Tbmm tutanak Hizmetleri Başkanlığı



Yüklə 152.18 Kb.
səhifə1/4
tarix29.12.2017
ölçüsü152.18 Kb.
  1   2   3   4


T B M M

Tutanak Hizmetleri Başkanlığı

Komisyon : Ana.Uzl. Giriş : 14.00 Tarih : 06/06/2012 Grup : Selim Sayfa :




Anayasa Uzlaşma Komisyonu

Açılma Saati: 14.06

-----0-----

BAŞKAN – Değerli arkadaşlar, hepiniz hoş geldiniz.

Toplantıyı açıyorum.

Evvela, danışman ve uzman arkadaşlarımızı kayda geçirelim.

Dört siyasi partimiz katılıyor. Ayrıca, Sayın Profesör Doktor Yusuf Şevki Hakyemez, burada; Sayın Profesör Doktor Yavuz Atar, burada; Sayın Profesör Doktor Bertil Emrah Oder, burada; Sayın Doçent Doktor Selin Esen, burada; Sayın Profesör Doktor Hasan Tunç, burada; Sayın Özgür Sevgi Göral, burada; ayrıca, Sayın Doçent Doktor Mehmet Ali Zengin, burada; Sayın Taylan Barın, burada; Tarık Olcay, burada; Dilek Kumcu, burada; Fatma Betül Damar, burada; Oğuz Turhan Bey, burada, Neslihan Yıldırım, burada; Ferhat Kabaiş, burada.

Bu şekliyle toplantıyı başlatmış oluyoruz. Hemen kısa bir şey söyleyeyim ondan sonra esasa gireriz.

Sayın Cumhurbaşkanıyla görüşme noktasında bir talep olmuştu beraber. Ben buradan çıkışta aradım. Kendisi bu hafta İstanbul’da ve hafta sonu, yarından itibaren de Iğdır, doğuda olacağı ifade edildi. Eğer sizce de uygunsa, dün bir bilgi göndermiştim, pazartesi günü saat on bir gibi bir taslak randevu var. Bugün çarşamba olduğuna göre pazartesi günü, eğer uygunsa partilerimiz adına… O zaman on buçukta Başkanlık önünde buluşuruz, gelen arkadaşlarımızla on bir… Eğer saatte bir değişiklik olursa onu yine size bildiririz. Pazartesi günü uygun olacak demektir.

Şimdi, gündemdeki konu, anladığım kadarıyla, yazım komisyonu bizim önümüze henüz bir yazım metni getirmemiş oldu. Şimdi, evvela, beklenti olarak ifade edeyim ki,

AHMET İYİMAYA (Ankara) – Sizin…

BAŞKAN – Hayır, hayır, ben evvela ortaya kendi yönümden bir özetleme yapayım ondan sonra önümüzde üzerinde görüş birliğine varılan bir metin yok ama bu şekliyle de çözümü bulmamız lazım. Yani şu kadar zaman oldu, Haziranın da ortasına geliyoruz daha üç madde, beş madde hâlbuki biz buradan başladık ki genel mutabakatın aşağı yukarı çok olabileceği maddeler bunlar. Bu şekilde giderse biz bu dönemin değil yasama döneminin sonuna bile zor yetiştiririz. Onun için, partilerimizin bu konuda bir yöntem bulması lazım. Yani böyle bir sorunumuz var. Sorun nasıl aşılacaksa, kim, nasıl düşünüyor ise yani ben bu maddeler veya başka maddeler tartışılmasın demem, elbette tartışarak bunları yapacağız. Bir mektup da yazmıyoruz, çala kalem de yazmayacağız ama öbür taraftan da beklentiyi, kamuoyu beklentisini, taşıdığımız sorumluluğu, önümüzdeki zaman dilimini, Türkiye'nin gündemini de hesaba katarak biraz daha farklı bir yol ve yöntem bularak bu işi hızlandırmamız gerekiyor. Bu konuda ne dersiniz? Ne düşünülür? İsterseniz bunun…

Buyurun Sayın Tan.

ALTAN TAN (Diyarbakır) – İzniniz olursa ben dün geldiğimiz noktayı bir arz edeyim.

Dün toplandık, bu çocuk haklarıyla ilgili işte tartışmaları yürüttük. Bu tartışmaların geldiği noktada her çocuğun kendi kültüründen yararlanma ve kendi dilini kullanma ifadesinde bir mutabakat sağlanamadı. MHP görüş olarak her şartta böyle bir ibarenin çocuk haklarına konulmasına karşı çıktığını ifade etti ve bunu da tartışmayacağını söyledi, BDP de ısrarlı oldu, yani konulması noktasında, CHP ve AK PARTİ ise bunun eğitim hakkında tartışılabileceğini ve konuşulabileceğini söyledi. Tartışmalar bu noktaya gelince biz BDP olarak da eğer bu “her çocuğun kendi kültüründen yararlanma ve kendi dilini kullanma hakkı vardır” ibaresi çocuk haklarında konuşulmazsa çocuk hakları mevzusunda ve maddesinde bir anlaşma olmamıştır hükmünde bir değerlendirme yaptık. Dolayısıyla, bu madde komple üzerinde ittifak sağlanmayan madde olarak değerlendirildi. Geldiğimiz nokta bu. Bunu da üst komisyonun takdirlerine arz ederiz.

BAŞKAN – Ben bunu tartışmaya açamam ama şöyle bir şey yapılamaz mıydı: Belli ki burada, önümdeki taslakta on iki fıkrası bunun. Eğer, on birinde anlaşıldı, bir bu kaldıysa geçmişte yaptığımız gibi on biri üzerinde şey yapar, o on ikinciye bir şerh konulur tekrar dönülmek kaydıyla.

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Bunu da dün tartıştık. Biz BDP olarak maddenin bütün üzerinde anlaşılmamış fikrimizde ısrar ettik.

BAŞKAN – Tamam, bir yol buydu, ikincisi, eğer bu madde tümüyle anlaşılmamış kabul ediliyorsa o zaman başka bir maddeye geçip ona devam etmemiz gerekirdi; aksi takdirde, emin olun, toplanıp dağılıp, toplanıp dağılıp netice alamazsak olmaz. Yani bunu herkes, şu yöntem meselesini bir defa daha gözden geçirse uygun olur. Anlıyorum, tabiatıyla herkesin fikri kendi açısından son derece saygındır ve burada bir uzlaşmaya varmamız gerekecektir ama o olmuyorsa başka yol ve yöntemler bularak bir yere bağlamamız lazım çünkü geçmişte de bazı maddeleri, mesela, o eşitlik maddesine herkes itirazi kaydını koydu, çekincesini koydu ama önemli de bir mesafe alındı, sonra tekrar buraya döneceğiz. Burada da on iki fıkradan birinde bir sıkıntı var idiyse o sıkıntı gene kalır, tartışılabilecek konu olarak kalır, bu şartlarla belki arkadaşlarımızın söylediği hani, burada olmaz da aynı şey… Hepsi anayasa hükmüdür, anayasa hükmü hâline gelecektir. Başka yerde buradaki beklentiler karşılanabiliyorsa veya karşılanamıyorsa hiç olmazsa biraz mesafe alırdık gibi geliyor. Ben şimdi burada neyi tartışmaya açacağım herkes bu kadar kesin, katı bir şey içerisindeyse?

Mustafa Bey, buyurun.

MUSTAFA ŞENTOP (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; bence burada şeyi, bu baştan kabul ettiğimiz usulle ilgili prensiplerden birisi, mutabakat sağlanamayan maddelerin daha sonra görüşülmek üzere geçilmesi hususunu konuşalım ve bunu bir neticeye bağlayalım. Şundan dolayı diyorum: Yani herkesin aslında belki yeni anayasa çalışmalarında çok zaruri, mutlaka anayasada bulunması gerekir diye düşündüğü maddeler olabilir bütün partilerin. Şimdi, o maddelere geldiğimizde veya bir madde içinde bir fıkra olabilir, oraya geldiğimizde hep bu şekilde takılacak olursa. Mesela, on beş güne yakın bir zamanı eşitlikle ilgili maddede harcadık. Şimdi, biz mutabık kalabileceğimiz hususlar olduğu için temel hak ve hürriyetleri tercih ettik. Yani aynı yaklaşımla, temel hak ve hürriyetler içerisinde de mutabık kaldıklarımızı önce bir geçelim. Ondan sonra, üzerinde mutabakat sağlayamadığımız maddeleri veya fıkraları başka belki yöntemler geliştirerek tartışacağız. Bir bütününü geçtiğimiz, mutabık kaldıklarımızı da bir görelim önce, ondan sonra, onlar üzerinden tartışmayı sürdüreceğiz. Yine hiç mutabık kalamadığımız hususlar varsa bunlar üzerinde başka formüller geliştirmeye, yani bu Komisyon olabilir, başka mekanizmalar devreye girebilir, bulmaya çalışacağız. Dolayısıyla, bir maddede “bu bizim için olmazsa olmaz” buna itirazım yok ama “bu olmadıkça bu maddeyi de geçmeyiz” şeklindeki bir yaklaşım bizi kilitliyor. On beş gün eşitlikte kaldık, dün yine hiçbir çalışma yapamadık, belki dört beş madde geçebilirdi, dün, bugün olabilirdi. O bakımdan, bence bu konudaki bir prensipte önce anlaşmamızda fayda var.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Ayla Hanım, buyurun.



AYLA AKAT ATA (Batman) – Sayın Başkanım, tekrar teşekkür ediyorum.

Dün alt komisyonumuz toplandı Sayın Başkanım, belirttiğiniz üzere, bu olmazsa olmaz noktasından sonra çıkış yolu yoktur dediğimiz bir madde değildir ki, kaldı ki, eşitlik maddesi üzerindeki değerlendirmeler noktasında geçirilen on beş günlük zaman diliminin biz harcandığını düşünmüyoruz; aksine, üzerinde tartışılması gereken, her siyasi partinin görüşünü ifade etmesi gerektiği ve uzlaşı sağlanabilecekse sağlanabilecek hususların açığa çıkması gerektiği bir süreç olarak verimli de geçtiğini düşündüğümüz bir süreç olarak değerlendiriyoruz, harcanan bir zaman dilimi olarak görmüyoruz ki, baştan beri bu konuda bir konsensüsümüz yok ama şu çok açık ve net bizim için: Biz ülkenin anayasasını yapıyoruz. Bu anayasayı yaparken de mevcut anayasanın ya da bu anayasanın taşıdığı ruhun ülkede açığa çıkarmış oldukları sonuçları görmezden gelerek ya da görüp de sırtımızı dönerek yeni bir anayasa yapım sürecinin içinde olamayacağımızı defalarca kez ifade ettik. O yüzden, dünkü geldiğimiz noktayı da hani bizim de arzu etmediğimiz bir noktadır ama sonuç itibarıyla bu noktaya gelmiştir. Eğer biz bir çocuğun kendi kültüründen yararlanma ve kendi dilini kullanma hakkını tartışırken tabii ki bugüne kadar var olan siyasal değerlendirmeler ölçüsünde yaklaşacaksak zaten mevcut anayasa tartışması içerisinde yeni bir anayasa yapma arzumuz yoktur, açığa çıkan gerçeklik budur diye değerlendiriyoruz. Kaldı ki, evet, konunun dayandığı nokta budur, her siyasi partiyi biz dün dinledik, MHP’nin görüşünü de “Biz bunu tartışmayız bile, ayrı bir toplum yaratılmaya çalışıyor, topluluk yaratılmaya çalışılıyor, bunu tartışmayız bile.” diye bir şerh de düştüler kendileri, bunu da anlamaya çalışıyoruz ama yine aynı şekilde ifade ediyoruz ki: Zaten konu Türkiye’de siyasal anlamda defalarca kez tartışılmıştır, bu konu uçlaşmıştır, çok ayrı değerlendirmeler yapılmıştır ve sonuç itibarıyla bu ülkede mevcut yaşanan sürecin, çatışma da dâhil olmak üzere, en önemli başlıklarından biridir dil üzerindeki yasak. Biz eğer bunu tartışmaya başlayacaksak tabii ki ana dil ya da resmî dil üzerinden tartışmayacağız, eğitim dili ya da resmî dil üzerinden tartışmayacağız. Topluma bir mesaj vereceksek, toplumu belli bir konuya hazırlayacaksak ancak ve ancak çocuğun yaşadıkları üzerinden, bu konunun çocuğun yaşamında pedagojik açıdan yaratmış olduğu sorunları tartışarak mesafe kat edebiliriz. Eğer, topluma vermek istediğimiz bir mesaj varsa; aksi hâlde, biz resmî dil ya da eğitim dilini tartışırken zaten çok ciddi bir refleks var toplumda, siyasi partilerin de buna neden olduğu çok ciddi bir refleks var ortada ve yine eğer bugüne kadar bu sorun çözülemediyse ortada bir sosyolojik gerçeklik vardır. Bu sosyolojik gerçekliği görerek nasıl adım atabiliriz noktasında bir tek çıkış yolu vardır, o da bir çocuk bu haktan mahrum bırakıldığında ne yaşar, bu çocuk bu hakka sahip olursa ne yaşar? Bunu pedagojik açıdan değerlendirmek gerekiyor diye bir değerlendirmemiz var. Biz “Başka bir maddeye geçmeyelim. “demiyoruz. Şu aşamada eğer konumuz buysa o zaman gelin, AKP’nin görüşü şuydu… Gelin, eğitim dilini tartışalım, eğitimle ilgili maddeyi bundan hemen sonrasına alalım, katalogda bir alt maddede değildir ama hemen bundan sonra alıp bunu tartışalım ama gündeme getirip erteleme mantığını gütmeyelim. Şu gündemimize geldi, bir çıkış yolu bulmamız gerekiyor ki, kamuoyunun beklentisi de var. Biz içinde bulunduğumuz somut, objektif Türkiye koşullarını ve iklimini de yadsımadan söylüyoruz bunu. Belki Türkiye'nin iklimine en büyük katkı sunacak olan husus, bu madde üzerinde belli koşullarda sağlanacak uzlaşmadır, bunu da değerlendirmek gerekir. En büyük katkıyı da bu madde üzerindeki sağlanabilirse yaşanacak uzlaşma sunacaktır ama şimdi buna sırtımızı dönerek “işte bu madde olmadı” ki, ben toplumsal mutabakat sağlanacaksa ancak bununla sağlanır ki, bunun için biz yöntem de önerdik. “Yeni bir anaya yapıyoruz” diyeceğiz, yeninin bazı koşulları var, eskinin tekrarı olacaksa, devamı olacaksa bu yeni olmaz, biz böyle değerlendirmiyoruz. Eğer yeniyi tartışacaksak o zaman toplumun tüm bileşenleri bu masa etrafından birleştiyse birbirimizi anlayarak, dinleyerek, hak vererek, gerekirse bunu tartışarak, gerekirse bazı değerlendirmeleri yerinde yaparak, gözlemler yaparak bu maddeyi geçebilmeliyiz. Yoksa “geçemedik, erteleyelim” yarın yine gündemimizde, hiç ertelemeyelim, bundan sonraki madde… Eğer biz bunu eğitim dilini tartışırken ele alacağız diyorsak bir sonraki katalogu değiştirelim, hemen eğitim dilini tartışmaya başlayalım ama bunu ertelemeyelim. Bakış açımız bu.

Tekrar saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Sırrı Bey…

SIRRI SÜREYYA ÖNDER (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; öncelikle şöyle bir temel tespitle başlamak istiyorum. Sanırım, eşitlik maddesinde BDP’nin başlangıç tezlerindeki kaviliği ve esnekliği meselesinde bütün diğer siyasal partiler bir fikir sahibi olmuşlardır. Bugün elimizde bir Millî Güvenlik Kurulu kararı var, sanırım 2005 yılına karar ve birçok karar… Burada özellikle etnik köken vurgusu yapmaktan çekinmiyor Millî Güvenlik Kurulu. Millî Güvenlik Kurulunun gerisine düşeceksek, bir güvenlik konseptiyle yaklaşan kurulun gerisine düşeceksek bunu hepimizin kendimize sorması gerekiyor. Yani Ayla Hanım’ın belirttiği gibi bu tartışmalar faydalı oluyor. Biz, eskinin de gerisine düşen bir taassupla yaklaşıyoruz, seyir öyle gösteriyor.

Ana dil meselesi ya da çocuğun kendi dilinde eğitim görme meselesine gelince: Doğuştan sahip olunan bir hakkın, bir durumun, bir müktesebatın burada tartışılıyor olması bile yeterince abes geliyor bana. Şöyle bir bilimsel gerçeklik var: “Ana dil” dediğimiz şey, yedi yaşına kadar edinilir, yedi yaşından sonra öğrenilir. Ben size bu ülkenin bir hakikatini söyleyeyim hiçbir politik şey katmadan: Bu ülkenin Kürdü doğduğu zaman yedi yaşına kadar evinde Kürtçe ninni dinliyor, Kürtçe hikâye dinliyor, suyu Kürtçe istiyor, ekmeği Kürtçe talep ediyor, Kürtçe kızılıyor kendisine, Kürtçe seviliyor. Yedi yaşına geldiğinde bu çocuğu bir okula yazdırıyorlar ya da altı yaşına geldiğinde, hiç bilmediği, hiçbir tek kelimesini anlamadığı bir dille bu ülkenin geri kalan bütün çocuklarıyla beraber bir yarışa sokuluyor. Bunu sanırım, bu gerçekliğin böyle olduğunu içimizde tespit etmeyen, gözlemlemeyen bir tek üye söz konusu değildir. Ben, Mecliste bir Latince şiir okumuştum bu durumu göstermek için. Latince şiirden Meclis üyeleri ne anladıysa -ben de bir şey anlamadım, Latince bilmiyorum- bu ülkedeki Kürt çocukları ilkokula ilk başladıkları gün o kadar anlıyorlar. Benim ve bizim anlamadığımız şu: Allah’ın verdiği, doğuştan olan bir şeyi engellemenin önünde ne mâni? Buna ne millî güvenlik kaygısıyla karşı çıkabilirsiniz ne bölünme kaygısıyla karşı çıkabilirsiniz. Bunun doğuştan sahip olduğu bir hak. Siz bunu bölünme kaygınız varsa “Nasıl bölünmeyiz?” diye onun tedbirlerini araştıracaksınız, onun önlemlerini araştıracaksınız ama sizi temin ederim -tarihe ve tutanaklara not geçsin diye söylüyorum- bunda ısrar ülkeyi böler, bundan emin olabilirsiniz. Bölünme kaygınız varsa izlemeyeceğiz tek yol bu yoldur. Bu ülkenin bir resmî dili vardır, o dil öğrenilir, zorunlu tutulur ama insanın doğuştan… Siz, Allah’a kafa tutuyorsunuz “Sen niye bu çocuğu Kürt yarattın?” haşa! Görünen resim o. Bu çocuk Kürt doğdu diye okulda diğerleri gibi… Bir de bunun pedagojik, bilimsel sonuçları var, okuldan soğuma, okuldan uzaklaşma, eğitim alamama. Böyle bir şeye bu çocuğun hiçbir dahli yok. Doğmuş, bir Kürt ana-babanın evladı, siz bunu hayatın dışına, bilmediği bir evrenin içine davet ediyorsunuz. Bunda ısrar bu ülkeyi böler. Bunda tartışılacak bir şey de yok açıkçası, geçiştirilecek bir şey de değil. Yani bu kadar siz doğuştan sahip olunan bir hakkı teslim etmekten köşe bucak imtina edeceksiniz, ondan sonra, atıyorum, biz burada seyahat özgürlüğünü konuşacağız. Bu ülkenin seyahat özgürlüğüyle bir derdi yok ki. Bu ülkede kanayan bir yara var, beslendiği arterler de bunlar.

Bir hususa dikkatinizi çekerek bitirmek istiyorum. Geçmeyelim, bence konuşalım, o da şu: Dünyada şu anda hiçbir diktatörlük, demokrasi, totaliter, otoriter, adına ne derseniz deyin, dünyanın hiçbir ülkesinin hapishanesinde politik çocuk mahkûm yok, bir tek bizde var, politik çocuk mahkûm. Siz, Terörle Mücadele Kanunu’ndan tutuklular deyip kendinizi avutabilirsiniz ama hakikate temas etmeyen bir değerlendirme yapmış olursunuz. Bu ülkede binlerce, on sekiz yaşın altında, on altı yaşın altında büyüklerle politik suçlular, yani özel tip cezaevlerinde tutulan, orada istismara uğrayan, orada taciz edilen binlerce çocuk var, bir o kadar da yargılanmakta. Peki, bütün üyelerin kalbine seslenmek istiyorum: Yani “çocuk” deyince akan suların durması lazım. Biz, fariki mümeyyizliği, reşitliği falan benim size hatırlatmama gerek yok, hepiniz hukukçusunuz benden başka. Yani bu çocuğu siz böyle bir suçla, böyle bir suç isnadıyla alıp hapishanelere koyuyorsunuz, ondan sonra bunun acaba niye bu suça tevessül ettiğine dair hiç kafa yormuyorsunuz. “Git yavrum, sen Türkçe oku.” dediğin zaman bu bir tek sonuca yol açar, tutuklu çocuk sayısını çoğaltmış olursunuz. Bu ülkenin de hapishane kapasitesi bellidir. Bunu iki katına çıkarırsınız, üç katına çıkarırsınız ama görünen o ki kendi ana dilinde ana sütü kadar hakkı olan bir şeyi talep eden çocuk sayısı sizin bu ülkedeki inşaat malzemesi sayınızdan daha fazladır. Onun için, bence gelin, bu işin politik bir yönü varsa politik yaklaşım, tırnak içinde kullanıyorum, şudur: Bu meseleyi konuşmayalımdır politik olan şey. Bilimsel olan, vicdani olan, insani olan, hakiki olan bu meselenin enine boyuna burada konuşulmasıdır. Belki burada bir mutabakat sağlarsak bu, bu ülkenin bütün diğer yaralarına teşmil edilebilir.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Ahmet Bey…

AHMET İYİMAYA (Ankara) – Değerli Başkanım, tartıştığımız sorunun özünden çok bir yöntem sorunu yaşadığımızı düşünüyorum. Gerçekten, heterojen toplumlarda farklı dillerin, farklı kültürlerin, farklı inançların, farklı dinlerin var olduğu toplumlarda anayasa yapım metodunda kaçınılan tek şey var, tartışmalı konuları işin başında tartışırsanız saplanıp kalırsınız, Güney Afrika’da öyle olmuştur, öbüründe olmuştur. Yöntemi, doğru yöntemi bulacağız. Yöntemi de doğru kurduğumuzu zannediyorum. Buradaki bütün mesele şu: Bir, tartışmalı konuları çözemezsek bu anayasa oluşmayacak zaten. Ayla Hanım’ın dediği gibi bu anayasa yeni anayasa da olmayacak. Tartışmalı konuları çözeriz çözmeyiz, en son mutabakat metni, nihai mutabakat onun için kondu. Biz, dinleme faslında bir sorun yaşamadık. Yazma faslında da gerçekten yöntemde rasyonel olamıyoruz. O ne demek? Mesele şu: Değerli arkadaşlar, aşağı yukarı biliyoruz neyi tartışacağımızı. Bir, dil var, bu, çocuğun dili olur; bu, resmî dil olur; bu, eğitim dili olur, sorun. Vatandaşlık, tartışma alanı, belki de din-laiklik-demokrasi arasındaki çapraz ilişkide bir tartışma alanı. Bunları tartışacağız, elbette tartışacağız ama bizim taahhütlerimiz karşısında topluma verdiğimiz, vücut diliyle verdiğimiz, tavırlarımızla verdiğimiz bir mesaj var. Bu anayasada ilerleme sağlamamız lazım ve bu anayasada belli mutabakatları sağlamamız lazım. Bana göre, bu gibi -somut madde üzerinde beyan edeceğim- konularda başta tartışmaya girerek bu tartışma yerine yazılması kolay maddelerle sağlayacağımız kamuoyu güvenilirliğini ve kamuoyundaki görüntümüzü perişan etmeyelim. Bir ay, iki ay, üç ay tartıştığımız

Bir ay, iki ay, üç ay tartıştınız mı bu verimli de olabilir ama biz kendimiz deklare ettik, bir zaman deklare ettik. Bu hesapta en basit aritmetik muhasebeye başvurun, iki senede, üç senede anayasa hazırlayamayız. Anayasa için “kısa bir zaman” denilebilir ama bu anayasa otuz yıldır tartışılıyor. Bence, Sevgili Başkanım, işin özünden çok bu gibi durumlarda yöntem şudur mesela: Tartışmalı konularda bir konuyu anayasanın birden fazla maddesine yazmaya çalıştınız mı kendi tuzağınıza düşmüş olursunuz. Çocuk bir hukuk öznesidir. Eğer kültürel haklarda herkesin kültüründen yararlanma, dilinden yararlanma hakkına doğal hak olarak yazılırsa bu, çocuğa da şamildir, seksen yaşına da şamildir, ulusa da şamildir. Biz bunu bence…

AYLA AKAT ATA (Batman) – Yararlanamadığı gerçeğini ortadan kaldırıyor “herkes” dediğinizde. Ne var…

AHMET İYİMAYA (Devamla) – Ben öze yönelik bir tartışmayı şey etmiyorum arkadaşlar.

Başkanım başarılı olabilmemiz için yani “Bizim oğlan bina okur, döner döner gene okur.” tekerlemesinin muhatabı olmamamız için yöntemde anlaşmamız lazım. Çok zor konularımız olabilir ama yaşam hakkından da zor değil, beraber kohabitasyondan da zor değil. Bunu şey ederiz belli bir noktada. Zaten anlaşamazsak da o anayasa olmayacak.

BAŞKAN – Sayın Batum…

BEDİİ SÜHEYL BATUM (Eskişehir) – Sayın Başkanım, şunu söylemek istiyorum. Şimdi ben bugün geldim, tartışmayı gördüm ama ben arkadaşların söylediğine şu yönde katılıyorum: Kesinlikle haklılar, şunda haklılar: Bakın, Güney Afrika’da da yaparken…

TUNCA TOSKAY (Antalya) – Siz kimi diyorsunuz?

BEDİİ SÜHEYL BATUM (Devamla) – BDP’li arkadaşları diyorum.

Şu yönde: Örnek vermek istemem böyle yurt dışından veya dışarıdan ama Güney Afrika’da yaparken de, İspanya’da yaparken de bazı sorunları halının altına süpürmeden yaptılar.

AHMET İYİMAYA (Ankara) – Süpürmeyelim.

BEDİİ SÜHEYL BATUM (Devamla) – Süpürmeden… Şimdi dediğinizi burada ben de aynı görüyorum.

Kendi kültüründen yararlanma ve kendi dilini kullanmaya karşısınız. Hayır, yani bunu kullanmayalım diyoruz. Peki, kendi kültüründen yararlanmasını niye istemiyoruz? Kendi kültürü olmaz diye mi? Yani nedir? Kürtlerin bir kültürü olamaz diye mi? Veya kendi kültüründen… Öyle düşünmediğinizi biliyorum. Burada birbirimizi… Ben çok saygı duyuyorum, sizlerin de, herkesin de duyduğunu bildiğim için biz birbirimizi üzmeyelim böyle, güzel güzel gidelim diye bazı şeyleri de göz ardı ediyoruz.

Şimdi samimiyetle söyleyeyim: Dışarıda bir sürü konuşma izliyoruz. İşte, dün Bekir Bozdağ’ın izledik, bir sürü insanın konuşmalarını. Burada biz bunları devam ettirir ve görüşme yapmayalım diye halının altına süpürüyor görüntüsünü verirsek bana göre sorunu çözemeyiz. Çok doğru söylüyorlar. Şöyle söylüyorlar: “Bu maddeyi sonraya bırakalım.” Ayrı mesele, hiç önemli değil ama “kendi kültüründen yararlanma…” Ne anlıyoruz mesela? Bundan “Kürtlerin kültürü yok mudur?” anlıyoruz? Yoksa “yararlanma” demeyelim de yerine bir kelime mi kullanalım diyoruz?

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Veya yararlanmasın mı?

BEDİİ SÜHEYL BATUM (Devamla) – Veya “yararlanmasın mı?” diyoruz. Kendi dilini kullanma… Şimdi, bunda anlaşabilirsek… Ben o yüzden samimiyetle söylüyorum, şunda anlaşmamız lazım: Ana dil… Ne kastediyoruz? Kendi dili… Eğitim; ana dilin eğitimi mi, öğretilmesi mi? Bir kere bunda bir hemfikir… Ulus devlet… Bakın, bu bile kullanma… Bence bunlarda antant kalma ihtimalimiz daha yüksektir diye düşünüyorum. Mesela, çok net söyleyeyim. Şahıs olarak diyorum, CHP’li olarak söylemiyorum, “Eğitim de tartışılsın.” filan diyoruz biz ama: “Kendi dilini kullanma” deyince bana şöyle bir algılama yapıyor: Kendi dilini kullanacak, kullanınca böylece ayrı bir millet yaratılacak; bu da ülkeyi “Kürt ve Türk milleti” diye ikiye bölecek gibi bir algılama kafamda gelebiliyor. Ama şimdi çok doğru söylüyor, arkadaşımız da diyor ki: “Kardeşim, yedi yaşından sonra öğrenirsen zaten bunun bir anlamı kalmaz.” Ben o yüzden tekrar buna çok sıcak bakıyorum. Bakın, bu maddeyi konuşmasak da olur. Başta, birinci günü, Atilla Bey şöyle bir şey demişti: “Biz temel bazı kavramlar üzerinde anlaşalım.” İspanya gibi bir ülke bunu yaptı, anlaştı. Oturdu, “Ben ne anlıyorum? Demokrasiden ne anlıyorum, şundan ne anlıyorum, ulus devletten ne anlıyorum?” dedi. Arkasından, “Gel buraya. Bask sorunu var, Katalonya sorunu var; gel şimdi, çözeceğiz.” dedi. “Nasıl çözeceğiz bunu?” dedi. “Böyle çözersek bu olmaz, böyle çözersek olur.” dedi. Federal olmaz, bölgeli devlette anlaştı.

Şimdi, bence, gelin veya iki gün geçirelim ama “eğitim” mi olur, “öğretim” mi olur? “Ulus devlet”ten ne kastediyoruz? Onlar da söylesin. Amaçları, Kürt ve Türk uluslarının yan yana yaşadığı bir anayasa mı yapacağız, yoksa Türk ulusunun içerisinde Kürt, Laz, Çerkez, Alevi, Sünni’nin yer aldığı bir toplum mu yaratacağız? Bunda bir kere nerede antantız? Bunları halının altına süpürerek gide gide, gide gide, gide gide bana göre anayasayı yapamayacağız diye düşünüyorum.

Bu madde o kadar önemli değil. Mesela anlaşırız. Anlaştığımız zaman “kendi dilini kullanma” değil, ne bileyim ben “kendi dilinden yararlanma” deriz, bilmem ne deriz ve anlaşabiliriz sonunda kelimelerde. Önemli olan biz aynı şeyi mi söylüyoruz? Bunda bence de bir adım atmazsak bu anayasayı yapamayacağız gibi geliyor çünkü hepimizin kafasında farklı bir şey var. Kendimi de dışında bırakmamak için şöyle söylüyorum: “Kendi dilini kullanma” deyince ben şöyle algılıyorum: Her platformda kullanacak dolayısıyla onun eğitimini görecek, dolayısıyla Kürt ve Türk ulusları var bu ülkede, dolayısıyla ulusal devletin yürümesi mümkün değildir, dolayısıyla “bu bölünür” gibi algılayabilirim ben de ama bu benim algılamamın yüzde yüz doğru olduğu sonucunu doğurmaz, belki onlar da onu kastetmiyor. Sonunda ne kastettiğimizde anlaşalım, halının altına süpürmeyelim, iki gün gecikelim. Yapamıyorsak zaten, “Yapamadık, anlaşamadık. Daha devlette anlaşamıyoruz.” diyelim. Amma velakin, ikinci yöntem yürümüyor. Sizin dediğiniz anayasa tekniği açısından daha uygundur. Yaparken basit maddelerden gidelim anlaştığımız gibi ama sonunda ortada bir gerçek var yani: Biz neye inanıyoruz sonunda? Neyin anayasasını yapacağız? Bu konuda anlaşalım derim ben size.



Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə