridir. Kur'an-ı Kerim,  devlet işlerinin bir emanet olduğunu dolayısıyla da işi, önce ehline verilmesini emretmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Allah (c.c.) size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz vakit, adâletle hükmetmenizi emrediyor. Allah (c.c.) size ne kadar güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi bilen ve görendir.” Nisâ, 4/ 58

Bu âyet-i kerîme emanetlerin ehline verilmesini emrediyor ve ehliyetli  olan kimseden emanetin alınmamasını istiyor. Âyet-i  kerime, devlet işleri için ehliyetin dışında başka bir şey kabul etmiyor. Aklın da kabul ettiği bu değil mi? Eğer maksat kamu işlerinin aksamadan düzenli bir şekilde yürütülmesi ise bu işe ehil olan birisini getirmek gerekir. Bir adam Peygamberimize gelerek sorar: Ey Allah'ın Resûlü, kıyâmet ne zaman kopacak? Peygamberimiz: “Emânet zayi olduğu zaman kıyâmeti bekle” buyurur. Adam bunu anlayamamış olacak ki tekrar  sorar: Emânetin zayi olması nasıl  olur? Bunun üzerine Peygamberimiz: “İşler ehil olmayan kimselere verildiği zaman kıyâmeti bekle” buyurur. (Buharî, Rikak, 35, c.7 s. 188.)

İnsan olarak, Allah'ın en seçkin yaratığı olarak pek çok emanetler taşımaktayız. Bunların hepsini saymak için yeterli zamanımız yoktur. Ancak bunlardan önemli olan bazılarına işaret etmekle yetineceğiz.

Ailemiz ve çoluk çocuğumuz önemli emânetlerimiz arasındadır. Çocuklarımızın eğitilmesi, her türlü zararlı akımlardan uzak tutularak, dinimiz, vatanımız ve milletimiz için yararlı olacak şekilde yetiştirilmesi görevlerimiz cümlesindendir.Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır: "Ey mü'minler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar  olan cehennemden koruyun.” Tahrim 6/ 66

Müslüman anne ve baba çocuklarının dinî terbiyelerine, vatan ve millet sevgisiyle dopdolu olarak yetişmelerine, kabiliyetlerine göre ya ilmi ya da uygun bir alanda geleceğe hazırlanmalarına özen göstermeli ve ahlâklı edepli birer insan olarak topluma kazandırmalıdırlar. Bu görevlerini ihmal eden anne ve babaların sonradan büyük pişmanlık duyacakları kaçınılmazdır. Zaman zaman basına ve televizyon ekranlarına yansıyan, okunması ve izlenmesi bile üzüntü veren olaylar bu görevin ihmali sonucu meydana gelmektedir. Nitekim Peygamberimiz: "Hiçbir baba çocuğa güzel terbiyeden daha üstün bir hediye vermiş  olamaz.” (Tirmizî, Birr, 33 (1952)c. 4 s.338) buyurmuştur.

Sağlığımız da bir emânettir. Sağlığımıza zarar veren her şeyden korunacağız. Hayatın  tadı, ibadetin zevk ve neşesi, vücut sağlığına bağlıdır. Sağlığı yerinde olmayan bir müslüman, Allah'a anne ve babasına, ailesine, vatan ve milletine karşı olan görevlerini gereği gibi yerine getiremez. Bu sebepten ötürü yüce dinimiz, sağlığa büyük önem vermiş, onu tehdit eden her türlü uyuşturucu maddeleri yasaklamıştır. peygamberimiz, sağlıklı, kuvvetli mü'minin zayıf mü'minden daha hayırlı olduğunu bildirmiştir. Şöyle buyuruyor: "Ölümden önce hayatının, hastalığından evvel sağlığının, meşguliyetinden önce boş vakitlerinin, ihtiyarlığından önce gençliğinin, yoksulluğundan önce zenginliğinin kıymetini bil.” (Beyhâkî, Şuabü'l- Îman, 7/263; Fethu’l-Bari Şerhu Sahihi Buharı, 13/10 )

Malımız ve servetimiz bize emanettir. Bir gün geçici dünya hayatına vedâ ederken malımızı ve her şeyimizi burada bırakacağız. Ancak Allah'ın huzurunda hesap verirken malımızı nereden kazanıp nereye harcadığımızın hesabını vereceğiz. Nitekim peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır: "Hiç kimse kıyâmet günü (beş şeyden) ömrünün nerede ve ne sûretle tükettiğinden, gençliğini nerede ve nasıl yıpratıp çürüttüğünden, malını nasıl kazanıp nerelere harcadığından, elde ettiği bilgi ile ne yaptığından sorguya çekilmedikçe Allah'ın yüce katından ayrılamayacaktır.” (Tirmizî, Kıyâme, 1 (2416) c.4 s. 612)

Vatan bir emanettir. Vatan bir toprak parçasıdır, ama her toprak parçası vatan değildir. Vatan, uğrunda şehitlerin kanlarını akıttıkları toprak parçasıdır. "Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.” sözü bunu güzel ifade etmektedir. Vatan bir müslümanın her şeyidir. Çünkü din, namus, şeref ve bağımsızlık gibi kutsal değerler ancak vatan sayesinde kazanılabilir. Bu sebeple atalarımız “Vatan sevgisi imandandır” demişlerdir.

İşte atalarımız bu cennet vatanı, uğrunda şehit olarak, kanlarını akıtarak bize emanet etmişlerdir.  Bu emaneti korumak bizim görevimizdir. Bu güzel vatanı bir taraftan düşmandan korurken diğer taraftan onu imar edip güzelleştirecek ve bizden sonrakilere korumak üzere teslim edeceğiz.

Doğa da bir emanettir. Allah dünyamızı bir denge içinde yaratmıştır. Nitekim Allâh Teâlâ Kurân-ı Kerim'de böyle buyurmuştur: “Göğü Allah yükseltti ve mîzanı (dengeyi) O koydu. Sakin dengeyi bozmayın”. (Rahman, 55/ 7-8) Doğal denge bozulduğunda karalarda, sularda ve havamızda çok büyük sorunlar çıkacaktır. Yaşadığımız çevrenin kara, hava,su, bitki ve hayvanlarıyla doğal dengesini iyi koruyamazsak, karşılaşacağımız maddi ve manevi sıkıntıların sorumlusu bizler olacaktır. Nitekim bu husus açık ve net olarak Kurân-ı Kerim'de dikkatlerimize sunulmakta ve insanlar ikaz edilmektedir: “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (Ahzab,33/ 72) Bu nedenle ormanlarımızı, bitki örtülerimizi iyi korumalı, toprağımızın kalitesinin kimyasal bazı terkiplerle bozulmasına fırsat vermemeli, tatlı su ve denizlerimizi muhafaza etmeli, soluduğumuz havanın kirlenmemesi için yakıtlarımızı kaliteli seçmeli, havayı kirleten araç ve sanayi tesislerinin bakımını iyi yaptırmalıyız. Yaban hayatının bitmesinin önüne geçmek için gelişi güzel avlanmalara fırsat vermemeliyiz.

İnsan denilen varlığın hayatını onurlu bir şekilde sürdürebilmesi için vazgeçilmez kabul edilen temel hakları vardır. Din, can, akıl, nesil ve mal güvenliği bu hakların en önde gelenleridir. Söz konusu haklar, İslâm hukuk doktrininde zarûrât-ı diniyye (Dinin vazgeçilmez temel değerleri) şeklinde nitelendirilmiştir. İnsanlara sağlanan bu haklar dokunulmazdır. Belirtilen dokunulmazlığı, din, cinsiyet ve ırk gibi kriterlere bağlı değildir. İnsanın sahip olduğu bu haklar, kişinin sırf insan olduğu için doğuştan kazandığı, vazgeçilmez, devredilmez haklardır. Bu haklara yöneltilen haksız saldırılara karşı nitelik ve niceliği değişse de çeşitli türden yaptırımlar konulma gereği duyulmuş ve hemen hemen her hukuk sistemi tarafından tarih boyunca bu doğrultuda düzenlemeler yapılmıştır. Ancak şunu belirtelim ki, günümüz dünyasında bu haklar, teorik olarak dokunulmaz kabul edilmekle beraber, pratikte söz konusu hakların dokunulmazlığını ihlal eden nice örnekler müşahede etmekteyiz.

Yaygın tanımına göre din ve vicdan hürriyeti, kişileri istedikleri dini serbestçe seçmeleri, seçtikleri dinin kurallarını hiçbir müdahale ve sınırlamaya maruz kalmadan uygulamaları, bu konuda eğitim alma, eğitme, başkalarına anlatma ve telkin etme, bunu sağlayacak ölçüde sivil örgütlenme haklarını ifade eder.

İman, her şeyden önce içten benimseme ve gönüllü inanma meselesidir. İslâm’da, insanlara inanma ya da inanmama özgürlüğü tanınmıştır. Nitekim,

De ki: “Gerçek Rabbinizdendir.” Dileyen inansın dileyen inkâr etsin...” (Kehf, 18/29.) âyeti bu gerçeği dile getirmektedir. Herkes, dilediği gibi inanabilir. Kişilerin iradelerine bu noktada müdahale edilmemiştir. İnsanlar, kendi iradeleri doğrultusunda inanma ya da inanmama özgürlüğüne sahiptir. Şunu belirtelim ki, kişinin küfrü benimsemesi dünyevî bakımdan bir cezayı gerektirmez. Başka bir ifadeyle, kişilerin İslâm dini dışında herhangi bir inancı benimsemeleri, hukuki anlamda suç değildir. Ancak Allah Teâlâ, başta akıl gibi bir nimet vermekle diğer yaratılanlara üstün kıldığı insanı, kendisine ibadet için yarattığını (Zâriyât, 51/56.) ifade buyurmaktadır. Dolayısıyla insanın kendi iradesiyle hak yolu (İslâm) seçmesi onun yaratılışının temel hedefidir. İnsanın bu hedefe ulaşması için tarihi süreç içinde Allah (c.c.), onu doğru ve yanlışı seçmede etkin olmakla beraber yeterli olmayan akılla baş başa bırakmamış, aynı zamanda doğru ve yanlışı (hak-batıl) ona öğretecek, bildirecek peygamberleri de göndermiştir.

İslâm, her zaman, din ve inanç özgürlüğünü savunmuş, dinde zorlama yapılamayacağı ilkesini titizlikle korumuştur. Başka dine mensup çocuklarını İslâm’a girmeleri için zorlayan kişilerin ikaz edilmeleri, Müslümanların mescidinde bile diğer din mensuplarının ibadetine Hz. Peygamberin izin vermesi örnekleri (Hamidullah, İslâm Peygamberi, İstanbul 1990, I, 620.), İslâm’da inanç özgürlüğünün boyutu konusunda bize ışık tutmaktadır. Ancak İslâm’da, yanlış ya da batıl inanca sahip kimselere, ikna ve güzellikle bu inançlarının hatalı olduğunun anlatılması da bir görevdir. Bu anlatımın (tebliğ), inanç özgürlüğüne müdahale şeklinde algılanmaması gerekir. Çünkü tebliğ, zor kullanma değil güzellikle ikna temeli üzerine oturtulmuştur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de

Ey Muhammed! Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır, onlarla en güzel şekilde mücadele et; doğrusu Rabbin kendi yolundan sapanları daha iyi bilir.”( Nahl, 16/125.) âyeti belirttiğimiz bu hususu ifade etmek suretiyle İslâm’ın tebliğ metodunun temelini de bizlere yansıtmaktadır. Bu anlatım ya da tebliğ misyonunu üstlenen kişi, asla zor kullanamaz. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de, bu durum

Dinde zorlama yoktur; artık hak ile batıl iyice ayrılmıştır....”( Bakara, 2/256.) , âyetiyle dile getirilmektedir.



Allah (c.c) bizleri istikametten ve doğruluktan ayırmasın..Güven veren, güvenilen Müslüman olmayı nasip etsin ( amin )

Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə