Sarkis Hatspanian’ın “Hocalı Katliamı” ile İlgili Yazısı, Gazi Katliamı, Ergenekon, Gün Zileli ve Milliyetçilik Üzerine



Yüklə 290,69 Kb.
səhifə1/4
tarix26.10.2017
ölçüsü290,69 Kb.
#14436
növüYazı
  1   2   3   4

Sarkis Hatspanian’ın “Hocalı Katliamı” ile İlgili Yazısı, Gazi Katliamı, Ergenekon, Gün Zileli ve Milliyetçilik Üzerine


23 Nisan çocuk bayramının, kendisinin unutturulması için koyulduğu ve çocukların masumiyetinin de kendisine kurban edildiği 24 Nisan Ermeni Katliamının yıl dönümü yine geliyor.

Sol veya Sosyalist örgütler, artık kendilerinin bile “görücüye çıkmak” diye tanımladıkları, 1 Mayıs gösterileri için toplantılar, kimin nerede nasıl yürüyeceğine, nasıl güçlü ve etkili görüneceklerine ilişkin ince hesaplar ve pazarlıklar yaptıkları toplantıları sürdürüyorlar. Ama 24 Nisan bunların içinde hiçbir yer tutmuyor. Belki bir iki küçük sol örgütün ve birkaç bireyin bir uğraşı olarak kalıyor.

Aslında Türkiyeli sosyalistlerin ve İşçilerin, 1 Mayıs’ın da tıpkı 23 Nisan gibi, 24 Nisan’ı unutturmanın, gizlemenin, gündemden düşürmenin ve bizzat 1 Mayıs’ın kendisini anlamsızlaştırmanın bir aracı haline dönüştüğünü görüp, 1 Mayıs’ı 24 Nisan’da yapmaları ve 1 Mayıs’ı gerçek 1 Mayıs’ın özünde bulunan mesaja tekrar kavuşturmaları beklenirdi. Ama onlar böyle “milliyetçi” dalaşmalarla uğraşmayacak kadar derin “Enternasyonalist”tirler.

Marksizm’e göre gerçeklik somuttur. Bu her şeyin her an kendi zıddına döneceği, bugün doğru olanın bir anda en büyük yanlış olacağı veya olabileceği anlamına gelir.

Artık 1 Mayıs’ı 1 Mayıs’ta kutlamak, kendi zıddına dönmüş, Türkiye’deki demokrasi, hak ve eşitlik mücadelesine hizmet etmekten çıkmış bulunuyor. 1 Mayıs artık açıkça 24 Nisan’ı örtmenin, gündemden düşürmenin, bilinçlerden uzak tutmanın bir aracına dönüşmüşken; 24 Nisan egemenler ve anti demokratik güçler için 1 Mayıs’tan bin kere daha patlayıcı bir özelliğe sahipken; 1 Mayıs’ı 1 Mayıs’ta kutlamakta ısrar etmek, bu politikanın basit bir aracı olmaktan başka bir sonuç vermez.

1 Mayıs’ı 24 Nisan’da yapmalı. En azından demokratlar, sosyalistler, “24 Nisan Ermeni Katliamı en azından vicdanlarda mahkum edilmedikçe, bu topraklarda bir matem ve utanç günü olarak anılmadıkça, 1 mayıs’ı 1 Mayıs’ta kutlamak bizlere haram olsun” diyerek 1 Mayıs’a gerçek politik anlamını, işlevini; enternasyonalist, demokratik ve eşitlikçi anlamını tekrar kazandırabilirler.

Bu vesileyle tüm Türkiye’nin sosyalistlerini bu konuyu tartışmaya, gündeme almaya ve böyle davranmaya davet ediyorum.

Şu an belki çok geç. Ama hala yapılabilecek bir şeyler olabilir.

Örneğin bu 1 Mayıs’ta 1 Mayıs’ın bütün sloganları, 24 Nisan katliamı üzerine yapılabilir. Örneğin, “Bugün 1 Mayıs değil 24 Nisan!” diye bir slogan bu 1 Mayıs’a damgasını vurabilir. Ve gelecek yıllardan itibaren 1 Mayıs gösterileri 24 Nisan’larda yapılabilir.

*

Ermeni katliamı, kimin ne ölçüde demokrat olduğunu anlamak ve ölçmek için en sağlam ve şaşmaz mihenk taşıdır. Bu nedenle, Türkiye’deki demokrasi mücadelesi, ancak bu katliamın damarı üzerinden yürüyebilir.



Tarih tarihle ilgili değildir. İnsanlar Tarih aracılığıyla bugünün mücadelelerini yürütürler ve geleceğin toplumunu kurarlar. Ermeni katliamını gündeme taşımadan, onun nedenlerini açıklamadan ve bunları mahkum etmeden, böyle bir tarih okullarda okunur bir tarih olmadan Türkiye’de demokrasiden söz etmek, bir kandırmacaya katılmaktan veya alet olmaktan başka bir anlama gelmez.

O demokratik ülkede ve tarihte, örneğin Türkiye’de Sosyalist ve Komünist hareketin tarihi 1920’de TKP’nin Bakü Kongresi’nde başlamayacaktır, Taşnak, Hıncak, Selanik İşçiler Birliği vs. nin kuruluşu ile başlayacaktır. Mustafa Suphi’lerin yerini Balkanlı sosyalistler, Varteks Efendi’ler, Tigran Zevan’lar alacaktır. Modernleşme ile gelen Demokratikleşme mücadelesi Şinası, Namık Kemal, Ziya Paşa vs. ile değil; Velensinli Rigas ile başlayacaktır örneğin. İlk roman, ilk tiyatro, ilk sinema, Müslümanlık ve Türklük üzerinden değil; Osmanlı’da en azından Tanzimat’tan beri, tüm yurttaşlar kanun önünde eşit olduğuna göre, İlk Rum veya Ermeni veya Balkanlı yazarların eserleri ile başlayacaktır.

Böyle bir Tarih olmadan, bir demokrasi hareketi ve demokratik bir ülke düşünülemez ve de Kürt ve Türklerin birbirini boğazlamasının önüne geçilemez. Türkler ancak birer Türk olmaktan çıkıp birer Demokrat haline dönüştüklerinde Türkiye denen yerlerde Demokrasi olabilir.

Bunun ilk koşulu da, Türklerin kendi Türklüklerine karşı mücadelesidir. Hz. Muhammet’in dediği gibi, kendi nefsine karşı savaş, savaşların en kutsalıdır ve en zorudur. Türklerin kendi Türklüklerine karşı savaş ta böyle kutsal ve zor bir savaştır. Ve bu savaş, her şeydin önce Tarih ve Kavramlarda verilir. Türkler Türklüğe karşı bir savaş içinde demokrat olabilirler.

Ve bu savaş sadece Tarih’te olmaz. Kavramlarda da yürütülmek zorundadır. Evet kavramlarda.

O tarih ile birlikte dilin ve kavramların da değişmesi gerekir.

Ermeni Katliamı, Ermeni Katliamı değil, İttihat Terakki’nin Babıali Darbesi ile (hatta Askeri Bürokratik oligarşinin 1908 ile) başlayan Demokrasinin yok edilmesi savaşının en zirve noktasıdır, demokrasinin son kalıntılarının ve toplumsal dayanağının katledilmesidir. Yani sadece bir katliam değil, bir karşı devrimin; halk hareket ve örgütlenmelerinin ezilişinin zirvesidir. O zaman Tarih: 1908, Babıali Darbesi, Ermeni Katliamı şeklindeki bir karşı devrimler zinciri olarak görülür. Buna bağlı olarak, bir karşı devrim olarak tanımlanmaya başlar örneğin.

“Ermeni Diyasporası” “Ermeni Diyasporası” değil; Anadolu’nun Diyasporası’dır, bizlerin, bugünkü Türkiye’nin diyasporasıdır örneğin. Her sözün, her kavramın yeniden tanımlanması gerekecektir.

Sosyalistler tekrar eski itibarlarına ve toplumun gündemini belirleme güçlerine ancak böyle radikal bir demokrasinin teorik ve kavramsal öncüleri olarak; politik öncüleri olarak yeniden kavuşabilirler. Ama bütün bunları yapabilmeleri için de önce Türklüklerine karşı mücadeleye girip, demokrat olmaya başlamaları gerekiyor. Sanılanın aksine, Türkiye’nin anarsiştleri de, komünistleri de, kendi öznel yargıları ve özlemleri öyle olsa bile, nesnel olarak demokrat bile değillerdir. Hepsi Türk milliyetçisidir.

Onlar öylesine gerici bir milliyetçilik anlayışına sahiplerdir ki, örneğin Ermeni katliamının tanınmasını veya Kürtlerin ayrı devlet kurmalarının veya bireysel haklarının tanınmasının veya bir Türk tarafından savunulmasının milliyetçilik olmadığını düşünürler.

Onların anlamadıkları şu basit gerçektir, uzun vadeli Türk ulusunun genel çıkarlarını düşünen bir Türk milliyetçisi de pek ala Kürtlerin haklarını savunabilir ve bunun için mücadeleye girebilir. Bunun milliyetçilikle çelişen hiçbir yanı yoktur. Bir ulusun çoklarlarının daha akıllıca savunusundan başka bir şey değildir bu. Bu henüz demokrat olmak bile değildir. Demokrat olmak için önce ulusun veya ulusların bir dille, bir dinle, bir soyla tanımlanmasına karşı mücadele etmek gerekir. Yani Demokrat olmak için Kürtlerin haklarını veya Kürtlerin ayrı bir devlet kurmasını savunmak yetmez; Türklüğün politik bir anlamı olmaktan çıkmasını; yani ulusun Türklükle tanımlanmasına karşı bir mücadele içinde olmak ve bunu reddetmek gerekir.
Böylesi yok. Bu nedenle Türkiye’de demokrasi ve demokrat da yok. Bu nedenle sosyalistler de Anarşistler de aslında birer milliyetçidirler.

Bunu somut bir örnekle görelim. Ama önce olgular ve belgeler.

*

Sarkis Hatspanian’ı Türkiye Sosyalistlerinden pek fazla tanıyan olduğunu sanmıyorum. Çünkü nerede söz ettiysem, hep hiç bilinmediğini gördüm. İşin doğrusu ben de tanımazdım.



Kim olduğu hakkında Ragıp Zarakolu’nun “Uzak Yakın Ükeden Gelen Mektup” başlıklı yazısından bir fikir edinilebilir:

Bu coğrafya’da Ermeni olmanın yükü ağırdır. Ama hem Ermeni hem solcu iseniz bu yük daha da ağırlaşır. Ocak ayında Ermenistan’ın Vardaşen Mahpushanesi’nden “Acı Bir Kayıp” bir mektup ulaştı elime. Bir “Çınar”, bir “Eski Tüfek”, “Deli” namıyla maruf Kevork Yoldaş, sonsuzluğa doğru yelken açan bir tekneyle ayrılmıştı aramızdan.



Hapisliğin en kötü anlarından biri, hep yeniden buluşmayı, kucaklaşmayı hayal ettiğiniz bir sevdiğinizi yitirdiğinizi öğrendiğiniz andır. Sanki ağır bir tokat yemiş gibi olursunuz, olduğunuz yerde sallanırken. Hayal ettiğiniz o kavuşma anının asla gerçekleşmeyeceği dank eder kafanıza. Bir yandan da bir suçluluk duygusu kaplar içini. Keşkeler kovalar birbirini.

İşte o an gerçek mahpusluğun başladığı andır.

12 Eylül sonrasından ve onu izleyen Kürt savaşında az insan yaşamadı bu duyguyu zindanda…

Oğul, yoldaşı saydığı babasının sonsuza intikal edişini şu satırlarla duyuruyordu bizlere:

Kevork Yoldaş, TKP tevkifatlarından nasibini almış bir hem Ermeni ve hem komünisttir. Hiç bir koşulda Ermeniliğini de ve komünistliğini de saklamamış, her iki kimliğiyle iftihar etmiş ve bu niteliklerinden ötürü “T.C” işkencehanelerinden ve cezaevlerinden geçmiş, 1974 “affı” ile “özgürlüğüne” kavuşmuş bir yoldaşımızdır. Anısı ışığımız olsun!



Sireliner, 1915’te durdurulmak istenen saatimizi tik-tak...tik-tak yeniden çalıştırma görevini yerine getirmiş neslin temsilcisi, “T.C” mahpusanelerinde Ermeni kimliğini başı dimdik bir direniş örneğiyle omuzlamayı kader bilmiş, “Düşmana inat bir gün fazla yaşamak” amacıyla baskı, zulüm ve hakarete maruz kalmayı tek bir defa bile sineye çekmeden hep insanlık onuruna sadık kalma şerefine nail olarak yaşadığı 81 eziyet dolu senelerine, bir de “Der-Zor’a ertelenmiş sürgün” 3 göçü sığdırmak zorunda kalmış olan, Kilikya Ermenilerince

Deli Kevork”, diğer halktan olanlarca “Gavuroğlu” olarak tanımlanmış sevgili babam Kevork Dzeruni HATSPANİAN, 28 Ocak 2010 günü Köln’de vefat etmiştir. Doğup büyüdüğü anavatanından uzak ve bize yabancı yerlerde toprağa verilme acısıyla dünyevi yaşama veda eden babamın ruhu eminim şimdi Adıyaman’dan İskenderun’a uzanan sıradağlarda özgürce kanatlanıp uçmaktadır. Dürüst, namuslu, onur dolu, hep insanca yaşama arzu ve özlemiyle çarpmış koskoca bir yürek taşımış babamın anısını yaşatacak, gerçekleştiremediği tüm rüyalarının da “deli” mırasçısı olmaya çalışacağım ! Sarkis HATSPANIAN “Vardaşen” Mahpusanesi, Ermenistan – 29 Ocak 2010.””

Yani Sarkis Hatspanian, Komünist bir babanın oğluydu.

Zarakolu, aynı yazıda Sarkis Hatspanian hakkında yazılan ve kendisinin imzaladığı bir mektubu da aktarıyordu orada da Sarkis Hatspanian hakkında şu bilgiler bulunuyordu:

(…) Sarkis Hatspanian Türkiye devrimci hareketi içinde yetişmiş, 1980 cuntasından sonra kovuşturmaya uğramış, tutuklanıp 12 Eylül tezgahında işkence görmüştür. Bunun ardından, kaçak yollardan ulaştığı ve mülteci olarak yaşadığı Fransa’da kendini geliştirmiş, sanat dünyasında isim yapmıştı. Ne ki, Ermeni halkının bu yiğit evladı, ülkesinin ve halkının çağrısıyla Fransa’daki koşullarına sırtını dönüp, Ermenistan’ın kuruluşuna katılmak üzere halkının yanına koşmuştur. Bu konuda hiçbir özveriden kaçınmadığı da malumunuzdur.”

Bu kısa bilgi, bundan sonra anlatılacakların daha iyi kavranabilmesi bakımından gereklidir.

4 Ağustos 2010 tarihinde şöyle bir e-mail geldi:

Sayın Demir Küçükaydın, 2008'den beri Ermenistan'da politik tutuklu olarak bulunan, Garbis Altunoğlu ile aynı okulda okumuş, Kilikya doğumlu Sarkis Hatspanian "Ermeni-Türk ilişkileri ve İsmail Beşikçi" konulu bir yazı hazırlamaktayken, sayın Sait Çetinoğlu'ndan sizin "Tersinden Kemalizm" adli çalışmanız hakkında duymuş olduğundan, eğer mümkünse çalışmanızla tanışmak ister. E-mail adresiniz bize sayın Çetinoğlu tarafından ulaştırılmıştır.”

Bunun üzerine kendisine istediği yazıları ilettim. Bu vesileyle Sarkis Hatspanian’ın çalışmaları varsa okumak istediğimi bildirdim. Bunun üzerine bana bazı yazıları iletildi. Bu yazıları Köxüz sitesinde yayınlamak istediğimi ilettim. Bu iletime gelen cevap şöyleydi:

(…) Sarkis yazısının sitenizde yayınlanmasını ister mi, istemez mi onu ancak kendisinden öğrenip, cevabını size iletirim. Hiç tanımadığım sitenizle merak edip tanıştım, orada "Demokratik bir Türkiye için" yazıyordu. Sarkis'i oldukça yakinen tanıdığımdan söylüyorum, onun tırnak içerisine alınmadan Türkiye ifadesini kullanan kişilere karşı özel bir "sevgisi" olmadığını biliyorum, hatta Türk ve Kürt soluna mensup insanların da hep "sol gösterip sağ vuranlardan" olduğunu, bir yerine yüz defa şahsen ondan duymuş biriyim. Neyse, isteğinizi gerektiği gibi ona ileteceğime emin olabilirsiniz.”

Ben de bu aracılık yapan kişiye şu açıklamayı yolladım:

Cevabınız için teşekkür ederim. Ama bir dikkatsizlik, önyargı veya yanlış anlama sonucu olduğunu düşündüğüm bir noktayı düzeltmek isterim.



Diyorsunuz ki: "Hiç tanımadığım sitenizle merak edip tanıştım, orada "Demokratik bir Türkiye için" yazıyordu."

Köxüz sitesinin logosunda "Türkiye" ifadesi bulunmamaktadır. Türkiye diye okuduğunuz yerde "Cumhuriyet" sözcüğü bulunmaktadır.

Biz burada “Cumhuriyet” sözcüğünü bilinçli olarak kullandık ve Türkiye sözcüğünü de bilinçli olarak kullanmadık. Çünkü biz demokrasinin ancak ulusu hiçbir dile, dine, soya, tarihe, etniye, ırka hatta bölgeye göre tanımlamamış, aksine bunlarla tanımlamaya karşı tanımlamış, bunların hiçbir politik anlamının bulunmadığı bir cumhuriyette olacağına inanıyoruz ve bu nedenle her hangi birini eşitsiz kılacak veya öyle bir anlama gelecek bir ifadeyi oraya koymadık.

Aslında bu proje yeni değildir ve Tigran Zevan veya Velensinli Rigas veya Tevfik Fikret gibi aydınlanmacı veya sosyalistlerin de idealiydi. Bir anlamda bu yenilmiş geleneği yeniden canlandırıp bu günün dünyasında yeniden savunmaya çalışıyoruz.

Benim yazılarımı okursanız bu konunun çok açık olarak savunulduğunu görürsünüz. Elbette sitenin yazarlarının hepsinin açık olarak böyle bir duruşu yoktur. Ama böyle bir duruşa kapalı değillerdir.

Ben özellikle uluslar ve ulusçuluk teorileriyle de çok ilgileniyorum ve yazıyorum. Yazılarımı okursanız bilinenlerden çok farklı bir duruşla karşılaşacağınızı düşünüyorum.

Selam ve Saygılarımla

Bunun üzerine aracılık yapan bu kişiden şu maili aldım:

Sayın Demir Küçükaydın, Tekrar merhabalar,

Koxuz web sitesi hakkındaki aydınlatıcı bilgilendirmeniz için çok teşekkürler. Ancak, soyu kırılmış, köksüzleştirilmiş bir ulusun evlatlarını, Türkiye ya da adı olmayan bir ütopik demokratik cumhuriyet farklılığına inandırmanız hiç de kolay değil. Yazılarınızın, Sarkis'e ulaştırılmış olduğunu az önce onu ziyaretinden dönen eşinden öğrendim, size çok teşekkür edip, postayla size yazı yollayabileceği bir adresinizin ona bildirilmesini rica etmiş. Bu arada, ben de onun bulunduğu cezaevinin posta adresini öğrendim. (…)”

Ezilen bir ulustan, ırktan, dinden, cinsten insanların bu kuşkuculuğu anladığım ve hatta belli bir dereceye kadar sağlıklı da bulduğumdan bu tartışmaya devam etmedim. Ancak “soyu kırılmış” “köksüzleşterilmiş” uluslardan söz etmesinin benim açıkladığım ulus teorisi açısından, ulusların soya, köke dayandığı bir ulus anlayışını yansıtıyordu ki, bu da en gerici ulusçuluk anlayışlarından biriydi.

Bu vesileyle, şu farka dikkat çekmek isterim. Ulusçuluk konusunda pek ala demokratik özlem ve programınız olabilir ama aynı zamanda kavramlarınızla hiç de o demokratik ulusçuluğa uymayan gerici bir ulusçuluk anlayışına dayanabilirsiniz. Yani örneğin, Türkiye’de diyelim, ulusun her hangi bir dil, din, etni, soy vs. ile tanımlanmasına karşı olabilirsiniz. Ama bunu “Ulus devletin aşılması” veya sonu veya ulusçuluğun aşılması olarak tanımladığınız an, en gerici ulusçuluk anlayışını, ifade etmiş ve ona dayanmış olursunuz. Çünkü, ancak, ulusların dile, dine, tarihe vs. dayanan birimler olduğu anlayışına sahipseniz bunlara dayanmayan bir ulusçuluğun ulusçuluğun aşılması olduğunu söyleyebilirsiniz.

Yani insan aynı zamanda programatik olarak demokratik bir ulusçuluğu savunurken veya bunun için mücadele ederken, aynı zamanda gerici bir ulusçuluğa dayanabilir, bunu savunabilir ve yeniden üretebilir.

Aşağı yukarı bütün Türk solu, hatta dünya solu, hatta esas olarak Marksizm bu çelişkiyle maluldür.

Bunun nedeni de ulusların ne olduğuna dair tutarlı ve Marksist bir teorinin olmamasıdır. Ulusçuluğun, ulusal olanla politik olanın çakışması anlamına geldiği türünden bir tanıma ulaştığınızda, yani ulusçuluğun ne olduğunu anladığınızda; yukarıdaki ulusçuluk anlayışının, ulusal olanın nasıl tanımlanacağı açısından bir fark olduğunu anladığınızda ancak ulusçu olmaktan çıkmaya başlarsınız.

Bu nedenle, kişinin kendine sosyalist, enternasyonalist, Marksist ve de Leninist, (ve hatta) Maoist veya Anarşist veya Müslüman demesi hiçbir şekilde o kişiyi ulusçuluktan azade kılmaz.

Bu kısa nottan sonra, benim niye aynı zamanda, Köxüz sitesinde aslında benim dayandığım ölçülere göre milliyetçi ve hatta gerici milliyetçi yazarlara yer verdiğim, hatta neredeyse bütün yazarların böyle olduğu daha iyi anlaşılabilir.

Yazarların hepsi, bu satırlarının yazarının ulus ve ulusçuluk teorisini bilmediğinden, okumadığından veya kabul etmediğinden dolayı fiilen en gerici ulus ve ulusçuluk tanımlarına dayanırlar ve onu yeniden üretirler. Ama aynı zamanda bu yazarlar, kendilerinin ulusçu olmadığını; ulusçuluğa karşı olduklarını düşünürler ve önlerine demokratik bir ulusçuluğa dayanan bir somut program koyulsa bunu kabul edip savunmaya eğilimlidirler. Ama bu kabul edip savunmaya eğilimli oldukları şeyin, artık ulusçuluk olmadığını düşündükleri için de aynı zamanda birer gerici ulusçudurlar.

İşte bu anlayışla, bu demokratik bir özlem içindeki gerici ulusçuların mücadele içinde; birbirlerini dengeleyerek ve nötralize ederek, fiilen demokratik bir ulusçuluğun oluşumuna katkıda bulunmalarını; yani her biri gerici ulusçuluğa dayanan demokratik özlemlerin gerici ulusçuluklarının birbirini nötralize edip, demokratik özlemin ortada biricik artı olarak kalması için Köxüz sitesinde bütün bunlar yer alır. Bu bir anlamda, yokluk içinden bir demokratik ve politik bir hareket ve eğilim ortaya çıkarma çabasıdır. Elde var olanla bir şeyler yapmaya çalışmaktır.

İşte bu çerçevede Sarkis Hatspanian’ın da yazılarını yayınlamak talebimizi iletmiştik. Bizim açımızdan, Köxüz’ün diğer yazarları gibi muhtemelen o da kendisinin milliyetçi olmadığını düşünen, ama bizce yine bütün diğer yazarlar gibi aslında gerici milliyetçiliğe dayanan biriydi. Ama hem Ermeni hem de Hapiste olması nedeniyle, egemen ulusun sosyalist ve milliyetçi olanlarına göre bin kat daha fazla destek gösterilmesi gerekiyordu. Bu nedenle kendisinin yazılarını Köxüz sitesinde yayınlamak için izin istiyorduk.

Bu yazışmalardan sonra Köxüz sitesinde sayın Hatspanian’ın hem de çok önemli ve çok güzel yazılarını yayınladık. Bunlar içinde Doğan Akhanlı’ya bir moral hediyesi olarak yazılmış, bir Başiktaşlı olarak Beşiktaşlılara bir türlü yayınlatamadığım, nefis “Beşiktaşlı Mehdi’nin Öyküsü” (http://www.akintiya-karsi.org/koxuz/node/6862); Ermeni sosyalistleri veya solcuları arasındaki strateji tartışmalarını yansıtan “Hrant’ı Anmak” (http://www.akintiya-karsi.org/koxuz/node/7466); Türkiyeli sosyalistlerin, 12 Eyül’ün idam ettikleri arasında saymadığı, bunu eleştiren ve Levon Ekmekciyan’ı anlatan çok önemli “ “Unutulan” Adam” (http://www.akintiya-karsi.org/koxuz/node/7481) başlıklı yazı; Orhan Bakır’ı ve Türk sosyalist hareketi içindeki Ermeni devrimcilerin dünyasını anlattığı “Hayali Gönlümde Yadigar Kalan” (http://www.armenieninfo.net/sarkis-hatspanian/1231-sarkis-hatspanian-armenak-bakirciyan-ermeni-devrimci.html) başlıklı yazılara özellikle dikkati çekmek isterim.

Bu kısa arka plandan sonra şimdi “Hocalı Katliamı” ve Gün Zileli’nin milliyetçiliği konusuna gelebiliriz.

Ama önce “Hocalı Katliamı”

*

27 Şubat 2012 tarihinde Sarkis Hatspanian, “yayınlanması” ricasıyla “26-27 Şubat 1992: Hocalı Katliamı” Yalanının Anatomisi” başlıklı yazıyı yolladı.



Bu yazıyı, önüne küçük bir not koyarak aynen Köxüz sitesinde yayınladık (Yazı şu adreste: http://koxuz.net/anasayfa/2012/02/28/26-27-subat-1992-hocali-katliami-yalaninin-anatomisi-sarkis-hatspanian/). Notu ve yazıyı (Yazı çok uzun olduğundan bu yazının sonunda Ek 1 olarak bulunuyor) aynen aktarıyorum. Çünkü “Hocalı Katliamı” konusunun da Türkiye’deki kamuoyu tarafından bilinmesi çok önemli ve bu konuda Hatspaniyan bir çok ezber bozucu bilgi vermektedir. Not ise, hem kısa hem de bundan sonraki bölümlerin konusu olduğu için burada.

Yazının önüne koyduğumuz not şöyleydi:

Köxüz’ün notu:

Sayın Sarkis Hatspanian’dan aşağıdaki yazıyı yayınlanması ricasıyla aldık. Yayınlıyoruz.

Hatspanian bir Ermeni milliyetçisi olmasına rağmen halklara karşı düşmanlık yapmamaktadır. Türklerden veya başkalarından gelecek yazıları da, aynı şekilde haklara karşı bir düşmanlık yapmadığı; bir nefret söylemi geliştirmediği; bu yazıda olduğu gibi olgular ve çıkarsamalarla iknaya yönelik olduğu takdirde tartışmanın bir parçası olarak yayınlarız.

Böylece umarız Hocalı’da ne olduğu konusu da en azından olgular düzeyinde tartışılır.

Sayın Hatspanian’ın anlattıklarından çıkacak sonuç Hocalı’da aslında Türk faşistlerinin kaçmak isteyenleri katlettiği, Hocalı’nın kaybının da faşistlerin planını bozduğudur. Bu çok önemli bir bilgi ve sonuçtur. Ergenekon, Azerbaycan ve Kıbrısta gerçekte neler olduğu anlaşılmadan anlaşılamaz.

Biz her türlü görüşün açıkça ifade edilmesinden ve birbirlerini delillerle, mantıki çıkarsamalarla eleştirmesinden ve çürütmesinden yanayız.

Köxüz sitesi

Böylece aynı zamanda Hükümet ve liberallerin sözümona Ergenekon derken sadece, sivil hükümete karşı darbe yapanları ve gerçek Ergenekon’a hiçbir şekilde dokunmadığını da teşhir etmiş de oluyorduk. Çünkü Ergenekon’un gerçek kökleri yerinde durmaktadır ve bunların üzerine gitmek ne kelime, Hükümet bizzat bu köklerin politikasını savunmaktadır. Bizzat “Hocalı” mitingi ve bizzat Hükümet’in en önemli bakanlarından biri olan İçişleri Bakanı’nın bu mitinge katılması, Hükümet ile Ergenekon arasındaki bu ittifakın ve iş birliğinin bir ifadesidir.

(Sarkis Hatspanian’ın yazısını konuyu dağıtmaması için bu yazının arkasına ek belge olarak bulunuyor. Okuyucunun burada arkaya atlayıp bu yazıyı okumasını öneririz.)

Hatspanian’ın yazısı ve Mitingten kısa bir süre sonra Sendika Org sitesinde Kemal Erdem imzalı ““Azerbaycan Darbesi” ve “Gazi Katliamı” arasındaki bağlantı üzerine (Bir “Devlet Sırrı”nın ya da “Devlet Terörü”nün anatomisi)” (http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=43587) yazı yayınlandı. Bu yazıya da dikkatimizi çeken, Sayın Hatspanian oldu.

Bu yazılar Ergenekon’un Azerbeycan ve Türkiye’deki faaliyetlerini çok net bir biçimde açıklamaktadırlar. Aslında aynı zamanda bu günkü hükümetin, darbecilere karşı tutuklamalar yapar ve kendi iktidarını emniyete alırken, aynı zamanda en gerici faşist ve ırkçı milliyetçilerle, yani gerçek Ergenekon’la nasıl fiili bir ittifak içine girdiğini ve Hocalı Mitingi’nin aslında tam da bir kırılma noktası ve bu ittifakı onaylayan ve mühürleyen bir miting olduğunun en açık belgelerini sunuyorlar1.

Yani Ergenekon’a karşı mücadele her şeyden önce Kıbrıs ve Azerbaycan ve de Kerkük ve Musul, ya da Kuzey Iraktaki yuvalar ve oradaki Türk devletinin varlığı ve politikaları üzerinden yapılabilir. Buralara dokunmak ise bu hükümetin yapabileceği veya yapmak istediği bir iş değildir. Sol ve demokrat kamuoyunun, esas eleştirisini buralara yöneltmesi gerekir. Sol ve demokrat muhalefet, kamuoyunun dikkatini buraya çekerek, buradan hem ulusalcıların tuzağına, hem de liberallerin ve hükümetin tuzağına düşmeyen gerçek demokratik bir muhalefet geliştirebilir.


Bu nedenle bu yazının sonuna koyulan yazılar bir başlangıç olabilir.

*

Bu kısa nottan sonra şimdi yazının önüne koyulmuş bu kısa nota yönelik eleştirilere ve sosyalistlerin milliyetçiliği konusuna gelelim.



Bu kısa nota ilk eleştiri bizzat Sarkis Hatspanian’ın kendisinden geldi.

Yazıyı Facebook’ta da paylaşmıştık, orada kendisi şu eleştiriyi yaptı:

Sayın Demir Küçükaydın, yazımı Köxüz sitesinde yayınladığınız için size çok teşekkür ediyorum, bu davranışınız ile bana bir kez daha gerçek bir aydın ve demokrat olduğunuzu göstermiş oldunuz. Ancak, bana hayatımda (sadece iki hafta önce 50 yaşıma girdim) ilk defa birisi, yani siz (bir Ermeni milliyetçisi) demiş olduğuna da çok şaşırdığımı bilmenizi isterdim. Sizi sadece şahane analitik yazılarınızdan tanıyor ve beğeniyorum, beğenip-beğenmediğinizi bilmesem dahi... siz de beni yazılarımdan tanıyorsunuz diye biliyorum. Eğer benim sizin de yayınlayıp-yaygınlaştırdığınız yazılarımda milliyetçilik yaptığım yerleri gösterebilirseniz size müteşekkir olurum da, mahpusluğumda gösterdiğiniz ve bende hayranlık uyandıran insani davranışınıza duyduğum çok ama çok büyük bir saygıyla, YURTSEVER olmayı MİLLİYETÇİ olmaktan ayırt edebilsek daha iyi olur düşüncesinde olduğumu belirtiyor, duyarlı vicdanınıza, dürüst bilincinize güvendiğimi de peşinen ilan ediyorum. İyi olunuz !”

Biz de sayın Hatspanian’ın itirazına karşı Milliyetçiliğin ne olduğuna ilişkin şu açıklamayı yaptık.



Sayın Hatspanian,

Size ilk kez birinin “Ermeni Milliyetçisi” demesine şaşırdığınızı ve “Yurtsever olmayı Milliyetçi olmaktan” ayırmak gerekitğini yazıyorsunuz.

Aslında böyle bir itirazı beklemiyor değildim. Çünkü son yıllarda bu konu (Milletler ve Milliyetçilik) üzerine neredeyse küçük bir kütüphane oluşturacak kadar yazmama rağmen, maalesef bu yazılarım okunmadığı ve kimi okuyanlarca da anlaşılmadığı için (çünkü milliyetçiler milliyetçiliğin ne olduğunu anlayamazlar) bu tür “milliyetçilik” eleştirilerim çoğu kişi için şaşırtıcı oluyor. Ancak şunu bilmenizi isterim ki bu öyle geçer ayak söylenmiş bir eleştiri değildir.

Milliyetçiler milliyetçiliği, aşağı yukarı, başka milletlerin varlığını ve haklarını inkar etmek, onları baskı altına almak şeklinde anlarlar. Böyle olmayanları da onlar genellikle “Yurtsever” hatta “Enternasyonalist” olarak tanımlarlar.

Yani ben tam da sizin de katıldığınız milliyetçilik tanımının milliyetçilerin milliyetçilik tanımı olduğunu söylüyorum.

Peki, benim milliyetçilik tanımım ne?

Buna geçmeden önce bir iki küçük açıklama yapayım.

Ben Marks, Engels, Lenin, Troçki, Kıvılcımlı gibi büyük enternasyonalistleri; hatta enternasyonalizmin kendisini bile milliyetçilik olarak görüyor ve tanımlıyorum. (Bu durumda size de Milliyetçi dememi her halde yadırgamamanız gerekir.)

(Marks’ı milliyetçi olarak tanımladığım yazı: (http://www.akintiya-karsi.org/anasayfa/icerik/marks-nicin-ve-nasil-bir-milliyetciydi-milletler-ve-miliyetcilik-uezerine-01 )

Engels’i Milliyetçi olarak tanımladığım yazı: (http://www.akintiya-karsi.org/anasayfa/icerik/engels-tarihsiz-halklar-inin-ve-elestirilerinin-elestirisi-milletler-ve-miliyetcilik-uezerine)

Lenin, Kıvılcımlı, Troçki’nin milliyetçiliği üzerine “Marksizmin Marksist Eleştirisi”nde geniş bölümler var. Gariptir ki, bu güne kadar ne bir “Marksist”, ne bir “Leninist”, ne bir “Troçkist”, ne bir “Doktorcu” çıkıp bu eleştirilerime cevap verebilmiş değildir. Tam bir suskunluk var.)

Bunların milliyetçilik anlayışına göre, sınıfsal çıkarı değil; ulusun çıkarını öne alan milliyetçidir; sınıfsal çıkarı öne alan da sosyalist veya enternasyonalist.

Ben ise sorunu tam da böyle koymanın milliyetçilik olduğunu söylüyorum.

Neden ve nasıl?

Somut örneklerle açıklamayı deneyeyim. Örneğin Marks, “başka ulusları ezen bir ulus özgür olamaz” dediğinde, enternasyonalist bir tanım yapmıştır deniyor. Ben ise sapına kadar milliyetçi ve hem de gerici milliyetçi bir tanım yapmıştır diyorum.

Neden ve nasıl?

Örneğin şimdi bir Türk çıksa, “bizler 1915’te Ermenileri, Süryanileri kestik; Rumları kestik ve sürdük; Kürtlerin haklarını inkar ettik ve ezdik” dese ve örneğin, Ermeni, Saüryani ve Rumlardan özür dilemek; Kürtlerin haklarını vermek gerektiğini, hatta isterlerse ayrılabileceklerini söylese, Türk Milliyetçisi olmaktan çıkar mı?

Hayır çıkmaz.

Aksine Türk milletinin çıkarlarını daha akıllıca ve uzun vadeli olarak savunmuş olur.

Çünkü bu aslında Türk milletinin çıkarlarını daha uzun vadeli ve akıllıca savunmaktır. Öte yandan, bu diğer ulusların varlığını ve haklarını inkar etmediğinden, Marks’ın tanımına göre, sosyalistlik ve enternasyonalistliktir de. Yani bir ulusun çıkarlarını uzun vadeli ve akıllıca savunmak ile Enternasyonalizm arasında bir fark yoktur.

Bunun milliyetçilik olmadığını söyleyenler sadece bunların kendileri değil, aynı zamanda Marksistler hatta bunu satılmışlık olarak, ihanet olarak gören Türk faşistleridir.

Demek ki Faşistler, Marksistler ve Milliyetçiler aynı milliyetçilik tanımında anlaşmaktadırlar. Sadece buna yükledikleri değer farklıdır. Marksistler ve milliyetçiler, bir milletin çıkarlarını uzun vadeli olarak, daha akıllıca savunmanın milliyetçilik olmadığını söylerken (Milliyetçiler bunun yurtseverlik; Marksistler Enternasyonalizm olduğunu söylerler) ona olumlu bir değer yüklerler, faşistler olumsuz bir değer. Yüklenen değerler farklıdır, ama milliyetçiliğin ne olduğu konusunda anlayışlarda esas olarak fark yoktur. Yani aslında milliyetçiliğin ne olduğu konusunda, Faşistler, Milliyetçiler ve Marksistler arasında bir fark da yoktur.

Yani aslında, başka ulusların varlığını kabul etmek; onları baskı altına almayı reddetmek; milliyetçilikle çelişmez, aksine tamı tamına milliyetçilik budur. “Başka ulusları ezen bir ulus özgür olamaz” önermesi veya “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı” tamı tamına bu ilkenin savunusu ve ifadesidir.

Bana göre bu ilke ve ifade bütünüyle gerici milliyetçilikle bile tam bir uyum halindedir. (Tabii “gerici milliyetçilik” derken ne kastettiğim de ayrıca aşağıda var.)

Şimdi gelelim benim milliyetçilik tanımıma. Ben milliyetçiliği, “Ulusal olanla politik olanın çakışması” yani “her milletin bir devleti olmalı” ilkesini savunmak olarak anlıyor ve tanımlıyorum. (Bu tanım da aslında benim değil. Bu tanımı yapan Ernst Gellner ve Benedict Anderson, E. Hobsbawm gibilerince de paylaşılıyor. Ben sadece bu önermeyi mantık sonuçlarına, programatik sonuçlara götürmüş ve daha sonra bu önermenin analiziyle de Marksist bir din ve üstyapılar teorisi şekillendirmiş bulunuyorum.)

Tabii burada “ulusal olan ne?” sorusu gündeme geliyor. “Ulusal olan”ı gerici ulusçular farklı biçimlerde tanımlarlar. Örneğin kimi dine göre (Pakistan), kimi dile göre, kimi bunların bir kombinasyonuna göre (Örneğin Ermeni ve Türk Milliyetçilikleri büyük ölçüde böyle), kimi soya göre, kimi ırka göre, kimi kültüre göre tanımlarlar. Ama bütün bunların hepsinin ortak özelliği ulusların bir tarihi olduğunu söylemek ve bir tarihe göre tanımlamaktır. (Bana göre Ulusların tarihi yoktur. Dünyanın en eski ulusu Amerika’dır ve tarihsizdir.)

İşte ulusal olanı, böyle bir din, bir dil, bir tarih, bir soy, bir ırk, bir kültür üzerinden tanımlamalara ben “gerici milliyetçilik” diyorum. Elbette bu gericilikler içinde de bir gericilik hiyerarşisi vardır. Bir ulusu bir ırka göre tanımlamak ile (Örneğin Türklerin Orta Asya’dan geldiği) bir kültür’e göre tanımlamak arasındaki fark. (Örneğin Türklerin esas olarak aslında önce Müslüman sonra oradan Türk olmuş, hafızasını kaybetmiş Rum ve Ermeniler olduğunu söyleyen ve Türk Tarihinin bir parçası olarak Bizans ve Ermeni tarihlerini okutan bir Türk milliyetçiliği de mümkündür –ki böylesi olgulara da daha denk düştüğü için daha az şizofrenik olur - ve böyle bir kültürel olarak tanımlanmış bir Türk milliyetçiliği de gerici bir milliyetçiliktir, sadece bir ırka göre tanımlamaya nispetle daha esnek olduğu söylenebilir.)

Peki “demokratik bir milliyetçilik” nedir?

Demokratik bir milliyetçilik, ulusal olanla politik olanın çakışmasını reddetmez, bu nedenle milliyetçidir, ama ulusal olanı demokratik olarak tanımlar. Yani gerici milliyetçilerin ulusal olanı tanımlarkenki kriterlerinin hepsini kişilerin özel sorunu olarak görür. Yani, Türk., Kürt, Müslüman, beyaz, siyah, şu veya bu kültürden olmak, kişilerin özel bir sonunu olur. Ulusu bunlarla tanımlamaya karşı tanımlar. Yani örneğin, bu ulus, hiç bir tarihsel, dinsel, kavimsel göndermede bulunmaz. Yani ulusun bir dili, dini, tarihi, kültürü olmaz. Pratik olarak örneklemek gerekirse, herkesin ana dilinde eğitim hakkı olur. Tarih derslerinde, Ermeni, Türk, Kürt tarihleri değil, ulusların tarihlerinin olmadığına dair bir tarih okutulur. Herkes kendi ana dilinde, aynı okulda ama bu ulusların tarihi olmadığına dair tarihi okur.

Ama elbette okuldan çıkınca, nasıl gerçekten laik bir ülkede, okulda DNA’ları, Darvin yasalarını okuyan, isterse din dersine gidip, özel hayatında İnsanı Tanrı’nın yarattığını öğrenebilirse, elbette, örneğin Türkler Türklerin Orta Asyadan geldiğine veay insanlığı tohumlamak üzere başka dünyalardan gönderildiklerine veya Türklerin hafızasını yitirmiş Rum ve Ermeniler olduğuna dair tarihler okuyabilirler; bunları araştıracak birlikler kurabilirler, yayınlar yapabilirler, aralarında tartışabilirler. Bu bütün “uluslar” için de böyledir. Ama bunların hepsi kişilerin özel sorunu olur.

Böyle bir düzeni savunmak da milliyetçiliktir, ama bu demokratik bir milliyetçiliktir. Ya da ben böyle tanımlıyorum. Gerici milliyetçilerin milliyetçilik tanımına göre ise, bu milliyetçiliğin ötesi gibi bir şeydir.

Peki, milliyetçilik olmayan nedir?

Nasıl tanımlanırsa tanımlansın, ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesine karşı olmak milliyetçi olmamak demektir. Yani uluslara karşı (dikkat edin, ulusçulara demiyorum, uluslara diyorum), ulusal devlet ve sınırlara karşı savaşı en acil görev olarak önüne koyanlar ulusçu olmaktan çıkabilirler. Nasıl tanımlanırsa tanımlansın, ulusal olanın özel, yani politik dışı olmasını savunmak, ulusçu olmamak, olabilir.

Göreceğiniz gibi alışılmış paradigmalar ve tartışmaların hepsini boş düşüren, bambaşka bir bakış bu. Kavramak ise, aynı zamanda hem çok basit hem de çok zor.

Bu konuda çok yazdım. Bu yazılarımın çoğu eski Köxüz sitesinde var (Kitaplarım ücretsiz indirilebilir: http://www.akintiya-karsi.org/koxuz/). Özellikle Marksizmin Marksist Eleştirisi içindeki, Sosyalizmin Milliyetçilikle İmtihanı başlıklı yazımı öneririm dediklerimin daha iyi anlaşılması için. (http://www.akintiya-karsi.org/koxuz/icerik/marksizmin-marksist-elestirisi-genisletilmis-ikinci-baski) Ayrıca Ermeni katliamı konusunda yazılarımın da bir derlemesi var: (http://www.akintiya-karsi.org/koxuz/icerik/ermeni-katliami-ve-sorunu-uezerine-yazilar)

Hasılı fazla dert etmeyin, fazla gönül koymayın, Marks’a bile milliyetçi diyen; Marks’ın sözünü, “ulusal olanı, bir din, bir dil, bir tarih vs. ile tanımlayan ulusları ezen bir ulus ancak özgür (demokratik)bir ulus olabilir” şeklinde formüle eden birisi size “ulusçu” dedi.

Selam ve saygılarımla

Demir Küçükaydın 29 Şubat 2012 Çarşamba

Sayın Hatspanian ile tartışmamız burada bitti.

*

Ama bu tartışmada sayın Hatspanian’a “Milliyetçi” derken, bu yazının başında da dediğim gibi, Köxüz’ün diğer yazarlarının milliyetçi olmadığını söylemiş olmuyordum. Aksine, tüm yazılarım hem mantık sonuçlarıyla bunu içerir (Marks’a bile “gerici milliyetçi” dediğim göz önüne getirilsin) hem de bunu zaman zaman yazılarımda açıkça yazmıştım.



Ama ben milliyetçi derken başka şey anlıyordum, milliyetçiler milliyetçi derken başka şey anlıyorlardı.

Şimdi, burada sadece Sarkis Hatspnian’ın milliyetçiliğinden söz etmemiz elbette adaletsiz bir davranış olur. Hatta diğer Gün Zileli gibi yazarların çoğu, Türk olduklarından (Onlar kendilerinin Türk olmadığını söyleyeceklerdir ama bunun mümkün olamayacağı da okumadıkları kitaplarımızda ve yazılarımızda uzun uzadıya açıklanmaktadır.) ve bizzat bu satırların yazarı da Türk olduğundan, yani egemen ulustan olduğundan, çite kavrulmuş gerici bir milliyetçilik olur.

Onun için, Gün Zileli örneği ile, bu Türk milliyetçiliğinin nasıl bir Enternasyonalizm (Bu Anarşizm, Marksizm, Troçkizm, hatta İslam, Alevilik vs. de olabilir) biçiminde hem de bir egemen ulus milliyetçiliği biçiminde ortaya çıktığını görelim.

*

Yukarıda aktarılan Hatspanian’ın yazısının Köxüz imzasıyla yayınlanan sunuşuna bir eleştiri de Gün Zileli’den geldi.



Gün Zileli, bir mail ile, şöyle bir eleştiri yapmıştı:

ya demir be, şu "ergenekon" söylemini bırakın artık. Ergenekon diye bir şeyin AKP ve liberaller tarafından uydurulduğu artık ayan beyan ortaya çıkmadı mı?

Ben kendisine kısaca şu cevabı verdim:

Gün,



Kontrgerilla’nın adı, bunlar Ergenekon davası açmadan önce de Ergenekon’du. Onlar ordudaki cuntalara Ergenekon diyorlar diye Ergenekon yok olmadı. Özel Savaş Dairesi Ergenekon’dur.

Sarkis’in yazısını da o sitede de yayınlamanı dilerim. Bu konuyu tartışmaya sokturmalı kanımca.

Selamlar

Demir”

Bu vesileyle “o site” ve öncesi hakkında kısa bir açıklama yapmak gerekiyor. Önce öncesi.

Bu satırların yazarı neredeyse 2005 yılından beri kurulmuş Köxüz sitesini yönetir. Gün Zileli de, yine bu yazının başında açıklanan nedenlerle bu sitenin bir yazarıdır. Yıllardır yazdığı bütün yazılar Köxüz sitesinde yayınlanmıştır.

Köxüz sitesi birisine yazarlık teklif ettiğinde, o kişi yazmayı kabul etmişse, o kişinin yazılarına karşı hiçbir denetim uygulamaz. Zaten normal olanı da budur. Birisine yazarlık teklif etmek onun görüşleri hakkında bir fikir edinildiği anlamına gelir, yani birisine yazarlık teklif edilmemekle bir denetim zaten uygulanmış olur.

Bu sıradan, her olağan uygar ilişkide olması gereken bir davranıştır. Buna öyle devrimcilik, demokratlık, çoğulculuk gibi sıfatlar vermek bile anlamsızdır.

Ama bu anlayış ve davranış, Türkiye’de hemen hemen hiç yoktur ve aksi davranışlar bile normal karşılanmaktadır. Bu hem genel kültüre, hem de solcuların, sosyalistlerin politik kültürüne de sinmiştir.

İşin ilginci, bunları yapanlar da en çok özgürlükçülükten, demokratlıktan, çoğulculuktan vs. söz edenlerdir.

Bunu tecrübelerle biliyorum. Birçok kez başıma gelmiştir. Benden yazı veya söyleşi istenmiştir. Yazdıklarım veya söyleşi, benden yazı isteyenlerin bir eleştirisi olduğu veya onların görüşleriyle uyuşmadığı için yayınlamamışlardır.

Hâlbuki yapılması gereken, o yazıyı yayınlamak, ama bir yanlış yaptık, biz bu kişinin başka görüşler söyleyeceğini sanıyorduk diye bir açıklama veya o yazının eleştirisini de yayınlamak olabilir. Yani dergi sayfalarında yayınlanır ve fikir fikirle eleştirilir, idari bir kararla yayınlamayarak “eleştiril”mez. Bir daha da o kişiden yazı veya söyleşi istenmez. Ama istenmişse, oyunun ortasında kural değiştirilmez.

Tekrar edeyim, bu gibi davranışların devrimcilik, çoğulculuk, demokratlık gibi böyle kutsal kavramlarla da tanımlanması gerekmez. Bu normal uygar bir insani ilişkidir. Örneğin, otomatik kapanan kapılar varsa, arkanızdakine çarpmaması için kapıyı açık tutmanız ve arkanızdakinin kapıyı tuttuktan veya geçtikten sonra kapıyı bırakmanız ve arkanızdakinin de size teşekkür etmesi gibi, günlük, sıradan, otomatikleşmiş bir davranış ve anlayıştır veya olağan uygar şehir hayatında böyle olması gerekir. Ama kimse kapıyı tutmadığı gibi kapıyı tutar gibi yapanlar da tam geçerken kapıyı salıp yüzünüze çarpmasına yol açıyorlar ve bunu normal bir davranış olarak karşılamanızı, “Burasının Türkiye” olduğunu söylüyorlar.

Bu en son Dipnot dergisinde başıma gelmiş ve bu konuyu belgeleriyle ve uzun bir yazıyla paylaşmıştım. Ancak bu yazıya gelen kimi yankılar Dipnot’un yayın kurulunun (benim görüşlerimi bilmelerine ve ısrarla benden yazı istemelerine rağmen) yazıyı yayınlamamasını son derece normal karşılıyorlardı. Bunlardan biri bana “sen Avrupa’da mı yaşadın, onlar böyle şeyler beklerler, burası Türkiye” diye bir eleştiri ile safiyane bir şekilde Dipnot yayın kurulunun davranışını onayladığını belirtince bunun bilincine varmıştım. (Bu aynen toplantılarda ve onların tartışma bölümlerinde de sık sık yaşadığım bir problem.)

Bu kısa açıklamaları yapmamın nedeni anlayışımın veya olması gereken anlayışın ne olduğunun iyice kavranması, çünkü anlatacağım hikayenin bundan sonrasının anlaşılması için bu gerekli.

İkinci nokta da şu, Gün Zileli bu arada kendi kişisel sitesinden ayrı Toplumsal Devrim diye bir site kurmuş (Adresi: http://www.toplumsaldevrim.com/). Benden bu sitede yazmamı istedi. Ben de özel olarak yazı yazamayacağımı, yazılarımı Köxüz’de ve kişisel sayfamda yayınladığımı, isterse oradan alıp yayınlayabileceğini söyledim. (Zaten, Köxüz sitesinde de sitedeki yazıların kaynak gösterilerek alınıp yayınlanabileceği yazar.)

Bu vesileyle, Gün Zileli’nin politik tutumuna ilişkin görüşlerimi de belirteyim. Bunları özel olarak Günün görüşleri bağlamında sanırım hiç ifade etmedim, ama her zaman her yerde ifade ettiğim görüşlerdir ve onları mantık sonuçlarına veya Gün’ün görüş ve tavırlarına uygulayanlar otomatik olarak bu sonuçları zaten çıkarabilirler. (Son zamanlarda Özgür Üniversite’deki bir iki seminerde birkaç kez sözlü kendisine karşı da kısmen ifade ettim sanırım.)

Gün bugün kendisini anarşist olarak tanımlamaktadır. (Ancak kişisel kanım Anarşist bir kabuk içinde hala “Beyaz Aydınlıkçı” olduğudur. Şaka yollu dediğim gibi: “bir kere Beyaz Aydınlıkçı her zaman Beyaz Aydınlıkçı”)

Gün’ün görüşleri ve açıklamalarına dayanarak, son derece zengin ve çok farklılıklar içeren geniş anarşist görüşleri mahkum etmek gibi bir yola girmek istemem. Bir görüşü onun en kaliteli temsilcileri üzerinden eleştirmek ve eğer o yoksa bu işi de üstlenip eleştirmek gerekir kanımca.

Gün’ün yazı ve konuşmalarına bakınca aslında son derece basit bir açıklama şemasına ve her derde deva ebegümecine sahip olduğu görülür. Eskiden sosyalistler, her sorunu, “temel neden ekonomiktir”, “temel neden sınıfsaldır” diyerek, her kapıyı açan bir maymuncuk veya her derde deva bir ebegümeci ile açıklarlardı. Gün’de de bu artık anarşizme uygun bir forma bürünmüş bulunuyor.

Aynı temel metodolojik yanlış yerli yerinde duruyor, sadece o yanlıştaki “rakamlar” değişmiş bulunuyor. Ekonomi veya sınıfların yerini bu sefer otorite veya hiyerarşi ebegümeci/maymuncuğu almış bulunuyor.

Ancak bu o kadar masum bir pozisyon değildir. Bu, Türkiye’deki somut toplumsal mücadeleler içinde, can alıcı sorunlardan uzak durma, dolayısıyla fiilen tarafsızlık veya uzaklıkla zımnen egemenlerin yanında yer alma; ama aynı zamanda, politik terminolojiyle Radikalliği de elden bırakmamanın bir yoludur. Son yıllarda, özellikle orta sınıf gençler arasında, TKP’den Anarşistlere kadar çok keskin ve de devrimci namlı akımların epey popüler olmasının ardında bu vardır.

Anarşizm (Aynı işlevi, Komünizm, Leninizm, Troçkizm de görüyor yerine göre), ona demokratik bir politikadan ve mücadeleden uzak durup fiilen o mücadele eden güçler karşısında tarafsızlığı ile egemen ve güçlü olanın politikasına fiili bir destek verme olanağı sunmaktadır.

Gün’ün politik pozisyonu da aşağı yukarı böyledir. Örneğin Kürt sorunu mu? “Zaten PKK’da hiyerarşik ve anti demokratiktir”, “benim milliyetim yok, ben milletlere ve milliyetçiliğe karşıyım” diyerek; bu günlük politikanın “bataklıklarına” ve “pisliklerine” bulaşmayarak, İstanbul gibi “bin kocadan arta kalan”, politik bekaretini sürdürmektedir yıllardır.

Benzer işlevi Marksistlerde “Sınıf” veya “anti emperyalizm” vs. görmektedir.

Anarşistlerin değil ama Marksistlerin şahsında bu pozisyonun fiilen ulusalcılıkla sonuçlandığını defalarca yazıp eleştirmişimdir. Hatta Marksist ve sosyalistlere “Marksistliği., sosyalistliği bırakın, biraz demokrat olun o zaman daha iyi ve çok Marksist olursunuz” derim veya “Türkiye’de sosyalist çokluğu ile demokrat yokluğu arasında bir bağ olduğundan” söz ederim.

Ancak son yıllarda, şöyle bir değişim oldu, AKP’nin iktidara gelmesi ve Kürt Özgürlük hareketinin bir güç olarak kurumlarıyla ortaya çıkmasıyla birlikte, eskiden Kürt özgürlük hareketine uzak duran şehir orta sınıfları ona yakınlaşma eğilimleri göstermeye başladı. Kürt özgürlük hareketi de yalıtılmışlığı içinde ittifaklara ihtiyaç duyduğundan ve şimdilerde çok kötü bir durumda bulunduğundan bu yakınlaşma çabalarına duyarsız kalmadı ve kalmıyor. Böylece belli bir değişim ortaya çıktı.

Bu toplumsal değişim, yer ve yön değiştirme, bizzat Gün’ün yazılarında da yansımasını bulmaya başladı. Daha günlük politikaya yönelik yazılar yazmaya, bin kocadan arta kalan bekaretini yitirmeye başladı. Ancak günlük politika alanına girdikçe, onun ardındaki ulusalcı bir duruşla sonuçlanan öz daha açık ve seçik olarak da ortaya çıkıyordu.

İşte şimdi daha iyi seziliyor ki, bu Toplumsal Devrim sitesi, bir bakıma bu eğilimin bir adım daha ileri gidişiymiş bir bakıma. Bunu sitenin havasına bakınca fark ettim.0

İşin doğrusu bazı okuyucular beni, bu ulusalcıların ve eski Aydınlıkçıların arasında ne arıyorsun diye eleştirdilerse de, benim yazılarımın içeriği o sitenin mesajıyla ve benim için en karşı saflara bile görüşlerimi iletmek ve oralardaki insanların kafasına bir iki soru takmak her zaman çok önemli olduğundan sorun etmedim.

Oyunu kuralları içinde oynadıkları takdirde, onlar kendi ulusalcı mesajlarını yaymak için belki adımdan ve okuyucularımdan yararlanacaklar ama ben de aynı şekilde sitenin mesajına karşı mesajlarımı ve görüşlerimi daha geniş kesimlere iletme imkanı bulacaktım.

Yani, benim için izolasyondan kurtulmak, yazılarımı olabildiğince geniş bir okuyucu kitlesine ulaştırmak temel sorunlardan biri olduğundan, sitede adımın anılması, bunun bir kefaretiydi. Yazılarımın içeriklerinin sevabı ulusalcı bir tonu olan bir sitede de yayınlanmanın günahını fazlasıyla götürürdü2.

Eh site bildirisinde “Özgürlük ve Devrim” için başlığı altında “Toplumsal devrimin iki önemli bileşeni, devrimde ve özgürlükte ısrar eden Anarşistler ve Marksistlerdir. Özgürlüksüz bir devrim, aynı zamanda devrimin ölümü demektir. Toplumsal devrimsiz bir özgürlük ise bir aldatmacadan öteye gidemez. Anarşistlerle Marksistlerin devrim ve özgürlük için bir araya gelerek toplumsal devrimci bir odak oluşturmaları zorunluluktur ve aynı zamanda bu ilginç bir deney olacaktır.” Türünden bol bol özgürlük sözleri edip vaatlerinde bulunduğuna göre, en azından yazılarımı sansür etmeyeceklerini umabilirdim. Gerçi bu yazının başında da belirttiğim gibi kim en çok özgürlük ve demokrasi sözü ediyorsa ondan daha çok kuşkulanmak gibi bir alışkanlığım vardır ama, burjuva hukukunda bile kesin delil ve tarafsız bir mahkemenin kararı olmadıkça herkes masum sayılacağından, kuşkuyu kafamın arkasında taşısam bile bu benim davranışlarımı etkilemezdi ve etkilememeliydi.

Gerçi daha ilk adımda, bu yazıdan sonra birkaç yazı daha yazmama rağmen3 bu yazılarım siteye alınmamıştı ama, olabilir gözden kaçmıştır, teknik bir aksaklık olmuştur gibilerden, fazla da sorun etmedim.

İşte bu arka plana dayanarak, Gün’e “Sarkis’in yazısını o sitede” yayınlamasını öneriyordum.

Yani Bir bakıma, Gün’e ve siteye gerçekten demokrat ve ulusalcı olmayan bir mesaj için bir imkan sunuyor bir fırsat vermek istiyordum.

Gün Zileli’nin cevabı şu oldu:

Demir, yazıyı okudum. Senin de belirttiğin gibi milliyetçi bir perspektifle yazılmış. Hem de çok, fazlasıyla. Yani ermeniler tamamen masum, azeriler de faşist. Bu yazım tarzı bana, 1915 ermeni katliamını yapan türk tarafının savunmalarını hatırlattı. Bu tür milliyetçi boğzlaşmalarda taraf tutmayı doğru bulmuyorum. Milliyetçi olsa bile bana objektif olduğu konusunda biraz güven verseydi yine basılmasını savunurdum yazının ama bu haliyle olmaz. Basılmasını doğru bulmuyorum kısacası. sevgiler.”

Doğrusu cevap beni şaşırtmadı. Ben de kendisine şu cevabı yazdım.

Selam Gün,

Ben eskiden beri Ergenekon derim ve aslında bir çok kişi de yıllardır Ergenekon der. Bu öyle uydurma bir isim değil bildiğim kadarıyla. Ben bunu yetmişli yıllardan beri duyar ve bilirim ve zaman zaman da kullanırım. Onun şimdi içeriğinin boşalmış olması gerçeği değiştirmez. Her neyse, kelimelere fazla takmamalı. Devrimciler bundan AKP’nin içeri tıktıklarıya sınırlı bir kesimi anlamıyorlar. Ben de esas olarak onlara yönelik yazıyorum.

Sarkis’in yazısına gelince.

Sarkis’in yazısı bence Azerilere karşı nefret aşılayan bir yazı değil, Azeri ve Türk faşistlerini eleştiren bir yazı.

Bunu yayınlamamanı garip bulduğumu belirtmeliyim. “Türk”ler olarak bize böyle bir yazıyı yayınlamak düşer kanımca. Aynen Garbis’in yazısı gibi. Ona da katılmıyorsun ama yayınlıyorsun mesela.

Eleştirini de ayrıca koyarsın. Ya da yazının önüne koyabilirsin.

İdari bir tedbirle yayınlamamak benim için pek anlaşılabilir değil. Hele ki, olaya bambaşka bir bakış açısı da getiren bir yazı olarak.

Yazar benim için de milliyetçi ama Türk milliyetçilerinin bütün yazıları ortalığı doldurmuş ve onlar Ermenileri toptan suçlarken, bir Ermeni’nin Türk ve Azeri düşmanlığı yapmayan ve olayı başka türlü anlatan bir yazısı en azından bu eşitsizliği bir parça dengeleyebilmek için yayınlanmalı kanımca. Neyse önemli değil. Ama ben böyle Sosyalist gerekçelerle biz Türklerin (bana Türk olmadığını Milliyetinin olmadığını söyleme. Bu devletin vatandaşı isen, bu devlete vergi veriyorsan, kararlarını tanıyor ve uyguluyorsan, kanunlara uygun yaşıyorsan Türksündür. Daha ayrıntılısı Marksizmin Marksist Eleştirisi’nin Sosyalizmin Milliyetçilikle İmtihanı adlı bölümünde) böyle bir yazıyı yayınlamamasını şahsen daha tehlikeli bir milliyetçilik olarak gördüğümü söylemeliyim.

Bu durumda başka bir yol önereyim yazının yayınlanması için.

Sen benden yazı istemiş ve bir yazımı sanırım aktarmıştın. Bu yazıyı Köxüz’ün notuyla birlikte benim adıma yayınla istersen.

Eğer yayınlamazsan ben de bunu benden gelen yazıları da elekten geçireceğin olarak algılayacağım.

Kendine iyi bak

Selamlar

Demir

Gün’den Arkadaşlarına danışacağına dair bir cevap geldi önce:

Arkadaşlara danışıp sana yeniden döneceğim Demir. Garbis'in yazısına yaptığımız gibi biz de kendi özel notumuzu koyup yayımlayabilirim. Bu arada, ben türk vatandaşı değilim, vergi de vermiyorum:)”

Daha sonra hemen ardından arkadaşlarıyla yazışmasını da aktardı:

“Arkadaşlar, demir aşağıdaki yazıyı yayımlamamızda ısrar ediyor. ben önce reddettim, yazarın ermeni milliyetçisi olduğu gerekçesiyle. siz ne dersiniz. yazışmayı dikkatle okuyun da.”

Gelen cevaplar da şöyleydi:

Birinci Cevap:

yayınlamayalım derim.



bu yazı yayınlandığında, karşılığında bir türk ırkçısının da aynı milliyetçilikle yazılmış yazısını da yayınlamak zorunda kalırız. demir küçükaydın, bu yazıdan cevap hakkı doğacağını ya da türklerin milliyetçilik konusunda ne gibi argümanlarla cevap verebileceğini unutmuş sanırım.

bunun sonucunda site, her türlü farklı milletin birbirine "ırkçı-faşist" dediği bir sürü yazıyla dolar. ve tabii bu yazılarda katliam savunuculuğu da yer alır.

milliyetçilerin birbirine hakaret ettiği bir dizi yazı yayınlamak durumunda bırakılmak, yayınlamadığında da milliyetçilikle suçlanmak da işin diğer boyutu.

ben kendimi türklük üzerinden tanımlamıyorum, kendini türk olarak tanımlayıp (sanki bunun seçme şansı varmış gibi) bir de bundan "utanç duymayı" ve bunu dayatmayı da anlamıyorum.”

İkinci Cevap:

Bence Köxsüz'ün notu ve bizim de ekleyeceğimiz bir notla yayımlayalım.”

Üçüncü cevap hakkında ise önce şu maildeki bilgiler vardı:

bu arkadaş yazıyı henüz okumamış ama yazdığını sana da yolluyorum.

Sarkis Hatspanian'ın yazısını henüz okumadım, birazdan bakacağım. Ama senin ve Demir Küçükaydın'ın yazışmalarındaki tartışmaya dair benim tutumum şu:

Türk milliyetçisi görüşlerin ortalığı kaplaması ve buna denge oluşturacak bir Ermeni milliyetçisi görüşün yer bulmasına aracı olmak gibi bir durumumuz olmamalı. Biz kavga eden milliyetçiliklerin tahterevallisi değiliz kanımca.

Eğer Hatspanian'ın görüşleri ile Türk milliyetçilerininkiler arasında bir kıyas yapmak isteyen olursa, oturup bu milliyetçilikleri analiz eden bir yazı hazırlayabilir. Ama biz milliyetçiliklerin birbirine yanıt vermesine aracı olmayalım. Ayrıca da bunun sonu gelmez.

Ergenekon tartışmasına gelince, NATO'nun Türkiye'deki kontrgerilla yapılanması için kullanılan isimlerden birinin de bu olduğu bilinen bir şey. Bugün yargılaması yapılan Ergenekon'un ne olduğunu, nasıl tarif edildiğini, özel yetkili savcılığın iddianamesinden anlamak lazım.

Kontrgerilla, devletin kendisidir. Derin devlet falan diye ayrım yapmak da anlamsız. Hatta Ergenekon kapsamında yargılanan bir generalin (Orgeneral Kemal Yavuz) dün davada söylediği ve bugünkü gazetelerde yer alan sözleri de tam böyle. Aynı şeyi, Ayhan Çarkın da söylemişti. Kendisiyle cezaevinde görüşen milletvekili (Hüseyin Aygün), "infazları yapan Susurluk mu, Ergenekon mu vs." gibi bir şey sormuştu Çarkın'a. Onun da yanıtı şuydu: "Hayır devlet. Milli Güvenlik Kurulu talimatıyla Emniyet Genel Müdürlüğü."

Yani özel bir örgüt aramanın lüzumu yok. O özel örgüt, devlet.

Bunu söylemek için bu katiller sürüsünden alıntı yapmaya elbette lüzum yok ama parçası oldukları yapıyı, gayet net tarif ediyorlar.

Gelelim bugün yargılanan Ergenekon'un özel yetkili savcılık iddianamelerinde nasıl tarif edildiğine: "Devletin içine sızmış çeteler."

Devlet iyi ve temiz ama işte o namussuz çeteler yok mu? İşte artık o çeteler de tasfiye edildi ve "Türkiye'nin bağırsakları temizlendi!"

Tabii Hrant Dink'in katlinin yanıtına yetmiyor, bu özel yetkili kurgu.

Ayrıca da Ergenekon diye içeride tutulan isimlerin epeyce bir kısmının da devlet ile bir suç ortaklığı olmadığı kanaatindeyim. Her şeyin birbirine karıştırılıp, suyun bulandırıldığı ve bugünün iktidarının ihtiyacına cevap verecek şekilde dizayn edildiği bu Ergenekon meselesinde aynı dili kullanmama taraftarıyım. Benim kanaatimce devlete bir kod isim vermeye lüzum yok. Tapu kadastro idaresi ile emniyet müdürlüğünü birbirinden ayırt edecek bir kavramsallaştırmaya ihtiyaç duyuyorsak, "kontrgerilla" neyimize yetmiyor. Ben bu kanıdayım.

Sevgiler”

Burada ifade edilen görüşlerden de anlaşılacağı gibi, bu kişinin de cevabı yayınlamama yönünde olmuş ki Gün’de son kararı bildiren mail geldi:

Demir, arkadaşların da fikrini sordum. Çoğunluk benim gibi düşünüyor, milliyetçi dalaşmalarda taraf olunamayacağı kanaatindeyiz. Garbis'in yazısını yayımlamakla bu aynı şey değil. Garbis senin yazına karşı bir yazı yazdı ve sonuç olarak bu fikri bir tartışmadır. Sarkis'in yazısı ise fikri bir tartışmanın ötesinde tamamen milliyetçi güdülerle yazılmış bir yazıdır. Bunu yayımlarsak buna cevaben gelen bir ermeni düşmanı faşistin yazısını da yayımlamak zorunda kalırız ki bunu hiç ama hiç istemeyiz. Ama sen aynı konuda bir yazı yazıp yollarsan seve seve basarız, diyelim ki katılmasak bile. (kaldı ki neden katılmayalım). Sevgiler.

Gün

Ben de Gün’e şu cevabı verdim:

Selam Gün,

Ben bunu benim yazım gibi yayınlamanı önermiştim. Yani benim yazımı sansür etmiş oldun. Bundan sonra o sitede yazmam söz konusu olamaz. Lütfen bundan sonra yazılarımı orada yayınlama. Sen yine köxüz'de yazmaya devam edebilirsin. Köxüz birisini yazar seçti mi, onun yazılarına karışmıyor.

Benim bakış açımdan sen ve o arkadaşlar da milliyetçi. Hem de gerici milliyetçi. Çünkü milliyetçilik tanımlarınız tam da gerici milliyetçilerin milliyetçilik tanımlarıyla aynı.

Ne sen ne de danıştığın arkadaşlar yıllardır yazdıklarımı okumamışsınız belli ki.

Aşağıda Sarkis için yazdıklarımın sizler için de geçerli olduğunu düşünüyorum.

Kendine iyi bak

Demir

Burada Sarkis’in kendisine milliyetçi denmesine şaşırması vesilesiyle yazdığım ve yazının başında aktardığım yazıyı da ekledim.

Gün bana bunun üzerine şu cevabı verdi:

Demir,



Tutumunu doğru bilmiyorum. Sen bize yazıyı benim yazım diye yollamadın. Köxuz'ün notuyla birlikte Sarkis'in yazısı diye yolladın. Ulusal konuda milliyetçi bir savunu olmasının ötesinde bu yazı, Hocalı katliamında rol oynamış milislerde görevli alan birisinin yazısıdır ve bu bakımdan savunusunun hiçbir değeri ve ikna edici yanı yoktur. Kısacası, Sarkis'in yazısını basmakla, Topal Osman'ın yazısını basmak arasında özünde bir fark yoktur. Yazmama kararına saygı duyuyorum ama yanlış da buluyorum. Sütunlarımız sana her zaman açıktır. sevgilerimle.

Gün

Ben buna önerimi tekrar alıntılayarak cevap verdim:

Gün,

Aşağıda alıntı olarak önerim bulunuyor. Yani benim adıma, benim yazım olarak, ama bütünüyle alıntıdan ibaret bir yazı olarak yayınlanmasını öneriyordum.

Sanırım bu kısmı da okumamışsın.

Kendine iyi bak

Bunun üzerine Gün’den şu cevap geldi:

Demir, sadece şu koşulla yayımlayabiliriz. sen (koxuz'ün notunu falan bırak bir yana) bu konuda bir yazı yazarsın. Sarkis'ten de alıntılar yaparsın, o zaman olur. Katılmadığımız noktalar varsa belirterek yayımlarız. aynen Garbis'in yazısına yaptığımız gibi. madem o kadar gönüllüsün, üşenme de bir yazı yaz bu konuda. sevgiler. Gün

Ben de şu cevabı verdim:

Gün,

Ben yayınlanmaması için yazmamıştım onu. Biliyorum artık yayınlamayacağınızı. Sadece hatırlatmak içindi. Ama şimdi yazdığın benim yazımın içeriğini belirleme gibi bir anlama geliyor ki, artık bu kadarına pes.

Demir

Buna Gün’ün cevabı şuydu:

yok canım, senin yazının içeriğini nasıl belirleyebilirim ki. sadece bu konuda bir yazı yazmanı önerdim. hiç olumlu bir sonuca varmak gibi bir niyetin yok, ben öyle anlıyorum. Politik manevra yapıyorsun gibime geliyor. yapma bunu, bırak bu eski alışkanlıkları. yazını bekliyoruz

Ben de Bunun üzerine şu cevabı verip aşağıdaki öneriyi yaptım:

Ben yazım olarak, köxüz'ün sunuşuyla birlikte Hatspanian'ın yazısını yolladım yani. Yani yazımın içeriğini böyle belirledim. Bu çok açık. Sen bana hayır öyle değil otur ayrı yaz dersen yazımın içeriğini belirlemiş olursun Gün. Bunu sen benden daha iyi bilirsin.

İkincisi, politik manevra gibi bir sorunum yok. Aksine ben en azından başkalarından da köxüz'deki serbestliği beklemiştim: köxüz'de biri yazar olarak seçilince, onun ne yazacağına hiç bir şekilde karışılmazdı ve karışılmaz. Ben o siteyi de böyle sanmıştım. Yanılmışım.

Neyse, bu ayrı ama bu vesileyle ben bunca malzeme birikmişken, bu olayda milliyetçilik ve yapılanın nasıl bir milliyetçilik olduğuna ilişkin bir yazı yazmak ve milliyetçilik üzerine bir tartışma başlatmayı düşünüyorum. Ama senin ve danıştığın arkadaşların cevapları özel bir yazışma olduğu için, ve onları da malzeme olarak kullanmak istediğim için, bunları yazımda kaynak olarak kullanma izni istiyorum.

Yani benim isteklerim, sizin itirazlarınız vs. hepsini kamuoyu da bilecek tabii yazının akışı içinde. Hatta önce bütün bu yazışmaları belge olarak koyup sonra da bunların analizini yapmak istiyorum.

Hasılı sizin itirazlarınız ve yazıya ilişkin yorumlarınız, benim yazdıklarım, Sarkis'in yazısı, Facebook'teki Haspatiyanla tartışmalar vs. hepsi üzerinden bir yazı yazmayı düşünüyorum.

Bunu elbette fiktiv kişilerle de yapabilirim. bu kişi ve yazılanlar tamamen hayal mahsuludür diye de bir not da ekleyebilirim. Benim için kişilerin önemi yok, fikirler önemli. Ama sizlerin fikirlerinizin arkasında olduğunuzu düşünerek ve eğer gerçeğe uymayan bir şey varsa itiraz hakkınız da olması ve gereğinde daha rahat itiraz edebilmeniz için bu öneriyi yapıyorum.

Yani eğer izin verirseniz, daha açık olur. Böylece sizlere olan eleştirilerimi kamuoyu ile paylaşmış olurum. Ve sizin görüşlerinizi temel alarak sosyalistlerdeki milliyetçiliği eleştiririm. Tabii sizler de isterseniz ayrı yazılar yazarsınız. Böylece verimli bir tartışma da başlatılabilir.

Tabii sağlığım ve zamanım elverirse.

Cevabını bekliyorum.

Demir”

Bunun üzerine Gün’den izin veren şu cevap geldi:

tabii ki seviniriz. istediğin gibi değerlendirebilirsin yazılanları da. yazını basarız. selamlar.”

*

Okuyucuya bu yazışmaları aktardıktan sonra, bu yazışmalarda dile gelen görüşlerdeki milliyetçiliği, önermeleri tek tek analiz etmeyi düşünüyordum başlangıçta. Ama bu konuda o kadar çok yazdım ve öylesine geniş bir literatür vardır ki, içimden gelmiyordu. Kaldı ki milliyetçilere milliyetçiliğin ne olduğunu göstermenin ne kadar zor olduğunu iyi bilenlerdenim. Türklerin en ırkçı sözlere bile bizde ırkçılık yoktur diyerek başlamaları; ibzzat yukarıdaki örneklerde olduğu gibi, sosyalistlerin en milliyetçi tavırları milliyetçiliğe karşı sözler ve gerekçelerle yapmaları o kadar çok ki, insan çaresizlik içinde kalıyor.



Bu nedenle, somut bir örnek üzerinden gideyim bu belki çok daha açıklayıcı olur.

Benim Hamburg’ta Ermeni bir arkadaşım vardı. O da bana bir eleştiri yolladı. Ama bu sefer bir milliyetçi olmakla suçlanan bendim. Hem de Türk milliyetçilerinin hiç de sorun görmediği noktadan beni milliyetçi olmakla eleştiriyordu.

Aşağıda onun bu eleştirisini ve benim ona cevabımı aktarıyorum. Bu örnek, kanımca bizlere işlemiş gerici milliyetçiliği kavramayı çok daha iyi sağlayabilir belki.

Arkadaşımın bana eleştirisi şuydu:

Demir merhaba,

(…) Sarkis’in yazısıyla ilgili notu okudum. Neden onun milliyetçi olduğunu ille oraya yazmaya bir ihtiyaç duyduğunu anlamadım. Köxüz'de yayımlanan diğer yazarlarla ilgili de mi milliyetçi mi değil mi diye araştırıyorsun? Veya Sarkis’in dışında hiç bir "milliyetçi" yazar bulunmuyor mu Köxüz sitesinde? Yani bir milliyetçi Ermeni’ye özel mir muamele mi var?

Aslında bir not yazman iyi ve yazdıkların da çok doğru. Sadece o "milliyetçidir ama neyse iyi biri..." hiç yazmasaydın daha iyi olurdu. Tamam, Sarkis'de ulusal duygu var. Kabul edelim. Ama kimde yok ki? Sen de biraz Etyen gibi bir "milliyetçi" - "milliyetçi değil" ayrımı yapıyorsun. Hoşuna gitmez bu benzetme ama bana böyle geliyor. Etyen de beğenmediği herkesi "milliyetçi"likle suçluyor. Belki de korkuyor ki Türkler onu "milliyetçi" Ermeni olarak görürler.

Hocalı üzerine de şunu görmek lazım: Türkiye'de herkes hemfikir. Agos'tan, Eyten'den, Liberallerden, Solcusu, Sağcısı herkes diyor ki Hocalı da Ermeniler Azerileri katletti! Hiç biri kalkıp da senin notunda yazdığın gibi cesaret edip de der mi "yahu hele bir araştıralım bakalim 20 yıl önce orada neler olmuş, ne gibi kanıt var vs.." Hiç biri bir şey bilmediği halde "Hocalı Katliamı" (diye) bağrıyor. Ermeni de, çünkü nasıl desin ki orada "katliam olmadı". Mümkün değil! Hrant'ın durumundan daha da kötüsüne düşer.

Liberal-Solcu kesim de "Hocalı da Katliam olmadı" der mi? Veya bir sorgu işareti en azından koyar mı? Hayır! Nasıl da Ermeni soykırım dersiniz de Hocalı da katliam oldu mu olmadı mı sorarsınız! Yani durum Türkiye’de böyle.

Dışarda da aynı. Almanya'da hangi Türk (demokrat-solcu) 20 yıl önce neler olduğunu biliyor? Bilmeyenin de "Katliam oldu" demesi garip değil mi? Nasıl Ermeni soykırımı üzerine hiç bilgileri olmadığı halde "soykırım oldu" diyorlar ya Hocalı’da da aynısı. Nedeni de açık.

Sen duydun veya okudum mu Revanduz (Kürdistan'da bir şehir) da 1916 de Ermeniler 5000 Kürt’ü katletmiş? O zaman şehri Rus birlikleri ele geçirmiş ve onunla birlikte Ermeniler de gelmiş ve 5000 Kürdü vahşice katletmiş! Bunu Naci Kutlay yazıyor. Sen inanıyor musun? Yani Halapçe boyutunda bir katliam işlemişler Ermeniler Revanduz’da. 500 değil 5000 kadın, çoluk çocuk Ermeniler vadiye atmış! İnanıyor musun?”

Bu eleştiriye yazdığım cevap da şuydu.



Merhaba …,

(…) Eleştirine gelince, soyut olarak haklısın derim. Ama somut olarak öyle değil.

Köxüz'ün yazarlarının da milliyetçi olduğunu, Türklerin sosyalistlerinin de milliyetçi olduğunu, keza Marks’ların falan da milliyetçi olduğunu yazdığım için sık sık, eğer öyle bir not düşmeden yayınlarsam benim Sarkis'in yazısını sosyalist bir yazı olarak yayınladığımı düşüneceklerinden (çünkü bu eleştiriyle çok sık karşılaşıyorum) öyle bir not koydum. Köxüz’deki diğer yazıları da milliyetçi olmalarına rağmen yayınladığımı da belirttiğim için (bunu bir çok kereler yazdım) pek fazla düşünmeden koydum. Ayrıca Sarkis'in milliyetçiliği (Ki o buna yurtseverlik diyor ve ben bunları ayırmıyorum. Bunu da kitabımda yazmıştım) kötü görmediğini bildiğim için bir sorun görmedim.

Ama yine de, Sarkis'in Ermeni olması dolayısıyla daha da hassas davranıp böyle bir not koymamam gerekirdi sanırım. Yani bir pozitif ayrımcılık yapmam gerekirdi. Bu anlamda, pozitif bir ayrımcılık yapmadığım ve bunun yanlış olduğu anlamında, eleştirini kabul ediyorum.

Öte yandan ben milliyetçi derken, yazıyı okuduysan göreceğin gibi, çok farklı şey kastediyorum: Ulusal olanla politik olanın çakışmasını savunmaktır milliyetçilik benim dilimde. Bunu da bu anlamda son yıllarda kullanmaya alıştığımdan biraz da bunun verdiği rahatlıkla yazmış da olabilir ve böyle hassasiyet göstermemiş olabilirim.

Aslında ben Hocalı hakkında hiç bir şey bilmiyordum. Türklerin ne dediğini de bilmiyordum. Hatta son günlere kadar adını bile duymamıştım. İlk kez konuyu Sarkis'in yazısından öğrendim. Konu hakkında hiç bir şey bilmememe rağmen, kimsenin o yazıyı yayınlamayacağını tahmin ettiğimden, Sarkis'in anlattıklarını temel alarak bir tartışma başlatmayı denedim.

Ben daha önce de eski Köxüz sitesinde, Sarkis'in hapisteyken yazdığı yazıları yayınladım. Daha sonra -elimde delil yok ama şahsi kanaatim budur - site sanırım, bu yazılar nedeniyle, özellikle de muhtemelen Ekmekciyanla ilgili yazı nedeniyle Türkiye'de yasaklandı ve girilemiyor. Bu nedenle de sitenin adresini org'tan net'e aktardık. Yine Sarkis'in yazısı nedeniyle bu sitenin de yine yasaklanacağını düşünüyorum. Bu ara sanırım saldırılar da oluyor.

Sarkis'in yazısının içeriği hakkında bir şey söyleyecek bir kesin bilgim de olmadığından (Şahsi kanaatim Sarkis'in anlattıklarının büyük ölçüde ve esas olarak doğru olduğudur, ama bu benim kanaatim, gerçekten konuyu bilmiyorum.) ama öte yandan bu yazının yayınlanması gerektiğini düşündüğümden o notu koydum. Yoksa ben de biliyorum kimsenin fikrinin değişmeyeceğini. Ve emin ol sağlık ve bürokrasi sorunlarından hala vakit bulup da konuyu inceleyebilmiş değilim.

Öte yandan o notu koyarak, konuyu tartışmaya açmanın daha kolay olacağını da düşündüm. Yani birileri yalan yanlış cevap bile verseydi, konunun tartışılmasının kendisi başlı başına bir ilerleme olurdu. Yani bir bakıma ileri sıçrayabilmek için bir gerileme, hız alma, cepheyi genişletme taktiğinin bir parçası olarak da algılamanı ve bu kaygımın asıl belirleyici olduğunu, bu kaygımın bir bakıma pozitif ayrımcılık yapmamı gölgelediğini görmeni dilerim.

Bu yönde girişimim de oldu. Ama başaramadım. Ama bu başarısızlığı konu ederek yine de konuyu tekrar gündeme alma çabasına devam etmeyi düşünüyorum zamanım ve imkanım olursa.

Özetle şöyle. Gün Zileli, bir site açmıştı ve benden yazı istemişti. Ben de yazı yazamayacağımı ama yazılarımı alıp yayınlayabileceğimi söylemiştim. Bir yazımı da yayınlamıştı. Gün kendine anarşist diyen bir Türk milliyetçisi bence. Gün'e Sarkis'in yazısını yayınlamasını önerdim: Milliyetçi diye kabul etmedi. O Zaman benim yazım olarak yayınla dedim yine kabul etmedi ve ben de onlara artık sitelerinde yazmayacağımı söyledim. Ama bütün bunları, yani Sarkis'in eleştirisi ve cevabım ile Gün ile yazışmaları ele alan bir yazı yazıp Türkiye'nin sol ortamını bu tartışmanın içine çekmeyi ve bu vesileyle Sarkis'in yazısını da tekrar gündeme getirmeyi düşünüyorum. Hem de bu vesileyle Türk solcularının milliyetçiliğiyle mücadeleyi.

(…)

Sen de, benim egemen ve hastalıklı ulustan bir insan olarak, onun içinde insanları bir tartışmaya çekebilmek için yaptıklarımı naiflik olarak görme lütfen. Aksi takdirde herkes kendi içinde ve dünyasında kalır.

Kendine iyi bak.

(…)

Selam ve sevgiler

Demir

İşte aşağıdaki eklerde ve yukarıdaki satırlarda yapmaya çalıştığım budur.

21 Nisan 2012 Cumartesi

Demir Küçükaydın



http://demirden-kapilar.blogspot.com/

http://www.akintiya-karsi.org/koxuz

http://koxuz.net/anasayfa/

*


Yüklə 290,69 Kb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin