Yüksel Taylan’ın Eylül 2009’a kadar bütün öyküleri; Başlangıç



Yüklə 0,58 Mb.
səhifə9/9
tarix03.11.2017
ölçüsü0,58 Mb.
#29271
1   2   3   4   5   6   7   8   9

Bakakalırım
Bakakalırım giden geminin ardından, atamam kendimi denize dünya güzel. Serde erkeklik var, ağlayamam.
Orhan Veli Kanık…
35 yaşını kutlayan bir arkadaşımız ömrün ortasındasın diye kendisine takıldığımızda, ilk yarıyı mağlup kapadım ama ikinci yarıya hazırım diye cevap vermişti.
Şüphesiz her insan için ömrün bir ortası vardır mutlaka. Bu herkes için 35’midir? İşte orasını bilmiyorum.
Mesela ben bir Osman hatırlıyorum. Ömrün ortasında mıydı yoksa sonunda mı çözemedim ama o buna bir karar vermiş olmalı ki attı kendini süratle giden bir otomobilin altına. Daha yaşı 14’müydü neydi…
Herkesin hayatının bir seyri de vardır. Tabi ki buradaki seyir, herhangi bir kaptanın seyir defterinde işaret ettiği bir rotaya ya da yaşananlara eşit midir? Tabi ki hayat içerisinde yaşadığımız olaylar böyle bir defterdeki kesinliğe eşittir ancak onları okumamız bir başka deyişle yorumlamamız eminim ki eşit olmaz.
Nihayetinde her birimizin bir yaşayışı ve içinden çıkamadığı bilgeliği vardır mutlaka.
Zaman ya da ömür bu bilgeliği arttırır, azaltır ya da insanın yaşamını mutlu olarak geçireceği bir seviyeye sabitler.
Yazar bunları düşünüyormuş. Dilinde de Orhan Veli’nin yazdığı Ezginin Günlüğü grubunun seslendirdiği ayrılış isimli şiirin notaları varmış. Birde öğlen sıcağı…
Sıcakmış hava, güneş insanın ensesine öyle bir inmiş, öyle bir yaklaşmış ki, civardaki bütün yaşlılar: işte kıyamet günü bundan beter olacağız, güneş daha da yaklaşacak diye gençleri korkutuyorlarmış.
İnsanın bu güneşten kendini koruyabilmesi için sevap işlemesi, günah işlememesi gerekiyormuş.
Allah’ın her emrettiğini yapmanın, mesela içki içmemenin, yalan söylememenin, domuz eti yememenin bu güneşten ve ondan daha beter olan kıyamet güneşinden insanın koruyacağını söylüyorlarmış.
Yazar hala camdan bahçeyi seyrederken, Orhan Veli şiirini diline dolamış insan ve insan ömrü üzerine birçok çıkarım yapıyor.
Camdan gördükleri de, bahçe kapısının önünde oturmuş hem elişi işleyen hem de sohbet eden kadınlar ve genç kızlarmış. Orada oturmalarına sebep kesinlikle bahçede ki kocaman dut ağacının gölgesi… Yazar tam olarak bahçe duvarı engellediği için kaç kişi olduklarını göremiyor.
Ama üç tane kadını görebiliyor, bir tanede genç bir kızın sesini duyabiliyor. Genç kızın ne söylediğinin pek bir önemi yok. Sesi yüksek perdeden çıktığı için o konuşurken yazar bulunduğu yerden gayet kolay dinleyebiliyor.
Birde etrafta çocuk sesleri var, türlü oyunların küçük gruplar halinde oynandığını belli eden çocuk sesleri.
Nedense etrafta hiç erkek gözükmüyor.
Bu bildiğimiz Anadolu köyü. Yazarın daha önceki öykülerinde dediği gibi; birinin diğerinden farkı olmayan…
Hatta kentleşmenin getirdiği büyüme sayesinde artık nerdeyse tamamının birbirini tanımadığı iki ya da üç mahalleye ayrılan orta boy köylerden de sayılabilir. Bunu belirleyen temel etken köyün herhangi bir noktasında durunca minarelerinden sayacağınız cami sayısıdır. Yazar bulunduğu yerden hiç cami görmüyor, köye gelirken öyle bir üstün körü dikkatsiz bakmış. Galiba iki tane var.
Anlaşılacağı üzere kente yakın bir köy, yine de temelde diğerlerinden farkı yok. Bu tür köylerin diğerlerinden küçük bir farkı var tabi. Yakınlarda bir yerlerde bir ya da birkaç fabrika olması! Köydeki gençler bu işyerinden para kazanabildiği için baba evinden ayrılmak zorunda olmadığından köy nüfusu gerilemiyor aksine artıyor.
Erkek gözükmemesinin sebeplerinden biri bu, erkeklerin birçoğu bu saatte işyerinde oluyor. Eğer işte değilse de köyün kahvehanesinde ya da artık bir işi olmayan yaşlılarla birlikte caminin bahçesinde.
Bir traktör geçiyor sokaktan, gürültüsü yazara gelince yazar kafasını kaldırıp tekrar sokağa bakıyor. Traktörü ve üzerinde ki iki kişiyi görüyor, kadınlara bakarak ağır aksak geçiyor gözden kayboluyorlar.
Genç kız hala yüksek perdeden bir şeyler anlatıyor, çoğunlukla önemsiz şeyler. Havanın boğucu sıcağında bir sıcak rüzgâr esiyor, perde havalanıyor, rüzgârın sıcağı yazarın yüzüne vuruyor.
Dışarıda bir askeri araç duruyor, yazar birkaç askeri görebiliyor, kadınların etrafı bir anda kalabalıklaşıyor. Artık hemen hemen herkes ayakta, içlerinden sadece bir kadın hala yerde, başında birkaç kadın daha var, iki kolundan kavramış ellerini ovuyorlar.
Yazar bu manzarayı daha fazla seyretmiyor, dışarı çıkıp neler olduğunu da merak etmediğinden, gürültü patırtıya aldırmadan az arkasında ki koltuğa oturuyor. İçeri bir hışım genç kız giriyor, bir kolonya, bir sürahi su ve bir bardakla geri çıkıyor.
Şimdi evin etrafı daha kalabalık olmalı kesinlikle.
Yazarın dilinde hala Orhan Veli şiiri, yaşam ve yaşamın ortası ile sonu arasında düşünce üretimini bırakıyor, çünkü o an için artık yazar bir şey düşünmeye dair kendinde bir enerji göremiyor, hatta öyle ki, ayağa kalkıp kalabalığa dahi karışmak içinden gelmiyor.
Yazar şunu hatırlıyor; son bir beş lirası vardı babasının, onu da oğluna uzattı. Artık hiçbir şey kalmamıştı cebinde. Uzak yolculuklara çıkan bir otobüsün peronundaydılar, oğlanın şüphesiz cebindeki para çoktu. Amcası, annesi, dayısı, ablası kim bilir daha kimler cebine para koymuşu. Olsundu, son bir beş lirası vardı ve onu da ona verdi.
Adettendi, herkes bir şeyler sıkıştırıyordu cebine, fazla eksik, ne kadar olduğu önemli değil. Babası da daha önce verdiklerini yeterli görmemiş olacak ki son kalan beş lirasını da uzattı oğlana, almadı çocuk önce. Sonra sıkıştı cebinde bir yere para.
Gülmenin vaktiydi baba için aslında, aslan olarak gördüğü oğlu, annesinin aslan parçası gidiyordu uzağa.
Şimdi de geliyordu, üstelik bu geliş, olsa da cebine bir beş lira daha koyabilsem dedirten, aslan diyememenin ama Tanrının ve kaderin yüceliğinde bir geliş.
Gitmesi emredilmiş gelmesi ise lütfün ötesinde, bahşedilmişti.
Şimdi ne çok şey hatırlıyordu babası, doğduğu günü, erkek olmuştu, iki ablasından sonra bir erkek çocuğu olmuştu. İsmini hazırlamıştı bile, şimdi o küçük kırmızı bebeğe ismini vermeliydi. Büyütmeliydi onu.
Okula gidişi, hastalanışı…
Bitmez ki ayrıntılar.
Şimdi yazar hala odada, evin etrafında bir oraya bir buraya dönüp dolaşan kalabalığı seyrediyor.
Anneyi evin içine getirmişlerdi, salonda bir kanepeye yatırmışlar “oğlum” feryatlarına aldırmadan etrafında bekliyorlardı.
Az önce evin çevresinde dolaşan sessizlik şimdi belirli belirsiz bir gürültüye bırakmıştı yerini. Bir takım konuşmalar, çocuğun nasıl öldüğü üzerine birkaç paranoyak cümleden ibaretti, diğer konuşmalar ise daha çok şimdi ne yapılacağı üzerine yoğunlaşıyordu.
Evin kapısında iki asker nöbet tutuyordu.
Az önce de çocuğun babasını yazarın olduğu odaya getirmişler, kanepeye yatırmışlardı. Yazar uyuyan babayı ve açık kapıdan evin içinde bir oraya bir buraya dolaşanları seyrediyordu.
Yazar hiç kimseyi tanımadığı için kimin kim olduğunu kestirmekten çok, ölmüş gitmiş bir çocuğun, hayatı 20’nde bırakmış bir çocuğun cennetten kaptığı köşe üzerine masalları dinliyordu.
Bakakalırım giden geminin ardından…
Yazarın dilinde hala aynı şiir…
Yazar şöyle bir evi seyretmiş, öyküyü düşünmüş, yazar isteseymiş öyküyü genişletebilirmiş. İsterse çocuğun nasıl öldüğünü sorgulayarak, isterse babası ile ilişkisini kurgulayarak. İsterse ertesi gün ki cenaze törenine doğru… Vazgeçmiş, nasıl olsa bu öykü sürekli her gün genişletiliyormuş…
Yazara ihtiyaç yokmuş!
Çıkmış yazar evden, köye akşam çökerken çıkmış. Bir evlat cennetin en güzel köşesine, annesini, babasını, sevgilisini, kardeşlerini bırakıp giderken çıkmış. 20’nde bir gencin hayatın tamamını bitirdiği 10 yaşını ömrünün ortası yaptığı bir akşamüstü çıkmış…





Yüklə 0,58 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin