Dijital Kıyamet

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 16.2 Kb.
tarix19.01.2018
ölçüsü16.2 Kb.

Dijital Kıyamet

Sabah uyanır uyanmaz aklıma gelen ilk düşünce, yatağımın hemen ucunda bulunan cep telefonuma bakmak oluyor. Saatin kaç olduğundan bile önce, gelen bildirimlere takılıyor gözüm. Uyuyarak geçirdiğim 7-8 saatte neler olup bittiğini bilmeliyim çünkü, geri kalmam mümkün değil. Muhtelif haberleşme kanalları üzerinden gelen mesajları okuyup, e-postalarımı kontrol edip yatağımdan iniyorum. Bilgisayarımın düğmesine basıp tuvalete girip, çıktığımda hemen diğer sosyal medya kanallarını takip ediyorum. Ben uyurken Twitter anasayfasına neler düşmüş? Kimler, dün gece nerede yer bildirimi yapmış, Instagram’a yeni fotoğraf ekleyen olmuş mu? Son kontrol ettiğimden beri blog’uma kaç kişi daha girmiş? Ekşisözlük’te oylanan yeni bir yazım var mı? Ancak bütün bu gelişmeleri kontrol edip, gündemi yakalarsam, yeni bir güne hazırım demektir.

Bilgisayarın evimize girmesi, benim doğumumdan bile önceye rastladığı için, bilgisayarsız bir evi en fazla hayal edebilirim. Aklım erdiğinden beri de internet ve cep telefonu kavramlarına aşinayım; insan diğer tüm hayvan türleri gibi içinde bulunduğu ortama adapte olabilen bir canlı olduğuna göre, benim de elimin altında her türlü iletişim kanalının mevcut olmasına adapte olmam da kaçınılmazdı. Doğduğundan bu yana bildiği, etkileşim içinde olduğu varlıklara pek de fazla kafa yormaz insan. Evet, bu televizyon hep buradaydı, ne zamandır olduğunun ne önemi var? Bir evde internet, bilgisayar ve hatta telefon olmadığı zamanlar, benim için dünyanın yuvarlar olduğunun bilinmediği karanlık Ortaçağ dönemlerinden daha farklı değil; her ikisi de deneyimlemediğim, sadece duyageldiğim çağlara işaret ediyor. Çünkü benim yaşadığım çağda, benden yüzlerce kilometre uzakta yaşayan kuzenim doğum yaptığında, bebeği ilk kez doğumhanenin kapısında bekleyen yakınları değil, kuzenimin eşinin Whatsapp’tan bebeğin fotoğraflarını göndermesi sayesinde ben görüyorum. Ve bunlar bana ne yazık ki, teknolojinin geldiği noktayı artık hayal edemez, takip edemez duruma gelmiş eski nesillere geldiği kadar etkileyici gelmiyor üstelik. Evet, belki Whatsapp’tan anlık haberleşme benim için de çok eski olmayabilir, fakat hatırlayabildiğim en eski anılarımda dahi cep telefonundan mesajlaşma vardı, en kötü ihtimalle insanlar bilgisayar üzerinden yazışabiliyor ya da e-posta ile fotoğraf gönderebiliyordu. Böyle bir çağda doğan insanın, bir haberi başkasına iletmek için mektup yazmasını, o mektubun iletilmesini beklemeyi, karşı tarafın cevap yazmasını, cevabın geri gelmesini ve bütün bunların en iyimser tahminle aynı şehir içinde bile 3 gün sürdüğü zamanla empati yapabilmesi mümkün mü? İsviçre’de yaşayan arkadaşımın akşam yemeğinde ne yediğini, çektiği fotoğraf sayesinde daha o yemeye başlamadan anında öğrendiğim bir çağdayım ben; posta güvercinleri yok belki ama, cikcikleyen bir Twitter kuşumuz mevcut.

Varlığına hep alıştığımız bir şeyin, bir noktadan itibaren var olmadığı takdirde neler olabileceğini ne kadar düşünüyoruz? Elektriğin önemini en çok, elektrikler kesildiğinde elimiz kolumuz bağlandığında fark ediyoruz, buradayken yüzüne bile bakmadığımız çoğu yemeği, birkaç günlüğüne yurt dışına çıktığımızda çok özlüyoruz. Çünkü her ne kadar klişe olsa da, bir şeyin değerini anlamamız için, gerçekten onu kaybetmemiz gerekiyor. Mesela 2 günlüğüne bütün iletişim uyduları devre dışı kalsa, her an her yerde elimizin altında olan bu iletişim kanallarını kaybetseydik ne olurdu? Neler eksilirdi hayatımızdan, neleri yapamazdık? Sanırım ilkokul öğrencilerinin arasındaki iletişimden, devlet dairelerindeki düzenin işleyişine kadar her şeyin internet üzerinden döndüğü bir dünyada, aniden telefon, televizyon, internetin hayatımızdan çıkması, tahayyül edilebilecek en büyük felaketlerden biri olurdu. Telefonda takır takır saniyede 2 kelime yazabilen, fakat hayatı boyunca mektup yazmamış, göndermemiş bir nesil, nasıl iletişim kurabilirdi? Dünyanın diğer ucunda gerçekleşen bir olayın, ana akım medyadan bile önce, sosyal medya üzerinden dünya çapında yayılması birkaç dakikaya inmişken, bütün iletişim araçlarının gittiği bir dünyada, Japonya’da yaşanan bir olayın bize ulaşması kaç hafta alırdı?

Anlık iletişim araçlarının kesilmesi halinde, şu an bize çok basit gelen pek çok ayrıcalıktan mahrum kalırdık. Düşünün bir, arka arkaya iki arabada iki aile bir yere gidiyor. Gidilecek yeri öndeki araba biliyor ve arkadaki onu takip ediyor. Sonra araya giren dev bir kamyon yüzünden arkadaki araba hangi ayrımdan sapacaklarını göremiyor ve yolun yarısında iki araba birbirinden ayrılıyor. Bu 2 günlük kesinti dolayısıyla araba telefonu, cep telefonu gibi icatlar da o an çalışmıyor. Arkadaki arabanın elinden tek gelen geriye dönmek, fakat bu durumdan öndeki arabayı haberdar edemediği için, onlar da ne yapacaklarını bilemiyor. Ya da başka bir örnek; bir kafede arkadaşınızla buluşmak üzere sözleşmişsiniz. Aniden hesapta olmayan bir iş çıkıyor, ve siz o buluşmaya gidemiyorsunuz. Ne kendisine cep telefonundan ulaşmak mümkün, ne de kafeyi arayıp, haberi iletmesini isteyebilirsiniz. Akla gelen tek çözüm, eski zamanlardaki gibi ulak yollamak olsa gerek.

. Bugün resmi evraklar bile internet üzerinden gönderiliyorken, 2 günlük bir kesinti halinde günlük hayatta nice aksamanın meydana gelmesi kaçınılmaz olurdu. Üstelik, bütün iletişim uydularının devreden çıkması demek, televizyon ve radyo yayınlarının da durması anlamına gelirdi ki, haberleri ya bu iki kanaldan ya da internet üzerinden takip etmeye alışmış bir toplum için bu da bir kaosa yol açardı. İletişim kurulmak istenen kişiler aynı şehirdeyse yüz yüze görüşülebilirdi, fakat ya diğer şehirlerdeki, hatta diğer ülkelerdeki tanıdıklar? Amerika’da okuyan kızlarıyla her akşam internet üzerinden görüntülü konuşmaya alışmış, özlemlerini bu sayede bir nebze azaltan bir aile, günler alacak bir mektup gönderme sürecine mahkum olursa ne denli zor olurdu? Peki ya internet ve telefon sayesinde birbirinden her saniye haberdar olarak, uzak mesafe ilişkisi yürüten sevgililer ne yapardı? Çünkü “Globalleşen Dünya” kavramını, teknolojinin gelişmesi sonucu iletişim kanallarının kat be kat artması sayesinde, dünyanın çok uzak bir köşesine ulaşmanın bile saniyeler almasına borçluyuz. En yakın arkadaşlarımdan biri Eskişehir’de, biri Tekirdağ’da, biri Berlin’de yaşıyor, oysa ki her an haberleşebildiğim için neredeyse hep yanımdalarmış gibi hissedebiliyorum.



İletişim araçlarının devredışı kalmasının yol açacağı sorunlar, böylesine tartışmaya gerek duyulmayacak kadar aşikarken; her kötü olayda olduğu gibi, kendimi ve çevremdekileri rahatlatmak adına “Pollyannacılık” oynamaya çalışırdım. Mesela, 2 günlüğüne bütün iletişim araçlarının işlevsiz hale gelmesi durumunda, iletişim araçlarının yol açtığı olumsuz durumları da fark edebilirdik. Evet, her an her saniye dünyanın her köşesindeki insanla iletişim halinde olmak, sosyal medya hesapları üzerinden yeni insanlarla tanışmak kulağa o kadar da kötü gelmiyor. Fakat bunun, yanımızdaki insanlarla geçireceğimiz zamandan çaldıklarına ne demeli? 5 kişilik bir arkadaş grubu düşünün, aylar sonra bir masanın etrafında bir araya gelmişler; muhakkak konuşacakları, paylaşacakları onlarca şey vardır. Fakat sohbet etmekten ziyade, beşinin de elinde telefon, sosyal medya hesapları üzerinden “eski arkadaşlarıyla bi araya gelmenin verdiği mutluluğu” duyurup, fotoğraflarını muhtelif kanallarda paylaşıp, o an yanında olmayan arkadaşlarıyla mesajlaşmaya devam ediyorlar. O an geçirdiği zamanın kıymetini bilmeyen, aklı hep başka bir yerde olan insanlardan oluşan bu grubun, bir araya geldiğinde sosyalleştiğini iddia etmek ne derece mümkün? Ben de böyle grupların içinde bulundum ve ne yazık ki ben de yaptım bunu, özellikle akıllı telefonların da çoğalmasıyla buna alıştık çünkü. Başka aktivitelerde, mesela konserlerde de benzer durumdan söz edilebilir. Eskiden konserlerde dans etmek için havaya kalkan eller, şimdi cep telefonu, fotoğraf makinesi tutuyor. Konsere gidenler, en sevdiği şarkı çalınca o anın tadını çıkarmak, kendini şarkıya bırakmak yerine, telefondan arkadaşını arayıp dinlettirme veya videosunu çekip bir yerlerde yayınlama telaşına düşüyor, böylece canlı canlı dinleme hevesiyle geldikleri konseri, yine video çekimi yaptıkları cihazın ekranı aracılığıyla izliyorlar. Yani, yaşadıkları anı başkalarıyla paylaşmaya, kaydedip o anıya sıkı sıkı tutunmaya çalışırken, aslında “o an”ı tam olarak yaşayamıyorlar. İletişim kanallarının yokluğunun tek iyi yanı, bu gibi olumsuz etkilerin gerçek anlamda anlaşılması olabilir.

Belki, bu teknolojilerin mevcut olmadığı zamanları da görmüş kişiler, 2 günlük bu “dijital kıyamete” daha çabuk uyum sağlarlardı, fakat ben ve benim gibi hayatı boyunca teknolojinin özellikle anlık haberleşme nimetlerinden fazlaca faydalanmış bireyler, sudan çıkmış balığa dönerdi. Çünkü bir insanın, yeni bir icatla tanışıp ona uyum sağlaması ve sonra onu kaybetmesi; hayatı boyunca o icatla içli dışlı olmuş bir bireyin aniden onu kaybetmesi kadar zor değil. Bunun nedeni, doğduğundan beri bu gelişimlere alışmış bireylerin, cep telefonu ve bilgisayarları vücudunun bir parçası, adeta bir uzvuymuş gibi benimsemiş olması elbette. Bu yüzden, iletişim uydularının 2 günlüğüne devre dışı kalması durumunda, en çok yeni kuşağın etkilenceğini, diğer nesillerin ise nispeten daha kolay uyum sağlayacağını düşünüyorum. Fakat her ne olursa olsun, 2 günün sonunda iletişim uyduları yeniden devreye girince ve alıştıkları, sevdikleri anlık iletişim kanallarına yeniden kavuşunca, herkesin rahat bir nefes alacağı kesin.

Dostları ilə paylaş:
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə