GöNLÜ uyandiran tefekküR



Yüklə 29.35 Kb.
tarix03.11.2017
ölçüsü29.35 Kb.

Gönlü Uyandıran Tefekkür 8, 9, 10 Eylül www.kalpehli.com




بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

أَجْمَعِينَ وَصَحْبِهِ وَآلِهِ مُحَمَّدٍ سَيِّدِناَ عَلىَ وَالسَّلاَمُ وَالصَّلاَةُ الْعَالَمِينَ رَبِّ لِلهِ اَلْحَمْدُ



GÖNLÜ UYANDIRAN TEFEKKÜR

El-Cürcanî, tefekkürün "kalbin maksada vasıl olmak için eşyanın manalarını anlamaya yönelmesi" veya "eşyanın hakikatini idrak etmek için kalpte olan bilginin ihzar edilmesi" şeklinde gerçekleşen bir faaliyet olduğunu belirtir. (et-Ta'rifat, 63).


Tefekkür ile yakın ilişkisi bulunan "taakkul" kelimesi de "düşünmek", "akletmek" ve "akıl erdirmek" anlamlarına gelir. Bu fiilin anlattığı durum da tıpkı tefekkürde olduğu gibi kalpte vuku bulur.
Tefekkür kelimesi ile yakın anlamlı bir başka kelime de "tedebbür" dür. Bu kelime ise "bir konunun sonunu mülahaza ve tefekkür etmek" manasındadır.

Tefekkür İle Düşünce Arasındaki Fark
Dilimize modern zamanlarda girmiş olan "düşünce" kavramı, özünde insan için en üst düzeyde gerçekleştirilen zihnî bir faaliyeti anlatır; tamamen aklın kendisinin koyduğu kurallara göre işler ve aklın üzerinde/dışında bir bilgi edinme vasıtası kabul etmez… Böyle olduğu içindir ki, "düşünce" eylemini en üst düzeyde gerçekleştirdiği halde hidayeti bulamayan yüzlerce filozof, düşünür, ve düşünce adamından söz edilebilmektedir.
 Bu kavramlarla ifade edilen faaliyet ve o faaliyeti gerçekleştiren insan, kendi içinde tutarlı ve bütünlük arz eden bir sistem dahilinde hareket ettiği sürece, vardığı sonucun şu veya bu şekilde tezahür etmesinin bir önemi yoktur. Dolayısıyla böyle bir faaliyetin ulaşacağı "gerçek", göreceli yani kişiden kişiye değişebilir olmaktan kurtulamaz.
Yine böyle olduğu içindir ki, klasik İslâmî metinlerde bağımsız bir faaliyet olarak "İslâm düşüncesi" (el-Fikru'l-İslâmî veya et-Tefekkürü'l-İslâmî) diye bir ifadeye rastlanmaz. Ve elbette düşünür, düşünce, fikir/düşünce adamı, mütefekkir gibi kavramlara da...
  Tefekkür ve yukarıda zikrettiğimiz yakın kavramlar, insanın maksada vasıl olması için tırmanması gereken "oluş merdiveni"nin ilk basamağı değilse de, kesinlikle son basamağı da değildir. İslâm'ın insandan istediği tefekkür, kişiyi Allah Tealâ'nın varlığını, birliğini, sonsuz kudret ve azametini, merhamet ve hikmetini idrake (eserden müessire) götüren tefekkürdür. İnsanoğlu vahyin muhtevasına, tabiata, varlıklara ve kendi yaratılışına bakarak, bunlar üzerinde tefekkür, tedebbür, teemmül ve taakkul ederek az önce belirttiğimiz gerçekleri ilme'l-yakîn görecektir.
Tefekkür Bir Tür İbadettir
Cenab-ı Mevlâ, Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde tefekkürü ve düşünmeyi emrediyor. Âl-i İmran Suresi 191’inci ayetinde, varlıklar üzerinde düşünüp ibret alanlar şöyle övülür: “Onlar ayakta iken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. ‘Rabbimiz sen boşuna yaratmadın’ derler...”
Ayrıca Allah Tealâ’nın, birçok ayet-i kerimede “düşünmez misiniz?”, “görmez misiniz?”, “düşünüp ibret almaz mısınız?” hitabıyla insanı tefekküre davet eder...
Yüce Allah’ın böylesine övgüyle bahsettiği tefekkür için alimlerimiz de; “Bir saat tefekkür, bir gecelik ibadetten hayırlıdır.” diyorlar. Ayrıca, “Tefekkür kişinin aynasıdır, iyilik ve kötülüklerini kişiye gösterir.” sözü de, tefekkürün olgunluk ve kemâli elde etme yolundaki vazgeçilmezliğine işaret ediyor.
Rivayete göre Lokman Hekim yalnız başına oturur, uzun uzun düşünür, tefekkür ederdi. Niye böyle yaptığı sorulunca, “Yalnızlık düşünce için daha uygundur. Düşünce ve tefekkür insanı cennet yoluna ulaştırır.” derdi.
Bişr-i Hafî (k.s) aynı manaya şöyle işaret eder: “Eğer insanlar Allah’ın azametini yeterince düşünüp tefekkür etselerdi, O’na asla isyan etmezlerdi.”
Tefekkürün sonuçta vereceği meyve ilim, hâl ve amellerdir. Çünkü tefekkür kalpte ilim doğurur. Kalpte ilim meydana gelince, kalbin hali değişir. Kalbin hali değişince de, azaların amelleri değişir. Yani amel hale, hal ilme, ilim de tefekküre bağlıdır. Bu demektir ki bütün iyiliklerin başı ve başlangıcı tefekkürdür.
Allah için tefekkür, zikirden hayırlıdır. Zira kalbin O’nun tecellilerini tefekkür etmesi zikirdir. Kalbin zikri, azaların amelinden hayırlıdır. Amelin şerefi de zikir sayesindedir. Tefekkür, zikrin de üstünde olduğuna göre, anlaşılıyor ki bütün amellerden hayırlıdır.
Sevilmeyen şeylerden sevilen şeylere, dünya hırs ve düşkünlüğünden zühd ve kanaate insanı iten kuvvet tefekkürdür. Müşahede ve takvayı ihdas eden kuvvet de zikirdir. Anlaşılıyor ki, kemalâtı elde etme yolunda ne tefekkürden vaz geçmek mümkün, ne de zikirden...
Manevi olgunlaşmanın vazgeçilmez bir unsuru olan tefekkür neler üzerine yapılmalı?
Allah Tealâ’nın zatı tefekkür edilmez. Nitekim hadis-i şerifte buyrulmuştur ki; “Allah'ın yarattıkları (yaratması, nimetleri) hakkında tefekkür edin; Allah hakkında tefekkür etmeyin” (Feyzu'l-Kadir)
Dolayısıyla Allah Tealâ’nın zatının dışında her şey tefekküre konu olabilir. Allah Tealâ’nın zat ve sıfatlarından başka her ne varsa, hepsi O’nun fiili ve yarattığıdır. Bu varlıkların bir kısmının aslını bilemeyiz ve onlar üzerinde tefekkür mümkün değildir. Bir kısım varlıkların da aslını ve genel durumunu biliriz fakat ayrıntılarını bilemeyiz. Bu varlıkların tafsilatları üzerinde tefekkür mümkündür. Fakat melek, cin, arş, kürsi, şeytan gibi gözümüzle görüp anlayamadıklarımız üzerinde tefekkür çok zordur. Dolayısıyla, insanın gözüyle görüp anlayabileceği varlıklar üzerinde düşünmesi en uygunudur.
Kainatta, yer ve göklerde görülen ve görülmeyen, canlı-cansız her varlığın varoluşunda ve hareketinde, Cenab-ı Rabbi’l-Alemin’in sayısız tecellisi ve hikmeti vardır. Bütün varlıklar, O’nun birliğine, yüceliğine ve sonsuz kudretine işaret eden açık delillerdir. Kur’an-ı Mübin, işte bu işaret ve deliller üzerinde tefekkürü teşvik eder:
Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, akıl sahiplerine şüphesiz deliller vardır.” (Âl-i İmran/190)
Buyruğu ile göğün ve yerin ayakta durması, O’nun varlığının alametlerindendir.” (Rum/25)
Cenab-ı Hakk’ın kudretine ve büyüklüğüne işaret eden en açık ayetlerden biri de, insanın bizzat kendisidir. İnsan, bütün ömrü boyunca kendi hayret verici hallerini düşünse, belki harikulâde varlığının pek azını anlayabilir. Oysa bundan tamamen gafildir. Kendinden gafil ve cahil olan insan, bu haliyle başkasını anlamaya nasıl heves edebilir? Halbuki Hak Tealâ, kişinin kendisi üzerinde tefekkürünü emreder ve “Kendi içinizde Allah’ın varlığına nice deliller vardır, göremezsiniz.” (Zariyat/21) buyurur.

Kişi, insanın iç ve dış görünüşüne, bedenine ve sıfatlarına bir baksa akıllara durgunluk verecek şeyler görür. Bütün bunlar Allah Tealâ’nın bir damla sudaki ve hatta bir tek hücredeki sanatıdır.


Ya gökler ve yıldızlardaki sanatına, onların yapılış, şekil, miktar, hepsinin yerli yerinde olmasına bir baksa, O’nun sanatına daha çok şaşıracak! Göklerin esrarından bir tek zerrenin, O’nun hikmetinin dışında olduğu sanılmamalı.
Oysa ne hayret vericidir ki, güzel bir yazıyı görüp onu yazana hayran olan insan, hem kendi üzerinde hem de bütün bir kainatta akıllara durgunluk veren bunca harikulâdelikleri görüp bildiği halde, bunların yaratıcısının kudret ve yüceliğini düşünmez. O’nun azamet ve celâli karşısında hayret ve dehşet içinde kalmaz!
Bu haliyle insanoğlu tıpkı bir hükümdarın muhteşem sarayının altında yuva yapan bir karınca gibidir. O karınca saray sahibi ile karşılaşıp konuşmaya muktedir olsa, ancak kendi yuvasından, yiyecek ve içeceğinden bahsedebilir. O büyük ve görkemli saraydan haberi bile olmaz.
Allah Tealâ’nın kudret ve azametini biraz olsun anlayabilmemiz için, O bize bir kainat dolusu delil ve imkan bahşetmiş bulunuyor. Bunları değerlendirmeyip O’nun muhabbetine ulaşmamak bir tür nankörlük sayılmaz mı?
Burada bir ölçüye de dikkat etmek gerekir: Allah’ı marifet hususunda alimler ve velilerin bildiğine nisbetle, bizim bildiklerimiz az. Bütün peygamberlerin bildikleri de, mukarreb meleklerin bildiklerine nisbetle az. Bu meleklerde dahil, bu mahlukatın bildikleri ise, Allah’ın ilmine nisbetle, ilim denmeyecek kadar az. Bunlara ilimden ziyade, dehşet, hayret, kusur ve acziyet denir.
Kullarına bildirdiğini bildirdikten sonra: “Size az bir ilim verilmiştir” (İsra/85) buyuran Cenab-ı Mevlâ’nın karşısında kul olduğunu unutup kibirlenmek yerine, secdeye kapanmamak mümkün mü?
İnsanın kendisiyle, kainatla ve yaratıcısıyla irtibatını zayıflatan bugünkü hayata rağmen, mümin tefekkür etmekle mükellef. Ne şekilde yorumlanırsa yorumlansın, bütün bilimsel buluşlar da akıllı insanı tefekküre çağımıyor mu?
Allah Tealâ yerlerde ve göklerdeki varlıkları düşünerek ibret alan kullarını sever...

وَآخِرُ دَعْوَانَا أَن الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə