Avrupa biRLİĞİnde yargi ve temel haklar faslinin esaslari



Yüklə 115,72 Kb.
səhifə1/3
tarix29.10.2017
ölçüsü115,72 Kb.
#21059
  1   2   3



c:\documents and settings\sultan.salgam\desktop\sanem.bmp
AVRUPA BİRLİĞİNDE YARGI VE TEMEL HAKLAR FASLININ ESASLARI”

AVRUPA BİRLİĞİNDE YARGI VE TEMEL HAKLAR FASLININ ESASLARI

İkinci Dünya Savaşının ardından ilk adımları atılmaya başlanan Avrupa bütünleşmesi hareketi sıradan bir uluslararası bütünleşmenin sınırlarını aşan bir görünüm arz ettiği gibi, nihai hedefleri itibariyle de tarihte benzeri bulunmayan bir oluşumun meydana gelmekte olduğuna işaret etmektedir. Avrupa Birliği, üyesi olan devletler ve onların vatandaşları arasında tarihin ilk ve bugüne dek tek uluslarüstü bütünleşme denemesini oluşturmaktadır.


Avrupa bütünleşmesi hareketinin başarılı olmasının arkasında yatan iki temel neden vardır. Bunlardan ilki, güce dayalı bir bütünleşme modeli yerine rızaya ve özellikle de ortak bir hukuk düzeninin tesisine ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir modelin benimsenmiş olmasıdır. İkinci neden ise, Avrupa devletlerini ve onların vatandaşlarını, ekonomik alanda başlayıp diğer alanlara da yayılacak biçimde ortak menfaatler çerçevesinde, adım adım bir araya getirme yönteminin tercih edilmiş olmasıdır. Böylece ortak çıkarlara ve ortak değerlere sahip bir yapının üye devletler ve vatandaşları arasında gittikçe yakınlaşan bir birlik kurma idealine ulaşılmasının yolunu açabileceği öngörülmüştür.
Avrupa Birliği hareketini uluslararası örgütlenmelerden ayıran en önemli unsur, kendine özgü ve üye devletler ile vatandaşları üzerinde bağlayıcı bir hukuk düzenine sahip olmasıdır. Avrupa Birliği hukuku hem ulusal, hem de klasik anlamda uluslararası hukuktan esaslı biçimde farklılıklar arz eden, kendine özgü, uluslarüstü bir hukuk düzeni oluşturmaktadır.
Birliğe üye devletler, aralarında yaptıkları uluslararası antlaşmalar aracılığıyla egemen yetkilerinin, yani yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin bir bölümünü aralarında paylaşarak kullanmak üzere kurdukları bu yapıya transfer etmişlerdir. Bu transfer, hukuka dayalı olarak, devletlerin kendi iradeleriyle ve ortak çıkarların en iyi bu yöntemle gerçekleştirilebileceği düşüncesiyle meydana gelmiştir.
Avrupa Birliği ve organları da, bu yetkileri kullanarak, üye devletlerin ortak iradeleri ile belirledikleri alanlarda bu devletler ve onların vatandaşları üzerinde bağlayıcı hukuk kuralları oluşturmakta ve yine bu devletlerin de işbirliğiyle bu kuralları tüm üye devletlerde aynı anda, aynı şekilde ve aynı ölçüde bağlayıcı olacak biçimde uygulamaktadır.
Böylece, Birliğe üye devletler ve vatandaşları üzerinde eşit şekilde bağlayıcı, ortak bir hukuk düzeni oluşturularak, aralarındaki ortak çıkar, değer ve bağların geliştirilmesi ve güçlendirilmesi amaçlanmaktadır.
Tamamen kendine özgü ilke ve esaslar üzerine tesis edilmiş olan bu hukuk sistemine “uluslarüstü hukuk düzeni” adı verilmekte; dünyadaki tek örneğini de bugün için Avrupa Birliği oluşturmaktadır.
Avrupa Birliği, hukuka ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir yapıdır. Avrupa Birliği, üzerine kurulu olduğu değerler arasında hukukun üstünlüğü ilkesine açıkça yer vererek, ancak bu değerlere saygılı ülkelerin Birlik üyesi olabileceğini Kurucu Antlaşmalarında açıkça ilan etmiştir.1 Aynı şekilde insan haklarına saygı AB üyesi devletler ve aday ülkeler için olduğu kadar, üye devletlerin Birliğe devrettiği yetkileri kullanan AB kurumlarının eylem ve işlemlerinde de gözetilmesi gereken temel bir değerdir. Nitekim AB Antlaşmasının 2. maddesinde sayılan AB’nin temel değerleri arasında hem hukukun üstünlüğüne, hem de insan haklarına saygıya yer verilmektedir. Yine Birliğin üzerine inşa edildiği değerleri benimseyen ve bunları desteklemeyi taahhüt eden devletler AB Antlaşmasının 49. maddesi gereğince AB’ye üye olabilecektir.
Genişleme sürecinde aday ülkelerin karşılaması gereken minimum standartları ifade eden Kopenhag Siyasi Kriterleri içerisinde de hukukun üstünlüğüne atıfta bulunulmuş ayrıca aday ülkelerin demokrasi, insan hakları ve azınlık haklarını koruyan ve saygı gösteren bir yapıya sahip olması gerekliliğinin altı çizilmiştir. Kopenhag Siyasi Kriterleri şu şekilde formüle edilmiştir:

Üyelik için aday ülke; demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarının ve azınlıkların korunmasını ve saygı görmesini güvence altına alan kurumların istikrarını sağlamış olmalıdır.”


Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi evrensel değerler şüphesiz ki, kağıt üzerinde neredeyse tüm devletler tarafından benimsenen, fakat içlerinin her devlet tarafından farklı şekilde doldurulduğu kavramlardır. Avrupa Birliği üyeliği yoluna koyulan tüm ülkeler bu kavramların ne anlam ifade ettiğini ve ne şekilde hayata geçirileceğini yeniden düşünerek gözden geçirmek ve Avrupa Birliği ülkelerinin standartlarına ulaşmak adına bir reform süreci başlatmak ihtiyacında olmuşlardır.
Yargının bağımsız, tarafsız, etkili ve verimli işleyişi ve temel hak ve özgürlüklerin gerektiği gibi tanınması ve korunmasına dair bir mekanizmanın kurumsallaşması bu itibarla aday bir ülkenin AB’ye üyeliği için karşılaması gereken siyasi kriterlerin ayrılmaz parçaları olarak değerlendirilmektedir.
AB hukuku kurallarını uygulamanın büyük ölçüde ulusal idarelerin ve ulusal mahkemelerin görev ve yetkisine girmesi, üye devletlerin ulusal mahkemelerinin Birlik hukuk kurallarının tüm üye devletlerde aynı anda, aynı şekilde ve aynı ölçüde bağlayıcı biçimde uygulanabilmesine imkan sağlayacak bir yargısal kapasite artışına ihtiyaç göstermesi sonucunu doğurmaktadır. Üye devletlerin hukukun üstünlüğüne bağlı ülkeler olarak bağımsız, tarafsız, etkili ve verimli işleyen bir yargı mekanizmasına sahip olmaları AB üyeliğinin gerçekleşmesi bakımından olduğu kadar, üyeliğin ardından tüm Birliğin işleyişinin sağlıklı biçimde gerçekleşmeye devam edebilmesi bakımından da önem arz etmektedir. Bunun nedeni, gerek siyasi kriterlerle gerekse de AB müktesebatı ile ilgili alanlarda uyum sağlanan hukuk kurallarını uygulamanın ulusal yargı organlarının yetki ve sorumluluğunda olmasıdır.
Temel hak ve özgürlüklere saygı da Avrupa Birliği’nin benimsediği Antlaşma metinlerinde yer bulan bir temel değer ve bu itibarla bir aday ülkenin AB üyeliği için belirleyici unsur niteliğindedir. Özellikle Lizbon Antlaşmasının 2009 yılında yürürlüğe girmesi ile hukuken bağlayıcılık kazanan AB Temel Haklar Şartında düzenlenen ve bunun yanı sıra Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinden ve üye devletlerin ortak anayasal geleneklerinden kaynaklanan temel haklara, özgürlüklere ve ilkelere saygı bu kapsamda değerlendirilmektedir.
Konunun önemine binaen 2005 sonrası genişleme sürecinde Avrupa Birliği her iki konuya özgülenmiş ayrı bir müktesebat başlığı oluşturulmasının gereğini görmüş ve aday ülkelerin AB üyeliği bakımından uyum sağlaması gereken AB müktesebat alanlarının arasına “yargı ve temel haklar” da eklenmiştir. Bugün için Avrupa Birliği katılım müzakerelerinde aday ülkenin üstlenmesi gereken Birlik müktesebatının yer aldığı fasıllar içinde 23 numaralı faslı “Yargı ve Temel Haklar” oluşturmaktadır. Bunun temel nedeni fasıl içinde yer alan hususların aday ülkeler tarafından yerine getirilmesini sağlamak üzere müktesebat uyumunun ve idari ve adli kapasite artışının ne ölçüde gerekli olduğunun genişleme süreci içinde zamanla daha iyi anlaşılması ve bu alanda Birlik müktesebatının giderek daha somut hal almış olmasıdır. Ayrıca yukarıda ifade edildiği üzere, yargı ve temel haklar konuları AB’nin üyelik kriterleri olan Kopenhag kriterlerinin “siyasi kriterler” bölümü ile de yakından ilişkilidir.
Bu çerçevede özellikle siyasi kriterler bağlamında bir ölçüde de “yargı” ve “temel haklar” alanlarında AB’nin yazılı mevzuatı sınırlı bir nitelik arz ettiğinden siyasi kriterleri oluşturan norm ve standartlar ile 23. Faslın içeriğinin belirlenmesinde Avrupa Konseyi, AGİT, Birleşmiş Milletler gibi farklı örgüt ve kuruluşların çalışma, faaliyet ve belgeleri ile özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Sistemi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı önemli işlev görmektedir.
Bu çerçevede bu çalışmada öncelikle Avrupa Birliği hukuk düzeni ile üye devletlerin hukuk düzenleri arasındaki ilişkilerin niteliği ışığında ulusal mahkemelerin rolü ve temel haklar konusunun AB hukukunda ele alınışının gelişimi ve önemi incelenecektir.
Bunun ardından Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin ve müzakere sürecinin kısa bir tarihçesine yer verilecek ve bu bağlamda üyelik müzakerelerinin 23. Faslını oluşturan “Yargı ve Temel Haklar” konusunda ve konu ile ilgili olduğu ölçüde genel olarak siyasi kriterler alanında Ülkemizde kaydedilen aşama ortaya konacaktır.

AB HUKUK DÜZENİ İLE AB ÜYESİ ÜLKELERİN ULUSAL HUKUK DÜZENLERİNİN İLİŞKİSİ VE ULUSAL MAHKEMELERİN ROLÜ

Genel Olarak

AB hukuku-ulusal hukuk ilişkilerinin iki farklı yönü bulunmaktadır. Öncelikle, bu iki hukuk düzeni, Avrupa bütünleşmesinin hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla işbirliği ilişkisi içindedir. Böylece, ulusal yasama, yürütme ve yargı organları ve ulusal hukuk düzeninde geçerli olan kural ve usuller, AB hukuk düzeninin amaç ve görevlerini gerçekleştirmesinde Avrupa Birliğine yardımcı olmaktadır. AB hukukunda başvurulan bazı kavramların içinin doldurulmasında, ya da bazı kural, kavram ve kurumların ithalinde AB hukuku sık sık ulusal hukukun işbirliğine başvurmaktadır. AB hukukunun üye devlet hukuk sistemlerinde idari ve yargısal anlamda uygulanması bu işbirliğinin en önemli örneğini oluşturmaktadır. Bu çerçevede, özellikle üye devletlerin ulusal yargı organları, kurucu antlaşmalar ve Adalet Divanı içtihadı tarafından AB hukukunun uygulanmasından sorumlu olan ve bu bağlamda ortaya çıkan AB hukuku ihtilaflarını karara bağlamak konusunda genel yetkiye sahip bulunan “AB yargı organları ya da mahkemeleri” olarak tayin edilmişlerdir.

Diğer taraftan, AB hukuk sistemi ile ulusal hukuk sistemleri aynı zamanda potansiyel bir ihtilaf ilişkisi içinde de bulunmaktadır. Bunun nedeni, bu iki farklı hukuk sisteminin aynı hukuki alanda, yani üye devletlerin ülkesel egemenlik alanlarında uygulanacak ve icra edilecek olmasıdır. Bu iki farklı kurallar sistemi, birbiriyle, federal devletlerde olduğu gibi, basit anlamda bir hiyerarşik ilişki içinde bulunmamaktadır. Bu iki farklı hukuk sistemi, aynı egemenlik alanında birlikte ve yan yana varlıklarını sürdürmektedir.

Aynı hukuki alanda, aynı anda, iki farklı hukuk sisteminin geçerli olmasından kaynaklanan sorunların çözümü için, tutarlı ve kapsamlı bir ihtilaf ilke ve kuralları bütününe ihtiyaç duyulacağı açıktır. Ancak, kurucu antlaşmalar bu konuda bir hüküm içermemekte olup, AB hukuku ile ulusal hukuk ilişkilerini düzenleyecek temel ve genel ilkelere yer vermemektedir. Benzer şekilde, üye devletlerin hukuk sistemlerinde hâkim olan anayasal ilkelerin de bu sorunların çözümü için uygun ve yeterli cevaplar içerdiği ileri sürülemez.

Dolayısıyla, bu soruna çözüm bulmak Adalet Divanına kalmış, Divan da bu çerçevede geliştirdiği, AB hukukunun tüm üye devletlerde aynı şekilde uygulanması, önceliği, doğrudan ve dolaylı etkisi, etkili uygulanması ve üye devletlerin AB hukuku ihlâllerinden kaynaklanan tazminat sorumluluğu gibi ilkeler ile AB hukuku-ulusal hukuk ilişkilerini düzenlemek yolunu seçmiştir.

Divanın AB hukuku ile ulusal hukuk düzenleri arasında çıkabilecek ihtilafları çözmek üzere geliştirdiği 6 ihtilaf ilkesi şunlardır:



        1. AB hukukunun birliği

        2. AB hukukunun genelliği

        3. AB hukukunun özerkliği

        4. AB hukukunun doğrudan uygulanması

        5. AB hukukunun doğrudan etkisi

        6. AB hukukunun önceliği

Divan, AB hukuku ile ulusal hukuk düzenleri arasındaki çatışmayı çözüme bağlama yönündeki bu görevi yerine getirirken, AB hukukunun gerektiği gibi ve etkili uygulanma ihtiyacını karşılayacak çözüm yolları bulmaya özen göstermiş ve bu çerçevede kurucu antlaşmaların özü ve amacı ile AB Antlaşması madde 4(3)’te (eski AT Antlaşması 10. maddesi) yer alan üye devletlerin sadakat yükümlülüğü (yeni ifade ile dürüst işbirliği ilkesi) ve AB hukuk düzeninin gerekleri ve yararlı etkisi (effet utile) temellerine dayanmıştır.

Söz konusu ilkelere göre, AB hukuku tüm üye devletlerde aynı anda, aynı şekilde uygulanması ve aynı anlamı ifade etmesi gereken bir hukuk düzenidir. AB hukuku geneldir, herkesi bağlar. AB hukuku özerktir; AB hukuku kaynakları ve tasarrufları ulusal makamlar tarafından tek taraflı bir tasarrufla değiştirilemez, ortadan kaldırılamaz ya da yargı organlarınca hukuka uygunluk denetimine tabi tutularak iptal edilemez. AB hukuku ancak kendi organları tarafından değiştirilebilir, ortadan kaldırılabilir ya da hukuka uygunluk denetimi sonucu iptal edilebilir.

AB hukukunun bazı hükümleri –tüzükler- üye devletlerin hukuk düzenlerinde kendiliğinden ve kendi karakterleri ile uygulanır, hüküm ve sonuç doğururlar; dolayısıyla iç hukuka bir ulusal aktarma/transpozisyon işlemi ile geçirilmeleri gerekmez.

Bundan başka, doğrudan etki ilkesi uyarınca, AB hukukunun yeterince açık ve şartsız hükümlerinin ve bu hükümler tarafından bireylere tanınan hakların, ilgili bireyler tarafından ulusal mahkemelerde ileri sürülebilmesi ve söz konusu doğrudan etkili AB hükümlerinin kendilerine aykırı ulusal hukuk düzenlemelerini yürürlüğe girdikleri andan itibaren kendiliğinden uygulanamaz kılmaları; dolayısıyla üye devlet hukukundan önce uygulanmaları gerekecektir. Aynı şekilde, AB hukukunun doğrudan etkili olmayan hükümleri de AB hukukunu uygulama amacıyla ve AB düzenlemesinden önce veya sonra çıkarılmış olduğuna bakılmaksızın, iç hukuk düzenlemelerinin yorumunda ulusal mahkemeler tarafından dikkate alınacaktır. Bundan başka, üye devletlerin AB hukukundan kaynaklanan yükümlülüklerini ihlâl etmeleri durumunda, söz konusu ihlâl sonucu zarara uğrayan bireylerin ulusal mahkemeler önünde bu zararlarının tazminini talep edebilmeleri de mümkün kılınmaktadır. Diğer yandan, AB hukukunun yargı organları tarafından icrası ve bu hukuktan kaynaklanan bireysel hakların korunması esnasında başvurulacak iç hukukta geçerli hukuki usul ve yaptırımlar da tam olarak etkili, ayrımcılık içermeyen ve caydırıcı nitelik taşımak durumundadır.

Tüm bu ilkelerin öngörülmesindeki amaç, AB hukuk düzeninin temel hedefini gerçekleştirmektir. Bu temel hedef ise, AB hukukunun üye devletlerin ulusal hukuk sistemlerinde aynı ve etkili biçimde uygulanmasını temin etmektir.

Ön Karar Davası (Avrupa Birliği’nin İşleyişine Dair Ant. md. 267)

ABAD’ın koruyuculuğunu yaptığı Avrupa Birliği hukuk düzeni ile üye devletlerin hukuk düzenleri aynı anda ve aynı yerde, yani aynı coğrafi alanda uygulanmaktadır. Antlaşmalar ile ABAD’ın münhasır yetkisine bırakılmış alanların dışındaki alanlarda yargı yetkisini kullanan merci, üye devletlerin ulusal mahkemeleridir. Bununla birlikte, ABAD tarafından belirlenmiş ve her iki hukuk düzeninin birbirine uyumunu sağlamaya yönelik oluşturulmuş çatışma ilkeleri de mevcuttur.

Üye devletlerin hukuk düzenlerinin; Avrupa Birliği hukuk düzenine uygun olarak işletilmesi ve korunması gerekmektedir. Bunun için de; ABAD’ın münhasır yetkisine girmeyen konularda yetkili olan ulusal mahkemelerin; Birlik müktesebatının üye devletlerde etkili ve yeknesak uygulanmasını ve tüm üye devletlerde aynı şekilde yorumlanmasını temin etme görevi bulunmaktadır.

Bu kapsamda Avrupa Birliği’nin İşleyişine Dair Antlaşma’nın 267. maddesi ile ulusal mahkemelere resen veya davanın taraflarının istemi üzerine; önlerindeki uyuşmazlığın çözümünün Avrupa Birliği tasarruflarının geçerliliğine ve yorumuna ilişkin bir hususun çözümlenmesine bağlı olduğu durumlarda; ABAD’a başvurarak Birlik hukukunun belli noktalarının yorumunun açıklığa kavuşturulmasını isteme imkanı tanınmıştır (Ulusal mahkemenin takdir yetkisinde bulunan bu başvuru türü; sadece bu ulusal mahkemenin kararlarına karşı yargı yolu kapalı ise zorunlu hale gelecektir). ABAD’ın; Antlaşmalar’ın yorumunda, Avrupa Birliği kurum, organ, ofis ve ajanslarının tasarruflarının geçerliliği ve yorumu konusunda münhasır yetkisi bulunmaktadır.

Her ne kadar ulusal mahkeme ABAD’a ön karar başvurusunda bulunulmasını uyuşmazlığın çözümü için gerekli görmekte ise de; uyuşmazlık hakkında nihai kararı yine ulusal mahkeme verecektir. Bu bağlamda ulusal mahkemenin önündeki uyuşmazlığı, ABAD tarafından verilen ön karara uygun olarak çözme yükümlülüğü bulunmaktadır. Görüleceği üzere ABAD tarafından verilen ön karar, görüş niteliğinden ziyade karar veya gerekçeli emir niteliği taşımaktadır. Buna ek olarak; ABAD’ın vermiş olduğu cevap genel etkiye sahip olup, aynı uyuşmazlığın önlerine geldiği diğer ulusal mahkemeleri de bağlayacaktır. Ancak yine de farklı ulusal mahkemelerce aynı tasarrufun geçerliliği başka hukuki gerekçelerle ön karar başvurusuna konu edilebilmekte ve aynı tasarrufun yorumu yeniden istenebilmektedir.

AB Hukuk Düzeninin Ayırt Edici Nitelik ve Unsurları

AB Hukukunun Anayasal Niteliği

Avrupa Birliğinin kuruluşu ile Avrupa Birliği hukuku adı verilen ve uluslarüstü özellik ve nitelikler gösteren yeni bir hukuk sistemi doğmuştur. Her ne kadar, uluslararası hukuka dayanılarak oluşturulmuş bulunmakta ve üye devletlerin ulusal hukuklarından bazı unsurları bünyesinde barındırmakta ise de, bu yeni hukuk sistemi, her iki hukuk düzeninden de esaslı biçimde farklı özellikler göstermektedir.

AB hukuk düzenini geleneksel uluslararası hukuktan ayıran iki temel ve özgün unsur;


  • ilgili ulusal organlardan kendilerine geçen devlet yetkilerine benzer yetkileri kullanmak üzere kurulan bağımsız ve özerk yasama, yürütme ve yargı organlarının varlığı ve;

  • bireylerin, üye devletlerle birlikte bu yeni hukuk düzeninin süjeleri konumuna yükseltilmesidir.

Bu iki temel unsur aynı zamanda, AB antlaşmalarının anayasal niteliğine de işaret etmektedir. Doktrinde pek çok yazar tarafından da belirtildiği üzere, bugün artık AB antlaşmaları, uluslararası hukukun öngördüğü yazılı metinler olmanın çok ötesine geçerek, Avrupa bütünleşmesi sürecinin temel kurucu belgeleri olarak anayasal bir nitelik kazanmış kabul edilmektedir.

AB antlaşmalarının ve genel olarak AB hukuk düzeninin anayasal nitelik kazanmasından kasıt, sadece egemen devletleri bağlayan bir dizi hukuki antlaşmadan, ister kamu, ister özel nitelikli olsun, AB sınırları dahilindeki tüm bireylere hak ve borçlar öngörebilen dikey olarak bütünleşmiş bir hukuki düzene doğru yaşanan değişim sürecidir. Bu süreçte, AB tasarrufları iç hukuka geçirilerek, üye devletlerin yürütme ve yargı organları tarafından ulusal hukuk kuralları gibi uygulanır hale gelmiştir. Bu süreç, kurucu antlaşmalarda öngörülmemiştir ve yargısal iradenin bir sonucudur.

Nitekim, AB hukuk düzeni, üye devletler üzerinde, kendi anayasalarından bağımsız olarak bağlayıcı etkiler doğurmaktadır. Bunun nedeni, kurucu antlaşmaların ve AB hukukunun genel ilkelerinin bireyler ve kurumlar üzerinde, uluslararası hukukun bir parçası olarak değil, büyük ölçüde kendine yeterli yeni bir hukuk düzeninin kurucu metinleri olarak bağlayıcı etki doğurmasıdır. Yukarıda da işaret edildiği üzere, bu dönüşüm, politik müzakerelerin sonucu olarak değil, tamamen kurucu antlaşmaların Divan tarafından zaman içinde aşamalı ve dikkatli biçimde yeniden yorumlanması ve değerlendirilmesi ile gerçekleşmiştir. Bu devrimsel değişimin anahtarı ise, antlaşmaların en üst hukuk kaynağı olarak kabul edilmesi, bir çeşit “Avrupa Anayasası” olarak benimsenmesidir. Bu gelişme, Birliğin kendi temel hukuk kaynağına, ya da diğer bir ifade ile anayasasına ve böylece kendi normlar hiyerarşisine sahip olmasına; bu sayede de kendine özgü, bağımsız, yeni bir hukuk düzeni kurmasına imkân vermiştir.

AB antlaşmalarının anayasal niteliği, söz konusu antlaşmanın AB kurumlarının, bir yandan, birbirleriyle, öte yandan ise, üye devletler ve onların yetkili makamları ile ilişkilerini ve yetki alanlarını düzenleyen temel ve hiyerarşik açıdan en tepedeki normlar bütünü olmasını ifade ederken; aynı zamanda da diğer tüm AB mevzuatının kendisine uygun olması gerektiğini belirtmektedir. Ancak, bunun da ötesinde kurucu antlaşmanın anayasal niteliği, üye devlet vatandaşlarını bu yeni hukuk düzeninin süjeleri konumuna getirmesi ve onlara hem AB kurumlarına, hem üye devletlere, hem de diğer bireylere karşı ileri sürebilecekleri hak ve yükümlülükler öngörmesinde ortaya çıkmaktadır.

Bu yeni hukuk düzeninin, uluslararası antlaşmalar aracılığıyla kurulmuş olmasına ve bu nedenle de antlaşmaya taraf devletler arasında karşılıklı hak ve yükümlülükler öngörmesine karşılık, söz konusu devletler arasında geleneksel bir işbirliği ilişkisi tesis etmenin ötesinde unsur ve amaçlar taşıdığı Adalet Divanının Van Gend en Loos kararında açık ve kesin bir biçimde ortaya konmaktadır.

Divanın söz konusu kararı uyarınca “...AB, üye devletlerin kendisi yararına belli alanlarla sınırlı da olsa, egemen yetkilerini sınırladıkları ve süjeleri sadece üye devletlerden değil, aynı zamanda onların vatandaşlarından da oluşan [...] yeni bir hukuk düzeni teşkil etmektedir. Dolayısıyla, AB hukuku, üye devletlerin kanunlarından bağımsız olarak bireylere sadece yükümlülük öngörmekle kalmaz, aynı zamanda, onlara hukuki statülerinin bir parçası haline gelen haklar da tanır. Söz konusu haklar ise, sadece Antlaşma tarafından açıkça öngörülen hallerde değil, aynı zamanda Antlaşmanın üye devletler ve AB kurumlarının yanı sıra, bireyler için açıkça belirlenmiş yükümlülükler öngörmesi halinde de doğar.”

Adalet Divanının bu son derece önemli kararının, bireyleri, bu yeni hukuk düzeni çerçevesinde merkezî bir role getirmeyi amaçladığı açıktır. Peki, AB hukuk düzeninin bireylere diğer uluslararası bütünleşme denemelerinin çok ötesine giden bir biçimde hukuk süjeliği ve bu suretle hak ve borçlara sahip olma yetkisi tanımasının altında yatan gerçek neden nedir? Bu sorunun cevabını bulabilmek için önce AB hukuk düzeninin bir başka önemli niteliğine işaret etmek gerekir ki, bu nitelik de, AB hukukunun genel olarak ve büyük ölçüde üye devletler tarafından, bir başka ifade ile, dolaylı olarak icra edilen bir hukuk düzeni oluşturmasıdır.

AB Hukukunun Uygulanmasındaki Ayırt Edici Özellikler: Doğrudan ve Dolaylı Uygulama

Bir hukuk düzeninin kurucu unsurları olarak nitelenebilecek olan kural koyma yetkisine sahip bağımsız organlar ve bu organların koyduğu kurallar bütününün Avrupa Birliği hukuk düzeni için de mevcut olmasına karşılık, hukuk düzeninin etkililik unsurları olarak nitelenebilecek olan uygulama ve icra makamları açısından, bu yeni hukuk düzeninin gerekli mekanizmalara sahip olmadığını görmekteyiz.

Bu açıdan bakıldığında, idari veya adli anlamda uygulama makamlarına tam anlamıyla sahip olmayan Avrupa Birliğinde, söz konusu eksikliğin, üye devletlerin yetkili makamlarının işbirliği ile kapatıldığını ve AB hukukunun kendi ülkelerinde uygulanmasından üye devletlerin sorumlu olduklarını gözlemlemekteyiz.

Genel olarak bakıldığında, AB hukukunun uygulanmasında başvurulan mekanizma, doğrudan icra sistemi ve dolaylı icra sistemi şeklinde ikili bir görünüm arz etmektedir. Örneğin, rekabet hukuku alanında ihlâllerin soruşturulması ve cezalandırılması büyük ölçüde AB kurumlarının yetkisine girmektedir. Bununla birlikte, çok geniş bir alanda AB hukukunun üye devletlerin hukuk düzenlerinde icrası, üye devletlerin kendisine düşmektedir. Bu yükümlülük, dayanağını, genel olarak üye devletlerin AB hukuk düzeninden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmek için her türlü tedbiri alma taahhütlerini düzenleyen, AB Antlaşmasının 4(3). maddesinde bulmaktadır. Dolaylı icra sisteminde, AB hukukunun kendi hukuk düzenlerinde ne şekilde icra edileceğine karar vermek, üye devletlerin takdir yetkisi içindedir.

Nitekim, AB hukukunun uygulanmasında üye devletlerin oynadığı önemli rol nedeniyle başlangıçtan itibaren AB hukukunda bu hukuk düzeninden kaynaklanan hakların ulusal hukuk düzeninin prosedür ve yaptırımları ile uygulanması şeklinde ortaya çıkan iki başlılığa rastlandığından söz edilebilir.

Yeni ve henüz gelişmekte olan bir hukuk düzeni olması itibariyle AB hukukunun idari ve adli anlamda uygulanması ile ilgili mekanizmalarının ve yaptırımlar sisteminin yeterince gelişmemiş olması anlaşılabilir ise de, bir yandan pazar bütünleşmesini, öte yandan ise, çok daha iddialı ve nihaî bir hedef olarak görülebilecek olan siyasi bütünleşmeyi gerçekleştirebilmek açısından, AB hukukunun tüm üye devletlerde aynı biçimde, aynı anlama gelecek şekilde ve etkili uygulanmasının temininin de zorunlu olduğu açıktır.

AB hukukunun uygulanması, genelde, üye devletler ile AB makamları arasında paylaşılan bir sorumluluk alanında gerçekleşir. Bu nedenle, AB hukukunun gerektiği gibi ve etkili uygulanması, üye devletlerin bu çerçevede gereken bağlılık ve sadakati her zaman aynı şekilde göstermemeleri nedeniyle, mümkün olmayabilmektedir. Özellikle, AB hukukunu gerektiği gibi uygulamanın kendi ulusal menfaatleri ile bağdaşmadığını düşündükleri durumlarda üye devletler, AB hukukundan kaynaklanan icra yükümlülüklerini ihlâl edebilmektedir.

AB hukukunun dolaylı biçimde uygulanması nedeniyle karşılaşılan bir başka sorun ise, üye devletler arasında, AB hukukunun uygulanmasında rastlanan farklılıklardır. Uygulama açısından gereken iradenin farklı derecelerde oluşmasından idari ve adli mekanizmaların farklı yapılanmasına, gelenek ve uygulama farklılıklarından bu amaca yönelik kaynakların farklılığına dek pek çok faktör, söz konusu farklı uygulamanın nedeni olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenlerle, AB’de önemli bir uygulama boşluğu olduğundan söz edilebilir. Bu durum ise, sadece bütünleşme sürecine zarar vermekle kalmamakta, AB vatandaşlarının gözünde Birliğin meşruiyet ve inandırıcılığını da zedeleyebilmektedir.

AB hukukunun uygulanması, yukarıda görüldüğü üzere, temel olarak üye devlet makamlarına ait bir konu olduğundan, söz konusu hukuktan kaynaklanan hakları ihlâl edilen bireylerin de, bu alandaki itiraz ve taleplerini aynı ulusal makamlara iletmeleri ve bu çerçevede bir hukuk yoluna başvurmaları gerekmektedir.

Üye devletlerin idari ve adli mekanizmaları çerçevesinde uygulanması gereken AB hukukunun, bütünleşme amacına gerektiği gibi hizmet edebilmesi açısından temel ihtiyaç ise, bir yandan söz konusu hukuk düzeninin üye devletlerin ulusal sistemlerinde ve vatandaşları üzerinde doğrudan etki ve bağlayıcılık kazanmasını temin etmek, öte yandan üye devletlerin AB hukukundan kaynaklanan yükümlülüklerini ihlâl etmelerinin önüne geçebilecek etkili bir mekanizma öngörebilmektir. Gerçekten de, üye devletlerin karşılıklı güven ve sadakat esası üzerine kurdukları bu bütünleşme hareketinin varlığı ve devamı, her bir üye devletin, diğerlerinin de AB hukukundan kaynaklanan yükümlülüklerine tam olarak ve gerektiği gibi uyduğuna dair duyduğu güvene ve inanca dayanmaktadır.

Bu çerçevede, antlaşmalar, üye devletlerin antlaşmalardan kaynaklanan yükümlülüklerine uyup uymadıklarını denetlemek üzere aşağıda ele alınacak bazı mekanizmalar öngörmüş ise de bunların yeterli olduğunu ileri sürmek zordur. Bundan başka, üye devletlerin hukuk düzenlerinde AB hukuku kurallarının ne şekilde etki göstereceği, kendileri ile çatışan bir ulusal hukuk normu karşısındaki konum ve etkileri gibi konular da, kurucu antlaşmalarda düzenlenmemiş bulunmaktadır. Dolayısıyla, AB hukukunun yazılı metinleri, AB hukuku ile ulusal hukuk arasında çıkabilecek bir ihtilafın ne şekilde çözüleceğine dair ihtilaf ilkelerini içermemektedir.



Yüklə 115,72 Kb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə