Stendhal Kırmızı ve Siyah



Yüklə 2.11 Mb.
səhifə25/43
tarix16.08.2018
ölçüsü2.11 Mb.
1   ...   21   22   23   24   25   26   27   28   ...   43

299

Bn. de La Mole, beğeni ile ve bilgiçlik satmanın o ilk kendinden geçişi ile:



— Ha! evet, Montmorency'de dük de Luxembourg, Paris yolunda B. Coindet adında birine yol arkadaşlığı ediyormuş... dedi.

Hemen hemen o kıral Feretrius'un (74) varlığını keşfeden Akademi üyesi gibi, bilgisini göstermiş olmaktan etekleri zil çalıyordu, Julien'in bakışı sert ve keskindi. Mathilde heyecanlı bir an geçirdi; partönerinin soğuk davranışı onu iyice bozdu. Bu etkiyi başkaları üzerinde yapmağa alışık olan kendisi olduğundan, büsbütün şaşırdı.

Bu anda, marki de Croisenois, Bn. de La Mole'e doğru acele acele ilerliyordu. Kalabalığın yanma sokulamadan, bir anda kıza üç adım kadar yaklaştı. Kalabalık yüzünden iler-leyemediğini göstermek ister gibi gülümseyerek kıza bakıyordu. Genç markiz de Rouvray onun yanında idi; bu markiz, Mathilde'in bir yeğeni idi. Kendisiyle ancak on beş gün önce evlenen kocasının koluna girmişti. Kendi de pek genç olan marki de Rouvray, sırf noterde düzenlenen kâğıtlarla bir evlenme yaptığı için, karşısına çok güzel bir kadın çıkan bir adam gibi, delicesine, tutkundu. Bu de Rouvray çok yaşlı bir amcası ölünce dük olacaktı.

Marki de Croisenois, kalabalığı yarıp geçemediği için, gülümseye gülümseye Mathilde'e bakarken, kız da gök mavisi, iri gözlerini ona ve yanındakilere çevirmişti. Kız içinden: «Ne var, diyordu, ne var bu adamlardan daha bayağı! İşte benimle evlenmek için can atan Croisenois, hoş, kibar, B. de Rouvray gibi hepten nazik, verdikleri can sıkıntısı olmasa, bu adamlar sevimli olurlar. Şu dar kafalı ve hayatından memnun adam haliyle o da peşimden gelecek baloya. Evlendikten bir yıl sonra, arabam, atlarım, elbiselerim, Paris'ten: yirmi fersah ilerde şatom, bütün bunlar istediğimden âlâ olacak, sonradan görme bir kadım, söz gelişi bir kontes de Roiville'i hasetinden çıldırtacak; ya sonra?...»

Mathilde umudunu kime bağlayacağını bilmeden canı sıkılıyordu. Marki de Croisenois en sonu ona sokulabildi, konuşmağa başladı, ama kızcağız adamı dinlemeden hayaller kuruyordu. Adamın sözlerinin gürültüsü onun için balonun uğultusuna karışıyordu. Kızcağız hemen gözleriyle, saygılı,

300


ama mağrur ve somurtkan bir durumda uzaklaşan Julien'i izliyordu. Dönlip duran kalabalıktan uzakta, bir köşede, okuyucunun önceden tanıdığı, memleketinde idam cezasına çarptırılmış, kont Altamira'ya gözü ilişti. XIV. Louis döneminde, akrabalarından biri bir prens de Conti ile evlenmişti; bu hâtıra onu papazlar kurulunun casusundan, biraz koruyordu.

Mathilde: «Ben ölüm cezasını yalnız bir insanı insan yapan şeydir diye görürüm, diye düşündü; satın alınamayan tek şeydir bu.»

«Ah! kendi başıma söylediğim ne güzel söz bu! Ne yazık ki, itibarımı arttıracak anda gelmedi aklıma!» Mathil-de'de konuşma arasında önceden tasarlanmış güzel bir sözü sıkıştırmayacak kadar görgü vardı; fakat kendi kendinden memnun olmayacak kadar da gururlu idi. Az önceki can sıkıntısı yerine yüz çizgilerinde bir mutluluk izi belirdi. Ona, hâlâ birşeyler anlatıp duran marki de Croisenois, başarısını görür gibi oldu, çenesi adamakıllı acildi.

Mathilde kendi kendine: «Kötü kalpli bir adam, bu güzel sözüme ne diyebilir? dedi. Dudak bükenlere şu karşılığı verirdim: bir baron, vikont unvanı, satın alınabilir; bir nişan verilir; kardeşim madalya aldı, ne yaptı sanki? Bir rütbe mi elde edilir. On yıllık kıta hayatı, ya da Savunma Bakanlığından bir akrabası olmak, Norbert gibi süvari bölüğü komutanı olmak demektir. Büyük bir servet!.. Bu, ne de olsa elde edilmesi güç ve güç olduğu için de pek değerli bir-şey. Ne garip! kitapların söylediği herşeyin aksi bu... Doğru! insan servete konmak için, B. Rothschild'in kızı ile velhasıl evlenir.»

«Sözümün doğrusu derinliği var. ölüm cezası iltimasla elde edilmeyen tek şeydir gene.»

Mathilde, B. de Croisenois'ya:

— Kont Altamira'yı tanır mısınız? diye sordu.

Genç kızın o kadar uzaktan gelir gibi bir duruşu, bu sorunun da zavallı markinin beş dakikadır söylediği bunca sözle o kadar az ilgisi vardı ki, nezaket; yok olup gitti. Oysa bu sözü dinlenir bir adamdı ve böyle bilinirdi.

«Mathilde'in garip huyu var, diye düşündü; bu bir kusurdur ama, kocasına pek iyi bir sosyal durum verir! Şu

301


irnarki de La Mole'jin ne halt karıştırdığını, bilmiyorum; her partinin ileri gelenleri ile sıkı fıkı olmuş; yaş tahtaya ayak basmayan bir adam. Hem, Mathilde'in bu garipliği deha eseri olabilir. Kişi doğuştan soylu ve varlıklı olunca, deha hiç gülünç sayılmaz, hattâ büyük bir meziyet demektir! Zaten o, istediği zaman, hem zekî, hem karakter sahibi ve hem de, yerli yerinde konuşmasını bilen bir kız olmasını o kadar iyi beceriyor ki...» Bir koltuğa iki karpuz sığdırmak güç olduğu için, marki, Mathilde'e hiçbir şey katmadan, sanki bir dersi ezbere okuyormuşça karşılık verdi: ,

— O zavallı Altamira'yı kim tanımaz?

Bundan, sonra onun yarım kalmış, gülünç,-saçma sapan çalışıp çabalamasmm hikâyesini anlattı.

Mathilde, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi:

— Çok saçma! dedi, ama ne de olsa kelleyi koltuğa almış.

Büsbütün bozulan markiye:

Ben bir erkek görmek istiyorum; onu yanıma getiriniz, dedi.

Kont Altamira, Bn. de Mole'ün o mağrur ve âdeta son kertesine varan duruşuna en hayran olanlardan biri idi; ona göre bu kızcağız, Paris'in en güzel kadınlarından biri idi.

B. de Croisenois'ya:

— Ne de yakışır bir tahta! dedi; sonra da hiç güçlük -çıkarmadan markinin peşinden yürüdü.

Kibarlar âleminde hiçbir şeyin XIX. yüzyılda bir hükümet devirmek kadar kötü olmadığını ileri süren insanlar yok değildir, bu iş jakobinlere yaraşan bir iştir. îyi ama başarı gösteremeyen jakobinden daha çirkin ne olabilir?

Mathilde'in bakışı, B. de Croisenois'ya şöyle bir kaydıktan sonra Altamira'nın liberalizmi ile alay ediyordu, ama onu gene de zevkle dinliyordu.

«Baloda bir ihtilâlci bulunsun, hoş bir tesadüf,» diye düşünüyordu. Altamira'yı, kara bıyıklarıyla, dinlenen arslan suratına benzetiyordu; ama çok geçmeden adamın kafasında ancak birşeyin bulunduğunu sezdi: yararlı olmak, yararlı olmak için duyulan hayranlık.

Memleketine Parlâmento yönetimini getirebilecek çaremden başka, genç kont hiçbir konunun dikkate değmediğini

302

düşünürdü. Salona Perulu bir generalin .girdiğini görünce,, balonun en güzel insanının, Mathilde'in yanından sevine sevine ayrıldı.



Avrupa'dan umudunu kesen zavallı Altamira, Güney Amerika devletlerinin kendilerini toparlayacakları ve kuvvetlenecekleri zaman Avrupa'ya, Mirabeau'nun kendilerine sunduğu özgürlüğü iade edeceklerini düşünecek duruma gelmişti (75).

Bıyıklı bir delikanlı grubu Mathilde'e yaklaşmıştı. Kızcağız Altamira'nın baştan, çıkmadığını düpedüz görmüş ve onun böyle kalkıp gidişine kızmıştı Peru'lu generalle konuşurken, onun kara gözünün pırıl pırıl parladığmı görüyordu. Bn. de Mole, rakiplerinden hiçbirinin taklit edemediği o ağırbaşlılıkla genç Fransız'lara bakıyordu. «Acaba içlerinden hangisi, diye düşünüyordu, bütün kurtuluş yollarının kapandığını düşünerek, kendisini idama mahkûm ettirebilir?»

Bu garip bakış biraz aklı başından gidenlerin koltuklarını kabartıyordu ama, ötekilerini huylandırıyordu. İğneleyici bir söz ve altından kalkılması güç karşılık taşkınlığından daha da çekmiyorlardı.

Mathilde: «Doğuştan gelme bir soyluluk insana yüzlerce meziyet verir ama ben yokluğunu görüyorum bunun: söz. gelişi bu yokluğu Julien'de görüyorum, diye düşünüyordu; soyluluk dediğin ruhtan o ölüm cezasına çarptıran meziyetleri silip süpürüyor.»

O anda kızın yanında bulunan biri şöyle konuşuyordu: «Bu kont Altamira, San Nazaro - Pimentel prensinin ikinci oğludur, bu prens ise, 1268 yılında başı kesilerek idam edilen Conradin'i kurtarmağa çalışan bir Pimentel ailesindenmiş. Bu aile Napoli'nin en soylu ailelerinden biri imiş.»

Mathilde içinden: «İşte, dedi, benim özleyişimi güzelce ortaya çıkaran olay: Soyluluk insanda karakter gücünü öldürür, bu güç olmayınca da idama mahkûm olmak hiç göze alınamaz! Bu akşam demek kısmetim saçmalamakla açılmış. Ben de artcak bir başkası gibi olduğuma göre, haydi bakalım! dans etmeli.» Bir saattir, durmadan ısrar eden marki de Croisenois'nm yalvarışlarına boyun eğdi. Felsefe alanındaki beceriksizliğini unutup avunmak için, Mathilde düpedüz güzel görünmek istedi, B. de Croisenois hayran kaldı.

363

Fakat ne dans, ne de en yakışıklı saray adamlarından birinin hoşuna gitmek isteği, hiçbir şey Mathilde! avutama-di. Daha fazla başarı kazanmak imkânsızdı. Balonun kıralı-.çesi idi, bunu kendisi de görüyordu, ama aldırış bile etmeden görüyordu.



Bir saat sonra Croisenois kendisini yerine getirirken içinden: «Böyle Croisenois gibi bir adamla evlenecek olursam ne silik hayat geçiririm! diyordu...» Sonra da acı acı ekliyordu: «Altı ay uzakta yaşadıktan sonra, bütün Parisli kadınların ağzının suyunu akıtan bir baloda zevk duymazsam, nerede duyarım? Hem de, daha iyi olmasını tasavvur bile edemiyeceğim bir muhit insanları ile çevrilmişim. Burada topu topu birkaç senato üyesi ile Julien gibi bir iki kişi var burjuva diye.» Gitgide artan hüzünle: «Bununla beraber, dedi, kader bana nice üstünlükler vermiş: soyluluk, mal - mülk, gençlik vermiş heyhat! Mutluluktan başka, herzeyi vermiş.»

Üstünlüklerimin en kuşku uyandıranları da bu adamların bütün gece dillerine doladıkları meziyetlerimdir gene. Zekâma inanıyorum, çünkü hepsini de korkutuyorum doğrusu. Ağırbaşlı bir konu üzerinde konuşmağı göze alsalar bile, beş dakikalık bir çene yarışından sonra hepsinin de soluğu kesiliyor, bir saattir tekrarladığım birşeyde sanki büyük bir buluş yapmış sanıyorlar kendilerini. Güzelim, Bn. de Stael'-in uğruna varını yoğunu feda edebileceği bu üstünlüğe sahibim, ama can sıkıntısından öldüğüm de gerçek. Evlenip te marki de Croisenois'nmkini almak için adımı değiştirdiğimde daha az sıkıntı duymama bir sebep mi var sanki?

İçinden sanki ağlamak gelen kızcağız: «Ah, Tanrı'm! diye ekledi, tam bir erkek değil mi o? O bu yüzyıldaki terbiyenin şaheseri; insan ona ne zaman baksa hoş, hattâ nükteli bir söz söylemekten geri durmaz; cesur üstelik...» Hazin bakışın yerine gözlerinde şu an kızgınlık beliren kızcağız: ¦«Ama şu Sorel acayip bir adam, dedi. Kendisine söyleyecek •şeyim olduğunu bilirdim, yanıma gelmeğe gene de tenezzül etmiyor!»

BÖLÜM IX


BALO

Kadının elbiselerinin o göz alıcılığı, şamdanların parıltısı, kokular: bunca güzelim kollar, bunca güzelim omuzlar; çiçek demetleri, Rossini'nîn dört bir çevreyi saran havalan, Cice-ri'nin yağlı boya tabloları! Kendimden geçtim!

Üzeri'nin Yolculukları

Markiz de la Mole kızma:

— Burnunuzdan kıl alınmıyor, dedi; size söylüyorum,, böylesi baloda nezaketsizlik sayılır.

Mathilde alaylı alaylı:

— Yalnız başım ağrıyor, diye karşılık verdi, çok sıcak burası.

Tam bu anda, Bn. de La Mole'ün dediğini haklı çıkarmak istermişçesine, ihtiyar baron de Tolly de fenalaştı ve yere yuvarlandı; adamcağızı alıp götürmek zorunda kaldılar. Kalp sektesinden söz açıldı, bu da tatsız bir olay oldu.

Mathilde bu olayla hiç ilgilenmedi. İhtiyarlara ve kötümser sözlü diye tanınmış kimselere hiçbir zaman aldırış* etmemek, onda, kökleşmiş bir huydu.

Kalp sektesi üzerine yapılan konuşmadan kurtulmak için dans etti, zaten ortada kalp sektesi filân da yoktu, çünkü baron ertesi gün gene göründü.

Mathilde, bu yaptığı danstan sonra gene kendi kendine: «İyi ama B. Sorel bir türlü gelmiyor» dedi. Onu âdeta gözleriyle arıyordu, bu sırada onun bir başka salonda olduğunu gördü. Garip şey, kendisine o kadar olağan gelen o durgun soğukluk halini yitirmişe benziyordu; artık İngiliz havasında değildi.

Mathilde içinden: «Kont Altamira ile, şu benim idam mahkûmu ile konuşuyor, dedi. Gözü gamlı bir ateşle dolu; kılık kıyafet değiştirmiş bir prensese benziyor; bakışında gurur bir kat daha artmış.»

305

Julien hep Altamira ile konuşa konuşa, genç kızın bulunduğu yere yaklaşıyordu; bir insanı ölüm cezasma çarpılmak şerefine erdirebilen o üstün meziyetleri aramak için yüz çizgilerini inceleyerek, durmadan adama bakıyordu.



Julien kızın yanından geçerken kont Altamira'ya:

— Evet, diyordu. Danton bir erkekmiş! (76) Mathilde içinden: «Ey Tanrı'm! O bir Danton mu yoksa, dedi; ama Julien'in öyle asil bir yüzü var ki, şu Danton müthiş çirkinmiş, galiba, kasabın biri imiş.» Julien henüz pek yanında sayılırdı, kızcağız onu çağırmakta tereddüt etmedi; bir genç kız için olağanüstü sayılan bir soru sormanın inancını ve gururunu duyuyordu.

— Danton bir kasap değil miydi? diye sordu ona. Julien, karşısındakini pek hor gören bir ifade ve Altamira ile konuşurken gözlerinde hâlâ parlayan ateşle:

— Evet, bazılarına göre öyledir, diye karşılık verdi, ama asilzadelere göre ne acıdır ki o, Mery-sur-Seine'de avukattı.

Alaylı alaylı:

— Yâni, bayancık, diye ekledi, o da şurada gördüğüm birçok senato üyesi gibi işe başlamış. Güzel kadınların gözünde Danton'un hiç itibarı olmadığı doğrudur, çirkinmiş çok.

Bu son sözler garip ve besbelli pek az terbiyeli bir biçimde söylenmişti.

Julien, vücudunun üst kısmını hafiften eğerek ve gururla karışık bir alçak gönüllülükle bir an bekledi. Sanki şöyle demek istiyordu: «Size karşılık vermek için para alıyorum ben, aldığım para ile geçinip gidiyorum.» Gözlerini kaldırıp Mathilde'e tenezzül etmiyordu. Kızcağız ise, faltaşı gibi açılmış ve ona dikilmiş güzel gözleriyle, onun kölesi durumunda idi. En sonunda, sessizlik böyle sürüp giderken Julien, bir uşağın buyruklar almak için efendisine bakması gibi, kıza baktı. Gözleri, Mathilde'in hep garip bir bakışla kendi üzerine çevrilmiş gözlerine rastladığı halde, belli bir tez-canlılıkla uzaklaştı.

Mathilde en sonu daldığı hayalden uyanarak: «Kendisi bu kadar güzel, güzel ama, dedi içinden, bir de kalkıyor da

P: 20


306

çirkinliği nasıl övüyor! Hiç düşünmüyor kendini! Caylus ya da Croisenois gibi değil. Şu Sorel'de babamın baloda alabildiğine Napoleon'luk tasladığı zaman takındığı hale benzer birşey var.» Danton'u doğrusu unutup gitmişti. «Bu akşam, besbelli, canım sıkılıyor.» Kardeşinin kolunu tuttu, derin hoşnutsuzluğuna rağmen de onu, baloda şöyle bir tur yapmağa zorladı. Aklına idam cezasına çarptırılmış adamın Ju-lien'le konuşmasını dinlemek düşüncesi geldi.

Kalabalık müthişti. Buna inat genç kız tam anında onlara yetişebildi, onlara iki adım aralıkta durduğunda, Alta-mira bir dondurma almak üzere bir tepsiye sokuluyordu. Yarı dönük vücudu ile de, Julien'le konuşuyordu. Kendi kolu yanında bir yer alan işlemeli bir elbise kolunu gördü. İşleme ilgisini çeker gibi oldu; bu kolun kimin kolu olduğunu anlamak için büsbütün arkasını döndü. O anda, o asîl ve saf bakışlı gözler hafif bir alay havasına büründü.

Oldukça yavaştan Julien'e:

— Şu adamı görüyorsunuz ya, dedi; prens d'Araceli'dir bu, ••* elçisi. Bu sabah, dışişleri bakanınız B. de Nerval'e benim Fransa'dan çıkarılmamı rica etmiş. Bakın, şurada, oyun oynuyor. B. de Nerval beni teslim etmeğe oldukça taraflı, zira 1816 yılı ayaklanmasına biz de iki üç kişi verdik. Beni kiralıma iade ederlerse, yirmi dört saat içinde boylarım ipi. Hem de beni enseleyecek olan şu bıyıklı züppelerden biri olur.

Julien yarı yüksek sesle:

— Alçaklar! diye bağırdı.

Mathilde konuşmalarının bir hecesini bile kaçırmıyor-du. Can sıkıntısı yok olmuştu. Kont Altamira:

Pek o kadar alçaklar değil, dedi. Size canlı bir örnek vermek için kendimden söz açtım. Prens d'Araceli'ye bakın; her beş dakikada bir Toison d'Or madalyasına bakıp duruyor (77); bu oyuncağı göğsünde gördüğü için keyfine diyecek yok. Bu zavallı adam doğrusu yalnız bir başka zamanda dünyaya gelmiş insandır. Beş yüz yıl önce Toison bir şeref işareti demekmiş, ama o zamanlar da bu madalya, bu gibi adamın harcı değilmiş. Bugün ise, asilzadeler arasında, bu madalyayı alıp sevinçten uçmak için bir Araceli olmak ge-

307


rekmiş. O bu madalyayı ele geçirebilmek için bütün bir şehri ipe verirdi.

Julien merakla:

— Yoksa bunu da böyle mi elde etti? diye sordu. Altamira soğuk soğuk:

— Tam öyle değil, diye karşılık verdi; kendi memleketinden liberal diye geçinen bir otuz kadar zengin toprak ağasını ırmağa attırmıştır belki.

Julien yeniden:

— Ne cana varmış! dedi.

Bn. de La Mole, daha derin ilgiyle başını eğerken, delikanlıya öyle yakındı ki, güzel saçları hemen hemen onun omuzuna değiyordu.

Altamira:

— Çok gençsiniz! dedi. Size Provence'da evlenmiş bir kızkardeşim olduğunu söylüyordum; hâlâ güzel, temiz yürekli, uysal bir kadındır; mükemmel bir ev kadınıdır; bütün işlerine bağlıdır, dindardır ama o kadar da sofu sayılmaz.

Bn. de La Mole: «Sözü nereye getirmek istiyor?» diye düşünüyordu.

Kont Altamira:

— Kızkardeşim mutludur, diye devam etti; 1815 .yılında da mutlu idi. O zamanlar onun, Antibes dolayındaki çiftliğinde saklanmıştım; işte o sıralarda, mareşal Ney'in kurşuna dizildiğini öğrenince, başladı oynamağa.

Şaşıran Julien:

— Nasıl olur? dedi. Altamira:

— Parti anlayışı, diye devam etti. XIX. yüzyılda gerçek tutkular yok artık: insanın da işte bu yüzden canı sıkılıyor ya Fransa'da. En müthiş zulümler yapılıyor ama, zulüm amacı ile değil.

Julien:


— Yok canım! dedi; insan, cinayetler işlerken, bari zevkle yapmalı bunları: cinayetlerin tek iyiliği bu zaten, insan suçlarını ancak böyle bir mantıkla biraz haklı gösterebilir.

Kendisinin ne olduğunu iyice unutan Bn. de La Mole, hemen hemen Altamira ile Julien arasında yer almıştı. Koluna giren, kendisine boyun eğmeğe alışık olan kardeşi, sa-

308

londa başka yöne bakıyor ve birşey olduğunu göstermek için, kalabalıktan dolayı ilerliyemiyormuş gibi tavır takınıyordu. Altamira:



— Hakkınız var, diyordu; insan zevk duymadan ve zevki aklına getirmeden herşeyi yapıyor, hattâ cinayetler bile işliyor. Size bu baloda katil olarak Tanrı'nın hışmına uğrayacak belki on insan gösterebilirim. Bunu kendileri de unutmuşlar, elâlem de unutmuştur (78).

Bunlardan çoğu, köpeklerinin bacağı kırıldı mı gözyaşı dökecek kadar yanıp yıkılırlar. Pere-Lachaise mezarlığında, Paris'te pek güzel söylediğiniz gibi, mezarlara çiçekler atılınca, bize onların pervasız şövalyelerdeki tekmil meziyetlere sahip olduklarını söylerler. IV. Henri çağında yaşayan atalarının büyük işlerinden söz açarlar. Eğer, prens d'Araceli'nin bütün uğraşıp didinmelerine rağmen, boynumu ipe vermiş olamazsam, Paris'teki servetimi ele geçirir-sem, size saygı gören ve şu kadarcık olsun vicdan azabı çekmeyen sekiz on katil ile bir arada yemek yedirmek isterim.

Bu ziyafette, sizinle ben, insan kanına girmemiş tek kişiler olacağız, ama kanlı bir canavar ve jakobin imişim gibi, herkes benden tiksinecek bir beni küçümseyecek, siz ise kibarlar âlemine girmiş halktan densiz bir adammışsınız gibi hor görüleceksiniz.

Bn. de La Mole:

— Çok doğru, dedi.

Altamira kıza hayretle baktı; Julien ise bakmağa tenezzül bile etmedi. Kont Altamira:

— Şunu iyi biliniz ki, diye devam etti, önderi bulunduğum ihtilâl, sırf üç kişinin kafasını uçurtmak ve anahtarı elimde bulunan bir kasadaki yedi sekiz milyonu bizi tutanlara dağıtmak istemediğim için başarı kazanamadı. Bugün beni astırmak için çırpman, ama, ihtilâlden önce, benimle senli benli konuşan kralım, üç herifin kellesini uçurttursay-dım ve şu kasalardaki parayı dağıtsaydım, bana en büyük nişanı verirdi, çünkü hiç değilse yarı yarıya başarı göstermiş olurdum, memleketim de öyle bir düzene girmiş bulunurdu ki... Böyledir işte dünya, bir satranç oyunudur.

Julien ateşli gözle:

309

— Demek ki, dedi, o zamanlar oyunu bilmiyörmüşsünüz; şimdi ise...



Altamira hazin bir şekilde:

— O adamların kafalarını kestirtsem, demek istiyorsunuz, hani geçen gün de çıtlattığınız gibi bir Girondin olamam değil mi? diye karşılık verdi... Hele, düelloda bir adam temizleyiniz, ondan sonra görürüm ben sizinle, bu iş bir adamı cellâdın eline verip öldürmekten daha az çirkindir.

Julien:

— Yok daha neler! dedi, ülküye ulaşmak isteyen herşeyi çeker sineye; eğer, kolu kanadı kırık bir insan olacak yerde, bir kudretim olsaydı, dört kişinin hayatını kurtarmak için üç kişiyi astırırdım.



Gözleri bilincin ateşini ve insanların o boş yargılarına karşı duyduğu tiksintiyi ifade ediyordu; bu gözler tâ yanıba-şmdaki Bn. de La Mole'ün gözleriyle karşılaştı, bu tiksinti de, nezaket ve terbiye taşıyacak yerde, daha artar gibi oldu.

Kız onun bu durumuna iyice şaşırdı; fakat Julien'i unutmak artık elinde değildi; kardeşini de sürükleye sürük-leye, öfke ile uzaklaştı.

İçinden: «Punç içmeli, durmadan da dans etmeliyim, dedi; burada bulunan en helâlim erkeği seçmek, ne olursa olsun milletin gözüne girmek istiyorum. Güzel, şu ünlü küstah, kon de Fervaques tam sırasında geldi.» Onun çağrısını kabul etti; dans ettiler. «Bakalım ikimizden kim, diye düşündü, daha küstah olacakmış, yalnız onunla düpedüz eğle-nebilmem için, onu konuş tur malıyım.» Arası geçmeden bütün dans edenler yalnız iş olsun diye ortalıkta boy gösteriyorlardı. Kimse Mathilde'in o iğneleyici alaylarından birini olsun kaçırmak istemiyordu. B. de Fervaques şaşırıp kalıyor, artık, düşünceler değil, aklına ancak kibar kibar sözler geldiğinden, yüzünü ekşitip duruyordu; öfkesi burnunun ucunda olan Mathilde, ona, insafsız davrandı, bu yüzden de bir düşman kazandı. Sabaha dek dans etti ve sonunda müthiş yorgun döndü eve. Yalnız, arabada içinde kalan azıcık gücü de kendisini kedere ve acıya boğmada harcadı. Julien tarafından hakarete uğramıştı, ama ona hakaret edemiyordu.

Julien mutluluğun son katında idi. Hiç sezmeden müzikle, çiçeklerle, güzel kadınlarla, dört bir çevreyi saran ze-

310

rafetle, hattâ hepsinden çok, kendisi için şerefler ve başkaları iç'n de özgürlük tasarlayan hayali ile geçmişti kendinden.



Kont'a :

— Ne güzel balo! dedi, hiç bir eksiği yok, Altamira:

Düşünce eksik, diye karşılık verdi.

Ve kont'un yüzü terbiyenin saklamak işine zorladığı görüldüğü için, şu, daha da alaylı alaylı gelen hakareti belli ediyordu...

— Siz buradasınız ya, kont. Düşünce gene ihtilâlci, değil mi?

— Ben burada adım yüzünden bulunuyorum... Yoksa sizin salonlarınızda düşünceden nefret edilir. Düşüncenin bir vodvil şarkısının kıtasından daha üstün olması gerekir: düşünce ancak o zaman hoş karşılanır. Yoksa düşünen adama, hele sözlerinde enerji ve yenilik olursa siz hayasız damgasını vurursunuz. Yargıçlarınızdan biri kalkıp bu adı Gorier'ye vermedi mi? (79). Siz onu da Beranger gibi, deliğe tıktınız. Sizde papazlar kurulu, düşünce bakımından bir değeri olan her insanı, tutuyor, ceza mahkemesine gönderiyor; kibar tabaka da bunu alkışlıyor.

Sizin köhne toplumunuz herşeyden önce gösterişlere önem verdiğinden oluyor bu... Sizler hiçbir zaman askerce cesaretin üstüne yükselemiyeeeksiniz; Murat'lar (80) yetiştireceksiniz, ama hiçbir zaman Washington (81) çıkaramazsınız. Ben Fransa'da yalnız kendini beğenmişlik görüyorum. Konuşurken birşeyler bulan bir insan ağzından ihtiyatsızca bir söz kaçırıyor, o zaman da ev sahibi namusuna dil uzatılmış sanıyor.

İşte, bu sözler konuşulurken, kont'un Julien'i getiren arabası, La Mole konağı önünde durdu. Julien ihtilâlcisine vurulmuştu sanki. Altamira ona, besbelli derin bir düşünceye dayanan, şu güzel iltiaftı yaptı: «Sizde Fransız hafif meşrepliği yok, yararlı olmak ilkesini anlıyorsunuz.» Şu tesadüfe bakın ki, tam iki gün önce Julien, B. Casimir Delavigne'in trajedisini (82), Mar-no Faliero'yu görmüştü.

Baş kaldıran bizim halk çocuğu içinden : «Tersanenin basit oduncusu, Israel Bertuccio bile şu bütün asîl Venedik'-

311


lilerden daha karakter sahibi değil mi? diyordu; ama bununla beraber gene de soylu kökü tâ 700 yılma,Charlemagne'dan yüz yıl öncesine kadar uzanan insanlar, oysa B. de Retz'in balosunda bu akşam pek asil sayılan hepsinin kökü, uzansa uzansa, ancak XXIII. yüzyıla kadar uzanır. Vay canına! doğuştan bu kadar asîl, bu Venedik asilzadeleri arasında, anılan Israel Bertucciomuş.»

Bir ihtilâl toplum kaprisleri yüzünden verilmiş bunca unvanı silip süpürür. Bir yerde bir adam çıkar, kellesini koltuğuna almasını bildiği için bir çırpıda yükselir. Zekâ bile gücünü yitirir...



Dostları ilə paylaş:
1   ...   21   22   23   24   25   26   27   28   ...   43


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə