Sayın Gönül

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 82.28 Kb.
tarix17.01.2019
ölçüsü82.28 Kb.




ENERJİ

MİMARLIĞI mı ?



O DA NE ?..
19.03.2007
Bu başlığı ilk kez önerdiğim yıllarda “O da ne demek ?” sorusu ile sıkça karşılaştığımdan, ilk akla gelen meraklı tepkiyi başlık yapmak geldi içimden.. Sevgili okurlar !. Bu sayfalarda sizlere anlatacaklarımın aslında üç kelime ile özeti; evrensel “var olma savaşı”dır. Ağırlıklı olarak inşaat sektörümüzün içinde bulunduğu, fakat tüm sektörleri yakından ilgilendiren ekonomik ve sosyal yapılanmanın; kent, yöre, ülke ve giderek dünya ile birlikte taşıdığı risklerden bahsetmek istiyorum sizlere.
Bana sorarsanız elimizi çabuk tutmalıyız. Bu gidişle, olmayan ülkenin olmayan kentleri için fikir dahi üretemeyeceğiz. Çünkü ülkemizde bu ve benzeri platformlarda hiçbir zaman birincil öncelik “sürdürülebilir yaşam” olmadı. Bütünü görmekten ısrarla kaçınıp, özele indirgediğimiz sorunlarla boğuşmayı ve tartışmayı tercih ettik. Can çekişen bir hastanın ceketine uymayan pantolonu hakkında sempozyumlar düzenledik, makaleler düzdük... Nefes almakta zorlandığını göremeyip, kravatının rengini ve biçimini tartıştık.
Kendisi batma tehlikesi içinde olan ülkedeki yanlış hedeflerin ve çarpık yapılanmanın ürünü olan kentlerimizde, cımbızla sorun ayıklayıp, örneğin battı-çıktı yolların ne kadar doğru yada yanlış olduklarını incelemek bizi rahatlattı. Sanayi sektörünün; hantal makineleri ve büyüklüğünden başka önceliği olmayan binalarının yarattığı enerji hovardalığını göz ardı edip, mensuplarından yükselen feryatlara köklü çözüm önermek yerine sadece sahte gözyaşları döktük..
Mahallenin delisi kapısının önüne pislediğinde görmezden geldik. Birden deliler çoğaldı, ortalık atıklar ve artıklarla doldu. O zaman, katı ve sıvı atıklar için bir şeyler yapmalıyız dedik. Dünya paralara mal olan tesisler kurduk milletin sırtından.. Pisletenlere hesap sormak aklımıza bile gelmedi.. “Sanayicidir ne yapsa yeridir” dedik..
Rüzgarın nereden estiği, güneşin hangi yamaca vurduğu ve sadece jeotermalden ibaret sanılan toprak altı enerji değerleri ile emniyet katsayıları zerre kadar dikkate alınmadan, cetvel kalem çizilen şehir planları eşliğinde kentler büyümekte..
YANLIŞLAR ve SONUÇ
Doğru olan hekimlik; hastalıktan koruyucu bilgileri sunar. Sadece, kangren olmuş bacağın nasıl kesileceğini en iyi bilen, en iyi doktor değildir. Ulaşıma çözüm diye sunulan yeni güzergahlar misali “takma bacak” öneren değildir doğru hekim.
Alım gücü kalmayan, giderek kendisi satılacak meta haline gelecek olan bir ülkede ne alışveriş olacaktır, ne de yapılabilecek yatırım. Ne zaman mı ? Bu aymaz gidiş; yanlış inşaat teknolojileri, yanlış sanayi yatırımları, yanlış kentleşme ve konut politikası ve de yıllardır olmayan enerji politikası inatla sürdürülürse, en geç 2020’de bu güzel ülkeyi tek kurşun atmadan teslim edeceğiz.
Ve milli sandığımız sermaye, eğer şerefini ve ülkesine saygısını da koruyamadı ise, global kapitalin oyuncağı haline gelecek, yani yok olacaktır. Bu kaygıları elbette, geleceği kendi ömründen ibaret sanmayan, çocuklarının ve torunlarının yaşamsal kaygılarını dert edinebilenler taşımaktadır. Yani bu endişeler, evrensel hayrın kendi hayrı olduğunu idrak edebilmiş yöneticileri, siyasileri ve yatırımcıları ilgilendirecektir sadece..

Kısacası: umurunda olanları…


KİM SORUMLU ?..
Sayın okurlar, 2006 yılında Türkiye’nin enerjiye ödediği bedel; 6 milyar doları kaçak petrol olmak ve geri kalanın % 80’i yurt dışına ödenmek üzere toplam 41.5 milyar dolardır.. Yani toplam bütçemizin yaklaşık dörtte biri… Cahilane bir varsayım sonucu “mecbur” olduğumuz söylenen yıllık % 8.5 enerji ihtiyacı artışı yüzünden, 2007 de 45, uyanmazsak 2020 yılında bu haraç bedeli 127 milyar dolara ulaşacaktır. Ve bu harcamaların yarısından sizler ve bizler, yani bu yapıları üretenler ve içinde yaşayanlar olarak hepimiz sorumluyuz. Çünkü dünyada üretilen enerjinin tam yarısı kapalı mekanlarda yani müştereken sorumlu olduğumuz alanlarda tüketilmektedir.
Şimdi ülkemiz adına utanç verici bir orandan daha bahsedeceğim. Türkiye’de bir yapının ısıtılması, soğutulması ve aydınlatılması için ve yapıya destek verenler dahil tüm sanayi ürünlerimizin üretilmesi amacı ile dünya ortalamasının tam “dört katı” enerji harcamaktayız. Bu bir devlet itirafıdır. Bu hovardalığa da dünyayı kendimize güldürme pahasına “gelişme” adını yakıştırmaktayız.
Dünya ortalaması %2, gelişmiş ülkelerin % 1 dir. Örneğin dünyanın 6. büyük ekonomisi sayılan Kaliforniya, bu konuya hassasiyeti geleceğin garantisi olarak görerek ve yaşam konforunu bir yandan yükseltirken, enerji ihtiyacını eksi % 1’lere indirmiş ve sonunda 1980’ler seviyesine çekebilmiştir. Bu örneklere baktığınızda, gelişmenin artan enerji tüketimine endekslenmesinin “milli yalanımız” olduğu anlaşılıyor. Ülkemiz adına yarısından sorumlu olduğumuz bir harcamanın, dünya ölçeğinde dört katı bir israf olması, evrensel sorumluluğumuzu da omuzlarımıza yüklemekte..
NERESİNDEYİZ ?
Belki de yurttaş olarak sıklıkla aklınıza gelmeyen bir sorumluluktan bahsediyorum. İçeriğini ilerleyen satırlarda biraz daha açmaya çalışacağım ve “Enerji Mimarlığı” başlığını koyduğum bu konularda; bilimsel platforma, siyasal erke ve halka yönelik bilinçlendirme gayretlerimi sürdürmekteyim.. Çeşitli üniversitelerde; “enerji mimarlığı”nı irdeleyen derslere katılmaktayım. Halen; Bu yaz Diyarbakır’da açılışı yapılacak olan ve bir AB destekli proje olarak devam eden, ülkemizin ilk kendi enerjisinin tamamını üretebilecek olan “yerel yönetim yapısının” müellifi ve AB danışmanıyım. Ayrıca, sevgili hocamız Nejat Veziroğlu’nun önderliğindeki Birleşmiş Milletlere bağlı Dünya Hidrojen Araştırma Merkezinin yine kendi enerjisini üretebilecek kampüs yerleşkesinde proje ve konsept danışmanı olarak görev yapmaktayım..
İlaveten, Bursa Nilüfer İlçesinde dokuz dönüm alanda planlanan, içinde bir temiz enerjiler teknoparkı da bulunan ve tüm yapıları “enerji mimarlığı” ilkelerine göre tasarlanmış, “Enerji ve Ekoloji parkı”nın müellifiyim. Bu parkın İçinde 150 m yüksekliğinde, “dünyanın ilk mimari öncelikli enerji kulesi” var. Kulenin verimliliğine yönelik teknik kurgu ve analiz çalışmalarını Y.Mak.Müh. Mehmet BURSA ile birlikte sürdürmekteyiz. İlk sonuçlar hayli ümit vericidir. Yani bundan böyle, dünyada yaygınlaşmış olan ve palazlanma noktasına gelen her kentin rüyası haline gelen, “kente yukarıdan bakan kuleler” yeni bir işlev kazanacak, kendisinin ve çevresinin enerjisini üretebilecektir.
Mekanik projemiz HP’nin “One Space” adlı katı model programında tasarlandı. Ve dünya genelinde organize edilen mekanik tasarım yarışmasında 16 Nisan 2007 ‘de yüzlerce proje arasında ikinci oldu.
Bu kule girişimine fantezi gözüyle bakabilecekler için şu bilgiyi vermekte fayda var. Aynı kule konseptinin mimari işlev içermeyen daha basit ama 1000 metre yükseklikte olanını Avustralya, 500 metreliğini de Çin benimsemiş ve bir devlet yatırımı olarak planlamıştır.. Yani bazı ülkeler bu kulelere geleceğin enerjisi gözüyle bakmaya çoktandır başladılar..
Güney yamaçlarında kurulan yada hemen yanında bir doğal yükselti bulunan kentlerde, bu konseptin farklı bir uygulaması gündeme gelebilir. Sera yüzeyinde ısınan havanın yükselip kendi rüzgarını yaratması temel prensibi ile çalışan “kule” yerine “yamaç” kullanılırsa maliyetler çok düşer ve ülkemiz yepyeni bir enerji kaynağına daha kavuşur. Ne zaman ? Vatandaşlar bu düşüncelere sahip çıktıkları zaman.. Tabii ki bu seçenek, özetlemeye çalışacağım yüzlerce olanaktan sadece biri.. Yani tek çözüm değil..
BİLİNÇ ve GÖREV..
Siyaset eşittir ticaret kısır döngüsü kırılamadığı sürece, siyaseten sahip çıkma konusunda boş ümitlere kapılmak yerine halkın bilincini yükseltmeli ve onun sağduyusuna güvenmeliyiz.. “Artık farkında olan vatandaş” kimseye pabuç bırakmaz.. Yeter ki bu bilgiler onlara ulaşsın..
Niyetimi anladığınıza eminim. Dinamik yapısına, ülke genelindeki ekonomik ve sosyal etkinliğine inandığım inşaat firmaları ile her kademe ve görevdeki; donanımlı ve sağduyulu yöneticilerin, artık “enerji mimarlığı” ilkeleri ile tasarım ve uygulamanın teşvikçisi ve enerji öncelikli üretimin öncüsü olma şansını hissederek size bazı bilgiler sunmak istiyorum. Çünkü bu ülke hepimizin. Ve boşa harcanacak bir günümüz bile yok. Oluşturabileceğimiz zihinsel platformun, yarınlara çözüm üreteceğine, Türkiye’nin geleceğine en yararlı önerileri getireceğine inanıyorum.. İnanmak istiyorum, çünkü her şeyden önce ülkemizin böyle bir atılıma ihtiyacı olduğunu hissediyorum.
Kim, nasıl, hangi mimar, hangi firma, hangi belediye yada kamusal girişim, görev bilinci ile bu bayrağı taşıyacaksa, inanıyorum ki hem ülkenin kaderini etkileyecek hem de temiz ve güvenli gelecek beklentilerinin tetiklediği yepyeni bir pazarın öncülerinden olacaktır. Şimdi, konuyu hayatın içine taşıyalım isterseniz..
İŞTE BİR KAÇ SORU :
1- Nasıl bir konutta yaşıyor, ne tür yapılarda hayatımızı sürdürüyoruz ? Bu yaşantı bize, yöremize ve ülkemize kaça mal oluyor ?.. Hayatımızı kolaylaştıran, yaşam ve üretim kalitemizi arttıran, % 50 den % 65’e enerji tasarrufu ve sağlıklı yaşam olanağı veren kullanım ve inşa yöntemleri nelerdir ?.. Yani inşaat bedelinde fark yaratmadan, ülke genelinde ilk etapta, birazdan birlikte hesaplayacağımız “10 milyar dolarlık” tasarrufa giden yolu açabilecek tasarım ilkeleri nelerdir ?
2- Kullandığımız veya içinde yaşadığımız yapıların sahibi olmasak bile, bu amaçla harcanan gereksiz paranın ve enerji giderlerinin, dolaylı olarak bizden çıktığını, örneğin; daha yüksek ücretlere ve yaşam standartlarına ve istihdama kaynak yaratmak yerine, “zorunlu yapı ve enerji bedelleri” olarak heba edildiğini düşünmüş müydünüz ?.
3- Örneğin Ankara’daki, “anlı şanlı firmaların” üretimi bir konutun, Berlin’dekine göre “dört buçuk kat” enerji ile yaşamını sürdürdüğünü, ülkemizdeki sanayi ürünlerinin de “sürekli mağdur ve ağlayan çocuk” görünümünde sanayicilerimiz tarafından, gelişmiş ülkelere göre “dört kat” enerji harcanarak üretildiğini işitmiş miydiniz ?..
4- 2007 yılı toplam enerji harcaması olacak 45 milyar doların yarısının 22.5 milyar dolar olduğunu, ülke genelinde “dört katı” gereksiz harcamadan sadece “iki katı”na inmekle bu parayı tasarruf edebileceğimizi, buna karşılık 2007 bütçesinde, Milli Eğitim, Sağlık, Orman ve Tarım bakanlıklarının toplam bütçesinin 23 milyar dolar olduğunu biliyor muydunuz ?.. Yani en kritik bakanlıklarımızın bu tasarrufla iki katı işlev kazanabileceklerini ??..
5- Sadece yapı sektöründe alınacak tasarım ve inşa önlemleri ile, yani toplam harcamanın yarısından sorumlu olan sektörde enerji harcamasını yarıya indirebilsek, sizin de artık hesaplayabildiğiniz gibi “10 milyar dolar” tasarrufa giden yolun hemen açılabileceğini artık görebiliyor muyuz ?
6- Amerika’daki konutların % 90’ının malzemesi olan “ahşap” ile, betonarmeye göre üçte-bir, beşte-bir sürelerde inşa edilebilen, yani sizi “usandırmadan” ev sahibi yapan, deprem riski olmayan ve üstelik bu tekniği asırlardır geliştirip dünyaya öğreten atalarımızın çok iyi bildiği “ahşap ev” ile daha önce tanışmış mıydınız ?.. Peki, bu bilgilerin bizlere en az 60 yıldır neden unutturulduğunu hiç merak ettiniz mi ?..
7- Sera etkisi dediğimiz, dünyanın başına bela, fakat diğer yandan en kolay enerji üretme biçimi olan yöntemden haberimiz var mı ? Şeffaf bir tabakadan geçen ve çok küçük titreşimlere sahip güneş ışığının, bir yüzeye çarptığında ısıya dönüştüğünü ve o nedenle dalga boyu büyüyen titreşimleri yüzünden girdiği tabakayı aşıp dışarı çıkamadığını biliyor muyuz ?.. Öyle ise neden, yapılarımızın ağırlıklı olarak güneye bakan cephelerinde, kontrollü bir konveksiyon sağlamak kaydı ile, ısıtmaya da soğutmaya da önemli katkısı olan seralar ve güneş duvarları oluşturmuyoruz ? Bunun yerine neden, son zamanların modası, mafya gözlüklü, alüminyum levhalarla şövalye zırhına bürünmüş, yazın yanan kışın donan ve ülkemiz için hiç de akıl ürünü olmayan “boydan boya” cam ve metal kabukların kolaycılığına terk ediyoruz mimarlığımızı ?....
8- Toprağı üç-dört metre kazdığınızda, yada bodrum katı olan bir evin taban döşemesinin hemen altında, yaz kış değişmeyen ve en fazla +- 5 derece fark eden, 15 derece sıcaklık bulunduğunu biliyor muydunuz ?..

Peki kışın evimizi veya işyerimizi, sıfır yada örneğin eksi beş yerine artı 15 dereceden ısıtmaya başlasak, yazın da mevcut 15 derece ile soğutsak, üstelik bu işi enerji harcamadan doğal konveksiyon sağlayarak çözsek fena mı olurdu ?.. Bedava oluşu tek sakıncası olurdu sanırım !...


9- Yine bu ısıdan yararlanan, batıda hayli yaygın, “ısı pompası” denilen, buzdolabının tersi denecek kadar kolay sistemin neden ülkemizde teşvik görüp de, ithal modellerine göre yarı fiyatına imal edilemediğini de hiç düşündünüz mü ?..
Sorular uzar gider.. Bunlar sadece birkaç çarpıcı örnekti…
VE ŞÖMİNE

Kendi enerjisini üretme yolundaki tüm yapıların olağan yada sıra dışı durumlarda başvuracağı, olmazsa olmaz ısınma aracı.. O yüzden, farklı bir başlık altında ele almaya değer “tarihi çözüm”.. Atamızın dedemizin “ocak” adı altında yine çok iyi bildiği ve özel düzenekleri ile koskoca konakları, sarayları bile ısıttığı, ismi bile sıcak yöntem !.


Fakat günümüzde sadece görsel keyif veren yada olmadı saksılar için iyi bir vitrinden öteye geçemeyen fakat aslen çok etkin ve

çevre dostu ısınma aracı hakkında neler biliyoruz ?.. Evet, bu “zengin eğlencesi” sanılan ısınma aracının aslında ne kadar ekonomik ve doğa dostu olduğunu biliyor muyuz ?.. Sanırım hayır !..


Halbuki günümüzde döküm yada çelik gövdeli ve kapalı sistem yanma haznesi olan bu şömineler, sadece bulunduğu mekanı ısıtmakla kalmayıp, yatay ve düşey kanallar veya borular vasıtası ile tüm evi; su veya hava ile ısıtabilmekte. Elbette teknik doğrulukta ve sertifikası olan şöminelerden bahsediyoruz. Bu şömineler, güneş enerjisi ile de paralel çalışabilmekte. Yani güneşin ısıttığı suyun derecesini çok daha az yakıt harcayarak yükseltebilmekte.. Ve bu işi, bize son yıllarda “dayatılan” doğal gaz sistemlerinden yada “eski bela” petrol tüketen kalorifer kazanlardan daha ucuza halledebilmekte..
Doğal kış ortamında yada olağandışı iklim koşullarında, “biyo-kütle” dediğimiz, yaprak dal dahil olmak üzere her türlü orman ürününü kapalı hücrelerde yakabilen bu şömineler, geleceğin ısınma aracıdır artık. Ve bacadan çıkan atıklar çevre kirliliği yaratmamaktadır. Çünkü ekolojik yeşil döngü içinde yeniden oluşturulan enerji ormanı, yanarken saldığı karbonu tekrar bünyesine almaktadır. Bir başka deyişle, şöminede yanan biyo-kütle ancak, yetişirken bünyesine topladığı karbon miktarı kadar atık oluşturabilmektedir. Bir fazla değil. Yani siz toprak altından petrol veya kömür gibi yeni bir şey çıkarıp yakarak atmosfere eklemedikçe, toprak üstü denge daima yerindedir. Var olan karbon emisyon oranı hiçbir zaman bozulmamaktadır.
Hatta giderek, bu tip şöminelerde çıkan gazların tam yanma ile enerjiye dönüşmesi sağlanabildiğinden, bu tarz ısınmanın çevre kirliliğini azaltıcı etkisinden bile söz edilmeye başlanmıştır. Ahşap teknolojisini konutlarında kullanan ülkelerin ormanlarının azalmadığı, tersine bu bilinçli kıymet bilme sonucu büyümekte oluşu gibi.. Özellikle Avrupa’da bu yüzden, bir ağaç kesiliyorsa yerine on ağaç dikildiğinden son 150 yıldır tüketilen fosil yakıtların pisliğini bile daha çok temizlemeye başlamıştır büyüyen yeni orman yüzeyleri..
AB ülkelerinde, her biriminde şömineye elverişli bacası olmayan yapılara ruhsat verilmemekte, sertifikalı olmak koşulu ile, şömine bedelinin yarısı vergiden düşülmekte, tamamı için uzun vadeli kredilendirme yapılmaktadır. Bir evin şömine ile ısıtılması, kuruluş masrafları ve yakıtı göz önüne alındığında mazot yada doğalgaz ile ısıtılmasından daha ucuza gelmektedir artık..
Gelecekteki ısınmanın, global kirliliğin % 21 nedeni olan yani yutturulmaya çalışıldığı gibi hiç de temiz olmayan “doğal gaz” dahil, petrol ve türevlerine bağımlı olamayacağına çoktan karar vermiştir AB ülkeleri. Örneğin sadece Fransa’da, bizdeki yıllık en fazla 5.000 adet artışa karşılık 600.000 adet şömine satılabilmektedir.. Neden dersiniz ?...
YAŞAMAK VE BEDELİ
Tüm varlıklar için “yaşamak” öncelikli bir haktır. Doğal döngü içinde “yaşamak” ise “evrensel canlılık” yani birlikte yaşayabilmek ve bunu sürdürebilmektir. O yüzden; bireysel veya kurumsal büyüklükte siyasi ve ticari tercihler bütünün dengesini bozduğunda, bireyin yaşamı tehlikeye girer.
Fiziksel, kimyasal ve biyolojik ölçekte dengesizlikler başlar. Sağlık sorunlarından

global ısınmaya, olağandışı iklimsel olgulardan buzul çağına uzanan riskli bir yol açılır önümüzde..


Fosil yakıtların çıkarılışı esnasında yaşanan, denizde ve karadaki tanker kazaları, kömür madenlerindeki grizu patlamaları ve göçükler sonucu kaybedilen hayatlar sanılanın aksine hiç de küçümsenecek boyutta değildir. 5 milyar dolara tırmandığı söylenen çevresel zararlar ve sosyal maliyetler ise artık taşınamaz yaşamsal risklere dönüşmüştür..
Böyle bir tabloda sevgili dostum Prof. Engin Türenin çok yerinde tespiti ile BP başkanının çıkıp da; “ne yazık ki 38 yıllık petrol rezervimiz kaldı” demesinin ardından bazı “zeki” ulusal medya mensuplarının nerede ise “müjdeler olsun ! daha 38 yıllık petrol varmış” şeklindeki beyanları, konu bu kadar ciddi olmasa bizleri fena halde güldürecektir..
Yine taşınması anlamsız onlarca hayati risk içeren, askeri üstünlük değil tersine stratejik bağımlılık yaratacak olan, 2020’de ülke enerji ihtiyacının hiç de inandırıcı olmayan bir oranla ancak % 5’inin karşılayabileceği söylenen, ama buna mukabil olabilecek bir kazada, Çernobil örneğindeki gibi ülkemiz dahil en az 10.000.000 kişinin hayatını zehir edip, giderek yok edebilecek olan “Nükleer santral” sevdamızdan hiç bahsetmek istemiyorum aslında..
Doğal yöntemlerle, çevreye saygıda kusur etmeyip enerji hedeflerimize giden en kestirme ve sorunsuz yolları tarif ederken, sanki; oraya ulaşmak için önce bu denizi doldurmalı, üstüne beton dökmeli, sonra şu dağları delmeli, sonra çürük zeminlerde gökdelenler dikmeli sonra da içine girip deprem beklemeliyiz diyor birileri.. Bu nasıl bir akıldır ?.. Temiz alternatifleri varken, keçiboynuzu balı misali ürünün, taşınmaya değmez bir riskin, siyaset = ticaret kısır döngüsü içinde ve buna destek veren, tarihin sorgulayacağı bilim adamlarının eşliğinde bize dayatılmasına rıza göstermemeliyiz.
Sürdürülebilir olmayan üretim biçimleri, kaynak tüketici yani sonludur. Her şey bitmeden alınacak önlemler ve dönüşümlü yani sürdürülebilir yaşamın kuralları, eğitimin önceliği olmalıdır. Global ticaretin metası olan fosil yakıtlar yerine tercih edilmesi gereken, lokal temiz enerji çözümlerinin evrensel yararları ve mevcut enerjilerin kullanımı sırasında alınabilecek önlemler daima gündemde olmalıdır.
Bize bu güne kadar ödettirilen bedelin, hak ettiğimiz değil, bilinçsiz ve savurgan bir yaşamın karşılığı olduğunu bilmeliyiz. Sanılanın aksine “kaynak zengini” bir ülke olarak, sadece yaşam ve üretim biçimlerimizi gözden geçirdiğimizde neleri değiştirebileceğimizi göreceğiz.

Ve elbette bu gidişi fark edip, dönüşümü önermeyen siyasi ve ticari paydaşları da görmezden gelmeyerek..


ENERJİ MİMARLIĞI
Enerjiyi "elektrik", "sıcak su" ve “petrol” sözcükleri ile sınırlı bir çerçevede tanıyanlar, sesin de, renklerin de, düşüncenin de, hatta giderek iki ve üç boyutlu cisimlerin de “enerji ve yansımaları” olduğunu düşünmelidir. Hoş, güzel, ferah gibi kavramların bile, aslında zihinsel enerjinin farklı denge türlerini ifade ettiğini bilmelidir.
Giderek, enerjiyi doğru ve etkin kullanmanın, dar bir çevrenin “güzellik” kavramından “evrensel estetiğe” geçiş köprüsü olduğunu fark etmelidir.. Yaratım içinde, işe yaramayan ne bir eklenti ne de fazla bir süs bulunur. Her varlık kendisine gerektiği kadar enerji üretir ve tüketir. Yaşam fonksiyonunun tam karşılığı olan deriyi yada kabuğu kullanır. Gösteriş değil işlevsellik belirler onun formunu..

Örneğin; bir şato gerçekten çok hoş olabilir. Ama çağdaş soru şu olmalıdır: “Bu şato hangi bedelleri ödeterek yaşamını sürdürmektedir. Ve bugün bize gerçekten gerekli midir ?..” Birileri yanlış anlamasın; Ünlü mimar Eisenman’ın bir ara ağzından kaçırdığı gibi “yıkalım” demiyorum o eski ve sevimli şeyleri,. Sadece yenilerini yaparken bir elimizde akıl bir elimizde vicdan olsun diyorum.


Enerji mimarlığı, örneğin; pasta keser gibi üçe veya dörde bölünmüş ve “her biri ayrı yöne bakan” ya da iki daireli olup da bloklarını rast gele yönlere serpiştirdiğimiz çok katlı bir mahalle yaratmak hiç değildir.. Acaba planı yapan mimar bu dairelerin hangisinde oturmak isterdi ?.. Yazın cayır cayır yananda mı, kışın ayazında donanda mı ?.. Rüzgardan pencere açtırmayanda mı ? Camlar açıkken yaprak kımıldamayanda mı?.. Sadece bu sorular bile nerede yanlış yaptığımızı bize anlatacaktır..
Sevgili mimar kardeşlerimiz, bu konuda bilgilenmeye başlayınca, ilave para harcatmadan, sadece planlama becerisi ile ne büyük enerji tasarrufu sağlanacağını, doğal döngüye ve zihinsel dinginliğe ne büyük katkıları olacağını fark edeceklerdir.. Ve bu başlığın sadece; camyünü, petrol türevi köpükler, çift cam ve artık güneşin ısıtamadığı, rüzgarın soğutamadığı, binaları nefes almaz hale getiren garip mantolama teknikleri arasında gidip gelen kısır “izolasyon” tartışmalarını içermediğini hissettiklerinde "Enerji Mimarlığı" ile neyi kastettiğimizi daha iyi anlayacaklardır..
Enerji mimarlığı”; yapıların, nefes alma doğallığı ve ölçüsünde enerji kullanmasını öngörür. Ne bir fazla ne bir eksik.. Gelecekten korkmak istemiyorsak doğal döngüye direnmeyi değil uyum sağlamayı seçmeliyiz.. Artık ne olmuşsa olmuştur. Buzul çağına hızla gidişi durduracak ve hatta bu gidişi geri çevirebilecek olan yegane güç “toplumsal bilinç”tir.. “evrensel döngüye uyum”dur. Bu yazı vesilesi ile aklınıza takılanları ısrarla sormaya devam etmektir. Yanıtlarını buluncaya, önerilen yeni yaşam biçimine kavuşuncaya kadar…
Yapılarda “enerji mimarlığı” başlığı altında alınabilecek tasarım önlemleri, mimarlara enerji penceresinden bakışı öğretecek, burada özetlenen açılımları bilimsel gündeme taşıyacaktır. Ardından, belediyelerce mimarlara ve yöre halkına yapılabilecek öneriler ve yaptırımlar girecektir sıraya. Örneğin benzer güneş olanaklarına sahip olduğumuz İspanya’da Barselona belediyesi; tüm yapıların; sıcak su ihtiyacının tamamını ve toplam enerji ihtiyacının en az yarısını üretme şartını koymuştur.. Yoksa ruhsat vermiyor !.. Haberimiz ola ve örnek ola !..
Meslek odalarındaki eğitimlerin içeriğinin ve eğitim sistemine katkı biçiminin araştırılması gerekecektir daha sonra. Üniversitelere eğitim programları önerilmeli, halkın bilgilendirilmesi, enerji bilinci ve ekolojik duyarlılık kazanması için sürekli eğitimin yolları bulunmalıdır giderek..
Salt güneş ve onun türevi olan rüzgar gibi enerjiler, zannedilenin aksine pahalı değil tamamen bedavadır. Elbette; doğru yönlenme, doğru tasarım, doğru detay, doğru araç gereç ve malzeme ile..
Doğru malzeme derken aklımıza pahalı ithal malzemeler gelmemelidir. Örneğin en ekolojik ve yalıtım değeri yüksek malzemeler, sanıldığı gibi sağlık endişeli cam yünü yada yangın riski yüksek petrol türevi köpükler ve membranlar değil; kerpiçtir, alkerdir, samandır, kildir. Betona göre 16 kat izolasyon değeri olan ahşaptır. İlaveten ülkemizde uygulamaları gittikçe yaygınlaşan; suyu ve ısıyı geçirmeyen fakat nefes alabilen, bu özelliği ile dünyanın ilgisini üzerine çeken; organik bağlayıcılı perlit veya dökme perlittir ve yine yurdumun ürünü, çevre dostu; bor bileşikli selülozdur. Çimento bağlayıcılı kaba talaş yapı levhalarıdır.Yeter ki onlarla tanışalım ve doğru yerde, doğru detayla kullanmasını bilelim.
GÜNEŞ = ELEKTRİK
Güneşten elektrik üretimi konusunda akılda kalması için genel bir bilgi olarak şu söylenebilir. Mevcut elektrik şebekesine 2 km uzaklıkta iseniz, enerjiyi güneş ve güneş türevi olan rüzgardan elde eden sistem daima daha akıllıca ve ekonomik olmaya başlamaktadır. Bu mesafe fazlalaştıkça; direk, trafo ve pano giderleri; güneş ve rüzgardan enerji elde etmekten daha pahalı olmaktadır. Demek ki yeni kurulan, biraz da kentin dışına taşan yerleşimlerde son derece akıllıca olacaktır bu yöntemler..
Hızla gelişen teknoloji artık 2m/san.’den itibaren enerji üretmeye başlayan ve çok yüksek rüzgar hızlarında kilitlenmeyen, verimli rüzgar tribünleri sunmaktadır bize. Almanya’nın “iki katı” rüzgar potansiyeline sahipken onun “dört yüzde biri !.” kadar üretim yapabiliyor olmamızın ayıbını kimin ve kimlerin sırtına yükleyelim dersiniz ?..
Bu sistemlerde, emsallerine göre pahalı diyebileceğimiz yegane girdi, güneşten elektrik üreten PV panellerdir. Pahalılığının sebebi ise hammadde veya teknoloji değildir. Petrol firmalarının, tükenene kadar satmaya ısrar edeceği, doğal gaz dahil fosil yakıtların trilyon dolarlık pazarının, karlılığını sürdürme endişesidir. Ve üzülerek ilave etmek gerekir ki bu malzemelerin uluslararası komisyon bedelleri olarak % 10’lar telaffuz edilmektedir...
Yani diğer deyişle bu; fosil- nükleer trafiğinde yoğunlaşan “enerji pazarında” bal tutan kurum ve kişiler fena halde parmağını yalamaktadır. Ne zamana kadar ?.. Sevgili halkımızın bütün bu alışverişlerin sebep ve sonuçlarını idrak etmesine kadar…
Fosil yakıtların yarattığı en az bir trilyon dolarlık sağlık sorunları, tıp sektörünü de mükemmelen beslemektedir. Eğer bu kısır döngüyü fark edip, planlı bir yöntemle, temiz enerjiler sahasına ar-ge yatırımı yapılabilse, giydiğimiz kumaş yada masa örtüsü bile elektrik üretmeye başlayacaktır. Laboratuar örnekleri üretildi bile..
Tüm enerji gereksiniminin mahalli kaynaklardan, ekolojik yöntemlerle karşılanması, evrensel doğruların kentsel ölçekte gerçekleşmesidir. Yeterli araç gereçle desteklendiğinde ve siyaseten doğru kararlar alınıp, yenilenebilir enerji kanununda, sadece bazı enerji lobilerine destekler değil, gelişmiş ülkelerde uygulanan teşvikler de yer aldığında ve üretim fazlasını devlete satmak demek olan çift saat uygulamasına geçilebildiğinde, “artı enerji” yapıları ortaya çıkacaktır. Yani tükettiğinden fazlasını üretip devlete satabilen, ülke ekonomisine yük olmaktan çıkıp, aksine, kendi ölçeğinde destek verebilen yerleşim birimlerine kavuşulacaktır.
Çift saat uygulamasının milli politika olmasına kadar, TEDAŞ’tan ayrıca enerji almayan yeni yapılanmalarda bu tür elektrik üretiminin hiçbir hukuki engeli yoktur. Sadece elektrik projesinin mahalli dağıtım şirketine tasdiki yeterlidir. Henüz destekleyici yönetmelikleri hazırlanmakta ise de, Şubat ayında kabul edilen Enerji Verimliliği Yasasına göre, kendi tüketiminiz için kullanmak kaydı ile 200 KW’a kadar enerjiyi temiz kaynaklardan üretmeniz halinde lisans alma zorunluluğu kaldırılmıştır... Isıtma ve soğutma amaçlı kullanımların ise hiçbir izne tabi olmadan her zaman önü açıktır.
VE KISACA HİDROJEN..
70’li yıllardan beri bu konularda yaptığı çalışmaları ile dünyaya hidrojeni tanıtan, ve Birleşmiş Milletler Uluslararası Hidrojen Enerjisi Teknolojileri Merkezini (UNIDO-ICHET) Türkiye’ye kazandıran, aynı zamanda Uluslararası Hidrojen Enerjisi Birliği (IAHE) Başkanı ve Miami Üniversitesi Temiz Enerji Enstitüsü Direktörü, Türk bilim adamı sevgili hocamız Prof.Dr. T. Nejat Veziroğlu’nun önderliğinde sürdürülen çalışmalar son derece ümit vericidir.
Hidrojen, elektrik gibi enerji taşıyıcı yani ikincil bir enerjidir. Petrol, kömür, odun gibi hazır halde bulunmaz. Üretilmesi gerekir. Bu üretimin temiz enerji kaynakları kullanılarak sudan sağlanması ise “sonsuz” bir enerji sağlar bize.. Yaygınlaştığında bu üretim, dünyanın küresel ısınma başta olmak üzere tüm çevre problemlerinden kurtulması anlamına gelir. Çünkü güneş enerjisi ile suyun hidrojen ve oksijene ayrılması, elde edilen hidrojenin boru hatları ile veya depolanmış olarak taşınması ve daha sonra yine oksijenle birleşerek yakılması sonucunda elde edilen enerjinin atık maddesi sadece “birkaç damla saf su veya su buharıdır.”
Güvenlik konusunda yapılan çalışmalar hidrojenin; benzin, LPG gibi yakıtlardan çok daha güvenli olduğunu göstermiştir. Hidrojen havadan 14 kat daha hafiftir. Yakılabilmesi için havadaki yoğunluğunun en az % 4 olması gerekir. Benzinin ateş alması için gerekli oran ise % 1’dir. Bu oran hidrojenin benzine göre dört kat daha güvenli olduğunu gösterir. Basınçlı tüpler içindeyken, tüpün delinmesi durumunda hızla havaya yayılarak konsantrasyonu derhal düşer ve yakılabilmesi “imkansız” hale gelir.
Hidrojen yandığı zaman sadece saf su oluşturur. Diğer yakıtlarda olduğu gibi zehirli gazlar ve karbon dioksit üretmez. Araç ve özellikle yere çarpan yada pistte çarpışan uçak yangınlarında bir çok insan duman ve zehirli gazlar nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Örneğin pistte çıkan yangınlar üzerine yapılan bir çalışmada, bu uçaklarda benzin yerine hidrojen kullanılması durumunda hiç kimsenin hayatını kaybetmeyeceği anlaşılmıştır.
Hidrojenin güvenlik açısından diğer yakıtlara göre bir başka üstünlüğü ise alevinin yaydığı ısının çok daha az olması, dolayısı ile etrafına daha az zarar vermesi ve yangının yayılmasına engel olmasıdır.
Fosil yakıtlardan sadece doğrudan yakma ile enerji elde edilebilirken hidrojenden:

  1. Katalitik yanma,

  2. Kimyasal dönüşün,

  3. Doğrudan buhar üretimi

  4. Ve en önemlisi; elektrokimyasal dönüşüm yani “yakıt pili” yoluyla enerji elde etmek mümkündür.

Büyük gelişmeler vaat eden ve geleceğin yakıtı olmaya en kuvvetli aday olan hidrojenin kullanım alanı, mutfağımızdaki fırın ve kombiden, bilgisayarlarımızın yakıt piline, özel araçlarımıza, tren, vapur uçak dahil her türlü toplu taşıma araçlarına kadar gittikçe yaygınlaşmaktadır. Artık çok da uzak olmayan “hidrojen medeniyeti”nden söz etmek, hatta içinde bulunduğumuz çağın ileride “hidrojen çağı” olarak adlandırılacağı kehanetinde bulunmak hiç de zor değildir..


Bu bilgilerin doğrulayıcısı olan, Hidrojen Enerjisi Teknolojileri Merkezi yöneticisi Prof Dr. İ. Engin Türe’nin bize aktardığı gibi; Nisan 2004 de Kaliforniya Valisi Arnold Schwarzenegger “Hidrojen Otoyolları” projesi çerçevesinde, mevcut 12 adet hidrojen dolum istasyonu sayısını önümüzdeki 6 yılda 200’e çıkartmak için çalışma başlatmış ve bundan böyle her 30 km de bir hidrojenli arabalar için dolum istasyonları bulunacağı müjdesini vermiştir. Diğer yandan Japonya, önümüzdeki 20 yıl içinde 15.000.000 hidrojenle çalışan otomobil imali için karar almış bulunmaktadır. Bu haberleri dünyanın çeşitli ülkelerinden yüzlerce örnekle çoğaltmak mümkündür.
Bu arada ülkemizden haber olarak şunu da belirtmekte fayda var. Hidrojeni elektriğe çeviren yakıt pillerini geliştirmekte önemli gayretlerine rağmen bazı “sözde bilimsel” odaklarca küstürülen firmalara ve hala hidrojene burun kıvıran bazı bürokratlara rağmen bu konuda ısrarlı araştırmalarını sessiz sakin sürdüren önemli müteşebbislere sahibiz. Yani özel sektörde de hiç gerilerde değiliz…
Bu sahada beklenen hızlı gelişmeler ve gittikçe işlevsel ve verimli hale gelen depolama ve aktarım teknikleri sayesinde hidrojenin, pek yakında bizi doğal gaz ve likit gazın sancılı sorunlarından kurtaracağına inanıyorum. Bir yandan da inanmak istiyorum. Çünkü yakın gelecekte fiyatı ikiye katlanacak, ardından dış ülkelerdeki muslukları açıla-kapana hayatımızı alt üst edecek olan doğal gaz için döşediğimiz boruların ne işe yarayacağını düşünmek istemiyorum.
Türkiye’nin tek şansını, komşulardan gelen ve tükenmekte olan enerjilerin aktarım üssü olmasında gören bazı aklıevvellerin, ülkenin geleceğini 50-60 yıla sıkıştırmalarını anlamak mümkün değildir. Buna verilecek en iyi yanıt ülkemizin kendi hidrojen teknolojisini geliştirip geleceğin kaynaklarına sahip çıkması olacaktır.
DÖNÜŞÜM SÜRECİ
Bu bilinçlendirmenin hedefindeki birinci kitle doğrudan halktır. Ne zaman ki, öncü örneklerden yola çıkarak, “ben de artık böyle yaşamak istiyorum !” der, işte o gün gerçek dönüşüm başlar. Daha sağlıklı, daha ekonomik ve daha çabuk sonuç alınan bu yeni yaşam biçimi, içerdiği yeni bilgileri deneyimlemiş meslek adamlarını zaten yetiştirecektir. Ve nihayet, bu yaşamın gereği olan kanun ve yönetmelikleri hazırlayacak siyasi erki de kendiliğinden yaratacaktır.

Yerel, ulusal ve uluslararası politikaların bu bilinci ve yeni yaşam tarzını destekleyici şekilde yeniden örgütlenmesinin yolları araştırılmalıdır. Dünyanın geleceği adına lokal ve global teşvik tedbirlerinin ve kaynak yaratılmasının yolları bulunmalıdır.



Beklediğimiz köklü değişimin güneşi, piramidin tepesinden değil, inanıyorum ki halkla bütünleşmiş deneyimlerden yani tabanda oluşan bilgi ve bilinçten yükselecektir.
Yine bilinmelidir ki; doğru planlama, doğru malzeme seçimi ile yapacağımız bir yapı, hayatına % 50 enerji tasarrufu ile başlar. Harcadığınız para ise, klasik bir yapı ile aynıdır. % 100 tasarrufa giden yol ise, bu yatırımı akıllıca kılan “şebekeye uzaklık faktörü” söz konusu olmadığında, yani yapımız mevcut elektrik şebekesi içinde ise bile, bina bedeline % 25-50 bir ilave ile edinilen mekanik ve elektronik araç gereç desteği ile açılır. Yani diğer değişle, bütün gelişmiş ülkelerde olduğu gibi“artı enerji” binalarına giden yol..
SONUÇ
Yerinde üretim” ve yaşam konforundan kesinlikle geri adım attırmayan, “yeterince tüketim” gerçekleştirildiğinde, artı enerji yapılarına giden yollar açılacaktır önümüzde.. Yani bir anlamda hükümetlerin bizim adımıza enerji bahanesi ile borçlanmasına ve yine enerji adına anlamsız yatırımlarına gerek kalmayacaktır.
Bu topraklar, maddi ve manevi değerleri ve insan kaynakları ile dünyanın en şanslı ve en zengin ülkelerinden birini barındırıyor. Ya bilinçlenen ve bilgilenen halkımız konuya sahip çıkacak ve olaya el koyacak, yada “buyurun tapumuzu, kiramız neyse verelim” noktasına en geç 20 yıl içinde geleceğiz.. Ve bu acı son; ne tekstilimizin beklenen batışı, ne sanayimizin kolaycı, buluş yoksunu taklitçi tavrı ne de toplumsal çalkantıların ürkütüp kaçırdığı turistler yüzünden olacaktır. Sadece ve sadece; dış ve iç çıkar grupları için çok anlamlı ve yararlı fakat bizler için son derece yanlış ve anlamsız, tek bir hükümete mal edilemeyecek “yılların enerji politikasından” kaynaklanacaktır.. Artık değişimin zamanıdır..
Enerji mimarlığı” başarısını sadece az katlı yapılara ölçeklemez. Çok katlı binaları da, bu ilkelere uygun tasarlanması koşulu ile enerjisini üretebilen yapı olarak inşa edebiliriz. Hatta artık bitmiş olan eski yapılarda bile, doğru bir analiz ile enerji dönüşümünü önemli ölçüde sağlamak mümkündür. Cam, yada metal güneş duvarları, zemin yada balkon seraları, çatılara, pencerelere ve balkonlara eklenebilecek ısı kolektörü ve PV paneller, doğal havalandırma sağlayacak rüzgar kepçeleri, enerji konveksiyonu sağlayacak iç ve dış menfezler ve Venturi bacaları ile, konutlardan sanayi tesislerine kadar her türlü yapıda alınabilecek sayısız önlem vardır. Yeter ki toplumsal talep yaratılabilsin..
Örneğin Amerika’da olduğu gibi, altı katlı binalara kadar önü açık olan ahşabı temel yapı malzemesi olarak seçerek, ahşabı konut sektöründe kullanan tüm ülkelerde olduğu gibi, ormanlarımızın da yeniden yapılanmasına ve gelişmesine neden olabiliriz. Çünkü ahşap artık çok değerli bir malzeme olacak ve ormanlar gerçek korunmaya kavuşacaktır.
30 metreye 100 m taban ölçüleri ve 8 katlı bina yüksekliği ile dünyanın en büyük ahşap yapısı olan, 100 yıldır ayakta duran, Heybeliada’daki Rum mektebi diye bilinen eski otel yapısı da ülkemizde mevcut çok çarpıcı bir örnektir. Ahşap bina çok katlı olur mu ? diye soranlara ve yönetmeliklerde iki katın üstünü yasaklayan bilgi fakiri teknik bürokratlara en güzel yanıttır..
Sürdürülebilir enerji ve ahşap teknolojisinin yaratacağı istihdam ve yepyeni iş sahaları topluma nefes aldıracaktır. Aynı zamanda en süratli inşa sistemi olan ahşap ile, sıfır deprem riski sağlanacak, böylece, ülkemiz gündeminden hiç düşmeyeceği kabul edilen depreme karşı güvenli bölgeler çoğalacaktır. Bu örneklerin yurt genelinde yaygınlaşması ile, “bir ülke nasıl yenilenir ?” sorusu sağlıklı bir yanıta kavuşacaktır..
Global ısınmanın magazinel tartışmalarından, öteye geçmeliyiz artık. Ülkesel kritik kütleye ulaşıp oradan sektörel sorumluluğa inerken, bu sektörün hedefine sığdırılmış % 5’lik müşteri kitlesinin niye aşılamadığını sorgulamalıyız. Geride kalan ihmal edilmiş % 95’i bilinçsiz müteahhitlere ve TOKİ’nin ve bazı Büyük Belediye şirketlerinin “maksat başını sokacak daire” hesabı inşaat politikasının insafına terk ettiğimizi de fark etmeliyiz.
Enerji öncelikli kentleşme ve yeniden yapılanma ilkelerini, böyle gelmiş böyle gider umursamazlığı ile siyasi erkin popülist yaklaşımlarına teslim edersek, ticari karlılığa odaklanmış, sonradan görme ve yeni türeme “reklam irisi” inşaat firmalarının yarını göremeyen duyarsızlığına emanet edersek, pek yakın bir gelecekte olmayan bir ülkenin olmayan vatandaşları olarak bu toprakları terk etmek zorunda kalacağız..
Çok mu sert oldu son sözler ?.. Ülke elden giderken daha yumuşak bir yorum yapamadığım için özür dilerim..
Sevgilerimle..
Y.Mim. Çelik ERENGEZGİN
www.erengezgin.org

celik@erengezgin.net
ÇA-BA Tasarım Sanat Uygulama Ltd.Şti

224- 496 10 12

537- 891 00 14

Ürünlü cad. 25 Ürünlü Mah.



Nilüfer ( Eski Kite köyü ) BURSA

Dostları ilə paylaş:
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə