Cebir Ve Kader Probleminin İçyüzü 3 İhtiyar Ve Iztırâr (Yetki Ve Yetkisizlik) İn İlk Etkisi 3


Cebir Ve Kader Probleminin İçyüzü



Yüklə 270,75 Kb.
səhifə2/13
tarix18.01.2019
ölçüsü270,75 Kb.
#100331
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   13

Cebir Ve Kader Probleminin İçyüzü

Sorulan soruyu cevaplamak için aslında şu kadar söy­lemek kâfidir ki, Kur'an-ı Kerim ayetlerinin uygulama neden­leri anlatılarak görünürdeki çelişkilere son verilebilir. Ancak bu uygulama nedenleri ve biçimleri anlatılırken bazı noktala-nn ayrıntılı biçimde ve açık olarak anlatilmaması halinde, asıl meseleyi anlatmak zorlaşabilir. O nedenle, Kur'an-ı Ke­rim 'in buyruklarını ele almadan önce cebir ve kader mese­lesinin asıl mahiyeti ve ilgili noktalara göz atmanın daha doğru olacağı kanaatindeyiz. 3



İhtiyar Ve Iztırâr (Yetki Ve Yetkisizlik) İn İlk Etkisi

Herkes, hiç düşünüp taşınmadan sırf vicdanen, insanın kendi iradesine bağlı fiil ve hareketlerinde özgür olduğunu, kendi irade ve yetkisiyle yaptığı hareketler için kendisinin sorumlu ve yükümlü olduğunu, iyi davranış ve karakterleri için övgüye ve ödüle layık, kötü hareketlerinden dolayı da kınama ve cezalandırılmaya tabi olduğunu sanmaktadır. Bu sade ve vicdanî düşünce ve kavramda insanın kendi iyi dü­şündüğü ve bildiği hareketlerinde bir dış veya iç güç nede­niyle mecbur ve çaresiz kaldığı, konusunda en ufak bir kuş­ku bulunmaz. Nerede fiilen mecburiyet ve çaresizlik etkileri görülüyorsa, orada irade veya ihtiyar yerine ıztırar ve çaresiz­lik hükmü veriliveriyor. Bu noktada insanın sorumluluk ve yükümlüğünün olmadığı, dolayısıyla övgü ve ödül veya kı­nama ve cezaya da yer olmadığı kanısına varılıyor ve bu gibi durumlarda, insanın iyi veya kötü olması hakkında karar vermeye elverişli olmadığı düşünülüyor. Bir kişi başka birine taş attığı veya küfür ettiği zaman onun bu hareketi başka bir gücün cebriyle yaptığı hiç düşünülmez ve mağdur kişi, onu bu hareketinden sorumlu tutup aynı şekilde taş ve küfürle karşılık veriyor. Ancak taş atan ve küfreden kişinin akli den­gesi bozuk ve kendisi deli divane ise, kimse onun bu hare­keti kasten yaptığını söylemiyor, onun zavallı ve çaresiz biri olduğunu belirterek hareketinden dolayı cezalandırmıyor ve affediyor.

İşte önceden zihnimizde olan bu yetkili ihtiyarı, gayri ih­tiyari, yetkisiz, iradeli ve iradesiz hareketlerin farkıyla ilgili kavram, bizim insanın iyi ve kötü oluşu ve ceza veya ödüle layık kılınması için belirlemiş olduğumuz ölçülerin temelini oluşturmaktadır. Biz bir çocuğun veya delinin çıplak dolaş­masını kınamayız, ancak yetişkin, aklı başında bir kişinin çı­rılçıplak dolaşmasını nefretle kınarız. Bir kişinin yüzü çirkin-se, ondan tiksinmeyiz, ona kötü bakmayız, ama yüzü gözü yerinde ve düzgün olan birinin bize yüzünü gözünü oynat­masından hoşlanmayız. Ateşi yüksek kendinden geçmiş bir hastanın saçma sapan şeyler söylemeye ve sayıklamaya başlayınca, onu suçlamayız; ama aklı ve bilinci yerinde olan biri böyle şeyler söylemeye başlayınca, onu kınarız. Gözü görmeyen bir kişi, başkasının eşyasını eline alırsa, ona hır­sızlık suçlamasında bulunmayız, ama gözü gören biri aynı hareket yaparsa, onu yakalar cezalandırınız. Bir kişi, herhan­gi bir baskı yüzünden hayırlı bir iş yaparsa herhangi bir öv­güye layık görülmez, ama herhangi bir baskıya uğramadan iyi bir iş yaparsa onu herkes metheder. Bir çocuk günah iş­lemezse iyi ve temiz olduğu söylenmez, ama bir genç sâlih amel işlese, onun iyi olduğu söylenir. Bunun nedeni, bizim görünürdeki koşullar ve durumlara bakarak insanın bazı fiillerinde özgür bazılarında mecbur olduğunu düşünmemiz-dir. Ayrıca, vicdanen sorumluluk ve hesap verme ve buna bağlı olarak övgü ve kınama ile ceza ve ödül hakkının, ıztırâ-rî fiiler değil, ihtiyarî fiillerden doğduğu görüşünü de taşırız. 4

Cebir Ve Kader Probleminin Çıkış Noktası

Ne var ki, insan biraz düşünüp taşınınca ve görülenlerin altındaki, gerçekleri öğrenmeye çalışınca, kendisinin aslında sandığı kadar özgür, güçlü ve yetkili olmadığını, yüzeysel olarak kendi mecburiyeti ve çaresizliği için koyduğu sınırla­rın aslında çok geniş olduğunu görür. İşte cebir ve kader meselesinin çıkış noktası budur. Bu meselenin temeli şu sorular üzerine bina edilmiştir:



1. İnsan kendi amelleri veya hareketleri bakımından ta­mamen mecbur mudur, yoksa belli bir özgürlüğe mi sahip­tir?

2. İnsanı mecbur eden yahut özgürlüğünü kısıtlayan güç hangisidir ve insanın hayatını ne kadar etkilemektedir?

3. Eğer insan çaresiz, yetkisiz ve mecbur ise, fiil ve hare­ketlerinin sorumluluğu, değerlendirilmesi ve ahlâk kavram­larımızın dayandığı ve toplumsal düzenimizin iyiliği ve doğru gelişmesiyle refahının garantileri olduğu övgü ve kınama ile ödül ve cezanın tahakkuk kuralı hangi temele dayanacaktır?

Dünyanın düşünür ve filozofları bu soruları çeşitli yön­lerden ele almış, bunların cevaplanması ve sorunların çö­zümlenmesi için çeşitli yöntem ve yollar benimsemiş ve de-gişik delil ve kanıtlara dayanarak değişik ideoloji ve görüşler geliştirmiştir. Bu hususta bilim adamları ve araştırmacıların o kadar çok yazılan, incelemeleri ve aralarındaki görüş ayrı­lıkları o kadar çoktur ki, bunları tek tek tartışmak çok zor­dur, ancak ilke olarak biz bunları dört sınıfa ayırabiliriz:



1) Bu meseleye metafizik açıdan yaklaşanlar

2) Bu meseleye fizik veya doğa açısından yaklaşanlar

3) Bu meseleye ahlâkî açıdan bakanlar

4) Bu meseleye dinî açıdan yaklaşanlar

Gelin bu değişik yönlerden değişik grupların bu mese­leye nasıl baktıklarını, bahis ve istidlalin hangi yollarını be­nimsediklerini ve en son, hangi sonuca vardıklarını görelim. 5



Metafizik Görüş

Metafizik veya fizikötesinde cebir ve kader meselesi iki yönüyle ele alınır:



1) Doğadan kastımız, herhangi bir fiilinin meydana gel­diği veya gelmediği varlıktır, başka bir deyişle, bu varlık her­hangi bir İş yapabilir veya yapmayabilir. Doğanın bu tanı­mını kabul etmemizden sonra şu soru aklımıza gelir: Fiili terk etmenin veya tercih etmenin yahut bunun kuvveden fiile geçmesinin bir nedeni var mıdır, yoksa yok mudur? Bu tercih veya hareketin bir nedeni yoksa müreccihsiz tercih veya müsebbibsiz sebep gibi bir durum ortaya çıkar ki, bu akla ve mantığa aykırı bir şeydir. Ve eğer bunun için bir müreccih veya sebep gerekiyorsa, o kimdir? Cebirciler veya cebir görüşünü savunanlar diyorlar ki, müreccih, insanın elinde olmayan neden, etken ve sonuçlardır. Bunlar ister kendisine Tanrı, illet-ül alil, müsebbib-ül esbâb, doğa yasası veya başka bir şey denilen üstün bir güçtür. Kaderciler veya kadere inananlar bunun insanın kendi iradesi olduğunu savunurlar. Cebircilerin inanışına göre hayır ve şerrin mercii veya kaynağı Allah'ın zâtıdır; insanlar salt madde veya nebat gibidir ve insanın hiçbir sorumluğu yoktur. Kadercilere ba­karsak, insan iradesinin Allah'ın yaratma ve ibda dairesinin dışında yaratılmamış veya gayri mahlûk başka bir şey oldu­ğuna inanmamız gerektir. Zira, insanın iradesinin yaratıcısı Allah değilse, insan da onun yaratıcısı değildir; şöyle ki, insanın kendisi .Allah'ın mahlûku ve eseridir ve dolayısıyla bir mahlûkun iradesinin gayri mahlûk olması gerekir ki, bu kabul edilmez bir husustur.

2) Akılcı kanıtlar gösteriyor kî, evrenin yaratıcısının "alîm" (bilgili) ve "mürîd" (irade sahibi) olması şarttır. Zira, bir yaratıcı veya sanatkâr yapmak ve yaratmak istediği şeyi bilmiyorsa veya onunla ilgili bir tasan yapamıyorsa, bir yara­tıcı veya sanatkâr değildir. Bu kurala göre şunu kabul et­memiz gerekiyor ki, evrende olup bitenleri Allah önceden biliyordu ve buna niyetlenmişti. Şimdi eğer Allah falanca şahsın falan saatte veya zaman diliminde falanca fiili işleye­ceğini biliyorsa, o fiilin o şahıs tarafından o zaman işlenmesi r şarttır. Çünkü böyle olmazsa, Allah'ın bilgisinin doğru olma­dığını kabul etmek lazım gelir ki, bu zor bir şeydir. Aynı şe­kilde Allah'ın iradesi belli bir zamanda belli bir kişi tarafından belli bir fiilin işlenmesi yönünde ise bu irade gerçekleşmeli­dir. Aksi takdirde İlahi iradenin batıl olması gerekir. Bu is­tidlalden hareketle cebirciler şu sonucu çıkarır: Vacib-ül vücud olmayan ihtiyarî fiil, hiçbir şeyde mütehakkık değildir; geriye kalan muhtarların hepsi muhtar gibi görünen muztar (çaresiz) dır. Kaderciler ise buna şöyle itirazda bulunuyor: Yani buna göre Allah'ın hayır ve şerrin faili olması gerekir. İnsanın tüm kötülüklerinin sorumluluğu Allah'a aittir ve bu açıdan insan, maddeler ve bitkiler arasında herhangi bir fark yoktur.

Ancak bu itiraz ne kadar ciddiyse, cebircilerin İlahi bilgi ve irade hakkında sundukları delil ve kanıt da ciddidir. Ve gerçek şu ki, Allah ile insanın yetkilerinin dengeli bir biçimde kullanılması ve Allah'ın bilgi ve irade sahibi olması bakımın­dan nedenler ve gereklerden insanın özgürlüğünün korun­ması çok zordur. Kadercilerin bu görüşten kurtulmak için benimsedikleri yolların çoğu, cebircilere yönelttikleri suç­lamalar ve eleştirilerin daha ağırına layıktır. Örneğin, bazıları Allah'ın bilgi ve irade sahibi olmasını bile inkâr etmektedir. Bazıları ise İlahi bilgi ve iradeyi teslim etmelerine rağmen Allah'ın sadece genel şeyleri bildiğini, ayrıntıları bilmediğini ileri sürerler. Bazılarına göre Yüce Allah insana bahşettiği güç ve yeteneklerden sadece iyiliği kastediyordu ve bunların kötü biçimde kullanılacağını bilmiyordu. Ancak bunlar öyle­sine zayıf fikir ve delilerdir ki, bir yana bırakılması için fazla düşünmemize gerek yoktur. Kaderciler tarafından Cebirci­lere cevap olarak sunulan belki de en büyük delil şudur: Allah'ın önceden bilgi sahibi olması ile insanın özgürlüğü arasında görünüşte ne kadar büyük fark ve çelişki görülürse görülsün, gelecekte herhangi bir olay hakkında bilgi sahibi olmak, bu bilginin o olayın meydana geliş nedeni olmasını gerektirmez, örneğin, eğer biz hava tahmininde bulunuyo­ruz, falan saatte falan yerde yağmur yağacağını belirtiyoruz ve bu tahminimiz doğru çıkınca bilgimizin yağmurun nedeni olarak kabul ediyoruz. Ne var ki, bu delil görüldüğü kadar sağlam değildir. Çünkü bir şey hakkındaki kesin bilgi ile tahmin ve kıyas iki ayrı şeydir. Tahmin ve kıyasın doğrulu­ğunun, tahmin ve kıyas edilen olay veya şey ile herhangi bir İlgisi yoktur. Oysa, gerçek kesin ilim ile malûm arasındaki etki-tepki ve neden-sonuç ilişkilerini inkâr etmek mümkün değildir.

Bu ilkesel görüşlerin dışında metafizikle ilgili cebriyet ve kaderiye ile ilgili olarak sunulan bazı birtakım kısmi görüşler de vardır, ama bu her ikisinin zorluk ve engelleri aynı değil­dir. Hiç şüphe yok ki, cebriye insanın irade özgürlüğünü yok sayarak nefsimizde birincil ve vicdanî olarak bulduğumuz Şeyi inkâr etmiştir. Ancak kaderiyenin benimsediği görüş bundan daha da kötüdür. Çünkü bu bir yandan, Allah'tan ^m, irade ve kudret gibi kâmil sıfatları gasbedip insana dev­reder ve diğer yandan, Allah yahut illet-ül alil ya da evrenin tımarının varlığını hepten inkâr eder ve bu iki durumda da, az" öyle imkânsızlıklar meydana gelir ki, bunların gerçekleşmesi felsefe ve mantık kanununda evveliyat ve vicdaniyâtı inkâr etmekten daha kötü hatta en kötüdür. Bundan dolayı­dır ki, metafizikte kaderiye ayağını basacak sağlam bir temel bulamamıştır ve dinsizlerin küçük bir zümresinin dışında fi­lozof ve düşünürlerin büyük bir bölümü cebriyeci olmuştur. Aneximander Platon (Eflatun) ve Stoacıların çoğu cebriye mezhebine bağlıydı, islâm felsefecilerinin çoğu da bu mez­hebi desteklemiştir. Nitekim, en büyük Müslüman filozof, İbn Sina "Ta'likât'iş-ifa" adlı eserinde şöyle demiştir:

"Genellikle, muhtar (özgür)dan, bil-kuvve muhtar (güçlü ve Özgür) kastedilir ve bil-kuvve muhtar, müreccih ister ken­di kişiliği ister başkası olsun, yetkilerini kuvveden fiile geçi­recek bir müreccihe muhtaç olur. Bu nedenle, bizlerden muhtar olan biri aslında muztar (çaresiz, güçsüz) biridir."

Aynı şey Avrupalı filozoflar için de geçerlidir. Pomponaz-ze Tanrının hayır ve şerrin faili olduğuna karar verir ve akim tamamen cebirden yana olduğunu ifade eder. Hobbes diyor ki, insan kendi doğası ve doğal gereksinimleri bakımından mecbur ve çaresizdir. Nefis ile beden yahut ruh ile madde­nin ayırımından yana olan Descartes, maddeci dünyada sadece cebir yasasının geçerli olduğunu belirtmektedir. Ona göre başta insan olmak üzere tüm evren bir makina gibi çalışmaktadır. Bununla birlikte nefiste mükemmel özgürlük gücünü saptamasına rağmen benimsediği görüşün mantık­sal sonucu da cebirdir. Nitekim, Descartes'çı veya Kartezyen ekolünün diğer öncüleri ki, bunların en tanınmışı Malebran-che'dir, nefsin her niyetiyle Tanrının insanın bedenini hare­ketlendirdiğini ve bedenin her hareketi veya gelişmesiyle ne­fiste bilinç ve duyarlılık yarattığını kaydetmektedir. Madde ve ruh yahut imtidâd ve fikir arasında tanrısal bağlantı şarttır. Zira bir bağlantı veya aracı olmaksızın bu iki müstakil ve ka­lıcı cevher arasında teamül (geçiş, bağlantı) düşünülemez. Demek ki, Tanrı tüm iradelerin ve hareketlerin gerçek failidir. Spinoza'ya göre insan kendisinde ne kadar faaliyet veya hareketlilik hissederse etsin, aslında fail değil, münfail (pa-sif)dir. Dolayısıyla, tamamiyle yetkisiz ve güçsüzdür. Ona göre bu cebriye bir filozof için huzur ve mutluluğun kayna­ğıdır. Leibnitz ise bireylerin kendi başlarına özgür olduğuna inanmaktadır, ama bu bireyler arasında önceden kurulmuş uyumun Allah tarafından yaratıldığım söylemektedir. Bu ne­denle, o da cebre rücu etmektedir. Hatta cebriyetine "halis veya salt ceberiyet" diyebiliriz. Locke ise irade özgürlüğünü anlamsız olarak nitelendirmekte ve Descarte'm felsefesinde varolan kaderciliğin yanlış olduğunu belirtmektedir. Açıkça cebriyeyi kabul etmemesine rağmen "biz bir şeye niyet­lenme veya niyetlenmemek konusunda özgür değiliz, niyet veya irade nefisle belirlenir ve nefis te mutluluk duyar" de­diği zaman bu felsefe dönüp dolaşıp kaderiyeden cebriyeye ulaşıverir. Schopenhaure ise iradenin insanlardan madde­lere kadar her şeyde varolduğunu ifade etmektedir, ama bu irade, özgürlüğü üzerinde kaderiyetin bina edildiği irade değildir.

Hiç şüphe yok ki, Kant, Fischte ve Hegel gibi önde ge­len filozoflar kaderciliğe olan eğilimlerini göstermişlerdir. Socrates iradenin özgürlüğünü savunmuştur. Platon, insa­nın seçme yetkisini kullanmasını benimsemiştir. Aristo ise ihtiyarî ve ıztırâri fiiller arasında ayırım yaparak insanın bir dereceye kadar özgür ve bir nebze de mecbur olduğunu ifa­de etmiştir. Bir başka düşünür, Chrysippus cebriyet ve ah­lâki sorumluluk arasında bir denge kurmaya çalışmıştır. İslamî düşünürlerin bir bölümü ise "la cebir ve la tafvid ve lakin emr beyn'un amreyn" yolunu benimsemiş, ama bunu nazarî hikmet uğruna değil, pratik bir görüş olarak yapmış­lardır. Yoksa salt metafizik görüşe gelince, buna göre cebri­yenin kefesi, kaderiyeye göre daha aşağıdadır. Ve filozoflar arasındaki görüş ayrılığı cebriye ile kaderiye arasındaki görüş ayrılığından çok salt cebriye ve orta cebriye arasındaki görüş ayrılığına dönüktür. 6




Yüklə 270,75 Kb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   13




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin