Charlie’nin Çikolata Fabrikası



Yüklə 192.43 Kb.
səhifə1/2
tarix12.08.2018
ölçüsü192.43 Kb.
  1   2



12 Ağustos 2005’te sinemalarda.
Charlie’nin

Çikolata Fabrikası

“Charlie and the Chocolate Factory



Charlie Bucket, okula giderken ve okuldan dönerken olmak üzere, günde iki kez fabrikanın kapılarının önünden geçmek zorundaydı. Ve bunu her yapışında, çok çok yavaş yürür, derin soluklar alarak çevresini saran enfes çikolata kokusunu içine çekerdi. Ah ne de çok severdi o kokuyu! Ah bir de ne çok isterdi fabrikanın içine girip, ne ye benzediğini görebilmeyi.
- Roald Dahl

Charlie and the Chocolate Factory/Charlie’nin Çikolata Fabrikası

Ünlü yönetmen Tim Burton’ın canlı hayalgücü bu kez de, eksantrik çikolatacı Willy Wonka (JOHNNY DEPP) ile Wonka’nın olağanüstü fabrikasının gölgesinde yaşayan yoksul ailenin iyi yürekli çocuğu Charlie Bucket’ı (FREDDIE HIGHMORE) konu alan Roald Dahl klasiği “Charlie and the Chocolate Factory/Charlie’nin Çikolata Fabrikası” için iş başında.

Çoğu geceler Bucket ailesinin evinde, akşam yemeği olarak bol sulu lahana çorbası vardır. Charlie bu yemeği annesi (HELENA BONHAM CARTER), babası (NOAH TAYLOR), büyükannesi ve büyükbabasıyla paylaşmaktan mutludur. Evleri küçük, köhne ve eski olmakla birlikte sevgi doludur. Charlie’nin her gece penceresinden son gördüğü şey büyük fabrikadır ve küçük çocuk uykuya dalmadan önce fabrikanın içinin nasıl olduğuna dair hayaller kurar.

Neredeyse on beş yıldır, kimse ne herhangi bir işçinin fabrikaya girip çıktığını, ne de Willy Wonka’yı görmüştür; yine de burada, esrarengiz şekilde, yüklü miktarda çikolata üretilmekte ve dünyanın dört bir yanına gönderilmektedir.

Bir gün Willy Wonka beklenmedik bir duyuru yapar: Ünlü fabrikasının kapılarını açacak ve tesadüfen seçilmiş beş Wonka çikolatasının içine saklanmış altın biletleri bulan beş çocuğa “fabrikanın tüm sırlarını ve sihrini” gösterecektir.

Charlie’nin ailesi onun kazananlardan biri olarak görebilseler çok mutlu olacaklardır ama bu düşük bir ihtimaldir, çünkü senede yalnızca bir kez, o da doğum gününde olmak üzere Charlie’ye tek bir çikolata alabilmektedirler.

Aslında, dünyanın dört bir yanından birer birer altın bileti bulan çocuklarla ilgili haberler gelmeye başladığında, Charlie’nin umutları günden güne azalmaktadır. Önce, bütün gün ağzını şekerlemelerle doldurmaktan başka bir şey düşünmeyen pisboğaz Augustus Gloop’un haberi gelmiştir. Ardından, babası istediği şeyi almadığı zaman tepinmeye başlayan şımarık Veruca Salt’ın kazandığı duyulmuştur. Sonra, vitrinindeki kupalardan başka hiçbir şeyi umursamayan şampiyon sakız çiğneyici Violet Beauregarde’ın, son olarak da, sürekli olarak herkesten nasıl daha akıllı olduğunu göstermeye çalışan huysuz Mike Teavee’nin haberi ulaşmıştır.

İşte o anda, müthiş bir şey olur. Charlie karla kaplı caddede biraz para bulur ve en yakın dükkandaki Wonka Ürünü Leziz Yumuşak bir Şekerleme alır. Tek düşünebildiği şey, kendisinin ne kadar aç, alacağı şeyinse ne kadar lezzetli olduğudur. İşte oradadır: Aldığı şeyin ambalajının altında altın bilet parlamaktadır. Bu son bilettir. Charlie fabrikaya gidecektir! Büyükbabası Joe (DAVID KELLY) bu haber karşısında öylesine heyecanlanır ki adeta gençleşir ve yatağından fırlar. O anda hatırladığı tek şey, Willy Wonka’nın fabrikanın kapılarını kasaba halkına tamamen kapamasından önce orada çalıştığı mutlu zamanlardır. Aile, Charlie’ye hayatının macerası olacak bu serüvende Büyükbaba Joe’nun eşlik etmesi gerektiğine karar verir.

İçeri girdikten sonra, birbiri ardına inanılmaz şeyler gören Charlie’nin gözleri kamaşır: Wonka’nın kendi icadı olan ışıltılı aletlerden, sürekli olarak yeni ve farklı şekerlemeler çıkmaktadır. Neşeli Oompa-Loompa ekiplerinden bazıları, köpük köpük çikolata şelalelerinin ardındaki karamela dağlarından şekerleme çıkarmakta, bazıları da yarı saydam, burma şekerden ejderha başlı bir tekneyle bir çikolata nehrinde ilerlerken şeker çubuklarının ve naneli şekerden yapılmış çimlerin yanından geçmektedirler. Fundalıklarda yetişen kirazlı lokumlar dolgun ve tatlı görünmektedir. Başka bir yerde, yüz tane eğitimli sincap, minik taburelerin üzerinde, herhangi bir makineden çok daha hızlı biçimde, dilim çikolatalar için fındık fıstık ayıklamaktadır; ve Wonka da inanılmaz cam asansörüyle yatay, dikey, çaprazlama, ve aklınıza gelebilecek her yönde geniş ve fantastik fabrikasında gezinmektedir.

Willy Wonka’nın kendisi de neredeyse dikkat çekici icatları kadar ilginçtir. Willy kibar ama son derece sıradışı bir evsahibidir. Sanki şekerlemeden başka hiçbir şey düşünmüyor gibidir. Buna tek istisna, ara sıra, birden bire, uzun zaman önce olmuş ama pek anlatamadığı şeyler düşündüğü zamanlardır. Wonka’nın yıllardır fabrikadan dışarı adım atmadığı söylenmektedir. Onun gerçekte kim olduğu ve hayatını neden şekerleme yapmaya adadığı ise Charlie’nin ancak tahminlerde bulunabileceği konulardır.

Bu arada, diğer çocuklar da yozlaşmış bir grup olduklarını kanıtlarlar: Öylesine kendi havalarındadırlar ki Wonka’nın yaratımlarını pek takdir etmezler. Açgözlü, şımarık, cimri ve ukala kişilikleri tur daha bitmeden onları birer birer çeşitli belalara sürükler ve gruptan koparır.

Geriye sadece küçük Charlie Bucket kaldığında, Willy Wonka esas sırrı açıklar: En büyük ödül fabrikanın anahtarıdır. Ailesinden uzun süredir ayrı kalmış olan Wonka, şekerleme imparatorluğunu, hayatını adadığı bu işi devam ettirebileceğine güvendiği birine devretme zamanının geldiğini hissetmektedir ve bu yarışmayı o özel çocuğu bulmak için düzenlemiştir.

Ama asla tahmin edemediği şey, inanılmaz cömertliğinin karşılığında daha da değerli bir şey kazanacağıdır.

Warner Bros. Pictures, Village Roadshow Pictures işbirliğiyle bir Zanuck Company/Plan B Production yapımı olan Tim Burton filmi “Charlie and the Chocolate Factory/Charlie’nin Çikolata Fabrikası”nı sunar. Roald Dahl’ın aynı adlı kitabına dayanan filmin başrolünde Johnny Depp, diğer rollerinde ise Freddie Highmore, David Kelly, Helena Bonham Carter, Noah Taylor, Missi Pyle, James Fox, Deep Roy ve Christopher Lee yer alıyor. Tim Burton’ın yönettiği filmin senaryosu John August’a ait. “Charlie and the Chocolate Factory/Charlie’nin Çikolata Fabrikası”nın yapımcıları Brad Grey ve Richard D. Zanuck, yönetici yapımcıları ise Patrick McCormick, Felicity Dahl, Michael Siegel, Graham Burke ve Bruce Berman.

Filmin görüntü yönetmenliğini Philippe Rousselot A.F.C./A.S.C., yapım tasarımını Alex McDowell, kurgusunu Chris Lebenzon A.C.E., kostüm tasarımını Gabriella Pescucci, müziğini ise Danny Elfman gerçekleştirdi.

Charlie and the Chocolate Factory/Charlie’nin Çikolata Fabrikası”nun dünya çapındaki dağıtımını bir Warner Bros. Entertainment kuruluşu olan Warner Bros. Pictures, bazı bölgelerde ise Village Roadshow Pictures üstlenecek.



www.charlienincikolatafabrikasi.com
Roald Dahl’ın Klasik Hikayesinden Beyaz Perdeye
Charlie’nin Çikolata Fabrikası”nı beyaz perdeye aktarırken, yapımcılar Brad Grey ve Richard Zanuck’un ne tür bir işe kalkıştıkları hakkında fazla bir fikirleri yoktu. “Sadece yapımcı değil stüdyo yöneticisi olarak da, tüm kariyerim boyunca giriştiğim bütün işlerden çap, boyut ve hayalgücü anlamında daha büyüktü.” diyen Zanuck, “Driving Miss Daisy”yle Oscar ve 1991 yılında da Akademi’nin Thalberg Ödülü’ne layık görüldü.

Hâlen Paramount Pictures Motion Picture Group’un yöneticisi ve yönetim kurulu başkanı olan, dört kez prestijli George Foster Peabody Ödülü’nün yanı sıra, “ The Sopranos”la hem Emmy, hem Altın Küre alan ve bağımsız yapımcılık yaptığı süre içinde 17 kez Emmy adayı olan Grey, “Elimizde görsel açıdan kesinlikle nefes kesici olabilecek bir kitap vardı ve bunu Roald’ın takdir edeceği bir şekilde, onun eserine akıttığı yüreğinden taviz vermeden gerçekleştirme düşüncesi bizi heyecanlandırıyordu” diyor ve ekliyor “Senaryonun doğru olması ve proje için bizimle aynı hisleri taşıyan bir kadro oluşturmak için büyük zaman harcadık”.

Yapımcılar, ayrıca, merhum Roald’ın eşi ve 1990’daki vefatından sonra mirasının sorumlusu olan Felicity Dahl’le de işbirliği yaptılar. Grey, “Onun desteği olmadan bu film olmazdı” diyor.

Filmin baş yapımcılarından Dahl ne denli büyük çaplı bir işe giriştiklerini şu sözlerle anlatıyor: “Böyle bir uyarlama cesaret gerektiriyor çünkü dünyada bu hikayeyi okumamış ya da en azından bilmeyen bir çocuk olduğunu düşünemiyorum. Her çocuk Charlie olmak ister”. Oluşturulan yaratıcı ekipten ve Roald’ın orijinal görüntülerinin böylesine büyük çaplı bir şekilde hayata geçirilmesinden büyük memnuniyet duyan Felicity Dahl, “Roald Dahl, Johnny Depp ve Tim Burton ideal bir bileşim oluşturuyorlar; kesinlikle mükemmel ve tamamen uyum içindeydiler”.

1964’te yayımlanan Charlie and the Chocolate Factory kısa süre önce yayınlanışının 40. yıldönümünü kutladı. Çocukların olduğu kadar yetişkinlerin de sevdiği kitap, bu 40 yıl zarfında, dünya çapında 13 milyon sattı ve 32 dile çevrildi. Yıllara meydan okuyan popülaritesi, yazarın çocukları ne kadar iyi anladığı, takdir ettiği ve onlarla iletişim kurduğunun göstergesi. Grey bu konuda, “Okurlarını ne küçümsedi, ne de zekalarını hafife aldı” diyor.

Willy Wonka’yı canlandıran Johnny Depp, Dahl’ın “yazınındaki beklenmedik gelişmeler”i özellikle takdir ettiğini söylüyor ve “Belli bir yöne gittiğini düşünüyorsunuz, sonra birden bire karşınıza bir başka alternatif, bambaşka bir güzergâh çıkıyor ve sizi düşündürüyor. Charlie’nin Çikolata Fabrikası’nın özünde harika bir ahlaki hikaye var. Ama aynı zamanda sihir ve eğlence dolu”.

Çocuklar arasında büyük popülariteye sahip olsa da, kitabın yetişkin hayranlarının ortak görüşü kesinlikle “bunun bir çocuk kitabından fazlası olduğu”. Zanuck da bu fikri şu sözlerle destekliyor: “Çılgın bir serüven olduğuna şüphe yok; şekerlemeli bir eğlence evi, ama daha derin duygusal göndermeler taşıyor. İlk baştaki kimliği ve hikayenin sonunda küçük Charlie’yle bağlantısının sonucunda dönüştüğü hâliyle Wonka karakteri, çok dokunaklı. Herkesin yüreğine dokunan bir fantezi”.

Sıra yönetmen tercihine geldiğinde, Tim Burton ideal seçimdi. “Çalışmalarına baktığınızda, böyle bir hikaye için çok uygun olan, devamlı bir zeka ve ustalık seziliyor” diyen Grey, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Tim de, Dahl gibi, izleyicisinin kapasitesini hafife almayanlardan. Daha ilk konuşmamızda Tim’in bir Dahl hayranı olduğu ve kitaba olabildiğince sadık kalacağı açıktı; bu bizim hislerimizle paralellik gösteriyordu”.

“Kitabın ilginç yönlerinden biri çok canlı bir havaya ve duyguya sahip, ve çok net olması; yine de yoruma yer bırakıyor” diyen Burton, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Kendi hayalgücünüze yer bırakıyor ki bence bu, Dahl’ın hikayeci olarak güçlü yönlerinden biri”.

Yönetmen, “Bazı yetişkinler çocuk olmanın nasıl bir şey olduğunu unutuyorlar. Roald unutmadı” diyor ve ekliyor: “Dolayısıyla, hikayelerinde size kendi hayatınızdaki insanları ve birlikte okula gittiğiniz çocukları hatırlatan karakterler var; ama aynı zamanda, eski tür arketip mitoloji ve peri masallarına da dayanıyor. Duygu, mizah ve maceranın zamandan tamamen bağımsız bir karışımı ve bence bu yüzden kalıcı. Dahl, o yaşlarda olmanın nasıl bir şey olduğunu çok canlı bir şekilde hatırlıyor ama çalışmasını bir yetişkinin bakış açısıyla oluşturuyor. Bu yüzden, kitabını her yaşta tekrar okuyabilir ve yaşınız ne olursa olsun ondan farklı şeyler alabilirsiniz”.

Burton, Felicity Dahl’le daha önce, yine Roald’ın kitaplarından birinden uyarlanan 1996 yapımı animasyon fantezi macera “James and the Giant Peach”te birlikte çalışmıştı. Bu yüzden, Bayan Dahl, “Charlie”de Burton’ın görev almasından özellikle memnun, çünkü yönetmende merhum eşinin benzersiz “yaratıcılık ve mizah anlayışı”nın yansımalarını gördüğünü söylüyor ve ekliyor: “Keşke Roald burada olup, filmde Tim’le birlikte çalışabilseydi, çünkü birlikte muhteşem olurlardı”.

Zanuck “Elimizde bu iki dahi beynin karışımı vardı. Tim, yazarın hedeflerini titizlikle inceledi ve bunlara kendi olağanüstü becerisini akıttı”.

Ön yapımın ilk evrelerinde, Burton, Dahl ailesinin evini ziyaret etti ve Roald’ın tüm yazın çalışmalarını yaptığı, küçük ve ısıtmasız çalışma kulübesini gezdi. Evin gürültü patırtısından uzak olan bu yer yazarın sade sığınağıydı. Burton, Charlie Bucket’ın köhne evi için kendi yaptığı tasarımlarla bu yapının arasındaki benzerliğe çok şaşırdı. Felicity Dahl da yazarın Bucket evi için muhtemelen buradan esinlendiğini doğruladı. Bu deneyimi çok sarsıcı bulan Burton şunları söylüyor: “Bana ikimizin kesinlikle aynı dalga boyunda olduğunu hissettirdi. İki yapının birbirine bu kadar benzemesi çok tuhaftı. Hatta Roald karton parçalarını rulo yaparak kendine derme çatma bir çalışma masası yapmıştı. Kendisiyle tanışma fırsatım hiç olmadı, ama sırf çalışmaları sayesinde aramızda bir tür bağ olduğunu hissediyorum”.

Senarist John August’ın (“Big Fish”) da Roald Dahl’le özel bir kişisel bağı var.

August bunu şöyle aktarıyor: “Üçüncü sınıftayken, ünlü birine mektup yazmamız gerekiyordu. Hemen herkes o zamanlar başkan olan Jimmy Carter’ı seçti, ama ben Roald Dahl’ı seçtim çünkü en sevdiğim kitap Charlie’nin Çikolata Fabrikası’ydı. İnanılmaz ama ondan bir kartpostal geldi. Henüz on yaşındaydım ve bu benim bir yazarla ilk temasımdı. Bana yazar olmak için ilham veren şeylerden biriydi. Yani, onun kitabını sinemaya uyarlamak benim için büyük bir onur ve sorumluluktu”.

August kendisine hikayede en dokunan şeyin ne olduğunu da şu sözlerle açıklıyor: “Charlie fakir olduğu ve yiyecek fazla bir şeyleri olmadığı halde, küçük bir evde çok sevdiği insanlarla yaşıyor: Annesi, babası, ve büyükanne ve büyük babasıyla. Bu büyük nimete sahip her çocuk bence çok şanslıdır”.

Hem kitaptan, hem de yapımcılardan onay alan August, hikayenin zaman ve mekandan bağımsızlığını korudu. Grey, “Zamandan bağımsız. Bugün ya da 40 yıl önce olması fark etmez. Buradaki mesaj kendinize ve başkalarına dürüst olmanız, ve başkalarına size davranılmasını istediğiniz gibi davranmanız gerektiği. Bu altın kural asla eskimez” diyor.

Burton ve August, çocukluğuna bir bakış sunarak Wonka karakterine bir nüans eklediler. Geriye dönüş sahnelerinde, çocuklar ebeveynlerinden birinin eşliğinde (ya da Charlie’nin durumunda olduğu gibi büyükbabasıyla) fabrikayı gezerken, Willy geçmişinden çok önemli bazı anları ve kasabanın dişçisi olan sert babası Dr. Wilbur Wonka’yla yaptığı konuşmaları hatırlıyor. Aşırı korumacı baba Wonka’nın oğluna şekerleme yemeyi yasakladığını görüyoruz. Küçük Willy’nin çikolata için duyduğu özlemin nasıl hayatı boyunca süren bir tutkuya dönüştüğünü ve Wonka şekerleme imparatorluğunu doğurduğunu bir hayal edin.

Burton, “Gerçi kitap ihtimallere ve okuyucunun yorumuna açık, ama biz filmin Wonka’nın eksantrikliğine bir çerçeve oluşturması gerektiğini hissettik. Onun neden böyle biri olduğuna ilişkin bir ihtimal sunduk ama fazla derinine inmedik. Neden böyle davranıyordu, bunu ardında ne vardı?”

Felicity Dahl de aynı görüşte olduğunu şu sözlerle belirtiyor: “Her kitabın sinemaya uyarlanırken biraz değişmesi gerekir. Önemli olan burada yapılan değişikliklerin hikayeyi başka bir yöne çekmek yerine onu pekiştirmesi, ve inanıyorum ki Tim’in yaptığı da buydu. Bir film yapması için Tim gibi birini seçmenizin nedeni yaratıcı yeteneğidir, dolayısıyla güveninizi ona sunmalısınız”.

Gezi sırasında Charlie’nin, Wonka’ya ilk yediği şekerlemenin tadını hatırlayıp hatırlamadığına ilişkin masum sorusu, ünlü çikolatacıda çok derinlere gömdüğü bazı duygular uyandırır. Daha sonra, Wonka, Charlie’ye ödüllerin en büyüğünü, yani fabrikanın kendisini ve tüm mucizelerini bırakmayı teklif ettiğinde, Charlie, eğer bu, ailesini geride bırakmak anlamına gelecekse kabul etmeyeceğini söyler. Bu cevap Wonka’yı bir an düşündürür. Belki de kendisi ailenin değerini hafife almıştır. Belki her zaman yarı aç gezen, ve yıkık dökük bir evde yaşayan Charlie, para ve çikolatadan daha değerli bir şeye sahiptir.

“İnsanların hep maddiyat ve başarı peşinde koştuğu şu dünyada, bu, küçük ama çok güzel bir mesaj” diyor Burton ve ekliyor: “Maddiyat var, ama bir de duygusal ve ruhani şeyler var. Bazen en önemli şeyler basit olanlardır”.


Willy Wonka, Charlie Bucket ve Bucket Ailesi İçin Oyuncu Seçimleri
Tim Burton, Willy Wonka rolünü uzun süreli arkadaşı ve sık sık beraber çalıştığı iki kez Oscar adayı Johnny Depp’e teklif ettiğinde, sözlerini tamamlamakta zorlandı. Depp konuşmayı şöyle aktarıyor: “Akşam yemeği yiyorduk ki bana ‘Seninle bir şey konuşmak istiyorum. Charlie’nin Çikolata Fabrikası’nın hikayesini biliyor musun? Onu film yapacağım ve oynamak ister misin….’ diye soruyordu ki cümlesini tamamlamasını bile bekleyemeden ‘Ben varım. Kesinlikle. Orada olacağım’ dedim. Hiç tereddüdüm yoktu”.

Dahl’in eserlerinin uzun süredir hayranı olan Depp, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Willy Wonka’yı canlandırmamın teklif edilmesi bile başlı başına bir onurdu. Ama Tim Burton tarafından seçilmek bunu ikiye katladı. Onun vizyonu her zaman inanılmazdır, tahmin edebileceğiniz her şeyin ötesindedir. Bu projede olması, kabul etmeden önce senaryoyu okumam gerekmediği anlamına geliyordu. Eğer Tim benden üç ay boyunca gözümü kırpmadan bir ampule bakacağım bir film çekmemi istese, yaparım”.

Çok vakit geçmeden, ikili Burton’ın ilk çizimlerine gömülüp, Wonka’nın görünümünü ve hikayedeki temaları tartışmaya başladılar, ve yönetmenin 1990 yapımı keskin fantezi yapımı “Edward Scissorhands/Makas Eller”de başrolü Depp’e vermesiyle başlayan yaratıcı ritim tekrar ortaya çıktı. Burton ve Depp, daha önce, eleştirmenlerin beğenisini kazanan “Ed Wood” ve “Sleepy Hollow”da da birlikte çalışmışlardı ve ikili hâlen durmalı-hareketli (stop-motion) animasyon filmi “Tim Burton’s Corpse Bride”da da birlikteler.

“Johnny pek çok açıdan harika bir karakter oyuncusu” diyor Burton ve ekliyor: “Jön görüntüsünde bir karakter oyuncusu. Benim ilk başta çarpıcı bulduğum şey, imajına pek aldırmayan, daha çok karakter oyuncusu olmaya ve değişik şeyler denemeye açık bir aktör olmasıydı çünkü bu onu çok ilgi çekici bir aktör yapıyor. Riskler almaya istekli. Onunla her çalışmamda karşıma farklı biri olarak çıkıyor”.

Grey de aktör için şunları söylüyor: “Muazzam içgörüye sahip bir aktör. Kitaba büyük saygısını ve karakterle nasıl özel bir şeyler yaratabileceğine ilişkin sezgisini projeye taşıdı. Bu rol için ondan daha uygun birini düşünemiyorum. Bazen doğru ve büyülü bileşim birlikte gelir ve inanıyorum ki burada olan da buydu: Roald, Tim ve Johnny”.

Her şeyden önce, Depp role “Wonka’ya büyük bir yakınlık” duyarak geldi.

15 yıl sonra ilk kez, sevgili fabrikasını bir varis bulabilmek için açan Wonka, insanlarla alışık olmadığı bir temasa girdiği için rahatsız. Depp’in de belirttiği gibi, “Wonka insanların önünde oyuncu yüzünü takınıyor ama içten içe bu temas ve yakınlıktan büyük tedirginlik duyuyor. Sanırım o mikrop fobisine sahip; o yüzden eldiven giyiyor, ve bu eldivenlere ek olarak sanki bir de maske takıyor. Gezi sırasında Wonka’nın kötü rol yaptığına, elindeki kağıtlardan okuduğuna tanık oluyoruz. Bence bu insanlarla fazla vakit geçirmeyi gerçekten istemiyor. Bana öyle geliyor ki daha ilk andan itibaren onlara rol yapmak ve yüzündeki gülümsemeyi korumak için içten içe bir mücadele veriyor”.

Depp sözlerini şöyle sürdürüyor: “Aynı zamanda, bir taraftan da P.T. Barnum gibi bir şov yıldızı olmak konusunda hakikaten heyecan duyuyor; örneğin, her an kendi icadı olan bir şeye dikkat çekerek ‘Hey, şuna bakın! Bakın ne yaptım, muhteşem değil mi?’ gibi şeyler söylüyor”.

“Willy Wonka eksantrik biri” diyen Zanuck ise, “Tuhaf, komik, mesafeli ama kırılgan biri; ilginç bir bileşim, hem çocuksu, hem de derin bir yönü var. Başka hiçbir aktör bu karaktere gereken derinliği, açıyı ve dinamizmi veremezdi. Johnny inanılmaz bir yetenek”.

Burton ve Depp, Wonka için en doğru görünümü yakalayabilmek için Oscarlı kostüm tasarımcısı Gabriella Pescucci’yle (“The Age of Innocence, Van Helsing”) çalıştılar ve ortaya 10 farklı pelüş ceket ve palto çıktı. Dahl’ın zamandan bağımsız öyküsüne ayak uydurabilmek için, gardırop, Pescucci’nin dediği gibi, “çağdaş, ama eski dünya stili taşıma” özelliğine sahip olmak zorundaydı”.

Depp, Wonka’nın saçı ve diğer küçük ama önemli ayrıntılar için bazı tercihler yaptı. “Saçlar daha ilk başta çok net biçimde gördüğüm öğelerden biriydi” diyen aktör, açıklamalarını şöyle sürdürüyor: “Şapka kolaydı çünkü doğrudan Quentin Blake çizimlerine dayanıyordu, ama saçlarını Prince Valiant tarzı bir şey olarak hayal ettim: Kısa bir kesim ve yüksek perçemler. Aşırı ve oldukça banal ama Wonka’nın muhtemelen havalı olduğunu düşündüğü bir model çünkü çok uzun zamandır bir başına yaşıyor ve daha iyisi nasıl olur bilmiyor, tıpkı kullandığı modası geçmiş argo kelimeler gibi”.

Kitapta Wonka’nın ışıl ışıl gözlerine ilişkin tasvirlere dayanarak, renklerde etkili bir boyut yaratması için Depp menekşe renginde lensler seçti. Aktör, Wonka’nın çocukluğunda gördüğü ortodonti tedavisiyle, dikkat çekecek kadar kusursuz dişleri olması gerektiğine de karar verdi. Buna bir de yıllarca kapalı bir yerde yaşamış olmasından kaynaklanan dikkat çekici solgunluğu da eklendiğinde, olağanüstü sıradışı ama pahalı zevkleri olan, ve yaşantısı kadar benzersiz bir konuşma ve sunuş tarzına sahip bir Wonka imajı ortaya çıkıyor.

Pescucci ana dili İtalyanca’yla “Willy Wonka é la persona fantastica (Willy Wonka harika bir kişi) !” diyor.

Charlie rolünü üstlenen Freddie Highmore, 2004’ün başarılı draması “Finding Neverland”den sonra bir kez daha Depp’le aynı seti paylaştı. “Charlie”nin yapımı başladığında 12 yaşında olan Highmore şimdiden “Five Children and It” ve “Two Brothers” gibi filmlerde başrol oynadı ve TNT mini dizisi “The Mists of Avalon”da Kral Arthur’ı canlandırdı.

Grey küçük aktör için şunları söylüyor: “Rolüne büyük duygu yüklüyor ama hiçbir zorlama görmüyorsunuz; onu çalışırken görmüyorsunuz. Gerçekten de yaşının çok üstünde bir yeteneğe sahip”.

Highmore’la çalışan herkesin bu ortak görüşüne Burton da katılıyor ve küçük aktör için “Tamamen doğal ve samimi. Yapaylığa kaçmadan, çok büyük bir ağırlığa sahip; oysa, bunu yapmak yetişkin bir aktör için bile çok zordur. Duyguyu konuşmadan ve hatta fazla uğraşmadan aktarma yeteneği var. Bu, yönetmenin, kişiye yapmasını söyleyebileceği bir şey değildir. Kişi o yeteneğe ya sahiptir, ya değildir. O yüzden Charlie rolünü oynayacak kişinin seçimi çok önemliydi”.

Highmore için, Charlie rolünün cazibesi karakterin “normal bir çocuk” olmasından kaynaklanıyor”. Küçük aktör bu konuda şunları söylüyor: “Özel yetenekleri ya da üstün nitelikleri yok. Aslında, o hiçbir şeyin fazlasına sahip değil, ailesi hariç. Yine de, her zaman düşünceli ve herkese karşı gerçekten iyi. Bu yüzden, dileği gerçek olup, fabrikaya gidince, bence insanlar onun adına seviniyor çünkü o bunu hak ediyor”.

Zanuck bu konuda, “Freddie bir saflık ve iyilik havası yayıyor” diyor ama küçük aktörün bunu fazla ileri götürmediğini söylüyor. Highmore’la ilk kez 1999’da Women Talking Dirty” adındaki İngiliz komedisinde birlikte çalışan Helena Bonham Carter, “İyilik sinemada çok sıkıcı olabilir. Esasen, Charlie doğru değerlere ve iyi bir yüreğe sahip. Şımarık değil ki bu onu diğer çocuklardan ayırıyor. Ama Freddie’nin buradaki başarısı Charlie’yi aşırı duygusal göstermemesi, zira böyle bir rolün en tehlikeli yanı budur” diyor.

Charlie’nin evi nasıl tam arkasında yükselen Wonka fabrikasının hakimiyetindeyse, küçük çocuğun hayalgücü de oranın içinde neler olabileceği düşüncesinin hakimiyeti altındadır. Yine de, gezideki ayrıcalıklı arkadaşlarının aksine, hayatından olduğu şekliyle memnundur. Highmore, “Her akşam lahana çorbası yediği ve lime lime olmuş bir kazak giydiği halde, Charlie’nin sevgi dolu bir ailesi var. Hiçbir şeyi yok gibi görünüyor, ama aslında şimdiden her şeye sahip” diyor.

Charlie eve prestijli altın biletle gelince, “Waking Ned Devine”den tanıdığımız David Kelly’nin canlandırdığı Büyükbaba Joe tekrar hayat buluyor. “Bunu yürüyüş ve konuşma şeklinde görebilirsiniz” diyor Zanuck ve ekliyor: “Büyükbaba Joe, Wonka fabrikayı kasaba halkına kapatmadan önce orada çalışıyordu; ve o günler onun altın çağıydı. Fabrikaya geri dönebilme fırsatı onu yataktan kaldırıyor ve tekrar hayata dönmesini sağlıyor”.

“David içeri adım attığında, olay bitmişti. O, Büyükbaba Joe’ydu. Ne inanılmaz bir aktör ve ne denli derin anlamlar taşıyan bir yüzü var; tıpkı bir sessiz film karakteri gibi” diyor Burton.

Kelly, Dahl’ın Charlie ile büyükbabası arasındaki özel ilişkiyi vurgulamasını çok takdir ediyor ve yazarın her yaşta bir değer gördüğünü dile getiriyor. Büyükanne ve büyükbabası kendisi daha doğmadan önce öldüğü için onları hiç tanıma fırsatı olmayan aktör, çocuklarının kendi anne babasıyla olan ilişkisinden büyük keyif aldığını da ifade diyor ve soruyor: “Dünya üzerinde büyükanne ve büyükbabasına çok özel bir sevgi duymayan kimse var mıdır acaba?”

Kelly yapımı “Tim Burton’ın kafasının içinde olmaya” benzetiyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor: “Orası ödüllerle dolu bir yer. Bu adam, standartları belirleyen biri, gerçekten müthiş zeki. İnsanlar bana ne yaptığımı sorduklarında, 50 Oompa-Loompa tarafından kürekleri çekilen pembe şekerlemeden yapılma bir teknede Johnny Depp’le birlikte çikolata nehrinin üzerinde geziyordum’ diye cevap veriyordum. Setler muhteşemdi; hemen hepsi el yapımıydı; artık buna nadiren şahit oluyorsunuz. Her gün işe gitmek sonsuz bir mucize ve sihirdi”.

Charlie’nin sevgi dolu anne babası rolünde Helena Bonham Carter ve Noah Taylor yer alıyor; ve Burton iki oyuncu için, “Charlie’nin ailesine inandırıcılık katan bu nisbeten küçük rollerde ışıl ışıllar. Ev ve yaşam şartları o kadar uç, neredeyse gerçeküstü ki doğru oyuncular olmadan gerçekçi bir sunum yakalayamazdık. Noah ve Helena’ya sahip olduğumuz için şanslıyız; hakikaten gerçek bir aile hissi yarattılar”.

1997 yapımı romantik drama “The Wings of the Dove”daki başrolüyle hem Oscar hem BAFTA adayı olan Bonham Carter, anne ve baba Bucket rolünde Taylor’la paylaştıkları duygusal denge için şunları söylüyor: “Büyükbaba Joe gibi, Charlie’nin anne babası da hayal kırıklıklarına alışkınlar. Zor bir hayatları olmuş; kaybetmeyi kanıksamışlar. Bu yüzden de altın bilet yarışmasının sonuçları açıklanırken, Charlie’nin kazanma şansı olduğunu hiç düşünmüyorlar. İhtimaller çok düşük. Oğullarına tapıyorlar ve onun incinmesini istemiyorlar; o yüzden de çocuğa ümit vermemeye çalışıyorlar. Charlie onların her zaman en büyük neşe kaynağı olmuş ama altın bileti bulduğunda, birden bire, tüm aile için umut, yaşam ve gelecek kaynağı da oluyor”.

Taylor (“Shine”, “Almost Famous”, “The Life Aquatic”), Bay Bucket’ı “başarılı olarak adlandırabileceğiniz biri değil” diye tanımlıyor ve ekliyor: “Muhtemelen, zengin, akıllı ya da iyi bağlantıları olmayan çok sayıda insandan sadece biri, ama ailesini bir arada tutabilecek ve tatlı bir çocuk yetiştirebilecek kadar zeki, ve bence bu, hayatta erişebileceğiniz en büyük başarılardan biri”.

Taylor’a göre, Dahl’ın mesajı, Bucket ailesiyle örneklendirildiği gibi, “iyi bir insan olmak için para ya da mevkiye ihtiyacınız yoktur” şeklinde. Yine de, “bu, size zorla yutturulmaya çalışılan türde bir ahlak dersi değil; aksine, Dahl bunu sizin keşfetmenize olanak tanıyor” diyor Taylor.
Dört Çürük Çocuk
Charlie’yle birlikte fabrika gezisine katılan diğer dört çocuktan Violet Beauregarde’ı AnnaSophia Robb, Mike Teavee’yi Jordan Fry, Veruca Salt’u Julia Winter ve Augustus Gloop’u da Philip Wiegratz canlandırıyor. Filmdeki küresel yarışmada Wonka’nın fabrikasına girmeye yarayan Altın Bilet’i kazanmak için yanıp tutuşan karakterler gibi, bu dört küçük yetenek de farklı özgeçmişlere ve deneyimlere sahip ve uluslararası seçmelerde başarılı olarak bu rolleri aldılar.

Bu dört Altın Bilet sahibinin kötü olduğunu söylemiyoruz diyen Zanuck, diplomatik bir şekilde sözlerini tamamlıyor: “Sadece, sizin olduğunu söylemekten gurur duymayacağınız çocuklar”.

Violet Beauregarde yırtıcı derecede rekabetçi ve özgüvenli bir afacan. Odası bir çok ödülle dolu ve şu anda da aralıksız sakız çiğneme dünya rekoru üzerinde çalışıyor. Wonka’nın uyarılarını dikkate almayarak, İcat Odası’ndan böğürtlen aromalı deneysel bir sakız alıyor. Hemen ardından bir anda mavileşerek, dev bir plaj topu gibi patlıyor ve Nektar Odası’na taşınması gerekiyor. Violet’ı 11 yaşındaki Amerikalı AnnaSophia Robb canlandırıyor. Küçük aktris, kısa süre önce de, Wayne Wang’in aile filmi “Because of Winn-Dixie”de ve WB Network 2004 yapımı televizyon filmi “Samantha: An American Girl Holiday”de rol aldı.

Robb, “Charlie” filmindeki deneyimi için şunları söylüyor: “Kendimi tarihin küçük bir parçası gibi hissettim biraz, çünkü bu kitabı herkes çok seviyor. Sette olmak da rüya gibiydi; yemenize ve oynamanıza izin verilen şekerlemelerle dolu odalar vardı. Gerçekten müthişti”. Robb’ın rol için yaptığı hazırlıklarda özel bir hoca ve profesyonel dublör Eunice Huthart’tan aldığı dövüş sanatları eğitimi de vardı çünkü filmin giriş bölümünde Violet’ın bir karate müsabakasında rakibini alt etmesi gerekiyordu.

Ukala oyun müptelası Mike Teavee’yi 12 yaşındaki Amerikalı Jordan Fry canlandırıyor. Mike da Wonka’nın icatlarından bir diğerine kabaca atlıyor. Çikolata dilimlerini bir televizyon ekranı aracılığıyla elektromanyetik dalgalara dönüştürmesi amaçlanan bu araçla gerçekleştirilen deney sırasında, Teavee kendini aletin ortasına atarak akışı bozuyor ve beklenmedik bazı sonuçlara katlanmak zorunda kalıyor.

İlk kez oyunculuk yapan Fry bu sahne için tellere bağlı olarak setin bir ucundan diğerine uçtu. Dublör koordinatörü Jim Dowdall, “En zor yanı onun mutluluktan attığı kahkahalara engel olmaktı çünkü o sahnede korkmuş ve tedirgin görünmesi gerekiyordu” diyor.

Obur Augustus Gloop fabrikanın iştah açıcı çikolatalarına dayanamaz ve, gerek annesinin, gerek Wonka’nın uyarılarına kulak asmayarak, çikolata yemek için gruptan kopar. Anında kazanın içine düşer ve çikolatayı fabrikanın diğer bölümlerine taşıyan vakumlu borulardan biri tarafından emilir.

Gloop, 12 yaşındaki Almanya doğumlu Philip Wiegratz’ın ilk rolü. Küçük aktör, açgözlü çocuğu canlandırmak için, protez gövde ve bacak dolguları taktı. Dowdall işlerini daha da zorlaştıran şeyi şöyle açıklıyor: “Philip bize geldiğinde yüzemiyordu. Su geçirmez kıyafetlerimizi giyip ona yüzmeyi öğretmemiz gerekti. Neyse ki, tüm o dolguların yarattığı ağırlığa rağmen çok çabuk öğrendi”.

Bu arada, iflah olmaz bir şımarık olan Veruca Salt’un da kendi sorunları var. Wonka’nın sincaplarını fındık/fıstık odasında iş başında görünce, onlardan bir tanesini kendine istiyor ve taşıma bandına fırlıyor. Sincaplar tüm çerezleri yaptıkları gibi, Veruca’yı da kontrol ediyorlar, kötü bir çerez olduğuna karar verip, onu diğer artıklarla beraber çöp deliğine atıyorlar. Veruca’yı 12 yaşındaki Londralı Julia Winter canlandırıyor. Allsorts Drama adlı çocuk drama grubunun üyesi olan Winter’ın bu ilk profesyonel oyunculuk deneyimi.

“Yerde yatıp, sincaplarla nasıl boğuşacağımı bilemedim. Bunun üzerine, Tim yanıma uzandı ve bana gösterdi” diyor Winter ve ekliyor: “İkimiz orada yere uzanmış, hayali sincapları def etmek için, havaya tekmeler savuruyor ve avazımız çıktığı kadar bağırıyorduk. Çok eğlenceliydi ama çok gülünç göründüğümüze de eminim”.

Bu canavar çocukların ebeveynleri, olabilecek en kötü çocuk yetiştirme modeline örnek teşkil ediyorlar ve bunun en güzel kanıtı da fabrika turunda korkunç çocuklarına refakat ederken sergiledikleri tavırlar.

Missi Pyle’ın (“Big Fish”, “Dodgeball”, “Bringing Down the House”) canlandırdığı Bayan Beauregarde, dünyadaki bütün yarışmaları ve ödülleri kazanmayı kendisine amaç edinmiş sinir bozucu kızına, anneden çok bir menajer ve antrenör gibi davranıyor. “Bayan Beauregarde kızının, kendisinin olamadığı her şey olmasını istiyor” diyen Pyle, şöyle devam ediyor: “Kendini her şeyin galibi gören bu kadın, başka her düşünceyi dışarıda bırakarak, kızına da kendi rekabetçi ruhunu aşılıyor. Anne kız, elbette birbirleriyle uyumlu kıyafetleri içinde fabrikaya geldiklerinde, evlerine büyük ödülle –o ödül artık her ne ise- dönecekleri konusunda eminler”.

Gerek sinema, gerekse televizyonun deneyimli aktörü, BAFTA adayı James Fox (“A Passage to India”), kendinden başkasını düşünmeyen, muazzam şımarık Veruca’nın kızına düşkün babası Bay Salt’u canlandırıyor. Canlandırdığı karakter için, “Kızının istediği her şeye sahip olması için çırpınıyor” diyen Fox, Veruca Salt’u tanımlarken de, “şirin, sevimli, tatlı ve yetenekli; mükemmel bir çocuk” dedikten sonra, hemen ekliyor “tabi, babası isteklerini, anında, yerine getirdiği sürece. Bunu yapmazsa, kızı istediğini yaptırana kadar çığlık atar”.

Fox turun tüm çocuklar açısından faydalı olduğunu da ifade ediyor. Kaba, bencil ve düşüncesiz çocuklara verilen dersin oldukça değerli olduğunun altını çizen aktör, “Ve Wonka bir tür yargıç rolü oynuyor. Çocukların niyetlerini ve karakterlerini değerlendirdikten sonra, onları değiştirmek ve düzeltmek istiyor. Onları daha iyi birer insan yapmayı arzu ediyor” diyor.

Adam Godley’nin (“Love Actually”, “Around the World in 80 Days”) canlandırdığı Bay Teavee ve (ülkesinde 2001 yapımı “Heidi M”yle Almanya Sinema Ödülü’ne aday gösterilen) Franziska Troegner’ın canlandırdığı Bayan Gloop da daha iyi birer ebeveyn değiller. Bay Teavee oğlunun alaycı imalarından nasibini alıyor; ve zavallı Bayan Gloop, Augustus’un doymak bilmez iştahını kontrol etmeyi beceremediği gibi, buna aldırıyor da görünmüyor.

Oompa-Loompalar ve Dr. Wonka
Burton’ın deyimiyle “şov dünyasının en çalışkan adamı” olan Deep Roy, fabrikanın yegâne işçi gücü olan Oompa-Loompalar’ı tek başına canlandırma gibi zor bir görev üstlendi. Uzaklardaki Loompaland’deki zorlu hayattan Willy Wonka tarafından kurtarılan Oompa-Loompalar şimdi artık fabrikada neşe içinde yaşıyor ve çalışıyorlar; ve en sevdikleri yiyecek olan kakao taneleriyle besleniyorlar.

Burton’la “Planet of the Apes/Maymunlar Cehnnemi” ve “Big Fish”te birlikte çalışmış olan Roy, rol için kendisine teklif getirildiğinde, yönetmenle tekrar işbirliği yapacak olmaktan mutluluk duydu. Aktör, burada ufak bir tuzak olduğunu da gülerek anlatıyor: Tim bu fikirden ilk bahsettiğinde, ‘Tek bir Oompa-Loompa olacak, o da sen. Senden yüzlercesini yaratacağız’ dedi. Sonra yakın çekimler için belki beş tane kadar yapmanın iyi olacağını düşündü. Onu Londra’da bir sonraki görüşümde, beş olmuştu on dokuz! Neticede, benim için 19, 20 ya da 50 olması fark etmiyor. Bence kesinlikle çok eğlenceliydi”.

Yapım ekibi minik ve çalışkan fabrika işçilerini ‘hareketsel ve yüzsel kavrama’ teknikleriyle çoğaltırken, Roy’un çoklu performansından görüntülerle ayrı ayrı Oompa-Loompalar yarattılar ve sonra bu görüntüleri küçülttüler. Roy’un aylar boyunca prova ve koreografi çalışması yapması gerekti. Bir sahnede şarkı ve dans için bir çok Oompa gerektiğinde, Roy’un her birinin adımlarını yapması gerekiyordu; ayrıca, her Oompa’nın biraz farklı bir noktadan başlaması, ve yüz ve vücut ifadelerinin birbirinden ayrıt edilebilir olması zorunluydu; bu şekilde elde edilen görüntüler bir araya getirilerek bütün bir grup oluşturuldu.

“İzleyiciler bunların tamamen bilgisayar yapımı olduğunu düşünebilir” diyor Roy ve ekliyor: “Ama öyle değil. 20 tane Oompa görüyorsanız, ben 20’sini de canlandırdım”.

Ayrıca, aksiyonu desteklemek ve sahnelerdeki fiziksel odak noktalarını sağlamak için, son teknoloji foto-gerçekçi ve animatronik Oompalar da Roy model alınarak hazırlandı.

“Deep burada muazzam bir iş çıkardı” diyen Burton, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Oompa-Loompalar’ı ne şekilde sunacağımızı değerlendirirken, önümüzde birkaç seçenek vardı. Bunlardan biri tümünü bilgisayar animasyonuyla yapmaktı, ama bence doğrusu bizim yaptığımızdı; yani, insanî öğeyi korumak ve kitabın özüne sadık kalmak önemliydi”.

Willy’nin geçmişi hatırlamalarında görünen diş hekimi babası Dr. Wilbur Wonka’yı Christopher Lee canlandırdı. Dünya çapında büyük saygı gören İngiliz aktörün kariyeri 60. yılına girmek üzere. Önce 1950’lerde (Burton’ın ateşli bir hayranı olduğu) unutulmaz Hammer korku filmlerinde yer alan aktör, aralarında “Lord of the Rings/Yüzüklerin Efendisi” üçlemesi, “Star Wars” destanları ve 1998’in başarılı yapımı “Jinnah”nın da aralarında bulunduğu pek çok sinema ve televizyon yapımında önemli roller üstlendi.

Lee, baba Wonka’yı şöyle tanımlıyor: “Kesinlikle kötü bir baba değil, sadece çok katı ve sevgisini gösteremeyen tiplerden”. Dr. Wonka ağız sağlığına aşırı düşkündü ve oğlunun dişlerine o kadar çok önem veriyordu ki küçük çocuğa şeker yemeyi yasakladı. “Buna tam olarak baba tacizi denemez” diyor Lee ve ekliyor: “Çünkü bunu çok iyi bir amaç uğruna yapıyor. Ama çok katı ve bu yüzden de küçük çocuk için son derece çekinilecek bir figür oluyor”.

Burton, aktör için, “Sadece çocukluğumdan beri izlediğim ve hayran olduğum harika bir aktör değil, aynı zamanda kelimenin tam anlamıyla çok güçlü bir duruşu var”. Senarist John August da bu görüşe katıldığını şu sözlerle dile getiriyor: “Tam olması gerektiği biçimde gözdağı veren biri”.

Sleepy Hollow”da Burton ve Johnny Depp’le birlikte çalışan Lee, yakında gösterime girecek olan “Tim Burton’s Corpse Bride”da da ikiliyle tekrar bir araya geldi. Lee, “Tim çok coşkulu bir yönetmen. Bu da size kameranın arkasından gelen bir cesaretlendirme dalgası olarak yansıyor. O inanılmaz yaratıcı biri ve müthiş bir zeka” diyor.

Aslında, Burton sette öylesine bitmez tükenmez bir enerjiye sahipti ve her gün o kadar büyük iş çıkardı ki Helena Bonham Carter ona şaka olsun diye bir pedometre (adımları sayarak mesafe ölçen alet) hediye etti. Helena’nın “Tim’in günde kaç adım attığını öğrenmek istediğini” söyleyen Freddie Highmore, resmi sonucun ne olduğunu tam hatırlamıyor ama, “Spor salonuna gitmesine gerek olmadığı anlaşıldı çünkü iş yerinde yeterince yürüyordu” diyor.
Wonka’nın Dünyasını İnşa Etmek: Benzersiz Bir Mucizeler Diyarı Yaratmak İçin İlham Verici Yapım Tasarımı ile Son Teknoloji Ürünü Maddesel & Sanal Efektlerin Birleştirilmesi
Fabrikanın içine girildiğinde, “Çocuklar bir çikolata şelalesinin ve nehrinin, yenebilir ağaçların ve inanılmaz bir makine düzeneğinin bulunduğu bir dünya keşfediyorlar. Böyle bir düzenek ancak Roald Dahl gibi bir beynin hayalgücünden, ve Tim Burton gibi bir beynin yorumundan çıkabilirdi. Bu fantastik, eğlenceli, akıl almaz ve huşu verici. Önce nereye bakacağınızı bilemiyorsunuz” diyor Zanuck.

Wonka’nın dünyasının yüzeyini yaratırken, yapımcıların öncelikli kaynağı, Burton’ın da dediği gibi, “Dahl’ın metinlerinde tasvir ettiği imajlar ve yüzeysel görüntülerdi”. Yönetmen, “Çerez odası ve TV odası gibi özel yerleri yaratırken, kitaba olabildiğince sadık kalmaya çalıştık. Yine de, yoruma açık çok alan var ki böyle bir uyarlama yapmanın en muhteşem yanı bu. Her odanın kendine ait bir tadı ve olasılıkları var” dedikten sonra, sözlerine şunları ekliyor: “Mavi ve yeşil perde efektlerine fazlaca başvurmak yerine, olabildiğince çok set inşa etmeye çalıştık. Setlerin çoğunu 360 derece inşa ettik. Böylece, oyuncular kendilerini gerçekten ortamın içinde hissettiler”.

Felicity Dahl, Pinewood stüdyolarına sürmekte olan çalışmaları görmek için ilk kez adım attığında, “Büyülü bir yer! Biliyorum ki Roald bunları görseydi, çok severdi. Aklında olanın tam olarak bunlar olduğunu söylerdi” demesi, yapımcılar için büyük bir iltifattı.

Dahl’ın aklından geçen şeylerin inşa etmesi hiç de kolay şeyler olmadığı anlaşıldı. Çikolata Fabrikası mağara gibi odalara sahipti, ve tüm ortam dekorlarla doluydu; tıpkı Oompa-Loompalar’ın yaşadığı ve çalıştığı yerdeki çikolata şelale ve nehir gibi. Buradaki ağaçlar şekerlemeden yapılmıştı; dev bezelye kabuklarının içinde Wonka bonbonları yetişiyordu ve hatta çimenler bile şekerdendi. Benzersiz ve devasa makineler Wonka’nın şık şekerlemelerini büyük bir hızla üretirken, diğer odalarda da, daha egzotik ve leziz şekerlemeler yaratmak için yapılan hummalı deneyler sürüyordu. Fabrikanın içinde gezinmek nehirde yarı saydam pembe şekerden yapılma bir tekneyle gezmek ya da sadece aşağı yukarı değil, metinde de belirtildiği gibi, “yanlamasına, çaprazlamasına ve aklınıza gelebilecek her yöne” gidebilen, hatta roket hızıyla fabrikanın çatısına çıkabilen bir asansörle yolculuk yapmak anlamına geliyordu.

Yapımda yedi platonun yanı sıra, İngiltere’deki Pinewood Stüdyoları’nın pek çok alanı kullanıldı. Bunların arasında, dünyanın en büyük plato havuzlarına da ev sahipliği yapan, ünlü James Bond platosu da bulunuyordu. (“The Terminal/Terminal”le Sanat Yönetmenleri Locası Ödülü alan, “Minority Report/Azınlık Raporu”; Fight Club/Dövüş Kulübü” ve “The Crow”la da aynı ödüle aday gösterilen) Yapım tasarımcısı Alex McDowell, “Aslında stüdyonun her yerine el koyduk denebilir” diyor.

Burton maddesel efektlerle olabildiğince çok iş çıkarmayı tercih etti. Beyaz perdeye yansıyacak şeylerin büyük kısmı protezlerle ve Özel Efekt Süpervizörü Joss Williams’ın koordine ettiği özel efektlerle gerçekleştirildi. Williams, “Sleepy Hollow”da yine Burton’la çalışmış ve BAFTA adaylığı kazanmıştı. “Bunlar doğal sınırlarına geldiklerinde, dijital aleme başvurduk” diyen (“Harry Potter and the Philosopher’s Stone/ Harry Potter ve Felsefe Taşı”yla AFI ve BAFTA adayı) Görsel Efekt Süpervizörü Nick Davis, ileri hareketsel kavrama teknolojisinin BYG’e (Bilgisayar Yapımı Görüntü –CGI-) entegre edilmesini denetledi. “Sette maddesel olarak mümkün olmayan şeyler için bu teknolojileri kullandık. Bunlar pek çok departmanın ortaklaşa çalışmasının ürünüydü ve her şey, tüm o fikirleri üreten ve bize ne istediğini göstermek için sürekli çizimler yapan Tim’le başladı”.

Erken başlayan ön hazırlıklar ve sürekli iletişim kilit önem taşıyordu çünkü aynı sahnedeki görüntüler bir işlemden diğerine gidip geldi. Setler inşa edildi ve bunlar aynı anda, arka alanda, bilgisayarda ve 24-ölçekli minyatür modellerde kullanıldı. “Ön yapım aşamasında konsept sanatçıları ve Nick Davis’le çalıştım ve çok zaman harcadım ki her şey tutarlı olsun” diyen McDowell, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Tasarım açısından bakıldığında, fiziksel set ile sanal set arasında fark yok; ve ‘Charlie’, Oompa-Loompa el aksesuarlarından tekne ile asansörün yolculuk yaptığı BYG dünyaya kadar, bütünüyle tasarım hassasiyeti gerektiren bir filmdi”.

Tasarımcı, burma şekerden tekne örneğine değinerek, “Tekne çikolata nehrinde, çağlayanın olduğu beyaz tünele giriyor. Çikolata odasında fiziksel bir bütünlük var ama tünelin içindeki ortam bütünüyle BYG. Teknenin hareketli bir platforma çıktığı sahne mavi perde önünde çekildi. Bunun, ayrıca, çoğaltılıp BYG’ye uyarlanması gerekti. Fiziksel teknede protez Oompalar ve Deep Roy’dan çoğaltılan BYG oyuncular birlikte kürek çekiyorlar. BYG ve minyatür şirketleriyle üç ay boyunca yan yana çalışarak, 3 boyutlu ve fiziksel modelleri tasarladım” diyor McDowell.

Cam asansör de tasarımda zorluk yaratan bir unsurdu. McDowell bunun nedenini de şöyle açıklıyor: “Kendi kendini desteklemesi, açılan kapanan kapılarının olması, ve bir makaranın ucunda asılı kalacak ve bir sette çarpma yaşayacak kadar sağlam olması gerekiyordu. Bir de uçması gerekiyordu. Peki ama asansörü nasıl görüntüleyecektik? Cam bir asansöre nasıl kamera koyacaksınız?”. Davis, sonuç olarak, “Asansör, çekilecek sahneye bağlı olarak, ya makaralara bağlanmış gerçek parçalar ile BYG’in bir karışımıydı, ya da içinde BYG karakterlerle tamamen BGY’lerden oluşuyordu. Bazen, içeride oyuncular varken, vinçlerin ucuna monte edilen el kameraları, bazen de, asansörün yukarı çıktığı ya da havada 9 metrelik bir düşüş yaptığı sahnelerde, hareket kontrollü kameralar kullandık. Zaman zaman da, oyuncular mavi kutuların önünde durdu ve çevrelerini saran asansörü post prodüksiyon sırasında ekledik”.

Sıradışı bir canlılığa sahip bu ortamın ışıklandırması, Oscarlı görüntü yönetmeni Philippe Rousselot’yu da (“A River Runs Through It”) ön hazırlık aşamasındaki tartışmaların içine çekti. Davis bu konuda, “Tim ana renklerden oluşan, canlı bir ışıklandırma istedi. Sonradan anlaşıldı ki, parlak ve renkli ışıklar çikolatayla pek uyum sağlamıyor. Çikolatanın griye ya da teknenin çamur rengine dönüşmesini engellemekte zorlandık. Beyaz ışığı bazı şeylere odaklarken, ana renkli duvarları ve diğer aksesuarları soldurmamak gerçek bir denge gerektiriyordu. Philippe ve ekibi ön hazırlık aşamasında bizimle birlikte çalıştı ve beraberce sahne sahne ışık şeması hazırladık. Bunlardan bazıları dijital olarak yapılabiliyordu ama bazılarının platoda lambalarla yapılması şarttı” diyor.


Çikolata Nehri

Joss Williams, “Tim’in çikolata nehriyle ilgili söylediği en önemli şey ‘yenecek kadar güzel görünmesini sağlayın’dı, biz de olaya böyle yaklaştık ve olabildiğince iştah açıcı görünmesine çalıştık” diyor.

Efekt süpervizörü için, bunun anlamı “doğallık, görünüm, renk denemeleri ve güvenlik meseleleriydi”; tabi lojistik, miktar, nakil ve depolama gibi konular da önemliydi.

Çikolatayı başka bir yerde üretip, tankerlerle sete nakletmek fikri çabucak rafa kaldırıldı, çünkü yapılan hesaplamalar 40 tankerin gerekeceğini gösterdi. Malzemeyi orada üretmenin ve depolamanın daha iyi bir plan olduğuna karar verildi. Malzemeyi karıştırma konusuna gelince, geleneksel beton mikserlerinin uygun olmadığı anlaşıldı. Bir seferde 3-4 ton malzeme karıştıracak özel tekneler gerekliydi. Ekip, çözümü, ironik ama, diş macunu karıştırmak için kullanılan ticari teknelerde buldular. Bu tekneler bir kerede 12 ton karıştırabiliyor ve 20 ton depolayabiliyordu.

Yapımda toplamda düzenli olarak 200.000 galondan fazla sıvı çikolataya ihtiyaç duyuluyordu; bunun 32.000 kadarı şelale, 170.000 ise 54 metre uzunluğa, 8-12 metre genişliğe sahip ve en derin yerinde 90 santime ulaşan nehir için kullanılacaktı. Williams, doğru görünüm ve dokuyu elde edebilmek için, tam formülünü vermeden, su, yenebilir selüloz ve çeşitli gıda boyalarıyla denemeler yaptığını söylüyor ve ekliyor: “Gözlere görünen renkle, filmdeki renk arasında fark var. Bu yüzden, en doğru renge ulaşabilmek için bir çok ton denedik”. Karışım, hazırlandıktan sonra, düzenli olarak temizlendi ve günlük olarak laboratuarda test edildi. Bunun amacını, “Şirketin çalışması açısından güvenli ve yenilebilir olduğundan emin olmamız gerekiyordu” diye açıklayan Williams, yarı şaka, yarı ciddi “Böcekleri kabul edilebilir bir miktarda tutmamız gerekiyordu. Bir havayolu şirketinin sandviçinde ne kadar bulabilirseniz, bu sıvının içinde de o kadar vardı” diyor.

Augustus Gloop’un çikolata nehrinin içine düştüğü ve fabrikanın bir başka bölümüne uzanan boru tarafından emildiği sahne için, küçük Philip Wiegratz’ın erimiş çikolata batağının sıradışı kıvamına yavaş yavaş alıştırılması gerekiyordu. “Philip’i küçük bir tankta başlattık” diyen Williams, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Daha sonra onu, Augustus olabilmek için giydiği kostümle denedik. Bu kostümün suyun üzerinde kalmasına neden olacak kadar hafif ya da sıvıyı emerek fazla ağırlaşacak türde bir maddeden olmaması gerekiyordu. Onun açısından, muhtemelen en kötüsü de, bu maddenin kulağına girmesiyle iyi duyamamasıydı”.

Sahne kameraların takip edemeyeceği bir noktaya gelince, maddesel set yerini BYG’e bırakıyor, ve sanal Gloop dar borunun içine girip, hızla ilerliyor. Tüm bunlar Nick Davis ve ekibinin kendi renk ve dokularını ve elbette “sıvı dinamiğini” bilgisayarda oluşturmasını gerektirdi.

Büyük çaplı yapımlardaki yaklaşımını koruyan Davis, şunları söylüyor: “Bilgisayar fiziğin ötesine geçmenizi sağlayabiliyor. Bilinmeyen parametrelere girebilir, hız sınırını artırabilir, azaltabilir, kütle ve ağırlıkla oynayabilirsiniz ki bu çok işe yarar. Ama neticede her zaman insanî ve artistik bir yanı da var çünkü bakıyor ve, ‘hmmm, bu fazla hızlı oldu, ya da fazla ışıltılı oldu’ diyorsunuz”.


Oompa-Loompalar

Oompaları hayata geçirmek için filmdeki tüm efekt sanatçıları birlikte çalıştı, ama her şey tek bir adamla başladı: Oompa-Loompa prototipi Deep Roy’la.

Bir sahnede beş, altı ya da yirmi 20 Oompa-Loompa görünüyorsa, Roy bunların hepsini canlandırdı. Farklı kayıtlarla ve farklı başlama noktalarıyla, her bir Oompa’yı, tüm vücut ve yüz hareketlerinin bilgisayara aktarıldığı hareket kavrama aşamasında tek tek canlandırdı. Eğer sahne Oompa-Loompalar’ın birlikte dans edip, turdaki çocukların yazgısını şarkı olarak söyledikleri sahnelerden biriyse, Danny Elfman’ın müziği eşliğinde tüm sunumun koreografisinin titiz bir şekilde yapılması aylar sürüyordu. Daha sonra, Roy her işaretli noktadan başlayarak, her bir Oompa için farklı mimik ve jestler kullanarak koreografiyi hayata geçiriyordu ki görüntüler daha sonra bir araya getirildiğinde bütün bir grup oluşsun.

Roy’un bu rol için günlük şarkı ve dans derslerini de içeren yoğun bir hazırlık yapması gerekti. “Bunu 19 saniyelik kayıtlar gibi düşünüyorum. En zor yanı bir performanstan diğerine geçerken pozisyonumu hatırlamaktı. Kafamda adımlarımı sayıyor ve hangi noktada dönmem ya da nereye bakmam gerektiğini anımsamaya çalışıyordum. Pek çok prova yapmam gerekti” diyor Roy.

Oompa-Loompa çekimlerinde yapım ekibiyle birlikte çalışan ve yaklaşık 500 çekim yapan The Moving Picture Company’den Görsel Efekt Süpervizörü Chas Jarrett, “Bu, kısmen gerektirdiği çekim sayısından ötürü, oldukça meşakkatli bir işti. Her ne kadar Oompalar birbirlerine benzese de, her birinin yüz renklerinde küçük oynamalar yaptık. Saç modelleri biraz farklıydı ve her bir performans karakterden karaktere ufak tefek farklılıklar gösteriyordu” diyor.

Yüz kavrama işleminin standart animasyona oranla daha yeni bir teknik olduğunu belirten Jarrett, “gözlerin ve dudakların kenarlarındaki ince hareketler, çenenin hareket ediş biçimi ve konuşurken burun deliklerinin kenarında oluşan hareketlerde kolaylık sağladı. Bunlar animatörlerin yaratmakta zorluk yaşadığı ayrıntılar. Biz ise bunları Roy Deep’in performansı sayesinde zahmetsizce elde ettik” diyor.

Her şey sanki yeterince karışık değilmiş gibi, Oompa-Loompalar sadece 1 metre boyundaydılar; bu yüzden Deep Roy’un sanal görüntüsünün oranlı bir şekilde küçültülmesi gerekiyordu. Aktörün solo sahnelerinde bu durum bir sorun yaratmıyordu ama Oompa-Loompalar filmin hemen her karesinde mevcut, ve çeşitli ortamlarda insan karakterlerle bir arada oldukları zamanlar sorun başlıyordu.

Ölçekleri takip edebilmenin ne kadar karmaşık olduğunu göstermek için, Alex McDowell şu açıklamayı yapıyor: “Ortamların iki farklı ölçekte olması gerekiyordu. Yaklaşık 1 metre olan Oompa-Loompalar’ın boyunu sürekli olarak aklımızda tutmak ve el aletleri, kontrol mekanizmaları, patikalar ve mimariyi buna göre ayarlamak zorundaydık. Çoğu zaman bu yaratıkları canlandıran kişi, boyu neredeyse onların iki katı olan Deep Roy’du. Bu yüzden, bir Oompa ölçeği, bir de Deep Roy ölçeği vardı. Oompa ölçeği bazen insan ölçeğiyle aynıydı, ve minik aksesuarlar insan ölçeğinde küçük, ama Deep Roy ölçeğinde daha geniş görünüyordu. Bazen de Deep insan sandalyesinde oturuyordu ki o zaman da sandalyeyi iki kat büyüklükte inşa etmek zorunda kalıyorduk ki Deep insan ölçeğine göre yarı ölçekli kalsın. Kimi zaman da Deep, Oompa ortamında oluyordu. Bu durumda da, Deep için bir set kuruyorduk ve Willy Wonka için de aynı setin yarı ölçeklisini kuruyorduk ki Willy, Oompa ortamında büyük görünsün. Bunun için kullanılan terminoloji bile zor”.

Kısmen bazı sahnelerde bir ölçek referans noktası oluşturması, kısmen de oyunculara odaklanabilecekleri, tepki verebilecekleri bir şey yaratması için, yapımcılar Neal Scanlan Stüdyosu’ndan (“Babe”deki çalışmasıyla Oscar kazanan) animatronik ve protez makyaj efekti uzmanı Neal Scanlan’a başvurdular.

“Amacımız foto-gerçekçi bir Oompa-Loompa yaratmaktı” diyen Scanlan, ve ekibi fabrikadaki her oda için beş adet tamamen motorize kuklalar kullandı. Alçı modellerle yapılan bu kuklalar renkli silikon derilerle kaplandı; kafalarına saç ekildi ve çok parlak üfleme-cam gözler takıldı. Fiberglastan yapılma kafataslarına göz ve yanak hareketlerini yürütecek bir motor monte edildi. Kuklaların göğüslerinin altındaki uzaktan kumandalı pistonlar kafa, boyun, kol ve bacaklarının hareketini sağladılar.

Yaratımlar o kadar canlıydı ki Roy bile onları ilk gördüğünde bir adım geriledi. “Gerçekten gözlerime inanamadım” diyen aktör, sözlerini şöyle sürdürüyor. “Konuşabiliyor, gözlerini ve dudaklarını oynatabiliyorlar. ‘Böyle giderse işimi kaybederim. Belki ileride bizim yerimize kuklaları kullanırlar’ diye düşündüm”.

15 kukla daha tasarlandı ama bunların dış görünümleri dört dörtlük olsa da, iç mekanizmaları yoktu ve motorize kürekler ve burgulu şeker tekne gibi diğer hareketli aksesuarlar yüzünden hareket ediyormuş gibi görünüyorlardı.


Sincaplar

Kendine özgü fantastik ama mantıklı yolla, Wonka dünyada çerezin kalitesi konusundaki en büyük uzmanların sincaplar olduğunu anlıyor. Dünya üzerinde başka hiçbir yaratık, hele hele insan ya da makine, iyi ile kötü fındık fıstığı onlar kadar doğru ve hızlı bir şekilde ayırt edemez.

Bu yüzden, Wonka’nın turu fındık / fıstık ayıklama odasına geldiğinde, çocuklar 100 tane ilgi çekici kemirgenin minik tabureleri üzerinde en iyi yaptıkları işle meşgul olduklarını görürler. Her cevizi kokusuna ve sesine bakarak değerlendiren sincaplar, iyi olanların kabuğunu çabucak kırıp içini önlerindeki taşıma bandına koymakta, kötü olanları ise omuzlarının üzerinden dev çöp giderine atmaktadırlar.

Wonka gibi, Tim Burton da canlı, eğitimli gerçek sincaplar istedi.

Birds & Animals Unlimited’ın Baş Hayvan Eğitmeni Mike Alexander, şempanzelerini eğittiği Planet of the Apes/Maymunlar Cehennemi”nde birlikte çalıştığı Burton’la tekrar bir araya gelmekten mutlu olduğunu söylüyor ama bir itirafta da bulunuyor: “İşin içeriğini öğrendiğimde, biraz tedirgin oldum. Sincaplar insanı oldukça zorlayabilir. Hele hele 100 tanesini eğitmek olacak iş değildi”.

Nihayetinde, ekranda gördüğünüz kıpır kıpır ve son derece gerçekçi görünümlü hayvanlar, ustaca yapılmış animatroniklerin, BYG sincapların, ve standardı belirleyip, hayvan aksiyonuna önderlik eden 40 adet gerçek sincabın becerikli bir bileşimiydi.

Alexander’ın dört kişiden oluşan eğitmenler ekibi (Humane Society temsilcilerinin yakın gözetimi altında) hareketli öğrencileriyle 19 hafta geçirdiler ve hepsine teker teker ilgi gösterdiler. Hayvanlardan bir kısmı İngiltere’de evlerde beslenen hayvanlardı ama büyük çoğunluğu yerel kurtarma barınaklarının konuklarıydı. Bir kez tehlikeden kurtarılan sincaplar, yasa gereği, kendi güvenlikleri açısından tekrar vahşi doğaya bırakılamazlar; bu yüzden, yapım tamamlandıktan sonra bu hayvanlar barınaklara geri gönderilmeyip, Birds & Animals Unlimited tarafından sahiplenildiler. Burada bir sonraki işlerine kadar özenle bakılacaklar.

Yadsınamaz bir zekaya sahip ve Alexander’ın da belirttiği gibi, “inanılmaz fotojenik” olan sincaplar, ele avuca sığmamalarıyla ünlüler. Bağımsız ve ne yapacağı önceden kestirilemeyen bu hayvanlar için, “belirli ve karmaşık işleri yapmakta pek iyi değiller” diyor Alexander ve ekliyor: “Hareketsiz oturmayı sevmiyorlar. Onları bir yerde tutmak zor. İlk birkaç haftayı, öğrenmeleri gereken hareketleri çalışmak bir yana, sadece hayvanları sandıklarından çıkarmak ve bizimle oturmalarını sağlamakla geçirdik”.

Eğitmen açıklamalarını şöyle sürdürüyor: “Ufak adımlarla başladık. Bizimle otururken rahat etmeye başlamalarından sonra, onları aksesuarlarla tanıştırdık. Onlara çerezi alıp bir kaseye atmayı öğrettik; gerçi filmde yaptıkları bu değil ama, bir kez çerezi alma ve kaseye atma hareketi yerleşince, kasenin yerine taşıma bandını koymak kolay. Hayvanlar bu basit konseptlere alıştıktan sonra, daha hızlı öğrendiler ve parçalar bir araya gelmeye başladı”.

Her sincabın bir adı vardı. Aradan çok geçmeden her birinin kimliği ve yetenekleri yavaş yavaş ortaya çıktı. “Hepsi öğrenmeye meyilli, ama bazıları belli şeylerde doğal olarak diğerlerinden daha iyi” diyen Alexander, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bazılarının çerezi almakla hiç ilgilenmediğini fark ettik; diğerleriyse, ellerine aldıktan sonra onu bırakmayı reddediyorlardı. ‘İyi bir çerez sincabı’ olamayacağı anlaşılan sincaplar ikinci gruba ayrılarak, yerde Veruca’ya doğru koşmak için eğitildiler. En zeki sincaplarımızsa ceviz ayıklayanlar”.

Gerçek sincapların yapabileceklerinin bir sınırı vardı: Ya yapıları gereği ya da bir sahnenin arz ettiği potansiyel tehlikelerden ötürü. Bu durumlarda, animatronikler ya da BYG sincaplar devreye giriyordu.

“Tim mümkün olduğunca çok canlı sincap kullanmak istedi” diyen Nick Davis, şöyle devam ediyor: “Ama bazı aksiyonları, fiziksel olarak, yapabilmeleri mümkün değil; örneğin, omuzlarının üzerinden çerez atmak gibi. Fizyolojik olarak vücutlarının yapısı buna uygun değil. Bizim işimiz BYG sincapları olabildiğince gerçekçi göstermek, insanlarla bir bakıma antropomorfik şekilde etkileşmelerini ama yine de hayvan özlerine sadık kalmalarını sağlamaktı. Sincapların benzersiz bir dinamik enerjileri var ve Tim’e cazip gelen buydu. Yüksek hızda çekim yapmak ya da doğallıkla herhangi bir şekilde oynamak istemedi. Ama bu sevimli yoğunluk ve hız, zaman zaman, sinir bozucu olabiliyor”.

Framestore-CFC’den Görsel Efekt Süpervizörü Jon Thum sincapların hareketlerine uzmanlığına katmak üzere ekibe katıldı. Toplamda, yapıma 88 Görsel Efekt çekimi sunan Thum şunları söylüyor: “Yaklaşık 15 çekimde gerçek sincapları çoğalttım; ama bundan çok daha zor olan şey, diğer 64 çekim için onları baştan sona yaratmaktı. Taburenin üzerindeki sincaplar bazı çekimlerde boyunlarını oynatıyorlardı ve bunun BYG’yle yapılması gerekiyordu, ve yerde oldukları sahnelerin pek çoğunda da BYG’den oluşuyorlar”.

Çoğaltmak demek, hayvanların performanslarının tek tek çekilmesi demekti. Bunlar daha sonra grubu birlik içinde gösterecek şekilde birleştirilecekti. Örneğin, sincapların toplu halde taburelerinden atlayıp Veruca’ya koşmaları gereken sahne için, Thum şunları söylüyor: “Sincaplar atlayabiliyorlardı ama aynı anda değil. Bu yüzden, her sincabı, taburesinden atlarken ayrı ayrı görüntülememiz ve sonra bunları tek bir çekimde senkronize etmemiz gerekti”.

Thum sanal sincapları yaratmak için ekip olarak yaptıkları çalışmayı şöyle özetliyor: “Gerçek hayvanların pek çok görüntüsünü kaydettik. Onları koşturduk, zıplattık, çerez kırdırdık, elbisenin kumaşını didiklettik. Tüm çekimlerde kullanılacak animasyon döngüleri bunları temel alarak oluşturuldu; bir de, ‘kahraman’ sincaplar vardı. Animatör arkadaşlarım o sincapları tek tek çerçeveledi. Bazı çekimlerde, bizim işimiz hayvanın yapamadığı, mesela Veruca’nın kafasına dokunma gibi, hareketleri anime etmekti, ama hayvanların bundan hemen önce ve hemen sonraki görüntüleri gerçek sincaplar esas alınarak hazırlandı”.

Daha sonra bilgisayar görüntülerinin sincaplar arasında farklılık yaratmak için zahmetli bir çalışmayla işlenmesi gerekiyordu. Thum bu süreci şöyle tanımlıyor: “İşin zor yanı pek çok BYG çekimlerin gerçek hayvanlara uyarlanmasıydı; ve yakın çekim sincaplarımızın gerçekçi görünmek için beş milyon tüye ihtiyaç duyduğunu gördük”. Tüyleri uzunluk, renk ve yön olarak en ufak ayrıntısına kadar şekillendirildi. Efekti tamamlamak için nefes alma ve burun oynatma gibi hareketlerin ayrıntıları da eklendi.

Ayrıca, Scanlan 12 animatronik modelin yanı sıra, el değneklerinin uçları için de bazı parçalar hazırladı. “Çekimlerin çoğunda ön planda hareketi yapan canlı bir sincap, arkada ise aynı hareketi tekrarlayan animatronikler var” diyor Scanlan, şöyle devam ediyor: “Animatroniklerin avantajı hareketleri sonsuza kadar yapmaya aldırmamaları ve şikayet etmemeleri; ama asla gerçek görünemezler; bu yüzden yapılması gereken şey onları gerçeklerle bir araya getirmek ve araya karıştırmak”.

Scanlan’in kuklaları içlerine yerleştirilmiş motorlar sayesinde, başlarını oynatmak, çerezi tutmak, sallamak ya da dinlemek, kuyruklarını sallamak gibi pek çok hareketi yapabiliyorlardı. “Tim’in ihtiyacı her neyse ona göre kuklaları programlayıp, kontrol edebiliyorduk” diyor Scanlan.

Veruca sincaplardan birini kaçırmaya kalkışıp, çılgına dönen sincaplar tarafından yere devrildiğinde, Scanlan’in tasarladığı bir çok animatronik hayvan da gruba katılıp “küçük elleri ve ağızlarıyla kızın elbisesinin kumaşını çekiştirmeye başlıyorlar”.

Veruca ya da dublörünün yere düştüğü sahnede, sincaplardan birinin altlarında kalıp yaralanmaması için büyük özen gösterildi. Aslında, iki kız zeminin üzerinde görünmez bir platformun üzerine düşüyorlar ve altlarında geniş ve boş bir alan bulunuyor. Bu sahnede aktör sincaplara katılan animatronikler ve BYG sincaplar Veruca’nın her yerinin sincaplarla kaplı görünmesine büyük katkı sağlıyorlar.


Charlie’nin Çikolata Fabrikası



Tim Burton ve Ünlü Besteci Danny Elfman’ın 11. Ortak Çalışması
Filmin orijinal müziğini ve Roald Dahl’ın Oompa-Loopah’lar için yazdığı şarkı sözlerini dört özel şarkıya dönüştüren kişi, pek çok Oscar ve Grammy adaylığı olan besteci-müzisyen Danny Elfman.

Bir müzikal olmadığı halde (Oompalar’dan başka kimse şarkı söylemiyor), “Charlie’nin Çikolata Fabrikası”nda Oompa-Loompalar’ın fabrika turunda kurallara uymayan çocukların başlarına gelecek korkunç şeyleri şarkıyla anlattığı dört sahne var. Tüm Oompa-Loompa vokallerini, Oingo Boingo’nun eski solisti olan Elfman yaptı. Dahl’ın kitaptaki sözlerini kullanan Elfman, parçaları her çocuk için özel olarak besteledi. Violet, Augustus, Veruca ve Mike’ın kötü davranışları tehlikeli sonuçlar doğuruyor ve ahlak dersi veriyor.

“Zor olan şey, her şarkıya her çocuğun özel karakterini yansıtmak ve hepsi için farklı bir yön vermekti” diyen Elfman, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Augustus Gloop için ilham veren şey tiz Bollywood yapımlarıydı. Sakız çiğneyen Violet için, 70’lerin funk müziğinden alıntılar yaptım. Mike Teavee için, tıpkı onun gibi daha kıpır kıpır, daha hiperaktif bir şey lazımdı çünkü Mike kısa süre odaklanabilen, video oyunları oynayan, rock tarzı bir çocuk. Veruca çöpe gittiği için, onun şarkısının sözlerinde balık kılçıkları gibi şeyler var. Tim bu sözlere keskin tezat oluşturan tatlılıkta bir melodi yapmamızı önerdi; bu yüzden, 60’ların mutlu ve sevgi dolu hippi melodilerinden yararlandık”.

Şarkı sözleri için Elfman doğrudan kitaba başvurdu. “Roald Dahl’ın sözlerine olabildiğince sadık kaldım. Kitapta, şarkıdan çok uzun birer ilahi gibiler, ama sözlerde zaten muhteşem bir ritim var. Sonunda, pek çok düzeltme yapmam gerekti, ama bence, orada burada ufak tefek değişiklikler yaparak, kitaba %95 oranında sadık kaldım”.

Tim Burton ile çok yönlü Elfman arasındaki işbirliği sektörün en uzun soluklu ve en başarılı yönetmen-besteci ilişkilerinden biri. 1985 yılında, Burton’ın ilk yönetmenlik denemesi olan “Pee-Wee’s Big Adventure”la başlayan ve 20 yılını dolduran bu işbirliği “Batman”, “Beetlejuice”, “Edward Scissorhands”, “The Nightmare Before Christmas” ve “Sleepy Hollow” gibi unutulmaz müziklerin doğmasını sağladı. Elfman’ın yedi Grammy adaylığından dördü Burton filmlerindeki çalışmalarından ötürüydü (“Batman”, “Edward Scissorhands”, “Planet of the Apes” ve “Big Fish”). 2003 yapımı “Big Fish” besteciye üçüncü Oscar adaylığını getirdi.

Burton için, Elfman’ın “müziği, hikayenin çeşitli ayrıntılarını belirleme ve onları bir araya getirmesinde bir rehber olmuştur. O, bir bakıma, filmin oyuncularından biri gibidir”.

“Tim’le müzik üzerinde çalışmanın en güzel yanlarından biri, beklemediğim farklı müzik stilleri önererek beni merkezden uzaklaştırması, ama o kadar uzun zamandır birlikte çalışıyoruz ki onu şok etmeden pek çok çılgınlık yapabileceğimi biliyorum” diyen Elfman, sözlerini şöyle noktalıyor: “Aynı şekilde, fikirleri beni o kadar çok kez düşünemeyeceğim ama sonradan favorim olmuş yönlere çekti ki... Özellikle, “Charlie”nin şarkılarında, Tim’le çok yakın bir şekilde çalıştık ve diyebilirim ki, daha önce çalışırken hiç bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum. Gerçekten ve muhteşem bir şekilde çılgıncaydı!”



Dostları ilə paylaş:
  1   2


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə