Sempozyum Mülâkat (Görüşme) Konferans Kongre (kurultay)

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 126.32 Kb.
tarix17.11.2018
ölçüsü126.32 Kb.

GÖRÜŞMEYE DAYALI ANLATIM TÜRLERİ

  1. Sempozyum

  2. Mülâkat (Görüşme)

  3. Konferans

  4. Kongre (kurultay)

  5. Hitabet (Söylev, nutuk)


GÖRÜŞMEYE DAYALI ANLATIM TÜRLERİ
Bilgi vermek amacıyla bir konu üzerinde yapılan konuşmaya görüşme denir. Görüşme temeline dayalı şu anlatım türleri vardır:


    1. Sempozyum




    1. Mülâkat




    1. Konferans




    1. Kongre




    1. Hitabet (Söylev, nutuk)



1. Sempozyum


Bir konu veya değişik kişiler üzerinde yapılan ve dizi konuşmalardan oluşan toplantıya sempozyum denir.
Sempozyumda amaç; konuya, yetkili kişilerin kendi inceleme ve araştırmalarına dayalı görüşleriyle katkıda bulunmaktır. Günümüzde çok yapılan bir toplu tartışma türüdür. Üniversitelerde, devlet kurumlarında, ya da özel kurumlarda değişik konularda sempozyumlar yapılmaktadır.
Bir sempozyumda en az üç, en çok da altı konuşma yapılır. Ancak konuşma sayısının fazla olduğu sempozyumlar da vardır. Her konuşma 5-20 dakika sürer. Konuşmaların sonunda bir forum yapılacaksa, yani dinleyiciler de sempozyuma konuşmacı olarak katılacaksa, konuşmaların toplamı bir saati geçmemelidir.
Sempozyumda her ne kadar konuşmacılar ele alınan konuyu kendi ilgi alanlarına göre inceleseler de yapılan konuşmalar birbirini tamamlayıcı, konuyu bütünlüğe götürücü biçimde sıralanmalıdır. Sempozyum bir başkan tarafından yönetilir.

Örnek:



YUNUS EMRE’DEN BİR ŞİİR
Bir şairi anmanın en iyi şekli onun eserlerini okumak, onlar üzerinde düşünmek ve sohbet etmektir. Biz de öyle yaparak, Yunus'un bir şiirini tahlil edeceğiz.
Ele alacağımız şiir, Abdülbaki Gölpınarlı tarafından hazırlanan ve Eskişehir Turizm ve Tanıtma Derneği tarafından yayınlanan Yunus Emre Divanı’nın ilk gazelidir.
Okuyucular da metni görsünler diye buraya alıyorum:



  1. Sensüz yola girürisem çârem yok adım atmaga Gövdemde kuvvetüm sensin başum götürüp gitmege

  2. Gönlüm canum aklum bilüm senün ile karar ider

Can kanadı açuk gerek uçuban dosta gitmege


  1. Kendüliginden geçeni togan ider ma'şuk anı Ördege keklige salar süre irüben tutmaga

  2. Bin Hamza'ca kuvvet vermiş kaadir Çalab ışk erine Tagları yolından ırar kasd ider dosta gitmege

  3. Yüzbin Ferhad külüngini alup kazar taglar bünyâdını Kayalar kesüb yol ider âb-ı hayat akıtmaga

  4. Ab-ı hayâtun çeşmesi âşıklarun visâlidür Sohbeti ışkıla ider susamışları yakmaga

  5. Aşık mı derim ben ana Tangrınun uçmagın seve Uçmak hod bir tuzakdur(ur) eblehler canın tutmaga

  6. Aşık olan miskin olur Hak yolna teslim olur.


Her ne dirsen boyun tutar çâre yok gönül yıkmaga


  1. Bildük gelenler geçdiler gördük konanlar göçdiler Işk şarabın içen canlar uymaz göçmege konmaga

  2. Dutulmadı Yunus canı geçdi tamudan uçmagı Yola düşüp dosta gider ol aslına uyakmaga (s. 38)

  1. Dil: Şiirin ilk dikkati çeken özelliği sade ve açık dille yazılmış olmasıdır. Aradan 652 yıl geçtiği halde Yunus'un kullandığı dil hemen hemen aynı kalmıştır, (Yunus 1240 yılında doğmuş, 1322 yılında ölmüştür) Bu sağlamlık ve sürekliliğin sebebi, Yunus’un şiirini herkesin bildiği ve kullandığı kelimelerle yazmış olmasıdır.

Yunus, şiiri ile «herkes»e, bütün millete hitap etmek istediği için «herkesin dili»ni kullanmıştır.


Fakat burada şuurlu bir seçişten çok, Yunus'un bizzat kendisinin bir «halk adamı» olmasının rolü daha büyük olsa gerektir. Kafiye tarzı gösteriyor ki, Yunus, Halk şiiri geleneği içinde yetişmiş, fakat aruz veznini ve gazel tarzını kullanacak kadar da yüksek veya yabancı edebiyata âşina olmuştur.
Yunus'un şiiri, dil ve şekil bakımından Türk halk geleneği ve Türklerin İslâmlıktan sonra tesiri altında kaldıkları Fars-Arap kültürünün bir terkibidir.


  1. Zaman: Dokuzuncu mısra Yunus'un zaman karşısında aldığı tavrın anahtarını

verir:

Bildük gelenler geçdiler gördük konanlar göçdiler
Divan'ında bulunan ölüm şiirleri de gösterir ki, Yunus, aktüalitenin, içinde yaşanılan zamanın değil, ebediyetin adamıdır. Onu ilgilendiren dünya ve fâni varlık değil, Tanrı'dır.
Fakat şair, bu şiirini söylediği an bu dünyada, buna göre ondan (Tanrı'dan) uzak bulunmaktadır. Ruhu «an»dan «ebediyet»e, kendi «ben»inden Tanrıya uçmak için daimi bir bekleyiş içindedir.
Can kanadı açuk gerek uçuban dosta gitmege
mısraı, bu özleyişli durumu canlı bir şekilde ifade eder.


  1. Mekân: Canı her an dosta uçmağa hazır olan şairin bu dünyaya bağlanmayacağı aşikârdır. Yunus, ötelerin şâiridir. Sevgili «burada» değil, «ötede»dir. Şair, ona ulaşmak için, Ferhat gibi dağların bünyadını kazar, kayalar keser. Şiire bütünü ile sevgiliye ulaşmak için mekânı aşma duygusu hâkimdir.


Dutulmadı Yunus canı geçdi tamudan uçmagı
mısraı, Yunus'un ruhuna hakim olan, aşma, ötelere gitme iştiyakının ne kadar kuvvetli olduğunu gösteriyor. Onun için gaye, ne bu dünya ne de öbür dünyadır. Tanrının kendisidir. Cennet dahi eblehlerin canını esir eden bir tuzaktır.


  1. insan: Şiirde söz konusu olan insan Yunus'un kendisidir. Bu, bir «ben» şiiridir. Şiire «lirik eda»yı veren de budur. Yunus kendisini Tanrı’ya âşık olan «ışk erenleri»nden biri telâkki eder. Aynı Tanrı'yı sevenler birbirine eşit insanlardan mürekkep bir cemaat teşkil ederler.

«Işk eri»nin başlıca özelliği kendini Tanrı'ya adamış olmasıdır. Bu da «ferdî benlik»i aşmağı gerektirir.


Aşık olan miskin olur Hak yolına teslîm olur
Burada «miskinlik» kelimesini bugün anlaşılan alelade mânada almamak lâzımdır. Kendini Tanrı’ya adayan derviş, dünyevî değerlere önem vermediği için fakirliği tercih eder, kimse ile didişmez. Bundan dolayı dışardan bakanlara âciz görünür. Fakat o, dördüncü beyitte belirtildiği üzere, dağları yerinden oynatacak bir güce sahiptir. Bu güç kendini, beşerî ihtiraslardan kurtarma şeklinde gösterir.


  1. Duygu ve düşünce: Şiire hâkim olan temel duygu Tanrı sevgisi «aşk»tır. Aşk, kendi dar benliğini aşmak, Tanrı'ya doğru yönelmek, onu istemek demektir. Bu sevgi, iştiyak veya özlem, âşığa büyük bir güç kazandırır:


Bin Hamza'ca kuvvet vermiş kaadir Çalab ışk erine Tagları yolından ırar kasdider dosta gitmege

beyti, âşığın da bir nevi (kahraman) olduğunu gösterir. Hazret-i Muhammed'in amcası olan Hamza, Müslüman olduktan sonra savaşlarda büyük kahramanlıklar göstermiş ve din yolunda savaşan güçlü insanların timsali olmuştur.

İmanın, insanlara büyük bir güç verdiği, bilinen bir vakıadır. İmanlı insan, Yunus'un bu şiirinden de anlaşılacağı üzere, ölümden korkmaz. O, ruhun ebedî olduğuna inanır. Bu inanç, onu cesur ve kahraman yapar. Türk-İslâm tarihinde din ve kahramanlığın birleşmesini bu psikolojik durum ile açıklayabiliriz. Fakat Yunus, bir savaş kahramanı, bir «gazi» değil, bir «aşk» ve «barış kahramanı», bir «veli»dir.


  1. Kendini aşma: Yunus'un bütün şiirleri gibi bu şiirine de varoluşçu filozofların çağdaş düşünceye göre işledikleri «kendini aşma» duygusu veya fikri hakimdir. Kendini daima noksan, eksik, küçük veya yarım hisseden insan, kendini tamamlayacak, saadete kavuşturacak büyük, ebedî, güzel bir varlığa karşı derin bir özlem duyar. Dinlere göre bu özlenen varlık Tanrı'dır. İnsanoğlu yalnız ona kavuşunca bütünlüğe kavuşur ve sonu gelmez mutluluğa ulaşır. Yunus'un da katıldığı mistiklere göre; yeryüzünde hiçbir şey onun yerini tutmaz, eblehlere tuzak olan cennet bile...




  1. Anlatış tarzı: Yunus'un bu şiiri aruzun dört müstefilâtün kalıbı ile yazılmıştır. Her mısraı ikiye bölmek mümkündür. İç yarım kafiyeler de taşıyan bazı beyitleri, Türk Halk edebiyatına uygun dörtlükler şeklinde yazmak mümkündür:


Aşık olan miskîn olur Hak yolına teslim olur Her ne dirsen boyun tutar Çâre yok gönül yıkmaga
Bildük gelenler geçdiler Gördük konanlar göçdiler Işk şarabın içen canlar Uymaz göçmege konmaga

Her mısraın kendi içinde iki bölüme, beyitlerin dört ayrı mısraa ayrılması Yunus'un şiirine özel bir ahenk veriyor.


Daha önce de belirtildiği üzere, Yunus’un kafiyeleri Halk şiirinde olduğu gibi yarım kafiyedir: atmaga, gitmege, akıtmaga, yakmaga, tudmaga, yıkmaga...
Bu kafiye tarzı ona Türkçe kelimelerle kafiye yapma ve Türkçe kelimelerle düşünme imkânını veriyor.
Yunus fikirlerini anlatırken çok defa halk dilinde kullanılan deyimlere geleneksel hayallere baş vurur, fakat kendisi de orjinal ifadeler yaratır.
Sensüz yola girürisem çârem yok adım atmaga

mısraında şairin Tanrı’ya bağlılığı somut bir şekilde anlatılmıştır. İkinci mısrada

«başım götürüp gitmek» de böyledir. Tanrı, insanı hareket ettiren güçtür. O olmadan vücut hareket etmez. Yunus bu beyit ile görülenin arkasındaki görünmez gücü belirtiyor.
İkinci beyitte sıralanan «gönül, can, akıl, bilü» insanın içinde bulunan manevî kuvvetlerdir. Bu kuvvetler belli bir hedefe yönelmezse, insanoğlu şaşkınlıktan kurtulamaz. Sevilen varlık, Tanrı, insan ruhuna huzur ve sükûn verir. Yunus'un kullandığı «karar» kelimesi, bu iki kelimeden daha mânalıdır.
«Can kanadı» isim tamlamasında manevî bir varlık olan can ile maddî bir varlık olan kanat birleştirilmiştir. Burada gizli bir benzetme vardır. Can, Tanrı’ya uçmak isteyen bir kuştur.
Üçüncü beyitte aynı benzetme «togan» kelimesi ile ifade edilmiş, fakat mânası değiştirilmiş ve zenginleştirilmiştir. Tanrı, kendisini seveni doğan edince, onu, ördek ve keklik avlamağa salar. Yunus'un bu son kelimelerle neyi kastettiği belli değildir.
İnsanın avcı bir doğana benzetilmesi Yunus'un yaşadığı devirde hâlâ canlılığını devam ettiren atlı-göçebe kültürüne çok yakındır.
Beşinci beyitte dağları külünk ile yaran Ferhat ifadesi, İslâm edebiyatlarında önemli bir yer tutan «Ferhat ile Şirin» hikâyesinden alınmıştır. Ferhat, sevdiği Şirin'e kavuşmak için karşılaştığı bütün engelleri aşan iradeli âşık tipidir.
Yunus, beşinci beyitte «âb-ı hayat» benzetmesini altıncı beyitte başka bir şekilde devam ettiriyor. Yunus'a göre «âb-ı hayat çeşmesi» âşıkların sevgililerine kavuştukları yerdir. Fakat bu çeşme başına gelen âşıklar, susuzluklarını gideremezler, yanarlar. Burada Yunus, geleneksel benzetmeye yeni bir incelik katıyor.
Yedinci beyitte Yunus, Tanrı’yı cennet ümidi ile sevenler için küçümseyici bir kelime kullanıyor: «Eblehler». Cennet eblehlerin canını tutmak için bir «tuzak»tır. «Cennet»! isteyenler gerçek âşık değillerdir. Zira cennet, insanın hodgâmca arzularına tekâbül eder. Bu bir kadının kendisini değil de malını, mülkünü sevmeğe benzer. Gerçek âşık, şahsî gayeler peşinde koşmaz, kendini aşar.
Sekizinci beyitteki «boyun tutmak», «gönül yıkmak» deyimleri halk dilinden alınmışlardır ve somutturlar. Onuncu beyitteki «yola düşüp dosta gider» ifadesi de somut bir vasıf taşır.
Yunus'un şiirinde güzelliği temin eden başlıca üslûp vasıtaları sadelik, ahenk ve yoğunluktur. Yunus bu şiirinde genellikle insanı hareket halinde gösteren aktif ifadeler kullanmıştır. Bu da onun ruhunda İslam mistisizmine rağmen, atlı-göçebe medeniyetine has özellikleri muhafaza ettiğine bir delil sayılabilir.
Prof. Dr. Mehmet KAPLAN
(Yunus Emre Sempozyumu, Bildiriler, Marmara Üniversitesi Yayınları).

  1. Mülâkat (Görüşme)


Tanınmış ve kendi alanında uzmanlaşmış kişilerle yapılan görüşmeyi anlatan yazılara

mülakat denir.

Konusu genellikle sanat, bilim, fen ve edebiyat olan mülâkatlar daha çok gazete ve dergilerde yayınlanmak amacıyla yapılır. Bu tür yazılar, ünlü kişilerin değişik konulara ilişkin duygu ve düşüncelerini doğruca kendi ağızlarından yansıttığı ve güvenilir bilgi verdiği için ilgi ile okunur. Ancak yayınlanma amacı güdülmeksizin yapılan görüşmeler de vardır. Sadece mesleğimizde ilerlemek için, bizden daha birikimli olan kimselerle yaptığımız konuşmalar da birer mülâkat sayılır.


Mülâkat yaparken şöyle bir yol izlenmelidir:
Konu günlük hayattan ve çoğunluğun ilgisini çekecek nitelikte olmalıdır.
Görüşme sağlıklı ve doyurucu bilgi alma açısından konusunda uzman olan kişiyle yapılmalıdır.
Sorular önceden hazırlanmalı; açık, doğru ve anlaşılır nitelikte olmalıdır.
Görüşme yapılacak kimseye mektupla, şahsen ya da telefonla başvurulmalı; görüşme isteği nazikçe dile getirilmelidir. Eğer görüşme isteği kabul edilirse, görüşmenin yapılacağı gün ve saatin belirlenmesi, görüşülecek kişiye bırakılmalıdır.
Görüşme konusu, görüşme yapılacak kişiye önceden söylenmelidir.
Görüşmeye uygun bir giyimle tam zamanında gidilmelidir. Görüşülecek kişi bekletilmemelidir.
Görüşmeyi yapan kişi önce kendini tanıtmalı ve söze, gösterilen ilgiye teşekkürle başlamalıdır; daha sonra da konuşma konusuna geçmelidir.
Yorucu ve usandırıcı sorulardan kaçınılmalıdır.
Sorulara verilen cevaplar dikkatle dinlenip olduğu gibi yazılmalı ya da teybe, kayda alınmalıdır.
Eğer görüşme yapılan kişinin verdiği cevaplarda konudan saptığı görülürse kişinin uygun bir dille tekrar konuya çekilmesi sağlanmalıdır.
Görüşmeyi yapan kişi, görüşülen kişiye içtenlikle teşekkür ettikten sonra, izin isteyerek yanından ayrılmalıdır.
Görüşme sırasında elde edilen bütün bilgiler zaman geçirilmeden yazıya dönüştürülmelidir.

Örnek:



Ahmet Kabaklı ile yapılmış bir mülâkat
Mülâkat, 16 Mart 1988 Çarşamba günü saat 15.30'da Sultanahmet'te Türk Edebiyatı Vakfı'nda gerçekleştirilmiştir.

—Yazar olmaya ne zaman karar verdiniz? Bu konuda size yol gösteren biri oldu


mu?

Evet... Kendimi bildiğimden beri yazarlığa hevesli olduğumu zannediyorum. Çünkü, daha çocukluk yaşlarımda bir şeyler yazmaya, bir şeyler dinlemeye çok meraklıydım. Herhalde yazı aşkı bende edebiyat aşkıyla gelişmiş olsa gerektir. Dinlerdim, hoşlanırdım. Bizim çevremiz, Elazığ çevresi çok geniş bir folklor çevresidir aynı zamanda. Bu çevrede çok güzel şeyler anlatılır. Masallar, mesele denen şeyler, atasözleri, türküler vs.... Bütün bunları ben, büyük bir merakla dinlerdim. Sonra ben, romanlara meraklı insanlarla konuşurdum. Onlar bana okurlardı, anlatırlardı. Çocukluğum bu bakımdan oldukça talihli geçmiştir. Dinlerdim ve herhalde zamanla bende de bir özenme başlamış olsa gerek, onlar gibi yapayım diye. Ve zamanla da olduksa, yazar olduk.



—Eserlerinizi yazarken takip ettiğiniz bir yol ya da kendinize örnek aldığınız biri var mı?

Efendim, kendime örnek almak meselesi bir pazarlığın ilk başlangıcında olur. Sonra kendi örneğini insan kendi bulur. Mecburen bu böyledir. Aksi halde uzun zaman devam etmezsiniz. Örnek meselesine gelince, benim özellikle üzerinde durduğum fıkra yazarlığı, köşe yazarlığı. Köşe yazarlığı en çok kendimi koyduğum alandır. Gerçi bunun yanında hikâye, senaryo, edebiyat tarihi vs. yazdım. Bunların her birinin ayrı ayrı metotları vardır. Bir ilmî çalışma vardır, efendim bir sanat çalışması vardır. Hepsinin içine az çok girdim, ancak en fazla köşe yazarlığında. Şimdi fıkra yazarlığında esas nedir? Evvelâ onda da fikirdir, benim kanaatimce, politika değildir. Ben şahsen fikri tercih eden yazarlardanım. Bu vasıfta insanlar pek vardır demiyorum. Arkadaşlarımız fıkra yazarlığını değiştirdi. Benim tarzım, bizim edebiyatta, gazetecilikte başta Namık Kemal'in tarzını andırıyor. Ben o yoldan gitmiş oluyorum. Yani fikir yolunu seçmiş bulunuyorum. Bazı arkadaşlarımız, meselâ Ahmet Rasim, Burhan Felek çizgisini takip ederler. Onlar, daha ziyade günlük olayları, esprili bir dille anlatma, benimki ise memlekete düşünce, memleket için düşüncelerimi ifade etmeye çalışmaktır. Bu, tarzdır. Tarza gelince, hani bir yol bir usulü tabiî her fıkra yazarının bir usulü vardır. Fakat bu usuller de gittikçe değişir, değişmelidir de. Biz her tarzdan istifade etmek durumundayız. Yani bir mülâkat tarzından efendim, anlatım tarzından, konuşma tarzından. Hepsinden de istifade etmek durumundayız. Mümkün olduğu kadar yazıyı okutmaktır, bizim meselemiz.



—Şiir denemelerinizin olduğunu biliyoruz. Fakat daha çok düz yazı yazmaya yöneliyorsunuz. Bunun özel bir sebebi var mı?

Evet, şiir denemeleri yaptım. Fakat iyi bir şair olamayacağıma karar verdim. Bence bir şeyin iyisi olmak, o şeyin en iyisi olmaktır. Yani ya devlerle güreşirsiniz, ya bu işi bırakırsınız. Benim kanaatim budur. Onun için şiirde kendimi az çok sınadım, ölçtüm. Yahya Kemal’le, bilmem Fuzuli ile kıyasladım. Baktım; olmaz, olmadı. Bu sahayı seçtim. Ya da zaten kendiliğinden bu tarafa gittik. Muhakkak ki bende fikir; fikre olan, düşünceye olan temayül daha fazla. Öyle anlıyorum.



—Türk Edebiyatı Tarihi adlı üç ciltlik eserinizi yazarken neler düşündünüz, nasıl olmasını istediniz ve amacınıza ulaştınız mı?

Türk edebiyatı, bir büyük edebiyat tarihidir. Öyledir. Başlangıcından bu güne edebiyatımızı almışımdır. Bu bir ihtiyaçtan doğdu. Eğitim Enstitüsü'ne tayin olmuştum. O zaman otuz beş yaşlarında idim. Geldiğimde baktım ki, gençlerin ellerinde kitap yoktur. Aslında üniversitede de yoktur. Yani, toplu bir kitap ellerinde yoktur. Bunun olmadığını görünce ne yapmak gerekiyordu? Oradan buradan kitaplar bulup okutmak gerekiyordu. Bu da zordu. Anadolu'dan gelmiş gençler, bu kitapları kolay kolay bulamıyorlardı. Kütüphanelerde

yoktu. Ne yapmak gerekiyordu. Bir kitap yazmak gerekti ve ben öyle bir vazife hissiyle buna başladım. Yazdıkça teksirler halinde gençlere verdim, baktılar. Sonunda baktım ki, büyüdü, bir yola geldi, bir şekle geldi. "Ben bunu kitap yapayım." dedim ve yaptım. Kitap oldu, ardından çok geçmeden büyük bir rağbet gördü. Kitabım inanılmayacak derecede, bir senede tükendi. Ben iki sene daha çalışarak bu kitabı iki misline çıkardım. Yani zaman içerisinde gelişmiştir. Sonra üçüncü baskıda bir o kadar daha çalıştım. Yani, ömrüm boyunca vakit buldukça bu kitaba çalıştım. O da bana ters yüz göstermedi. Kabul edildi, beğenildi, sevildi. Yedinci baskısını yaptık ki, bu kadar büyük bir kitabın yedinci baskısını yapması Türkiye'de çok nadirdir. Kitapçılar bana beş bin diyorlar: ama kaç beş bin basıyorlar, onu kendileri bilirler yine de, ben bilmem. Böyle bir ihtiyaçtan doğdu. Düşüncem buydu. Bir de edebiyat derslerinin metne dayalı olmasını isterim. Burada da ben, bunu denedim. Aynı zamanda bu ilk denemedir. Yani, hem edebiyat tarihi, hem metin üzerinden edebiyat tarihi tarzını denedim. Burada da Kaplan Bey hocamızın etkisi olduğunu söyleyebilirim. Çünkü o, öyle düşünürdü.

—Bir gazetede köşe yazarısınız. Daha çok hangi konulara yöneliyorsunuz? Bu konuları seçmenizin özel bir sebebi var mı?

Özel bir sebebi var. Ben o sütunda memleketin fikir ihtiyacına, doğrularına cevap vermek gerektiğine inanıyorum. Seçişim bundandır. Yani kolaya gitmiyorum. Dünyada kolay, eğlenceli işler var. O tarzlara gitmedim. Efendim, basitte bir ihtiyaç karşılarsın. Benim için fıkra yazarlığı tıpkı bir halı gibidir. Halı, nasıl bir ihtiyaç üzerine serilirse; durup dururken üst üste beş tane halı serene nasıl gülersiniz, ben de bir halının nasıl bir pratik fayda sağlayacağını düşünürsem, tıpkı onun gibi yazının da pratik bir fayda sağladığına inanıyorum. O gün, bir netice vermeli, yoksa boşuna kalem tüketmiş olursunuz. O gün, siz bir şey söylemiş olmalısınız ve bundan birtakım kişiler hisse almalıdırlar. Benim kanaatim budur. Ben insanlar eğlensin diye yazmam. Ona da değer veririm, ama ben bunun için yazmam.



—Bir yazar, büyük bir yazar olarak bugünkü gençliğin edebiyata olan ilgisini nasıl buluyorsunuz?

Gençliğin hiçbir kabahati yok. Gençliğin ilgisi az. Az, ama bunda hiç kabahati yok. Bu kabahat, tamamen biz büyüklere aittir. Dünyanın en güzel, en seçme edebiyatlarından birine sahip olduğumuz halde, bunu nasıl Osmanlı medeniyetinin büyüklüğünü, mimarisinin büyüklüğünü, musikisinin büyüklüğünü sırtımızda taşıyamıyorsak, bu edebiyatın büyüklüğünü de sırtımızda taşıyamıyor olmalıyız ki, buna karşı hafif davrandık. Gençlerimize bunu tanıtmadık. Ben, gençlerimiz bunu bilmez, anlamaz, sevmez fikrine kesinlikle karşıyım. Eğer biz bunun lezzetini tadını verebilirsek, gençlerimiz bizim çocuklarımızdır. Bizim neslimizin yani, Fuzulî'nin, Bâkî'nin, Nef'i'nin, Nedim'in torunlarıdır, nasıl biz öyleysek. Onların da duyguları, bu şiiri, bu sanatı anlayabilecekleri kanaatindeyim. Ama bunu liselerde iyi vermedikleri fikrindeyim. Edebiyat öğretmenlerimiz de yeteri kadar yetiştirilmiyorlar, yetiştirilemiyorlar. Bazı istisnalar var tabiî. Bunun neticesi olarak, gençlerimize de edebiyat iyi anlatılmıyor. Ders kitapları gayet zayıf, gayet biçaredir. Efendim, bunu daha bir hafta evvel Sayın Millî Eğitim Bakanımıza da burada, lütfettiler, teşrif ettiler, onlara da bunu olduğu gibi anlattık. İnşallah daha iyi ders kitapları, daha iyi öğretmenlerle gençlik bize mahcup, biz gençliğe karşı mahcup olmaktan kurtulacağız.



—Gazeteci veya yazar olmak isteyen gençlere ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

Çok okumak, çok okumak. Yazar olmanın, gazeteci olmanın, aydın olmanın iki yolu var. Birisi çok okumak, birisi de memleketi çok iyi tanımaktır. Memleketinizi çok iyi tanıyacaksınız, memleketinizin insanlarını çok iyi tanıyacaksınız, sanatını, edebiyatını çok iyi


tanıyacaksınız. Sözlü şeylere kendinizi vereceksiniz. Memleketin dağını, taşını, mimarîsini, sanatını ve bunun yanında da tabii edebî geleneğimizi, tarih geleneğimizi tanıyacaksınız. Okuyacaksınız. Önce bizi, sonra dünyayı okuduktan sonra, zaten yazmak ihtiyacı kendinden doğacaktır ve yazınız muhtevalı olacaktır. Zaten iyi yazı değilse, siz beğenmeyeceksiniz. Siz ortaya koymayacaksınız. Kendinizi böyle hazırlarsanız, Türk Edebiyatı dergisi size hazır. Yazı işleri müdürümüz Ayla Abla hazır, sizleri bekliyor.

— Sanatçının toplumumuzdaki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Efendim, toplumdaki yerini sanatçı hazırlar. Toplum sanatçıya yer hazırlamaz, sanatçı toplumda yer hazırlar. Bu noktaya dikkat etmek gerekir. Şimdi bir adam diyor ki: "Ben sanatçıyım, bana saygı göstermiyorlar." Saygı gösterilecek gibi değilsindir de ondandır. Kimin saygısını göreceksin? Tabiî ki sosyetenin saygısını değil. Efendim, bu ağzı laf yapanların saygısını değil. Milletin saygısı hiçbir zaman boşa değildir. Ciddî bir sanatkâra, ciddî bir fikir adamına, gazeteciye karşı mutlaka halk, ifade etmese bile, gönlünde bir sevgi taşır. Benim de ideal sanatçım, halkın gönlünde bir sevgi kazanabilen insandır. Milletimiz, kendisine yatkın, uygun, güzel eserleri daima seçer ve o seçime göre de yapana önem verir. Hatta kendisine yabancı bir sanat olsa da, meselâ heykel, bize yabancı sanatlardan biridir heykel. Bununla beraber biz, Ayla Hanım ve Belkıs Hanım'la gittik. Fatih heykeli yapılmış, Fatih'te. Baktık, millet etrafına toplanmış, seyrediyorlar. Çünkü halka, millete yatkın, uygun bir Fatih imajı yapılmıştır ve onu halk seyrediyor. Demek ki millet kendisine yatkın olan şeyi sever, kabul eder. Olmayanı da siz isterseniz "Ben çok büyük sanatkârım." deyin, millete kabul ettiremezsiniz ve millete kabul ettiremediğiniz bir sanat da iyi bir sanat değildir. Ne olursa olsun. Tenkitçiler peşinize düşerler; överler möverler, sonunda ölçü, miyar millettir. Yani mihenk taşı millettir. Millete başvurursunuz; millet sever, beğenir. Beğenirse, severse o zaman siz milletin kalbinde bir yer edinirsiniz. Bence en büyük değer de budur.



—Edebiyatta ilham denen şeye inanıyor musunuz?

Edebiyatta ilham denen şeye inanıyorum. Yani, ilhamın varlığı inkâr edilemez. Ama her şeyin ilham olduğu kanaatinde değilim. Büyük bir gayret sonunda ilham gelir. Ahmet Hamdi Tanpınar, " Sanat sabrın acı meyvesidir." der. Acı bir meyvedir ve sabırla elde edilir. Şüphesiz ilham, daha sonra bunun yanında gelir. Kıyas yapacaksınız. Yani, ilhamlı sanatkârlar da vardır. Halk, ona vergili sanatkâr der. Yani, vardır gerçekten. Şimdi meselâ, Karacaoğlan'ı ele alalım. Karacaoğlan üç bin, belki otuz bin halk şairinden biridir. Niçin Karacaoğlan'dır? Hepsi aşağı yukarı aynı gelenekten gelir. O zamanlar aynı bilgileri alırlar. Aynı yerleri dolaşırlar, gezerler. Demek ki, Karacaoğlan ilhamlıdır, vergili sanatçıdır. Halk ona Allah vergisi der, bizim ilham dediğimiz şeye. Vergili bir şairdir. Onda vardır. Demek ki herkes şair oluyor, ama üstün şair olmak için yine de Allah vergisi gereklidir. Bir Fuzulî olmak... Vezni aynı ölçüde kullanıyor, bilgisi aynı; ama Fuzulî olamıyor. Demek ki ilhamı bu ince noktada aramak gerekiyor. İlhama, şairin üstün kabiliyeti demek gerekiyor.



—Sizce Türk edebiyatının bugüne kadar dilinde nasıl bir gelişme olmuştur?

Türk edebiyatının dilinde değişim çoktur, maalesef çok. Önce birinci mesele biz dilimizin, bizim aydınlarımız hiçbir zaman dilimizin değerini, kıymetini bilmemişler. Umumiyetle 11-12. yüzyılda Farsçaya kaçmışlar, sonra Arapçaya kaçmışlar; sonra Türkçe yine hayatiyet göstermiş, kendini toplamış, büyük sanatkârlar çıkmış. Yunus Emre gibi. Halk diliyle şiirler yazmışlar. Bununla beraber gene de halk diliyle yazmayan, yazmak istemeyen şairlerimiz belirmiş. Efendim, sonunda dil böylece sürüp gelmiş. Bugün Osmanlıca dediğimiz üç dil karışığı bir dil haline gelmiş. Fakat bu dillerden bizim dilimize çok büyük, çok güzel


kelimeler intikal etmiş, imajlar intikal etmiştir. Daha sonra Meşrutiyet'ten sonra sade dil cereyanı baş göstermiş. Sonra gidiş bu iken, çok iyi iken bundan sonra tasfiyecilik cereyanı başlamış. Arıtmacılık dedikleri akım. Bu suretle kökü Türkçe olmayan hiçbir kelime Türkçe değildir diyerek, Türkçeden bütün Arapça, Farsça kelimeleri atmaya kalkmışlar. İşte bundan sonra dilimiz büyük bir kargaşaya uğramış, fakirleşmiş, yoksullaşmış. Bizim kanaatimizce, biz bu işin kampanyasını da açtık, yaptık. Daha sonra efendim, şimdi o kelimeler, bu kelimeler derken dilimiz bir yoksulluğa uğratılmış ve korkarız ki dilimiz yeniden eskiden ol- duğu gibi sadece konuşma dili, kabile dili haline gitmeye başlıyor. Bir taraftan İngilizce almış yürümüş, Fransızca almış yürümüş, bir taraftan arıtmacılık dediğimiz akım almış yürümüş. Bu sebeple bizim dilimize karşı, eskilerin davranışı yenilenmiş gibidir. İşte bunun çaresini bulmamız gerekiyor. T.R.T. olarak, basın olarak... Ama, kimsenin bulmaya niyeti yok. Türkçemiz yoksullaşıyor. Her gün dilimize tonla yabancı kelime giriyor, uydurma kelime giriyor. Dilimiz iç açıcı bir durumda değildir. Bununla da maalesef edebiyat yapılamıyor. Yani bu günlerde kendini çok parlak gören, gösteren bir yazara, bir edebiyatçıya rastlayamayışımızın bir nedeni de dildeki yoksulluktur.

—Türk edebiyatının dünü, bugünü ve yarını hakkında neler düşünüyorsunuz?

Türk edebiyatı dün, dediğimiz gibi, çok büyük eserler vermiş bir edebiyattır. Gerek divan, gerek halk, gerek tekke, dergâh sahalarında eşsiz denilebilecek sanatkârlarımız var. Bugün dilimiz bir durgunluk devrindedir. Dilimiz dolayısıyla, edebiyatımızın da durgunluk devrini yaşamaktayız. Üstatlar öldükçe, aynı ölçüde değerli kalemlerin çıkmadığını maalesef söyleyebiliriz. Ya da azalıyor diyebiliriz. Bunun asıl sebebi dilde ve bir de kültürdeki erozyondur. Kültürdeki kayma, sığlaşmadır. Evvelâ kültürümüzden uzak düşüyoruz, sonra dilimizden uzak düşüyoruz. Bunun sonucunda edebiyatımız kendiliğinden bu duruma geliyor. Çünkü edebiyat kültürün aynasıdır. Kendiliğinden azalıyor. Gelecek için kâhin olmak gerekmez. Bilemiyorum, belki dilimiz yeniden büyük bir noktaya ulaşırsa, yeni eserler de meydana gelebilir. Fakat korkarız ki İngilizcenin ve uydurma bazı dillerin etkisi altında dilimiz kolay kolay kendine gelemeyecektir. Ama, biz hiçbir zaman buna inanmayız. Biz iyimserleriz. Umarız ki, sizler yeni bir edebiyat yapabileceksinizdir.



—Türk edebiyatının dünya edebiyatı içindeki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Edebiyatları, dünya edebiyatları içindeki yeri diye ölçmek doğru değildir. Benim kanaatim budur. Çünkü edebiyat millîdir. Bence bu soru şuna benzer: Akdeniz mi daha güzel, Marmara mı? Veya, Anadolu mu güzel, Bulgaristan mı? Bulgar'a göre Bulgaristan güzeldir, bize göre Anadolu güzeldir. Yani bu, vatan sevgisi oranın güzelliği ile anlaşılmaz, anlatılmaz. Vatan güzel olduğu için sevilmez. Annemizi güzeldir diye sevmeyiz, annemiz olduğu için severiz. Vatan için de aynı şey söz konusudur. Mesele bu. Dolayısıyla, edebiyat millî olduğuna göre İngiliz edebiyatı, Rus edebiyatı, Fransız edebiyatı, Arap edebiyatı, Türk edebiyatı hangisi daha kuvvetlidir? diye bir kıyaslamaya gitmek de yanlıştır. Her edebiyatın kendine göre kuvvetleri vardır, kendine göre değerleri vardır, anlamları vardır, özellikleri vardır. Bu bakımdan dünya edebiyatı içinde bir Türk edebiyatı vardır, ama yeri nedir? Yeri kendi yeridir.



— Geleceğe yönelik çalışmalarınız var mı? Varsa nelerdir?

Geleceğe yönelik çalışmalarım... Bizim köşe yazarlığı insanda öyle gelecek düşüncesi bırakmaz. Gündelik düşünce, her gün ne yazayım meselesi… Ama vardır, düşüncelerim vardır. Belki senaryolar yazmak istiyorum. Yapabilirsem. Edebiyat Dergisini okuyorsanız,


orada “Temellerin Duruşması” diye bir mevzua başladım. Onu devam ettirmek, bir kitap haline getirmek istiyorum. Bu da, yakın tarihimize bir bakıştır. Böyle bir çalışmam var.

  1. Konferans


Bir kişinin, belli bir konu hakkında duygu ve düşüncelerini açıklamak, dinleyenleri bilgilendirmek amacıyla bir topluluk karşısında yaptığı hazırlıklı konuşmaya konferans denir. Konferans veren kişiye konferansçı denir.
Konferans bilim, teknik, fen, sanat, edebiyat, eğitim, ekonomi, tarım, uluslararası ilişkiler gibi konular üzerinde verilebilir. Konferans bilgilendirme amacı taşıdığı için önceden, seçilen konu üzerinde ayrıntılı bir çalışma yapılır. İlgili kaynaklar gözden geçirilir; otoritelerin görüşlerine başvurulur. Toplanan bilgilerden işe yarayanlar alınarak plânlı bir konferans metni oluşturulur. Ancak konferans, metin okunarak ya da metin ezberlenerek de- ğil, topluluğun seviyesine uygun anlaşılır bir dille, konuşularak verilir.
Konferans konuşma türleri içinde en güçlü olanıdır. Çünkü tek kişinin ortalama bir, bir buçuk saat süreyle kendini dinletmesi ve ilgiyi uyanık tutabilmesi kolay bir iş değildir.

Konferansta şu ilkelere uyulmalıdır:

Konu, dinleyici düzeyinde ve ilgi çekici olmalıdır. Konuşmacı, konusuyla ilgili iyi bir hazırlık yapmalıdır.



Cümleler kısa, açık anlaşılır olmalı; konuşma dili kullanılmalı; yuvarlak, soyut ve sanatlı ifadelerden kaçınılmalıdır.
Sesin tonu iyi ayarlanmalı, sesin yükselmesi ya da alçalması kendi doğal ahengi içinde olmalıdır.
Gözün bir noktaya dikilmesi, kaş çatma, sert bakma gibi dinleyicide olumsuz etki uyandıracak davranışlardan kaçınılmalıdır.
Konuşmacı, eğer ayakta ise canlı ve dik durmalı, yer değiştirmemeli, ellerini cebine sokmamalı ve gereksiz jestlerden kaçınmalıdır.
Kılık ve kıyafete özen gösterilmelidir.
Konferans, günümüzde yeni bir anlam daha kazanmıştır. Uluslararası bir problemi çözmek için bakanların, diplomatların, hükümet başkanlarının uzman eşliğinde yaptıkları toplantılara da konferans denilmektedir: Avrupa Ülkeleri Çocuk Sağlığı Konferansı gibi.

Örnek:




ÇAĞDAŞ TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN DAYANDIĞI TEMELLER VE


KIYMETLER

Türk milletinin binlerce yıl ötelere giden bir tarihi, dili, sanatı ve medeniyeti mevcuttur. Bunları binlerce yıldan beri devam ettiren sosyal müessese, Türklerin yaşadıkları mekan ve zamana göre kurdukları, gereken şartlara göre değiştirdikleri devletlerdir. Sadece Anadolu'da kurulan Türk devletinin bin yıla yakın bir mazisi olduğunu biliyoruz. 1071
Malazgirt zaferinden sonra Türkler Anadolu'yu vatan edinerek burada ve gidebildikleri ülkelerde yeni bir devlet, kültür ve medeniyet kurmuşlardır. Bu devlet kültür ve medeniyet de çağın şartlarına iç ve dış sebeplere göre değişmiştir. Orta Doğu ve Anadolu Türk tarihinin safhalarını biliyoruz: Büyük Selçuklu Devleti, Anadolu Selçuklu Devleti, Anadolu Beylikleri, Osmanlı İmparatorluğu ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti.
Bu safhalar birbirinin devamı olmakla beraber her biri kendisine mahsus ayrı özellikler taşır. Onları safhalara veya devirlere ayırmanın sebebi de budur. Anadolu Selçuklu Devleti, Büyük Selçuklu Devleti'nden; Anadolu Beylikleri Anadolu Selçuklu Devleti'nden; Osmanlı İmparatorluğu Anadolu Beylikleri'nden farklı olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlı imparatorluğundan farklıdır.
Bu farkı anlamadan çağın meselelerini anlamaya, onlar hakkında hüküm vermeye imkan yoktur. Tarih hem süreklilik, hem de değişikliktir. Ahmet Hamdi Tanpınar milliyeti "devam ederek değişen, değişerek devam eden sosyal bir varlık" olarak tarif eder. Gerçekten de Türk milletinin tarihine bakınca onun "devam ederek değiştiğini ve değişerek devam ettiğini" görürüz,
Fakat çağlar boyunca devam eden nedir? Değişen nedir? Dün ne idik? Bugün ne durumdayız? Yarın ne olacağız?
Bu soruların cevabını tarihi sürekli bir akış olarak gördüğümüz zaman verebiliriz. Millî varlığın temel unsurlarından birisi olan Türk dilinin binlerce yıldan beri değişerek devam ettiği ilmî bir vakıadır.
Dil millet fertlerini birbirine bağlayan sosyal bir müessesedir. Fakat dil sayesinde ancak yazılı eserler yüksek bir kültür ve medeniyet seviyesine tekabül eder. Yazılı eserler millî ruha süreklilik kazandırır.
Türk milletinin binlerce yıldan beri devam eden yazılı bir kültürü vardır. Onu büyük medeni milletlerden biri yapan yazılı kültürü, sanat ve medeniyet abideleridir. Fakat hemen ilâve edelim, milletin hayatı değiştikçe dili, kültürü ve medeniyeti de değişir. Cumhuriyet devri yazı dili, imparatorluk devri yazı dilinden çok farklıdır. Sadece bu fark kültür bakımından iki devri birbirinden kuvvetle ayırır. İmparatorluk devri yazı dili esas itibariyle halkın anlamadığı yüksek tabaka dili olduğu halde, Cumhuriyet devri yazı dili günlük konuşma diline çok yakındır.
Bu fark, iki devrin sosyal durumu devlet ve kültür anlayışı ile yakından ilgilidir. Osmanlı devleti karışık, yüksek bir idareci zümreye dayanan bir devlet olduğu için dili de karışık, halkın anlamadığı bir dildi. İmparatorluk yıkılırken Türk milliyetçileri halkın rahatça anladığı bir yazı dili ve edebiyatı vücuda getirdiler.
Bu örnek bir milletin kültürünün tarihî şartlara göre zamanla nasıl değiştiğini de gösterir. Fakat şunu ilave edelim ki, bugünkü yazı dilinin esasını teşkil eden günlük Türkçe, Türk halkı tarafından binlerce yıldan beri kullanılıyordu. Yüksek tabakanın karışık ve anlaşılmaz diline rağmen Türk halkı Yunus Emreleri, Dede Korkuları, Karacaoğlanları ve sayısız halk şairleriyle kendi kültürünü devam ettiriyordu. Cumhuriyet devrinde zengin halk kültürü suyun yüzüne çıkarak çağdaş, yüksek kültürle kaynaştı. Buna karşılık Osmanlı kültürü de Osmanlı tarihiyle beraber ancak mütehassısların anladığı bir varlık haline geldi.
Aynı değişikliği vatan, millet, devlet, kanun, sosyal müessese ve rejim konularında da görürüz.
Bugünkü Türk vatanını Selçuklu ve Osmanlı devletlerine borçlu olduğumuz tarihî bir vakıadır. Anadolu'nun kapılarını bizlere Büyük Selçuklu Dev1eti’nin orduları açmış, bugün üzerinde oturduğumuz toprakların her köşesi onlardan sonra gelen sayısız Türk ordusu tarafından fethedilmiş ve korunmuştur. Hiçbir milletin vatanı, Türklerin vatanı kadar pahalıya mal olmamıştır. Bu toprakların kadrini anlamak için onun yüzyıllar boyunca nasıl kazanıldığını, muhafazaya çalışıldığını, kaç saldırgan orduyu geri püskürtmek için kaç milyon insanın kahramanca savaştığını ve öldüğünü hatırlamak lazımdır. Bırakınız eski tarihi, sadece son Kurtuluş Savaşı’nı hatırlamak vatanın nasıl ölüm pahasına elde edilen ortak kutsal bir varlık olduğunu ispat eder. O, bizi yüzyıllardan beri üzerinde taşıyan ve ebediyete kadar taşıyacak olan bütün nimetlerin kaynağı evimiz, barkımız, yuvamız, geçmişimiz, halihazırımız ve geleceğimizdir.
Tarihte imparatorluk kurmuş bütün milletler gibi Türkler de güçlerinin üstün olduğu çağlarda ülkelerinin sınırlarını genişletmişlerdir. Fakat vatan ile imparatorluk arasında büyük bir fark vardır. Vatan milletin büyük kısmının oturduğu topraktır, imparatorluk onun sınırlarını genişleten ve çok defa sömürge alarak kullanılan topraklardır. Türkiye Cumhuriyeti’ni Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayıran en büyük farklardan biri Cumhuriyet devrinde Türklerin tarihî zaruretler karşısında imparatorluk topraklarını bırakarak anavatan olan Anadolu'ya dönmeleri ve imparatorluk hülyasından vazgeçmeleridir. Atatürk, gerçekçi bir davranışla bugünkü Türkiye'nin sınırlarını çizmiş ve dünya siyasetini "Yurtta sulh, cihanda sulh" vecizesiyle formüle etmiştir. Bunun manası şudur: Türk milletinin, şimdiki sınırlarının dışında gözü yoktur. Fakat şimdiki topraklarının da bir zerresini feda edecek değildir.
Türkiye'nin bugünkü sınırlan Kurtuluş Savaşı'nda yüz binlerce Türk'ün kanıyla çizilmiştir. Bu topraklar, zaten bin yıldan beri Türk'ün vatanı idi. Kurtuluş Savaşı'nda o, başka milletlerden gasp edilmemiş, bilakis onlar tarafından işgal edildiği için kurtarılmıştır. İstiklal Savaşı adı üstünde bir sömürge elde etme savaşı değil, bir kurtuluş savaşıdır. Onu, meşru ve kutsal yapan da budur.
Osmanlı devleti 1. Dünya Savaşı'nda elinde kalan son imparatorluk topraklarını da kaybettikten sonra bin yıldan beri Türk'ün olan anavatanda onu, varlığının kutsal temeli sayan yeni bir devlet kurulmuştur.
Görülüyor ki burada da dil gibi tarih boyunca "devam ederek değişen ve değişerek devam eden sosyal bir varlık" bahis konusudur.
Bugünkü Türk devletinin adı Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bilhassa bu ad onu Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayırması bakımından üzerinde durulmaya ve açıklanmaya değerdir.
Bundan önce gelen satırlarda millî varlığın temelini teşkil eden dil ve vatanın tarih boyunca nasıl "devam ederek değiştiği ve değişerek devam ettiğini" ortaya koymaya çalışmıştık. Cumhuriyet idaresi Türk tarihinde yeni bir şevdir. Mazide onun kökleri yoktur. Bundan dolayı kaybedilmesinden en çok korkulması gereken varlık da odur.
Türkler 1923 yılına gelinceye kadar binlerce yıllık tarihleri boyunca kağan, han, hakan, padişah veya sultan adı verilen mutlak otoriteye sahip aynı sülaleden gelen hükümdarlar tarafından idare edilmişlerdir. Hatta kurmuş oldukları devletlerden çoğunun adı
Selçuklu ve Osmanlı devletlerinde olduğu gibi kurucusunun adını taşır. Sülale değişince, devlet de değişmiş sayılır. Milleti değil de şahsı ve sülaleyi esas alan bu devlet anlayışı göçebe hayatın bir devamıdır.
Türkler tarihlerinde yabancılardan çok birbirleriyle savaşmışlar, bundan dolayı Osmanlılara gelinceye kadar sürekli bir devlet kuramamışlardır. Osmanlılar devrinde bile aşiretler ve boylar arasındaki savaş devam etmiş, millî birlik zorla yukardan büyük ve sürekli baskı yapılarak tesis edilebilmiştir.
Osmanlı devletinin başarısında aşiretleri toprağa yerleştirme (köylü sınıfının teşekkülü) daimî ordu, bütün ülkeye yayılan kültür teşkilatı (cami, medrese ve tekke)'nın büyük rolü olmuştur. Bütün bunlar daha Orta Asya'dan başlayan Anadolu'da devam eden kültür ve medeniyet değişmesinin neticesidir.
Osmanlı devleti eski Türk devletlerine nazaran maddî ve manevî müesseseleri çok gelişmiş bir devlettir. Fakat o da savaşçı karakteriyle eski Türk akıncılığını yeni bir şekilde devam ettiriyordu. Osmanlı gazileri eski Türk akıncıların İslamiyet'e bürünmüş torunlarıydı. Bu devirde devleti tek adamın idare etmesi, daima dağılmaya hazır, karışık, kaynaşmamış sosyal yapıya zorla da olsa bir bütünlük vermek, hem de savaş güçlerini bir elde tutmak içindi.
Osmanlı devletinin büyük zaafı geniş ülkesinde Türklerden mürekkep bir üretici zümre kurmaya gereken önemi vermemesiydi. Devlet gelirinin büyük bir kısmını akınlardan ve akınlarda elde ettiği ülke halklarının sırtından temin ediyordu. Onu ayakta tutan en büyük sosyal tabaka yüzyıllar boyunca toprağa yerleşen eski göçebe-yeni Türk köylüsüydü. Zanaat ve ticaret büyük nispette Türk olmayanların elinde idi.
(………..)





  1. Kongre (kurultay)


(Mehmet KAPLAN, 50. Yıl Konferansları)

Kongre, konuyla ilgili birçok kişinin katıldığı, belli zaman aralıklarında gerçekleştirilen bir toplantı çeşididir. Kongre, bir kurum ya da kuruluş tarafından düzenlenir. Toplantıda üye ya da delegelerin dışında, dinleyiciler de bulunur. Uluslararası kongrelerde yurt dışından da çağrılar yapılır. Kongreler çeşitli ülkelerde yöneticilerin, elçilerin, delegelerin, katılmasıyla gerçekleştirilebileceği gibi (Ticaret Kongresi, İktisat Kongresi gibi), bir konu üzerindeki görüşlerin, araştırma ve inceleme sonuçlarının sunulması ve tartışılması için de düzenlenebilir (Türkoloji Kongresi, Türk Dili Kurultayı gibi). Ayrıca parti, sendika, şirket gibi herhangi bir kuruluşun belli zamanlarda temel işleri görüşmek üzere yaptığı toplantılara da kongre denir. Ancak burada üzerinde durulan kongre bilimsel nitelik taşıyan toplantıdır.


Kongrelerde üzerinde tartışılan konularla ilgili olarak düşünce, görüş ve bilgi alışverişinde bulunulur. Kongrelerde bir yeniliği, bir orijinalliği, bir araştırmanın sonucunu bildirmek için yapılan konuşmalara bildiri (tebliğ) adı verilir. Bildirilerde konuşmacı, öne sürdüğü görüşü ya da fikri ispat etme gayreti içinde olur. Sunulan bildiri sonunda sorulu cevaplı bir tartışma da yapılabilir. Çünkü kongrelerde dinleyiciler, genellikle konunun uzman- larından oluşur.

Bildiri Örneği



ÇIKMA HÂLİ ( ABLATİV) EKİNİN OLUŞUMU


  1. Türkçede eklerin oluşumu ve fonksiyon değişmeleri lehçe ve şivelere göre farklılıklar göstermektedir. Bazı eklerin Türkçenin bilinmeyen devirlerinde mevcut olduğu, bazı eklerin ise sonraki devirlerde ortaya çıktığı bilinmektedir. Ancak bu ortaya çıkış, ekin yoktan var olması şeklinde değil de, mevcut şekil ve fonksiyon değişikliğine uğraması tarzında olmaktadır. Buna göre:




  1. Bazı ekler zaman içinde mevcut fonksiyonları yanında yeni fonksiyonlar kazınırlar, meselâ bazı isim-fiil eklerinin şekil ve zaman eki hâlini alması gibi.




  1. Bazı ekler ses değişikliği yanında, fonksiyon değişikliğine de uğrarlar, meselâ -

gay/-gey gelecek zaman ekinin -a/-e istek eki hâlini alması gibi.


  1. Bazı ayrı ayrı ses ve fonksiyon yapısına sahip iki ek birleşerek yeni bir yapı ve fonksiyonda, yeni bir ek hâlini alırlar. Meselâ -ma/-me fiilden isim yapma eki ile +lıg/+lig isimden isim yapma ekinin birleşerek -malı-meli gereklilik eki hâlini alması gibi.

Çıkma hâli eki +dın/+din, +tın/+tin de yukarıda belirttiğimiz duruma uygun bir seyir göstermiştir. Önce çıkma hâli ekinin yapısı ile ilgili görüşleri belirtmekte yarar bulunmaktadır:




  1. Gabain, y ağzında (Budist sahasında) +tın/+tin, +dın/+din, n ağzında (Mani sahasında) ise +tan/+ten çıkma hâli ekini almış isimlerin "'nereden" sorusuna cevap verdiklerini, ancak ontın yınak, küntün bulun öndin sınar gibi örneklerde görülen +dın/+din,

+tın/+tin, +dun/+dün, +tun/+tün eklerinin "nereden" sorusuna cevap vermeyip "üleştirme" veya "toplama" manasında vasıflık (Attributiv) bildiren bu ekin "yer" gösterdiğini ve her iki ekin aynı menşeden olabileceğini ileri sürmüştür. Burada şu hususu açıklığa kavuşturmak gerekmektedir: Başlangıçta iki ek de mevcut muydu, yoksa tek tek olarak mevcuttu da, sonradan mı fonksiyonları farklı iki ek hâlini almış oldu?
Gabain, "Über Ortsbezeichnungen im Alttürkischen" adlı makalesinde ise +tın/+tin,

+dın/+din çıkma hâli ekinin +t+ın olabileceğini, +t’nin lokalen Wertbildungs element (= yer bildiren kelime teşkil eki), +ın'ın ise Instrumental (=vasıta hâli) eki olabileceğini işaret ettikten sonra, +ın unsurunun tempporal (=zaman fonksiyonu) olduğunu, lokal (=yer) fonksiyonunun olmadığı yolundaki tereddüdünü de belirtmiştir (bk. StO, XIV. 5, Helsinki, 1950, ss. 3-16).


  1. Bang, Köktürkçe ve Uygurcada +da/+de ekinin hem "çıkma" hem de "bulunma" ifade ettiğini, ancak her iki ekin aynı ek mi olduğunun yoksa ayrı ayrı ekler olup da en eski Türkçe devresinde bazı ses değişmeleri ile aynı şekli göstermiş olduklarının bilinmediğini, bugün çıkma hâlinin +dın/+din ile ifade edildiğini, bazen ekin üst üste getirildiğini (+dından,

+dandın gibi) +dın/+ din, +tın/+tin, +dun/+dün, +tun/+tün ekinin "yer" ve "istikamet" ifade edip cihetle ilgili yerlerde kullanıldığını belirttikten sonra, ekin adın "başka" kelimesinden türemiş olduğunu (meselâ taş adın > taşadın > taşdın gibi) ileri sürmüştür. Ona göre ekin "yer" ve "istikamet" ifade etmesi bu izahı kuvvetlendirmektedir.
Kanaatimize göre çıkma hâli ekini adın kelimesinden teşekkül ettirmek Eski Türkçe için pek mümkün değildir. Ayrıca adın kelimesinde yer ve istikamet gibi bir mana da bulunmamaktadır.
(……….)

Prof. Dr. Kemal-Eraslan (3. Uluslar Arası Türk Dili Kurultayı 1996, TDK Yay., Ankara 1999).





5. Hitabet (söylev)


Hitabet bir topluluğa bir fikri, bir amacı anlatmak, dinleyenleri inandırmak, heyecanlandırmak, bu fikir veya davanın taraftarı haline getirmek üzere yapılan hazırlıklı konuşmalardır. Bu konuşmalara nutuk veya söylev de denir. Konuşmayı yapan kişiye ise hatip adı verilir. Konuşmacı yani hatip, yapacağı konuşmayı önceden hazırlar. Konuşmanın amacına ulaşması için dilin bütün imkânlarından yararlanır. Ses tonunu, jest ve mimiklerini, kullandığı cümlelerin yapısını, dinleyenlerin kültür seviyelerine ve heyecanlarına göre düzenler. Böylece konuşmacı ile dinleyenler arasında bir duygu beraberliği sağlanmış olur. Dinleyiciler ile konuşmacı arasında fikir ve heyecandan oluşan bu köprü, hitabeti güçlü kılan en önemli etkendir.
Hatip, kesin bir amaçla yola çıkmalı ve bunu herkesin anlayabileceği bir şekilde, açık ve net olarak ifade etmelidir. Bunun için de düşüncelerini planlı ve iyi bir üslupla ortaya koymalıdır. Hatip dış görünüşü, jest ve mimikleri ve özellikle de ses tonuyla karşısında bulunduğu topluluk üzerindeki etkisini arttırmalı, onlara tesir edebilmelidir. Ayrıca hatip, geniş bir kültüre, ikna kabiliyetine sahip olmalı: cesaretli ve ağırbaşlı davranmalıdır. Parlamento kürsüleri, miting meydanları, ibadethaneler, mahkeme salonları, savaş alanları vb. mekânlar pek çok söyleve sahne olmuşlardır. Hitabetin değişik türleri vardır:
Askerî hitabet: Askerlere hitaben yapılan hitabet türüdür. Daha çok vatanın korunması yolunda askerleri duygulandırıp cesaretlendirmek üzere komutanların yaptıkları konuşmalardır. Bu tür konuşmalar, kışlalarda, savaş meydanlarında yapılır.
Siyasî hitabet: Siyasî içerikli konular üzerinde yapılan konuşmalardır. Bu tür hitabet genellikle meclis kürsülerinde, seçim meydanlarında, mitinglerde, gösterilerde yapılır.
Dinî hitabet: İbadethanelerde dinî konularda yapılan konuşmalardır. Din adamlarının yaptığı bu konuşmalar dinin yüceliğini anlatmak, insanları doğru ve güzel işler yapmaya davet etmek, iyi ve güzel ahlâkı aşılamak gibi dinî ilkeler üzerine yapılır.
Hukukî hitabet: Çeşitli hukuk konularında yapılan konuşmalardır. Savcıların iddianameleri, avukatların savunmaları bu tür hitabeti oluşturur.
Akademik hitabet: Akademi ve üniversite gibi bilimsel kuruluşlarda, bilimsel toplantılarda, çeşitli bilim dallarında uzmanlaşmış kişilerin yaptıkları konuşmalardır. Üniversitelerin yeni öğretim yılına başlarken yapılan açılış konuşmaları, çeşitli bilimsel toplantılarda ödül törenlerinde yapılan konuşmalar, akademik hitabetin örneklerini oluştururlar.

Örnek:




ONUNCU YIL NUTKU


Türk milleti!
Kurtuluş Savaşı'na başladığımızın on beşinci yılındayız. Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır.
Kutlu olsun!
Bu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.
Yurttaşlarım!
Az zamanda çok büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir.
Bundaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkârane yürümesine borçluyuz.
Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz! Çünkü daha çok ve büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız.. Millî kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.
Bunun için bizce zaman ölçüsü geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle daha çok çalışacağız. Daha az zamanda daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür.
Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu bütün beşeriyette hakiki huzurun temini yolunda kendine düşen medenî vazifeyi yapmakta muvaffak kılacaktır.
Büyük Türk milleti!
On beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vaad eden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki bu sözlerimin hiçbirinde milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadan.
Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medenî âlem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır.
Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti bundan sonraki inkişafı ile âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.
Türk milleti!
Ebediyete akıp giden her on beş senede bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.
Ne mutlu Türküm diyene!
(Mustafa Kemal Atatürk, Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri)


ÖRNEK SORULAR





  1. Aşağıdakilerden hangisi tartışmaya dayalı anlatım türlerinden değildir?

A) Konferans B) Panel C) Forum D) Açık oturum E) Münazara



  1. Aşağıdakilerden hangisi hitabet çeşitlerinden değildir?





  1. Askerî hitabet




  1. Siyasî hitabet




  1. Hukukî hitabet




  1. Akademik hitabet




  1. Tıbbî hitabet



  1. Sosyal bir problemin geniş kitle önünde ayrıntılarıyla tartışıldığı ve dinleyicilerin tartışmada aktif bir şekilde rol aldığı sözlü anlatım türü aşağıdakilerden hangisidir?

A) Sempozyum B) Forum C) Açık oturum D) Panel E) Münazara



  1. Birbirine zıt iki grubun jüri önünde bir konuyu leh ve aleyhinde işlemesi, karşı grubun fikirlerinin yanlışlığını vurgulamaları aşağıdakilerden hangisiyle ifade edilir?

A) Monolog B) Diyalog C) Hitabet D) Panel E) Münazara (tartışma)



  1. Aşağıdakilerden hangisi konferansın bir özelliği değildir?





  1. Söyleşi havası vardır.




  1. Hazırlıklı konuşma türüdür.




  1. Konuşma süresi sınırlı değildir.




  1. Bir topluluk karşısında yapılan konuşmadır.




  1. Konuşmacı, konunun dışına çıkmamaya özen göstermelidir.



  1. Aşağıdakilerden hangisi sempozyumun özellikleri arasında gösterilemez?





  1. Bir sempozyumda en az üç, en çok da altı konuşma yapılır.




  1. Konuşma süreleri 5-20 dakika arasında olmalıdır.




  1. Bir dizi konuşmalar şeklinde toplantılardan oluşur.




  1. Bir oturumda tek kişi tarafından hazırlık yapılan sunum gerçekleştirilir.




  1. Sunumlar farklı kişiler tarafından gerçekleştirilse de konuyu tamamlayıcı olmalıdır.
  1. Aşağıdakilerden hangisi hitabet türünün sıkça gerçekleştirildiği mekânlar arasında gösterilemez?

A) Cenaze törenleri B) Miting meydanları C) İbadethaneler


D) Parlamento kürsüleri E) Mahkeme salonları


  1. “Benim işim kendi sahasında öne çıkmış, uzmanlığı su götürmez kimseleri bulup toplum huzuruna bir kez daha arzıendam ettirmektir. Bunun için bütün hazırlığımı yapar; kılığımı, kıyafetimi kişiye ve görüşeceğim ortama göre seçerim. Alacağım her cevap doğrudan o kişi tarafından ifade edildiğinden yaptığım çalışmanın kamuoyu nezdinde alıcısı bir hayli fazladır. Sorularımla katkıda bulunmaya çalıştığım bu çorbada günlerce yaptığım beyin jimnastiği ile benim de bir tuzum olmuştur sanırım.”



Yukarıda özellikleri belirtilen yazı türü aşağıdakilerden hangisidir?

A) Sempozyum B) Mülâkat C) Kongre D) Hitabet E) Seminer




  1. Bir konu veya değişik kişiler üzerinde yapılan ve dizi konuşmalardan oluşan toplantıya ……….., bir kişinin, belli bir konu hakkında duygu ve düşüncelerini açıklamak, dinleyenleri bilgilendirmek amacıyla bir topluluk karşısında yaptığı hazırlıklı konuşmaya

………, tanınmış ve kendi alanında uzmanlaşmış kişilerle yapılan görüşmeyi anlatan yazılara

………..denir.



Yukarıda boş bırakılan yerlere uygun gelen yazı türleri aşağıdakilerden hangisinde doğru sıralanmıştır?





  1. Seminer, mülâkat, sempozyum




  1. Kongre, konferans, mülâkat




  1. Sempozyum, konferans, mülâkat




  1. Seminer, konferans, panel




  1. Sempozyum, konferans, münâzara



  1. Aşağıdakilerin hangisinde kongre (kurultay) ile ilgili yanlışlık söz konusudur?





  1. Kongreye konuyla ilgili birçok kişi katılır.




  1. Belli zaman aralıklarında gerçekleştirilir.




  1. Bir kurum veya kuruluş tarafından düzenlenir.




  1. Kongrelerdeki bildirilerin sonunda soru sormaya müsaade edilmez.




  1. Tartışılan konularla ilgili düşünce, görüş ve bilgi alışverişinde bulunulur.

1. A 2.E 3. B 4. E 5. C 6. D 7. A 8. B 9. C 10. D




/ 25





Dostları ilə paylaş:
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə