Ömer seyfettiN’İn kadinlari

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 62.7 Kb.
tarix24.10.2017
ölçüsü62.7 Kb.

ÖMER SEYFETTİN’İN KADINLARI

Ömer Seyfettin’s Women

ÖZ:

Problem durumu: Ömer Seyfettin öykülerinde kadın kahramanlar yarattığı zaman, olayları kurgularken onların nasıl olmaları gerektiğini düşünmüştür?

Amaç: Ömer Seyfettin’in kısa öykülerinde kadınların nasıl işlendiğini incelemek.

Yöntem: Yapısalcı yöntemle olayların nasıl kurgulandığı tespit edilmeye çalışılmıştır.

Sonuç: Kadınların hepsi yaşadıkları deneyim sonucu acı bir aydınlanma anı yaşarlar. Böylece kadınlar kendi sınırlarını fark ederler ve böylece davranışlarını değiştirmeye zorlanırlar. Sonuç olarak bu öyküler bir çeşit kadınları eğitme öyküleridir.

Anahtar Kelimeler: kadın kahraman, aydınlanma, eğitme

ABSTRACT:

Problem Statement: Where does Ömer Seyfettin place his female protagonists in the short stories he has created?

Purpose: The aim of the paper is to analyze how Ömer Seyfettin deals with the female protagonists he creates in his short stories.

Methodology: The structuralist approach has been employed in the analysis of the plot.

Result All these women experience a bitter moment of self-awareness which forces them to change their ways. The stories are, in the last analysis, stories which aim at "educating" women to behave properly.

Key Words: female protagonists, self-awareness, educating

Ömer Seyfettin’in kısa hikâyelerinde kadın nesne durumundadır. Öncelikle, yazarın nesnesidir kadın. Özne rolündeki yazar, yani Ömer Seyfettin tüm öykülerinde bu nesne ile çeşitli şekillerde oynar. Dolayısıyla, her öyküde farklı şekillere sokar onları. Kimi öyküde duldurlar, kimi öyküde yaşlı, kimisinde ise genç. Ancak, olaya dayalı öykülerinde kadınların hepsinin başına gelende ortak bir yapı, ortak bir örüntü vardır. Bu çalışma kapsamında Ömer Seyfettin’in kısa öykülerinde kadınların incelenmesi amaçlanmaktadır. Bu öykülerde, diğerlerinin aksine, kadınlar başkahramandırlar, yani olayları birinci dereceden etkilemeye çalışırlarken aynı zamanda olaylardan birinci derecede etkilenen onlardır. Öyküler sadece onların etrafında döner.

Çalışmanın yöntemi yapısalcı bir yaklaşımdır. Ferdinand de Saussure Genel Dilbilim Dersleri (1916) ile dilbilim alanında devrim yaratırken V. Propp yapısalcı yaklaşımı Masalın Biçimbilimi’nde anlatı çözümlemesi alanında ilk kez yöntem olarak kullanmıştır ve bu yapıtında:

Olağanüstü masalların çok renkli ve olağanüstü çeşitliliğine karşılık görünürdeki söz konusu çeşitliliğin altında yatan tek biçimlilikten hareketle: yeryüzündeki çeşitliliğin altında binlerce masalın yapısında ortak olabilecek işlevsel birimleri bulmayı hedefler. Bu çalışmayla halk masalının yapısını düzenleyen değişmez yasaları belirlemiş olur. (Propp, 10)

Ömer Seyfettin de yazdığı yüz elli bir hikâyeden on üçünde kadın kahramanlar yaratırken her öyküde onların adlarını, yaşlarını, sosyal durumlarını ve sorunlarını çeşitlemiş, ancak yine de kadınların başlarına gelen olayların ve kadınların davranışlarının kurgulanmasında benzer bir örüntü takip etmiştir. Bu on üç öyküden “Uçurumun Kenarında” adlı öykü bir olay içermediği için çalışmanın kapsamı dışında bırakılmıştır.

Günümüz Türkçesinde gezinti, uzaklaşmak ya da kusur, pislik ve ayıptan uzak olmak anlamına gelen “Tenezzüh” adlı öyküde Jüli halayı görüyoruz. Jüli hala Müslüman olmayan tek kadın kahramandır ve öyküde medeni durumu belli değildir. Torunları olduğuna göre bir evlilik yapmıştır muhakkak. Öykünün başında Jüli halanın bir sorunu vardır. Hava karlı ve soğuk olduğundan kendini eve hapsedilmiş hissetmekte, canı sıkılmaktadır. “Karların içinde bir genç kız gibi gezmek, eğlenmek…” ister. Sorununu böylece çözeceğini düşünmektedir. Giyinip ev sakinlerinin şaşkın bakışları altında

dışarıya çıkar. Yürümeye başlar ve yürürken tüm yaşamı gözlerinin önünden geçer. Anılarına dalmışken kartopları yaparak yoruluncaya kadar atar. Terlerini silerken kasabanın belediye doktoru yanından geçer ve onu uyarır, bu havanın pek tehlikeli olduğunu söyler. Uyarılara aldırmayan Jüli hala dolaşmaya devam eder. Hayalinde gençliğini yaşatırken eski aşığının evinin olduğu sokağı görür. Birden eski aşığı Mösyö Lui’yi görmek ister ve onun evine gider. Mösyö Lui ölüm döşeğinde, ölüm sarhoşluğundadır. Jüli halayı tanımaz. Eve dönerken Jüli hala vücudunda ağrılar hissetmeye başlar. Eve geldiğinde de fena halde hastalanıp Mösyö Lui’nin durumuna düşer. Ev halkı artık matem havasındadır. Jüli hala böylece can sıkıntısı sorunu çözmeye çalışırken yaptığı yanlış seçim yüzünden yaşamını tehlikeye atar, adeta ölüm cezasına çarptırılır. İstediğini elde etmek onu mutlu etmez.

Mektuplaşma tarzında yazılmış olan“Aşk ve Ayak Parmakları” adlı öykünün kadın kahramanı Âsıme Hanımefendi’dir. Genç, güzel ve zengindir. Üstelik birinci sınıf tahsillidir de. Sorunu çok büyüktür. Kendisine deli gibi âşık olan kocası Hasan birdenbire ondan nedensiz bir şekilde kaçmış, sonra da onu boşamıştır. Âsıme kocasının bu davranışının nedeninin merak etmektedir. Sorununu kendisini terk edip boşayan kocasına mektup yazıp davranışının nedeninin sorarak çözmeye karar verir. Yazdığı mektupta kocasına kesinlikle ona yalvarmadığını söyler. Ancak niçin kendisini istemediğini bilmek istemektedir. Kocası Hasan’dan cevabî mektup gelir. Hasan’ın kendine özgü bir insanları sınıflandırma sistemi vardır. Herkesi bir hayvanla özdeşleştirir. Ona göre herkesin bir hayvan görünüşü vardır. Ve herkes mutlaka görünüşüne göre hareket eder. Örneğin tilki görünüşlü bir insan herkesi aldatır. Eşek görünüşlü bir insan da eşekçe hareket eder. Hasan Âsıme’yi bir hayvan görünüşü olmadığı için sevmiştir. Ancak bir sabah Âsıme uyanınca çorabının tekini sağ ayağının parmağı ile tutmuş ve kaldırmıştır. Yani ayağını el gibi kullanmıştır. İşte bu davranışı Hasan’da onunla ilgili maymun görünüşünü çağrıştırmıştır. Bunun üzerine Hasan “tekâmül etmemiş” bir hayvan olduğu için ondan uzaklaşmıştır. Böylece Âsıme Hanım sorununu çözmeye çalışırken karşısına çıkan gerçekle daha da mutsuz olur

Doksan yedilik bir nine ve on sekiz yaşındaki torununun torunu “Bahar ve Kelebekler” adlı kısa öykünün kahramanlarıdır. Ninenin derdi mutsuz görünen torununun torununu neşelendirmek ona baharın getirdiği mutluluğu yaşatmaktır. Kendisi gençken kadınların kendilerine özgü dünyaları vardır. Kendi aralarında oynadıkları oyunlarla mutluyken erkekleri evlerinin dışında oyalayacak tiyatro, gazino gibi yerler olmadığı için onlarla daha çok beraberdir. Bu yüzden bugünü yadırgamaktadır. Ona göre bugünün kadınları tıpkı torununun torunu gibi “tenha evlerde bırakılan bekçiler” gibidir. Genç kıza gelince, o adı “deschanté” olan_ yani sevinç ve mutluluktan yoksun_ bir roman okumakta ve Türk kadınlarının da “deschanté” olduğunu düşünmektedir. Onun sorunu kendisini eve hapsedilmiş hissetmesi ve canının sıkılmasıdır. Nine torununun mutsuzluğunu gidermek amacıyla gençliğinde kadınların her bahar yaptıkları gibi ilk görülen kelebeklerin rengine göre fal bakmayı önerir. Ninenin inancına göre beyaz kelebeğin anlamı saadet, siyah kelebeğinki felaket, matem ve ölüm sarı kelebeğinki de keder ve hastalıktır. Genç kız da bu oyuna katılmaya karar verir. Böylece ikisi de geleceklerini kendileri dışındaki bir olguya bağlarlar. Önce genç kız siyah bir kelebek görür. Ancak nine daha önce beyaz bir kelebeği gördüğünü söyleyerek ilerideki bir kelebeğe işaret eder. Ancak bu ninenin yaşlı gözlerini yanıltan sarı bir kelebektir. Demek ki nineyi bekleyen hastalık genç kızı bekleyen de felakettir. Böylece hem nine hem de genç kız sorunlarını çözmeye çalışırken daha da mutsuz olurlar.

Kocasıyla kavga etmiş olduğu için isteri krizi geçiren Belkıs “Türkçe Reçete” adlı öykünün başkahramanıdır. Genç kadın kocasını “vurdumduymaz” olarak nitelemektedir. Belli ki geçirdiği isteri krizi kocası tarafından anlaşılmamak yüzündendir. İpek kaplı bir yorganın altında yattığına ve evde bir hizmetçi olduğuna göre maddi bir sorunu yoktur. Şimdi “kalbi sızlıyor, başı çatlayacak gibi ağrıyor ve zangır zangır titremekte”. Hatta ciddi ciddi öleceğine inanmaktadır. Belkıs sorununun çözümünü “insanı lafla iyi etiği” söylenen bir doktorda görür. Hizmetçisi Eleni’ye akrabalık bağı olan bu doktoru çağırmasını söyler. Gelecek olan doktor bir “kadın hastalıkları” doktorudur. Öyküde betimlenmesi “iri yarı, şuh bir delikanlı” olan doktor yarım saat içinde gelir ve Belkıs’ı önce yatakta oturtur sonra da Eleni’ye kahve yapmasını söyler. Ardından da birer sigara yakıp dedikoduya başlarlar. Bir saat sonra Belkıs’ın hiçbir şikâyeti kalmaz. Doktor kalkıp gitmek üzereyken Belkıs ondan bir ilaç ister. Ancak bu ilaç acı ve toz ya da draje şeklinde olmamalıdır. Kadın hastalıkları uzmanı olan Doktor, Belkıs’ın “kadın” hastalığını iyileştirmek için bir reçete yazar. Ona iyi gelecek şey son moda tayyörler, elmas ve incili mücevherler ve her gün en aşağı iki saatlik bir araba gezintisidir. Belkıs’ın bu reçete tepkisi neredeyse “siz doktor değil duygulu bir koca, hisli bir erkeksiniz” olacakken “siz Lokmansınız” olur. Böylece ironik bir biçimde Belkıs, öykünün sonunda sorununu çözdüğünü sanarak aslında gerçekdışı beklentilerinden kurtulamayacağı için çok daha kötü durumdadır.

“Tos” adlı kısa öykünün kadın kahramanı yedi ceddi de hacı, hoca olan dindar ve son derece zengin Fatma Hanım’dır. Namazında niyazındadır. Gece gündüz ibadet edip paralarını hayır işlerine harcar ve hiç dışarıya çıkmaz. Evinde mevlit okutup sofu ahbaplarını ağırlamaktan hoşlanır. Önemli bir diğer özelliği de kalbinin son derece temiz olması nedenliye Allah’ın ona her istediğini vermesidir. Fatma Hanım’ın sorunu yirmi senelik kocasının davranışlarıdır. Hiç çalışmayan bu adamın Fatma Hanım’ın parasını yemek dışında iki davranışı onu çok üzmektedir. Birincisi evdeki on yedi yaşındaki ahretliği Makbule’ye kocası iyi gözle bakmamaktadır. O nedenle ahretliği genç kızı hiç gözünün önünden ayırmaz. Hatta geceleri odasını kitler. İkincisi de Fatma Hanım’ın kurbanlık için aldırıp kesmeye kıyamadığı koçu kocası tos vurmaya alıştırmıştır. Hayvan herkese saldırdığı için yalnız geceleri bağlanmamaktadır. Fatma Hanım bu iki duruma ziyadesiyle sıkılmakta ancak yine de kocasına intizar etmemektedir. Bir gün dayanamaz ve “Büyük Allah’ım, şu adamı yaptığı şeylerden fena halde utandır. Başka bir şey dilemem” der. Aradan bir hafta geçmeden bir kandil günü Fatma Hanım sofu ahbaplarına bir mevlit ziyafeti vermektedir. Kirli olduğunu söyleyen Makbule, Fatma Hanım’ın emri üzerine kafasını sofanın camekân kapısından içeri sokmuş vücudu dışarıda mevlidi dinlemekte, gözünü Fatma Hanım’dan ayırmamaktadır. Bu sırada Fatma Hanım’ın koça tos talimi yaptırdıktan sonra onun zincirini dalgınlıkla kazığına iyice takamayan kocası camlı kapıda kafasız bir vücut, yani Makbule’yi görür. Ona dokununca korkmaması için “Sus” der. Ancak arkadan gelen koç “iyice Türkçe bilmediği için” bunu “tos” olarak anlayınca şaha kalkıp efendisinin kaba etlerine öyle müthiş bir tos indirir ki, kapının allı yeşilli bütün camları paramparça olur. İçerideki şerbet devrilir. Şeker masasının üstüne evvela ödü kopan zavallı Makbule, onun üstüne de ne olduğunu anlayamayan, gözleri çerçevesinden fırlamış biçare efendi cansız bir ceset gibi yığılır”. Duasının bu kadar dehşetle kabul olduğunu gören Fatma Hanım bayılırken koç Makbule ile efendisini didik didik etmektedir. Böylece Makbule Hanım sorununu çözmeye çalışırken daha büyük bir sorunla karşı karşıya kalır.

Otuz senedir dul olan üfürükçü Şefika Molla “Türbe” adlı öyküdeki başkahramandır. Çocuksuz olup evinde can yoldaşı Rüküş Kadın adında bir zenciyle beraber yaşamaktadır. Otuz senedir evinden dışarıya çıkmamıştır. Şimdiki sorunu dışarıya çıkmak zorunda olmasıdır. Çocukluk arkadaşı Hacı Gülsüm Hanım ölüm döşeğindedir ve gelip kendisini görmesi için haber üstüne haber göndermektedir. Gideceği yer deniz kıyısında olup kendisinde kötü bir anısı vardır. Çocukluğunda örtüye girmeden evvel babası ile denizi görmeye gittiğinde orada konsolosları öldürdükleri için idam edilen birkaç Müslüman’ın asılmasını seyretmiştir. O günden beri deniz kıyısından hoşlanmamaktadır. Şeytan makinesi tabir ettiği tramvaya binmeyi reddeder ve Rüküş Kadınla birlikte yürümeye karar verir. Uzun bir süre yürüdükten sonra eskiden mezarlık olup şimdi meydan olan bir yere gelirler. Bozulmuş mümin mezarları üstünde yürümek asabını bozar ve Şefika Molla eve geri dönmeyi düşünürken önünde duvarları koyu kil ile sıvanmış güzel, zarif bir türbe görür. Rüküşle birlikte türbedeki zatı ziyaret etmek ister. Türbeye on adım kala durup ikisi de ellerini kaldırıp dua ederler. Gelen geçen herkes onla bakmakta ne yaptıklarını merak etmektedir. Nihayet türbeye gireceklerken Şefika Molla tam eski mezarlardan hiç olmazsa bir tanesisin kaldığına şükretmektedir ki türbeye iki gayrı-Müslim’in girdiğini görür ve dehşete kapılır. Oradaki bir zabite gidip ağlayarak durumu anlatır. Zabit gülerek kendisine o binanın türbe değil abdesthane, yani tuvalet olduğunu söyler. Böylece öykünün sonunda Şefika Molla cehaletinin utancını yaşar.

“Zeytin Ekmek” adlı kısa öykünün kadın kahramanı genç ve çok güzel ama fakir Naciye’dir. Naciye, ailesinin tüm fertlerini kaybetmiştir. Ev sahipleri olan kadın onu bir duvar işçisiyle evlendirmiştir. Kocası şimdi askerdedir. Naciye’nin sorunu fakirlik nedeniyle vesika ekmeği ile zeytinden başka yemek yiyememektir. Sorununu çözmek, bir seferlik de olsa börekler tatlılar yiyebilmek uğruna namusundan vazgeçer gibi yapmaya karar verir. Ona bu fırsatı çocukluk arkadaşı Sabire verir. Naciye’yi bir akşamlığına evinde kalmaya ve o akşamki ziyafete gelmeye ikna eder. Sabah kahvaltısındaki zeytin ekmekten başka bir şey yememiş olan Naciye yiyeceği yemekleri düşünerek bu daveti kabul eder. Ancak, Naciye önce giydirilir sonra da Sabire tarafından Fasih Bey adında bir adama pazarlanır. Bu iş için Sabire iki yüz lira alacaktır. Evin çok kalabalık ve gürültülü olacağı mazeretiyle Naciye’yi evinde kalmak üzere Fasih Bey’e teslim eder. Naciye açlıktan bayılmak üzeredir. Hemen gidip sofraya oturduktan sonra bir mazeret uydurup sabaha kadar teslim olmayıp sabah da kaçmaya karar vererek Fasih Bey’le birlikte gider. Tesadüf ya o akşam evde yemek yoktur. Fasih Bey evdeki uşağa ne bulursa getirmesini emreder. Yemeğin hazır olduğu söylenince büfenin kristallerle dolu olduğu yemek salonuna girerler. Masanın üzerinde vesika ekmeği ve zeytin vardır. Bunu gören Naciye deli gibi ağlamaya başlar ve evden kaçar. Deniz kıyısına gider, kendisini denize atmak ister. Ama bunu yapamayacak kadar halsizdir. Oraya yıkılır. Naciye böylece açlık sorununu çözmeye çalışırken yapmış olduğu davranışla yüzleşir ve kaderinden kaçamaz.

Zengin bir dul olan Hatice Hanım “Yüksek Ökçeler” başlıklı öykünün kadın kahramanı olarak çıkar karşımıza. Temizlik ve namus tutkunudur. Bir diğer merakı da kısa boylu olduğundan yüksek topuklu ayakkabılar giymektir. Her sabah evi temizler ve dışarıya çıkmadığı için bütün gün yüksek ökçeli ayakkaplarıyla evi teftiş eder. Köşkte hizmetçisi Eleni, evlatlığı Gülter ve aşçısı Mehmet’le yaşamaktadır. Bunların hepsi de son derece namusludurlar. Hatice Hanım kileri kilitlemez ve paraları hep meydandadır. Bir gün başı dönünce çağırdığı doktor ona yüksek ökçeli ayakkabıları yasaklar ve Hatice Hanım’ın sorunu başlar. “Dokuz senelik adamlarının iki gün içinde birdenbire ahlakı bozulmuştur. Eleni’yi kendi diş fırçasıyla ağzını yıkarken, Gülter’i kilerde reçel kavanozunu boşaltırken, Mehmet’i et günü olmadığı halde bol bir sahan külbastı yerken yakalar”. Nihayet bir gün Mehmet’i bir dizinde hizmetçi Eleni bir dizinde evlatlığı Gülter ile mutfakta görür ve de konuşmalarını duyar. Hizmetçileri işlerinin Hatice Hanım’ın artık yüksek ökçelerini giymememsinin bozduğundan bahsetmektedirler. Eskiden yüksek ökçelerin tıkırtısını ta üst kattan duyarlarken hiç yakalanmamışlardır. Bu arada Hatice Hanım’ın bilmediği başka rezaletlerin tafsilatlı hikâyelerini de anlatmaktadırlar. Hatice Hanım bunun üzerine dokuz yıldır sadık olduklarını düşündüğü hizmetçilerini kovar. Sorununu böylesine çözeceğini düşünür. İki sene boyunca eve yeni hizmetçiler alır. Ancak hepsi “arsız, yüzsüz, namusuz” çıkar. Bunun üzerine, Hatice Hanım tekrar yüksek ökçelerini giymek zorunda hisseder kendisini. Başı dönmektedir ama doktora gitmez. Hatice Hanım böylece sorununu çözer ama hem sıhhatini yitirmesi hem de kendisini sürekli aldatması pahasına.

“Havyar” adlı kısa öykü yirmi senedir dul yaşayan zengin Hamude Hanım’ın başına gelenlerle ilgilidir. Hamude Hanım eski bir şeyhülislam karısı olup yaşı altmışı geçmek üzeredir. Sorunu evlilik yaşına gelmiş kızına münasip bir koca bulmaktır. “Malı mülkü olmasın ama mahcup, namuslu, terbiyeli bir genç istiyorum” der ve Hüsam Efendi adında son derece mahcup, içkisi sigarası olmayan, namazında niyazında bir genci keşfeder. Hüsam Efendi aynı zamanda hem çok çirkin hem de fakirdir. Hamude Hanım, Hüsam Efendi ile beyazlığı ve güzelliği ile meşhur olan kızını evlendirir. Kızına komşular beyazlığı nedeniyle “Kaymak Hanım” demektedirler. Tam yirmi sene sonra Birinci Dünya Harbi nedeniyle yaşı kırkı geçtiği halde Hüsam Efendi askere alınır. Askerlikten bir şekilde kurtulup ticarete atılır ve çok para kazanmaya başlar. Zengin olmasıyla birlikte Hüsam Efendi’nin huyları değişir. Vaktim yok diyerek namazı bırakır, evde kahkahalar atar ve kendisine ne sorulursa tuhaf bir kelimeyle cevap vererek hazırcevaplığı bir marifet bilir. Bu durum Hamide Hanım’ı ve kızını üzmektedir. Ama yine de ses çıkarmazlar ta ki Hüsam Efendi Servinur adındaki Sudanlı hizmetçiye sataşasıya, hatta onun “odasına hücuma kalkasıya” kadar. Hamude Hanım bu duruma tahammül edemez ve sorununu damadı ile konuşarak çözmeye karar verir. Hüsam Efendi’den sorduğu sorulara kısa cevaplar vermesini ister. Kendisinden ve karısından memnun olup olmadığını öğrenmek ister. “Evet” cevabını alınca “Öyleyse, kaymak gibi ayaliniz (karınız) dururken bir pis Servinur fellahına sataşmaya sıkılmıyor musunuz?” diye sorar. Hüsam Efendi’nin cevabı, “ Yirmi senedir kaymak yemekten usandım. Şimdi canım havyar istiyor. Siyah havyar.” Olur. Damadının bu küstahlığı ve yüzsüzlüğü karşısında Hamide Hanım hiçbir şey diyemez. Bu şekilde Hamide Hanım çözmeye çalıştığı sorununun daha da büyümesi ile ortada kalır.

Yine dul bir kadın olan kırk yaşlarındaki Ahter ile onun evinde misafir kalmakta olan on dokuz yaşındaki yeni boşanmış Yumuk arasında geçen bir konuşmanın oluşturduğu kısa öykü “Birdenbire”dir. Yumuk, Ahter’in evinde misafirdir. Yaşamında birdenbire gelecek olan bir aşk istemektedir. İki arkadaş konuşmaya başlarlar. Ahter’e göre aşk “uzun süre yaşanmış bir temayül, derin bir hürmet, samimi bir takdir olmadan doğmaz”. Özellikle birdenbire nazariyesini çok saçma bulur. Evet, aşk birdenbire başlamaz ama birdenbire bitebilir ona göre. Bu düşüncesini kanıtlamak üzere Ahter, Yumuk’a bir tanıdığının başından geçen bir olayı anlatır. Yirmi yirmi beş sene önce bu tanıdık, çocukken beraber oynadıkları köşk komşusu bir delikanlıya âşıkken ailesi tarafından ona sorulmadan başkasıyla evlendirilmiş ama dul kalmış. Aradan on beş yirmi yıl geçtikten sonra bu tanıdık yıllardır sevdiği, şimdi başkasıyla evli olan adamın köşkünün selamlık tarafına kiracı olarak geçmiş. Meğer o adam da yirmi yıl önce alamadığı komşu köşkün kızını seviyormuş. Karısıyla Ahter’in samimiyetinin koyulaşması sonucu aradaki kapıyı açıp bir aile gibi yaşamaya başlamışlar. Ancak bir gün kadın ara kapının arkasından birtakım sesler işitmiş. Sevdiği adam ona söylediği sözlerin aynısını hizmetçi kıza söylemekte. Bunun üzerine ara kapıyı mıhlatıp sevdiği adam ve karısıyla selamı sabahı kesmiş. Bu öyküyü duyan Yumuk o kadının Ahter olduğunu anlar. Hatta adamın kim olduğunu bile bilir. Bu öyküde Ahter evli bir adamı sevmenin cezasını çekerken yaşamında birdenbire doğan ilahi bir aşk düşlemek isteyen Yumuk bunu başaramaz. İki kadın da mutsuzdur.

Kadın başkarakterin anlatıcı olduğu tek öykü “Horoz” adını taşımaktadır. Anlatıcı genç kız kocaya varmak istememektedir. Tüm ailesi kendisine çılgın gözüyle bakmaktadırlar. Nedenini sorduklarında genç kız onlara cevap verememektedir. Çünkü kendisine güleceklerini düşünmektedir. Onu bu düşünceye götüren olay kümesteki horoz ile ilgilidir. Evden pek çıkmayan bir ailede yaşayan genç kız sık sık tavukların bahçesindedir. Gözlemlerine göre tavuklar insanları beslemek için yumurtlar, civciv çıkarmak ve onları büyütmek için fedakârlık yapar. Hatta kendilerinden yüz misli büyük bir düşmanın üstüne atlarlar yavrularını korumak için. Ancak başlarında horoz adında bir bela vardır. Horoz tavukları devamlı hırpalamaktadır. Yiyecek bir şey bulunca hemen kendi yutar, yenmeyecek bir şeyi de tavuklara ikram eder. Zalim olduğu kadar da ödlektir. Havadan bir çaylak geçince ödü kopar. Genç kız bir gün Pamuk adını verdiği bir tavuğu Horoz onu döverken kurtarır ve ayrı bir yere koyar. Bir ayda hayvan kendini toplar ve semirirken kümesteki diğer tavuklar yoluk tüylü, sıska ve kirlidirler. Genç kız giderek horozun tavrını babasının davranışları ile özdeşleştirir. Horoz kümeste, babası evde hüküm sürmektedir. Annesine babasının davranışlarından şikâyet edince aldığı cevap, “”Dünyanın nizamı böyle kurulmuş. Kadın kadın! Erkek efendi. Namuslu insanlar bu kaidenin dışına çıkmazlar” olur. Bu konuşma sonucu bahçeye çıkan genç kız tavuklardan birini bırakıp birini altına almakta olan, tavukları kovalayan ve tuttuğunu dövmekte olan horozu taşla öldürür. Erkeğin de genç kıza göre horozdan farkı yoktur. Horozsuz bir kümes, yani kocasız, efendisiz, kumandasız, amirsiz, emirsiz bir ev istemektedir. İşte genç kız bu nedenle evlenmek istememektedir. Aynı Pamuk’un geçirdiği mesut, gamsız, rahat, sakin ve tatlı bir hayat istemektedir. Oysa annesi ona “Dünyanın nizamını bozacaksın, her kadına mutlaka bir erkek lazım” demeye devam eder.

Yirmi iki Aralık 1919’da yazılan bu öykü yaşamı pek bilmeyen, deneyimsiz bir genç kızın dünyasını yansıtırken beş gün sonra devamı “Dünyanın Nizamı” adlı kısa öykü ile gelir. Bu öyküde genç kız horozu ortadan kaldırmasının sonuçları ile karşılaşır ve fikrini değiştirir. İlk önce öldürdüğü horozun hayali kâbuslar şeklinde genç kızın rüyasına girer. Horoz kendisini öldüren taşı genç kıza fırlatır rüyasında. “Niye beni öldürdün?” diye sorar. Genç kızın onun güzelliğini çekemediğini düşünmektedir. Genç kız tavuklara ettiği zulme kızdığını söyleyemez ama horoz onun kafasından geçenleri okur ve zulmünün tavuklara lütuf olduğunu söyler. “Onlar dövüldükçe sevinirler… Benim nazarım altında birbirleriyle ne kavga ne gevezelik edebilirler. Ben olmadım mı yumurtlamayı bile bırakırlar” diyerek genç kıza saldırır. Genç kız uyandığında “acının, korkunun zulüm görmenin, dayak yemenin, gagalanmanın, didiklenmenin “ başka bir lezzeti olduğunu düşünür. Yataktan kalkar ve gözü bahçeye ilişir. Bahçede perişanlık hüküm sürmektedir. Tavuklar yumurtlamayı kesmişler, vaktiyle kümese girmemektedirler. Horoz sağken hiç dövüşmedikleri halde şimdi birbirlerinin gözlerini oymaktadırlar. Genç kız tavuklara bir baş, bir efendi, bir kral lazım olduğunu düşünür çünkü kümes horozsuz kalınca perişan olmaktadır. Tavuklar biraz semirme karşılığında son derece arsız, yüzsüz, hırsız ve tembel olmuştur. Horozsuz kümes mezarlığa benzemektedir. Horozun gelmesiyle dayak başlayınca uykuyu ve pineklemeyi bırakıp güzel güzel yumurtlamaya ve civciv çıkarmaya başlayacaklardır. Yaşam ya da mutluluk tavuklar için bu olmalıdır. Giderek kadınlar için de koca… Genç kız deneyimi sonucunda hatasını görür ve dünyanın nizamına uymaya, yani evlenip koca kahrı çekmeye karar verir.

Son öyküdeki on senedir dul ve zengin, oldukça iri yapılı Masume Hanım “Nezle” adlı kısa öykünün başkahramanıdır. Öykünün başında Masume Hanım bir Hıdrellez günü at arabasıyla Çırpıcı Çayırı denilen mesire yerine gitmektedir. Arabayı Himmet adında iri yarı bir delikanlı kullanmaktadır. Masume Hanım bugün otuz dokuz yaşına basmıştır. Onun sorunu kendisine uygun genç, dinç ve kendisi kadar kuvvetli bir koca bulamamış olmasıdır. Kendisini isteyenler hep cılız, sıska, ihtiyar, bunak adamlar olmuştur. Daha kısmetini ne kadar bekleyecektir? Sorununu çözmek için kısmetini kendisi aramaya karar verir. İri, kuvvetli, genç ve dinç bir adam bulacaktır. Beyefendi olmasa da olur bu adam diye düşünürken birdenbire arabacısı Himmet dikkatini çeker. Himmet’in “geniş omuzları, kalın, kabarık pazıları, mavi çuha cepkenini yırtacak gibi geriyordur”. Himmet on dokuz yaşında, yani kendisinden yirmi yaş küçüktür. Masume hanım akrabalarından bir hanımı düşünür. O hanım kendisinden yirmi beş yaş küçük olan arabacısını sevmiş, onunla evlenmiş ve adamı bir beyefendi yapmıştır. Hatta adam kadının servetini arttırmıştır. Masume hanım Himmet’e iltifat ederek onu açmaya çalışır. Ancak Himmet’in aklında anne babasından başka kimse yoktur. Bunun üzerine kendi açılmaya karar verir. Himmet’e hoşuna gidip gitmediğini sorar. Himmet hoşuna gitmenin bile ne olduğunu bilmemektedir. O sırada ineğin üstüne çıkmış bir öküz görünce Masume Hanım Himmet’e ineği dayaktan kurtarmasını söyler. Himmet’in cevabı “Öküz onu dövmüyor, yavrulatıyor” olur. Himmet’e göre öküz ineğin çiftleşmek istediğini kokusundan anlar. Bunun üzerine Masume Hanım Himmet’e nezlesi olduğunu, öküz kadar bile kokudan anlamadığını söyler. Kastettiği tabi kendi kokusudur. Oysa Himmet koku duymamaktadır. “Başka bir şey anlamıyor musun ulan?” sorusuna Himmet’in verdiği cevap, “anlamayon efendum” olur. Masume Hanım böylece dünyanın nizamını değiştirmeye kalktığı için cezalandırılır. Çünkü kısmetini beklemek yerine kendisi bir erkek seçmeye kalkmıştır.

Şeker hastası olan Ömer Seyfettin otuz altı yıllık yaşamında İttihat ve Terakki mensuplarından Doktor Besim Bey’in kızı Cazibe Hanım ile bir evlilik yapmış, bu evlilik kısa sürede kızlarının doğumundan sonra bitmiştir. Hatıra defterinde eşi ile ilgili şu cümle vardır: “Bir alafrangalık müptelası karşısında kaldığımı anlayınca titredim”. Acaba öykülerindeki kadınları işlemesinde eşi ile ilgili bu düşüncesinin payı ne kadardır? Ömer Seyfettin’in alafrangalıktan ne kastettiğini tam olarak bilemiyoruz. Ancak bunun “Bahar ve Kelebekler” adlı öyküdeki eve kapatılmış, hiçbir sosyal yaşantısı olmayan Türk kadınının dışında özelliklere sahip, yani bağımsız hareket edebilen, aklına koyduğunu gerçekleştirebilen güçlü kadınlar olduğunu varsayabilirsek tüm bu öykülerde alafrangalığa öykünen kadınların nasıl hüsrana uğradıklarını görebiliriz.

Bu on iki öyküde gördüğümüz süreçte kadınlar üç gurupta toplanabilir. Birinci gurup kadınlar kendi taleplerinden ya da yapılarından kaynaklanan bir problem yaşamaktadırlar. Bu problemlerini çözmek için inisiyatif kullanmaya karar verirler ve yöntemlerini belirleyerek problemi çözmeye çalışırlar. Bir kısmı “Türkçe Reçete”deki akrabası doktordan isteri krizine çare olacak reçeteyi alan Belkıs, “Horoz”daki koca istemeyen genç kız gibi istediklerini elde ediyorlar. Ancak bu Pirus Zaferine* benzemektedir. Karakter bilmese de okur bunun boşuna olduğunun farkındadır. İkinci grup kadınlar dış dünyanın getirdiği sorunlarla boğuşurlar. Ancak onlar da isteklerini elde etseler de daha kötü duruma düşenlerdir. Bunlara örnek “Tenezzüh”deki eski aşığını görmek isteyen Jüli Hala, “Aşk ve Ayak Parmakları”ndaki neden terk edildiğini bilmek isteyen Asıma Hanım,“Tos”daki kocasına ilenen Fatma Hanım, “Bahar ve Kelebekler”deki kelebeklerle fal bakan nine ve torunun torunu ve “Havyar”daki arsız damadıyla konuşmaya çalışan Hamude Hanım’dır. Üçüncü guruptaki kadınlar ise en kötü durumda olanlardır. Bunlar cinsellikle ilgili olaylara karışanlardır. İsteklerini elde etme yolunda “Zeytin Ekmek”teki güzel yemek isteyen Naciye ya da “Nezle”deki arabacısını baştan çıkarmaya çalışan Masume Hanım gibi, bu kadınlar öyle şeylerle karşılaşırlar ki utanç içinde ve eskisinden daha kötü durumda kalırlar.

Bütün bu öyküler 1902-1938 yılları arasında yazılmıştır. Hepsinde kadınlar yaşadıkları deneyimlerle acı bir aydınlanma anı yaşarlar. Bu, o güne kadar düşünmedikleri ve kendileriyle ilgili bir bilgi, bir kendiyle yüzleşmedir, bir epifani anıdır. Böylece kadınlar kendi sınırlarını fark ederler, yani hadlerini bilmek zorunda bırakılarak davranışlarını değiştirmeğe zorlanırlar. Sonuç olarak bu öyküler bir çeşit kadınları eğitme öyküleridir. Kadınlar kendilerine biçilen rolleri kabullenmeli, evlerinde oturmalı, erkek dünyasına mahsus olan gerçeği değiştirmeye yeltenmemelidir. Bağımsızlık isteklerini, özgürlük arzularını, lüks yaşam isteklerini, kocalarının huylarını değiştirme çabalarını ve en önemlisi cinsel arzularını kontrol altında tutmalıdırlar. Bu öyküler zamanın kadınının sosyal durumunun daha da sağlamlaşması işlevini görürken bunları okuyan kadınlar için de ibret hikâyeleri oluşturmaktadır. Toplumsal dinamiklerin hızla batıya doğru biçimlendirildiği bir dönem olan Tanzimat süreci (1839-) toplumun yazar tarafından eğitilmesini de imler. Dolayısıyla, bu öykülerin dönemin hem kadına yaklaşımını görebilmek hem de onun eğitilmesini izleyebilmek bakımından ufuk açıcı bir özelliklere sahip olduğu kanısındayız.

*Pirus Zaferi: 280 ve 279 yıllarında Epirus'lu Pirus Roma'ya saldırır ve ne pahasına olursa olsun savaşı kazanmak için her şeyi feda eder. Sonunda Pirus savaşı kazanır, ancak 8 ünite filin desteklediği ordusunun tamamını kaybeder. Savaşı kazanmıştır, ama yanında koskoca ordudan arta kalan üç-beş çapulcudan fazlası kalmamıştır. Pirus’un bu zaferin ardından “tanrım, bir daha böyle bir zafer verme” dediği söylenir. Pirus Zaferi aslında yenilmeye mahkûm galibiyetleri anlatmak için kullanılır

Bibliyografya

Eichenbaum, Boris. Edebiyat Kuramı- Rus Biçimciliği. Çev: Sedat Umran.

Ankara: Yaba Yayınları, 1994.

Lévi-Strauss, Claude. Yaban Düşünce. Çev: Tahsin Yücel. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2002.

Moran, Berna. Edebiyat Kuramları ve Eleştiri. İstanbul: İletişim Yayınları, 2001.

Piaget, Jean. Yapısalcılık. Çev.:Ayşe Şirin Okyayuz Yener. Ankara: Doruk Yayınları, 1999.

Propp Vladimir. Masalın Biçimbilimi. Çev.: Mehmet Rifat, Sema Rifat.İstanbul: Om Yayınları, 2001.

Rifat, Mehmet. Göstergebilimcinin Kitabı. İstanbul: Düzlem Yayıncılık, 1996.

Rifat, Mehmet. XX. Yüzyılda Dilbilim ve Göstergebilim KuramlarıTarihçe ve Eleştirel Düşünceler. İstanbul: Om Yayınevi, 2000.

Rifat, Mehmet. XX. Yüzyılda Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları “Temel Kuramlar. İstanbul: Om Yayınevi, 2000.

Saussure de Ferdinand. Genel Dilbilim Dersleri. Çev.: Berke Vardar. İstanbul: Multilingual Yayınları, 1998.

Scholes, Robert. Structuralism in Literature. London: Yale University

Press, 1974.

Seyfettin, Ömer. “Tenezzüh”, Bütün Eserleri Hikâyeler 1, İstanbul: Dergâh

Yayınları, 1999.

Seyfettin, Ömer. “Aşk ve Ayak Parmakları”, Bütün Eserleri Hikâyeler 1, İstanbul: Dergâh Yayınları, 1999.

Seyfettin, Ömer. “Bahar ve Kelebekler”, Bütün Eserleri Hikâyeler 1, İstanbul: Dergâh Yayınları, 1999.

Seyfettin, Ömer. “Türkçe Reçete”, Bütün Eserleri Hikâyeler 3, İstanbul: Dergâh

Yayınları, 1999.

Seyfettin, Ömer. “Tos”, Bütün Eserleri Hikâyeler 3, İstanbul: Dergâh

Yayınları, 1999.

Seyfettin, Ömer. “Türbe”, Bütün Eserleri Hikâyeler 3, İstanbul: Dergâh

Yayınları, 1999.

Seyfettin, Ömer. “Zeytin Ekmek”, Bütün Eserleri Hikâyeler 3, İstanbul: Dergâh

Yayınları, 1999.

Seyfettin, Ömer. “Yüksek Ökçeler”, Bütün Eserleri Hikâyeler 3, İstanbul: Dergâh

Yayınları, 1999.

Seyfettin, Ömer. “Havyar”, Bütün Eserleri Hikâyeler 3, İstanbul: Dergâh

Yayınları, 1999.

Seyfettin, Ömer. “Horoz”, Bütün Eserleri Hikâyeler 4, İstanbul: Dergâh

Yayınları, 1999.

Seyfettin, Ömer. “Dünyanın Nizamı”, Bütün Eserleri Hikâyeler 4, İstanbul: Dergâh Yayınları, 1999.

Seyfettin, Ömer. “Nezle”, Bütün Eserleri Hikâyeler 4, İstanbul: Dergâh

Yayınları, 1999

Todorov, Tzvetan. Yazın Kuramı. Çev: Mehmet Rifat- Seme Rifat, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1995.

Van Gennep, Arnold. Folklor. Çev: Pertev Naili Boratav, Ankara: Cumhuriyet Halk Partisi Yayınları, 1939.



Yücel, Tahsin. Yapısalcılık. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1999.

Yüksel, Ayşegül. Yapısalcılık ve Bir Uygulama. Ankara: Gündoğan Yayınları, 1982.

Dostları ilə paylaş:
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə