Kaan GÜndeş



Yüklə 159,23 Kb.
səhifə2/3
tarix29.10.2017
ölçüsü159,23 Kb.
#20944
növüYazı
1   2   3

Mehmet YILDIZ

TEV İnanç Türkeş Lisesi

KOCAELİ

Derecesi 6



Açıktır ki, metot sorunlarıyla uğraşmaya başlamamız gerekiyor. Evrensel bir değer nedir? Bir değerin evrensel sayılması için herkes tarafından kabul edilmesi mi gerekiyor? Eğer bu gerçekten gerekli ise, o zaman evrensel değerler kategorisi boş olur.”

Amartya Sen, “Democracy as a Universal Value”, Journal of Democracy, 10 (1999), s. 8

METODA BAĞIMLI BOŞ EVRENSEL DEĞERLER KATEGORİSİ

“Evrensel Değer”, felsefenin çeşitli alanlarında ( etik, epistemoloji, estetik- sanat, ontoloji ), hem kendi içinde “neliğiyle” hem de kökeninde evrensel değerin neye göre belirlendiğine dair metoda ilişkin sorularla sorgulanan bir kavramdır. Amartya Sen yukarıda alıntılanan sözüyle metoda vurgu yapar; fakat metoda dair yorumlardan önce evrensel değerin neliğine dair bir açıklama gereklidir. Bu deneme öncelikle evrensel değerin olası çelişkilerini Anscombe’un Kant’a itirazı ile ortaya koyacak ve etik maximin öznelliğini vurgulayacaktır. Bu noktadan yola çıkarak Platon’un mağara alegorisi aracılığıyla öznellikler arasında “doğruluk” farkları olup alamayacağını sorguladıktan sonra (“adalet” olarak da düşünülebilecek ) evrensel değerin devlet yapılanmasındaki yeri incelenecektir. İnsanı aşan devlet yasası ile Tanrı’nın yasaları arasındaki benzerlik ise Eutyphro’nun dilemması ile aktarılacaktır. Evrensel değerin göreceliğini ortaya çıkaran yukarıdaki noktaların ardından “herkes”in kim olduğu, olabileceği sorgulanacak, kültürel ve zamansal farklılıkların kabuldeki etkisi vurgulanacaktır. Sonuçta ise bahsedilen metodun gerekliliği tartışılacaktır.

Kant’ın “Öyle bir maxime göre davran ki bu maxim evrenselleştirilebilsin.” açıklaması evrensel değeri eylemin bir başkası tarafından yapılıp yapılamayacağına, bunu isteyip istemeyeceğimize dayandırır. Categorical Imperative’in şartsızlığı, buyruğun evrenselliğini simgeler. Bu iki noktanın bileşiminde “Hızlı para istiyorsan yalan söyle.” tan farklı olarak sadece “yalan söyle” ye ya da “yalan söyleme” ye dönüşür; fakat “yalan söyle” kendini engelleyen bir buyruktur (karşınızdakinin yalan söylediğini bildiğinizde yalan söylemek anlamını yitirir), bu nedenle ancak “yalan söyleme” ve benzeri bir maxim evrenselleştirilebilir. Kant’ın bu noktası evrensel değerin metodik oluşumunda herkesi dikkate alır, fakat onların ne düşündüğünden öte, ne yapmaları gerektiği önemlidir. Buyrukların gerekliliği ise “evrensel” değerler arasında çatışmalara neden olur. “Yalan söylememek için Nazilere gemide Yahudilerin olduğunu söylemek” mi yoksa “masum çocukları korumak için yalan söylemek” mi? Anscombe bu noktada maximlerin çok çeşitli yapılara sahip olabileceğini, “yalan söylemek” yerine “belli durumlarda yalan söylemek” maximinin de koyulabileceğini gösterir ve evrenselleştirilebilme ilkesinin yok göstericiliğini yitirdiğini vurgular. Zaman ve mekân içinde sonsuz buyruğun evrenselleştirilebilir olduğuna dair bu bilgi de aslında evrenselleştirilen değerin göreceliğini ortaya koyar.

Evrensel değerin bir diğer yorumlanışı ise Antik Yunan’da olmuş, sıklıkla “erdem” kavramı kullanılmıştır. “Erdem” evrensel olarak ulaşılması gereken, “Erdemli” evrensel olarak olunması gerekendir. Fakat herkes mağaradan çıkamaz, ancak filozoflar bunu başarabilir. Evrensel değerin bilincine ancak onlar varabilir. Plato bu nedenle Devlet’de ya filozofların devleti yönetmesini ya da kralların filozoflaşmasını istemiştir. Bu durumda halkın önemli bir kesiminin erdemleri algılayamadığını, anlayamadığı ve onların öznel değerlerinin evrensel değerleri temsil edemeyeceği yorumu yapılabilir. Konfüçyüs’ün “Lider bir rüzgâr gibidir, diğerleri onun estiği yönde eğilir.” sözü de filozofların ya da erdemli yöneticinin değerleri ile kitlelerin değerleri arasındaki farka işaret eder ve paternalizmi över.

Yönetim ve evren meselesinde sıklıkla ortaya çıkan “adalet” ise lidere ve yönetim tarzına farklı açılarla yaklaşılmasını olanaklı kılar. Günümüzde özellikle faşizm sonrası zayıflayan otoriter yönetim (veya Macchiavelli’nin Prens’inde belirttiği yönetim tarzı ) söylemin yerini özgürlük ve eşitlik söylemlerine bırakmıştır; fakat devletler varlıklarını sürdürmektedir. Devletin varlığını sürdürmesindeki önemli bir etken insan doğasının “kötü” olduğuna dair yorumdur, Devlet bizi birbirimize karşı korumaktadır, insanlar kendilerini aşan bir yasa kurarak kendilerini güvenceye almışlardır. Bunun yanında insan doğasının iyi olduğuna vurgu yapan görüşler müdahalenin harmoniyi bozduğunu savunur, günümüz liberalizmi de benzer bir noktadan beslenir. Adaleti sağlayan ya da bozan devlet, ya da insanı aşan yasa modeli çoğunlukla evrensel bir değer olma iddiasındadır; insan doğasına yönelik “iyi” ve “kötü” nitelemeleri de zaten “uyum”a (adalet bir başka adıdır) bağlantılı olarak buraya dayanır.
Fakat devletler geçicidir ve insanı iyi ve ya kötü olmasından bağımsız olarak bazen sadece faydalar çarpıştığı için yasaya ihtiyaç duyulur. Yasanın güvenilirliği esastır ve böyle bir anda ( felsefi bağlamda ) Tanrı’nın aşkın yasaları evrensel değerlerin temsili olur. (Tanrı yaratılır). Mutlak olan Tanrı’nın yasaları da mutlak olacaktır; evrensel olanın belirlediği evrensel yasalar, ama Eutyphyro itiraz eder ve sorar ( bu onun sorusunun bir başka yorumudur) “İyi olan şeyler Tanrı öyle söylediği için mi iyidir yoksa Tanrı o şeyler iyi olduğu için mi onların iyi olduğunu söylemiştir.” Mutlak yanılmaz Tanrı işlerini keyfi bir şekilde yapamaz, insanları öldürmeyin diyorsa bunun bir sebebi olmalı ve bu sebep ancak eyleme dayalı olabilir. Fakat Tanrı gerçekten ne demiştir? Biz eğer ki Tanrı değilsek, evrensel değeri bilmek için bir metod bulmalıyız; fakat göz ardı etmemeliyiz ki sonuçlarda her zaman metodu uygulayanın öznelliğinin payı da olacaktır. Bu noktada metod önem kazanır ve açıktır ki Kant pek işlevli değildir ( evrenselleştirebilme şartı tam olarak nedir?) Amartya Sen bir olasılık olarak uç bir faydacılık sunar: Herkesin kabullendiği ( herkesin, içsel ya da dışsal, bir şekilde faydalanabildiği ) değer evrensel olandır. Bu olasılık iki farklı soruyla ele alınacaktır: “Herkes kimdir?” ve “Gerçekten kabul edilebilir bir değer var mıdır?”.


  1. “Herkes” kimdir?

İnsanların kabul etme-me kararının meşru olmasında, olabilmesinde yeterliliklerin payı var mıdır? Plato birçoklarının gölgelerle yaşadığını ve filozofların ülkeyi yönetmesi gerektiğini söylerken çoğunluğun neyin evrensel olduğuna karar veremeyeceğini vurgulamaz mı? Herkes belli bir grupla ( filozoflar, kızıl parti, NSDAP, krallar, tüccarlar, ...) sınırlandırılabilir mi, sınırlandırılmalı mı?

İnsanların kabul etme-me kararının meşru olmasında, olabilmesinde özelliklerin payı var mıdır? Köleler, kadınlar, siyahlar, göçmenler, homoseksüeller, heteroseksüeller, dindarlar, dinsizler, kısa boylular, uzun boylular, lise mezunları, üniversite mezunları, İstanbullular, Diyarbakırlılar, ... belli özelliklerinden dolayı ( çoğunlukla zamana ve mekana bağımlı olarak ) karar mekanizmasından dışlanabilirler mi?

Herkes sadece insanlar mıdır yoksa haz ve acı duyabilen nöral sisteme dair diğer canlılar da bu evrensel değerler ( etik, estetik ) konusunda söz sahibi midirler? Acıma yetimiz bizi onlardan ayırır mı, ya da aklımızın olması önemli bir fark mı?




  1. Gerçekten kabul edilebilir bir değer var mı?

İnsan doğasına dair kesin bir söylemimiz olamaz. Evrenselleştirebildiğimiz maximler yol göstericiliklerini, dolayısıyla evrenselliklerini yitirmiş durumdalar. Daha da önemlisi farklı adalet anlayışları içinde farklı yasalar arıyoruz ( gündelik anlamda). Herkese hizmet edebilecek, herkesin kabul edebileceği evrensel bir yasa sonsuz farklı çıkarlar ve beklentiler kümesinde mümkün müdür? Öncelikle bireysel farklılıklar olacaktır: Mutlak özgürlüğü talep eden bir güçlü ile onu koruyacak bir yasaya ihtiyaç duyan bir güçsüz. Kültürel Farklılıklar: İnsan kurban etmenin sorgulanması, kadın-erkek eşitliği, vejetaryenlik, güzellik, dinler vb.


Diyelim ki herkesin kabul ettiği bir değer bulundu, tarihin bir başka anında veya mekânında da aynısı olacak mıydı? Diyelim ki oldu, bu değer Kant’ın sorusunu aşabilir mi? Ya da farklı insanlar aynı buyruğu ya da değeri mi algılayacaklar?
Öyleyse evrensel değerler kategorisi boş olur.
Amartya Sen açıkça göstermektedir herkesin katılımı ( ya da demokrasi ) metodu ile evrensel bir değere ulaşmak mümkün değildir. “Herkes” tanımının muğlaklığı ile güvenilirliğini kaybeden değer pratik meselelerle ulaşılamaz hale gelir. Herkesin kabul ettiği varsayılan toplum sözleşmesi de, mutlak olduğu var sayılan Tanrı’nın yasaları da itirazlara ev sahipliği eder.

Herkesin katılımı sorunlu bir metottur ve evrensel değeri olumsuzlar ama bu metot gerçekten gerekli midir? Evrensel olanı belirlemek için bu metot mu kullanılmalıdır? Yoksa evrensel değerin herkesin erişemediği içten gelen bir değer olarak ona erişebilenlerce diğerlerine mi aktarılmalıdır? Kimin bu değerlere erişebildiği sorusu ayrı bir değer sorununu ortaya çıkarmaz mı? Erişimin kendisi mi önemlidir, yoksa diğer insanların boyun eğmesini sağlayan ve yasayı yaratan güç mü? Peki, bu güce sahip olanlar da zamanın ve mekanın gücünün etkisi altında değil midir?

Peki gerçekten evrensel bir değer var mıdır yoksa o bir uydurma mıdır? Nietzsche “Tanrı öldü.” derken bunu da anlatmaz mı?

Bu sorulara cevap vermeden önce bu sorulara yaklaşım metodunun ele alınması gerekir, ki felsefe de zaten sadece ne düşünüldüğüyle değil (sonuç) nasıl düşünüldüğüyle de (metot) ilgilidir, öyleyse öncelikle metot sorunlarıyla uğraşmamız gerekir.



Simge ŞİRİN

Sarayköy Anadolu Lisesi



DENİZLİ

Derecesi :7


Eğitimin bir insan hakkı olduğu savının iki sonucu vardır. Birincisi : Haktan vazgeçilmesi düşünülemez. Dolayısıyla, kişilerin ‘Ben eğitilmek istemiyorum.’ Demesi söz konusu olamaz. İkincisi : Siyasal birlik, yani devlet, tüm bireylerinin eğitim hakkından yararlanmasını sağlamalıdır. Bireyler için hak olan şey, devlet için görevdir.”

Ömer Naci Soykan, “Özgür Eğitim”, Küreselleşme Sürecinde Eğitim Sorunlarının Felsefi Boyutu Sempozyumu, 2009, s.296

SOSYALİZASYON KAVRAMININ EĞİTİMDEKİ YERİ
Hayatımızı yöneltmeye, doğduğumuz andan itibaren başlarız aslında. Hayatımızın gidişatına yön verebilecek, ona ahlaki anlamlar yükleyebilecek gücümüzün olduğu, bir gerçektir. Ancak bu gerçeğin kendisini pratikte ne kadar gösterdiği tartışılır. Bulunduğumuz duruma düşüncelerimizle yön verebildiğimiz sürece “kendi” olabilir, bu kendi olabilme durumu içinde olaylara ahlaki değerlerle yaklaşabilir, hayata bakış açımızla olaylara anlam katabiliriz.
Hayatımızda bize yön veren olayların dışında, içinde bulunduğumuz sosyal durumumuz, ailemizin bize sunabildiği fırsatlar, eğitimin bireye dayattığı ya da bireyi yönlendirebildiği bir anlayışı vardır. Bu anlayışın hayatımızdaki yeri, aileden sonra gelir. Çünkü birey “sosyalizasyon” kavramını –aile dışında- eğitim hakkının bireye sağladığı ortamda bulur.
Sosyalizasyon, kavramın da ötesinde bir değerdir. Sosyalizasyona yüklemiş olduğum bu değer, Michael Tournier’in “Cuma Ya da Pasifik Arafı” adlı eserinde de geçen “öteki” kavramıyla bireyi dönüştürebilecek güce sahiptir. Varlık, ötekinin yokluğunda kendisini eksik hisseder ve bu eksiklik bireyin dönüşümünü, Le Guin’in kadın sorununda ortaya koyduğu çözümü yani “içsel yolculuk”u kısıtlar.
Eğitimin bireye sunduğu “hak” olayı bireyin “öteki” kavramında işte bu yönüyle geçerliliğini sağlayabilir. Yani Sartre’ın da dediği gibi “Varlık olmadan hiçliği, hiçlik olmadan da varlığı hissedemeyiz.” (Varlık ve Hiçlik) Varlık ve hiçlik, birey ve öteki kavramları arasındaki geçiş, devletin bireye sunduğu ya da dayattığı “eğitim hakkı”nda –bu bağlamda- kendini gösterebilir. Ancak devletin eğitimi ne kadar bir “hak” olarak ortaya koyduğunu; o hakkı, sosyalizasyon kavramında ne kadar bireye hissettirdiğini de sorgulamak şarttır.
Çünkü bazen birey kendisini dünyanın yükünü taşımadaki yalnızlığında, bazen hayatın “anlamsızlığına” karşın savaşımında, bazen de -tıpkı Oğuz Atay’ın karakterlerinde olduğu gibi – içe dönük devinimlerinde bulur. Bazen bir kadın, kendisini toplumdan soyutlayarak hayatında devrim yapar. Bazen küçük bir çocuk, doğal isyanlarıyla besler benliğini. Bazen devletin, hak olarak ortaya koyduğu dayatmalar, benliğini kendi olabilme imkânından uzaklaştırır; benliğini, dönüşümden mahrum bırakabilir. Bu bağlamda diyebiliriz ki devlet eğitimi, sosyalizasyon kavramının öncülüğünde tam anlamıyla bir hak olarak sunmalıdır. Kişinin hakkı kendi olabilmesine devletin ortam hazırlamasıdır. Bunun aksini ise bugün içinde bulunduğumuz durumda görebiliriz.
Peki “bugün devletin “eğitim hakkı” olarak bireye sunduğu şey nedir ?” diye sorgulayacak olursak; cevabı, sistemin beslediği bireyde bulmak hiç de anlamsız olmaz. Bugün birey, devletin “eğitim haktır” politikasıyla kendini sorgulamaktan, benliğini ortaya koyabilmekten, sosyal olmaktan, yalnızlığına karşı güçlü durabilmekten … yoksundur. Yoksunluklarının ona verdiği zararın farkında olmaksızın, kendisinden kopuk yaşayan birey, hayatı –bu durumda- anlayabilmede ve hayatına yön vermede zorluk çeker. Zorlukların bir süre sonra bireye yüklediği yalnızlık, 21. Yüzyılda “Modern Benliğin yalnızlığı” sorununu da güçlendirir aynı zamanda.
Güçlenen yalnızlık sorunu, içinde bulunduğumuz eğitim sisteminin sürerliliğinde bireyi, hayattan kopuk düşüncelere hapseder. Bireyin hayattan kopuk düşüncelerle ne kadar mutlu olabildiği, ahlaki yargıları ne kadar sorgulayabildiği aslında günümüzün gerçeğidir ve bu gerçekliğin oluşumunda sorgulanması gereken bir eğitim “hakkının” payı da yüksektir.
Sorgulanması gereken eğitim hakkını sorgulayabilme ve onu değişime açık bir hale getirebilme, Derrida’nın yapısöküm (deconstruction) kavramıyla gerçekleşebilir. Bu kavram, eğitim sistemini sistem olmaktan çıkararak bir hak durumuna sokabilir ve bu hak yukarıda da bahsetmiş olduğum “sosyalizasyon” kavramının öncülüğünde bireye “hak verilmez, alınır.” Dedirtebilir.
Sonuç olarak; sosyalizasyonun öncülüğünde bireyin sorgulamalarında hayatına ahlaki değerler yükleme anlamında eğitim hakkının yeri büyüktür. Ve bu eğitim hakkı sorgulamalara açık, evrensel ahlak yasaları çerçevesinde ele alınabildiği sürece devlete düşen ahlaki bir görev halini alabilir ve bireyi sosyalizasyon kavramının öncülüğünde hayatın sorunlarına, benliğin dönüşümlerine açık bir hale getirebilir diyebiliriz.

Nur SEVENCAN

Özel Amerikan Robert Lisesi

İSTANBUL

Derecesi : 8

Açıktır ki, metod sorunlarıyla uğraşmaya başlamamız gerekiyor. Evrensel bir değer nedir ? Bir değerin evrensel sayılması için herkes tarafından kabul edilmesi mi gerekiyor ? Eğer bu gerçekten gerekli ise,o zaman evrensel değerler kategorisi boş olur.”



Amartya Sen, “Democracy as a Universal Value” Journal of Democracy, 10 (1999), s.8

VAROLAN EVRENSEL DEĞERLERİ YENİDEN İNŞA ETMEK
Her birey, kendi içinde küçük bir evrendir. Nasıl ki içinde yaşadığımız büyük evrenin dayandığı doğa yasaları varsa, bu küçük evren de yasalar tarafından yönetilir. Bu yasalar, bireyin davranışlarının hareket noktası ve ölçütü olan değerlerdir. Her birey kendine özgü ve biriciktir; aynı zamanda da diğer bireylerle varoluşsal bir aynılığı paylaşır. Bu aynılıktan dolayı, bireylerin davranışlarının ölçütü olan değerler farklılık gösterse de ortak prensiplere dayanırlar. Bu prensipler evrensel değerlerdir. Evrensel değerler inşa etmek imkansız değil, zordur. Zor olan var olan evrensel değerlerin farkına varıp onları gün yüzüne çıkarmaktır.
“İnsan her şeyin ölçüsüdür” diyen Protagoras, bilginin, değerin, kavramların kişiden kişiye değişebileceğini, sabit olmadığını ifade etmiş, insan algısındaki “görecelik”e işaret etmiştir. İnsan ilişkilerini yönlendiren değerlerin herkes tarafından farklı algılanması ve insan davranışlarına farklı şekillerde yansıması evrensel değerlerin varlığını yadsımadığı gibi, göreceliliğin, insanların ortak paydada buluşmalarında bir sorun teşkil ettiği anlamına gelmez. Platon’un dediği gibi bütün insanlar iyiyi, güzeli ve doğruyu isterler. Bu üç değerin çağrışımlarının ve algılarının insandan insana değişmesi, bu değerlerin insanlarda ortak olmadığını kanıtlamayacağı gibi, bütün bireylerin evrensel değerleri kabul etmemeleri, evrensel değerlerin bütün bireylere ait olduğu gerçeğini değiştirmez. Galileo’nin dediği gibi ”Ben dünya dönmüyor deyince, dünya duruyor mu?” Bireyler evrensel değerleri kabul etmediği zaman, evrensel değerler var olmuyor mu?
Varlığı bireylerin onayından bağımsız olan bu evrensel değerler nasıl ve kime göre belirlenecek? Jeremy Bentham’ın dediği gibi en çok sayıda insana, en çok faydayı sağlayan değerler mi benimsenmeli, yoksa Kant’ın öne sürdüğü gibi insanın araç olmaktan çıkarılıp erek halini aldığı, irade sahibi ve ussal bir varlık olarak algılandığı bir değerler sistemi mi inşa etmeli?
Faydacılık prensibi, çoğu zaman “çoğunluğun zalimliğine” hizmet ettiğinden, ahlâki bakımdan değerli erdemler yerine, çoğunluğun istek ve ihtiyaçlarını evrensel değerler kümesinin merkezine oturttuğundan evrenselleşememiş ve bu değerleri benimsemeyen azınlığın hakları ihlal edilmiş, azınlık toplumdan dışlanmış, toplumda kutuplaşmalar meydana gelmiştir.
Kant’a göre insanı diğer varlıklardan ayıran us ve özgür irade sahibi bir varlık olmasıdır. İnsanın özgür olmasının koşulu ise dışarıdan dayatılan değerlere iç dürtülere göre değil, kendi yarattığı değerlere göre hareket etmesidir. İnsanın hareketlerini belirleyen motifler dışsal (hipotetik) değil, kategorik olmalıdır. Dünyada bu kadar çok insan varken, herkes kendi değerlerini yaratırsa, evrensel değerler kümesi nasıl oluşur? Kant’a göre “us” insanda ortak olduğundan ussal değerler de aynılık gösterir; hepsi “kategorik imperatif”tir.
İnsanlar teoride Kant’ın ödev ahlakını tasdik etseler de teoriyi uygulamaya geçirememektedirler; çünkü bütün insanlar ussal davranmamaktadır. Bu sebeple ödev ahlaki, en azından bizim çağımızda uygulanabilir evrensel değerler inşa etmekte yetersiz kalmaktadır. Çağımızın etkili akımlarından olan birey özgürlüklerini savunan liberalizm, faydacılığa alternatif sunmaktadır. Ancak evrensel değerler oluşturmada yeterli olduğu söylenemez: Liberalizm, ortak değerler benimsemeyi bireyin özgürlüğüne müdahale olarak görmeye müsaittir. Amerikalı bir liberalist olan Robert Nozick, bireyin bağımsızlığının koşulu olarak “minimal devlet” fikrini ortaya atmıştır. Nozick, minimal devleti oluşturan öğelerden birinin de ahlâki değerlere karışmayan devlet olduğunu belirtir. Örneğin, devletin ekonomik gelir seviyesi yüksek olmayan vatandaşlara sosyal hizmet sağlamak adına, vergi toplamasını yanlış bulur. Ona göre amaç iyi de olsa, vergi dayatma ve baskıdır, birey dilediği zaman dilediği kuruma yardım yapabilmelidir. Yardımlaşma gibi bir değer bireylerin inisiyatifine bırakıldığında, insanların bencil davranıp bu değeri hiçe saymaları ve bu değerin zamanla yok olması söz konusudur. Değerler, özellikle de ahlaki değerler devlet tarafından baskı uygulanarak dayatılmamalıdır; ama “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi” gibi bildirgelerle bütün insanlar tarafından tanınmalı ve yasalarla teşvik edilmelidir.
Bugün insanları bencilliğe iten, değerlerin içinin boşaltıldığı uç bir liberalizme, çoğunluğun isteğine göre değerleri deneme tahtasına çeviren faydacılığın kıskacı altındadır dünya. Çözüm, azınlığı ezmeden, çoğunluğun kararına saygı duyarak, boşaltılan değerlerin içlerinin doldurulmasıdır. Bunu yapmak için de Sokrates kadar hakikat aşığı olup sürekli sorgulamak, Nietzsche gibi cesur olup geleneksel olanı yıkmak gerekir. En önemlisi de yıktığımız değerlerin yerine yenilerini koymaktır.
Evrensel değerlerin ortaya konamamasının başlıca sebebi çağımızda yeni değerler üretilememesidir. Dünya küreselleşme adı verilen bir süreçten geçmektedir. Ama maalesef küreselleşmenin yaşandığı bu dönem yeni değerler ortaya koymanın en zor olduğu dönemdir. Çünkü küreselleşme, dilsel ve düşünsel küresel bir yozlaşma halini almıştır. Bütün diller erozyona uğramakta, bütün dillerde aynı şekilde okunup yazılan kelimeler çoğalmaktadır. Bu ortak kelimeler yaygınlaşırken, bireylerin kendi yerel dillerindeki kelime hazneleri daralmakta, kavramları yok olmaktadır. Kavramlarla düşünmeyen insanlar, değerleri sorgulasalar da, bu değerleri yıksalar da yeni değerler inşa edemezler. Sayıca az kavramlarla düşünen bir kitle tarafından yeni değerler inşa edilse dahi, düşünsel etkinlilerde aktif olarak bulunmayan çoğunluk tarafından bu yeni değerler kabul edilmezler.
Evrensel değerlerin ortaya çıkarılması yeni değerler geliştirmekle, yeni değerler geliştirmek ise bireylerin sorgulamanın ve kavramlarla düşünmenin teşvik edildiği bir eğitimden geçirilmesiyle mümkündür.

Umur MUTLU

Antalya Anadolu Lisesi

ANTALYA

Derecesi :9
Açıktır ki, metod sorunlarıyla uğraşmaya başlamamız gerekiyor. Evrensel bir değer nedir ? Bir değerin evrensel sayılması için herkes tarafından kabul edilmesi mi gerekiyor ? Eğer bu gerçekten gerekli ise, o zaman evrensel değerler kategorisi boş olur.”

Amartya Sen, “Democracy as a Universal Value” Journal of Democracy, 10 (1999), s.8

BİZE ÖĞRETİLEN ŞEYLERİ YAŞIYORUZ.”



Chuck Palahniuk
21. yüzyıl, -tabiri caizse- devletlerin özneleştirildiği ve bu bağlamda bireyin devletten ayrı tutulduğu kamplaştırıldığı –ya da devletin organik birer parçası haline getirildiği- bir yüzyıldır. Kapitalist devletlerin varlık sorunu ekseninde gelişen ve ilerleyen ve bu devletlere yönelen –özünde bireysel- değer problemlerinin tümü bu devletlerin tekelinde olan “etik, ahlak, sanat ve hatta sevgi” değerleriyle değiştirilmeye zorlanmakta ve dahası bireyin kendi, özgül değerleri yanlışlanıp –suç olarak- bırakılmaktadır. Uygarlığın orjininden itibaren gelenekte, duran toplumsal değerlerin evrimi, evrenselliği tam da bu noktada –devlet erkine ve onun kalıtsallığına etkisinde- değerlendirilmelidir. Öyleyse “Uygarlığın gelişimiyle paralel olarak oluşan evrensel değer nedir? Gerekliliği nedir ? ve Tüm bu evrensel değerlerin disiplinlerdeki yansımaları nelerdir ?” sorularının yanıtlanması; bunun sonucu olarak da bu değerlerin nasıl ortaya çıktığının bulunması gerekmektedir


  1. Hakikat Sorunu, Evrensel Hakikat ve Hakikatin Ahlaksal Eyleme Dönüşmesi

Epistemolojinin çağlar boyunca anlamaya ve bulmaya çalıştığı “hakikat nedir” sorusu ve buna verilen cevaplar aslında etiğin temelini oluşturmaktadır. Gerçeğin algılanması ve bu eksende eylemin doğruluğunun saptanması, epistemoloji-etik birlikteliğini oluşturmuştur. Öyleyse ”Hakikat nedir ve hakikat tüm toplumlar ve bireylerce tekil bir kavramı mı işaret etmektedir ?” sorusunun cevabı aranmalıdır.
Hakikat en temel mantığıyla, özne-nesne ilişkisi dışında olagelmeye devam eden ve öznenin müdahalesi olmaksızın kavramsal devamlılığını sürdürülebilen şeydir. Hakikatin “salt hakikat” olarak algılanması bu noktada imkânsızlaşmakta hakikat öznenin ekseninde değerlendirilmektedir. Gerçeklik olarak “düşündüğümüz” herhangi bir kavram, “düşüncemizin” ekseninde aslında gerçekliğini yitirip, öznenin yarattığı birer varlığa, daha doğrusu “işlenmiş gerçekliğe” dönüşmektedir. Peki, gerçekliğin özne ya da özne gruplarınca şekillendirilmesi her ortamda ve her çağda aynı mı olmuştur
Bu sorunun cevabını verirken iktidar mekanizmasının devreye girmesi gerekmektedir. İlkel devlet anlayışından modern devlet anlayışına hatta komün topluluklardan kabilelere kadar yayılmış olan iktidar mekanizması, gerçekliği kendi çıkarı ve devamlılığı ekseninde işleyerek “doğrulaştırma”ktadır. Bizim “değer” olarak kabul ettiğimiz ya da kabul etmeye zorlandığımız tüm bu “doğrular”, özünde bir zümrenin (devlet, kabile, kültür v s.) devamlılığına hizmet etmektedir.
Salt hakikat algılanamaz ancak işlenebilir. Bu işleme bireyi kontrol altında tutan bir iktidarın, kendi değer yargılarını kurması, iktidarındaki birey ya da bireylerin iktidara organik olarak bağlanması için gereklidir.


  1. Yüklə 159,23 Kb.

    Dostları ilə paylaş:
1   2   3




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin