Dijital Ekonomi veya Endüstri 0 mı?: Tüketicinin Üretici olarak Emek Gücüne Dönüşmesi Olgusu



Yüklə 233,34 Kb.
səhifə1/4
tarix01.11.2017
ölçüsü233,34 Kb.
#25813
  1   2   3   4

Dijital Ekonomi veya Endüstri 4.0 mı?:

Tüketicinin Üretici olarak Emek Gücüne Dönüşmesi Olgusu*
*Bu panelde sunulan eserler ‘İktisat ve Toplum’ dergisinin 71.sayısında yayınlanmıştır.
Prof. Dr. Mutlu Binark1
1 Hacettepe Üniversitesi, İletişim Fakültesi

mbinark@gmail.com,


Özet: Günümüzde gitgide daha yoğun olarak enformasyon, veri, ve özellikle büyük veri odaklı üretimin merkeze taşındığı, kapitalist ekonomik yapıda, enformasyon teknolojilerini ve bilişimi odağa alan üretim güçlerinin ve ilişkilerinin nasıl dönüştüğünü irdelemek hiç kuşkusuz gerekli. Enformasyonel ve bilişsel kapitalizmde veri, üretim sürecinde  temel üretim girdi ve birikim rejiminin asli unsuru haline gelirken, üstelik bu verilerin de gönüllü bir şekilde kullanıcılar tarafından üretildiğini görüyoruz. Özellikle gündelik yaşantımızın ayrılmaz bir parçası haline gelen sosyal medya ortamları, bedenimiz üzerinde bioiktidarın üretilmesine yol açan çeşitli sağlık aygıtları, verilerimizi süreki işleyen ve entegre eden veri tabanları ile “veri ikizlerimizi” (Binark ve Altıntaş, 2016) üretmekte ve yeniden üretmekteyiz.  Bu panelde “dijital ekonomi mi veya endüstri 4.0 mı” sorusunu sorarken, panel tartışması kaçınılmaz olarak gayrı maddi emek gücünün üretim rejiminin asli unsurunu oluşturması üzerine büküldü.
Anahtar Sözcükler: Dijital ekonomi, Endüstri 4.0, İzleyici/tüketici/kullanıcı, Dijital emek
Abstract: Today, it is undoubtedly necessary to study the transformation forces of production and relations in the capitalist economic structure, which is increasingly concentrated especially in information and big data driven production. In informational and cognitive capitalism, we see that, data is becoming the essential component of the input and accumulation regime of the production process, furthermore, we see that these data are produced voluntarily by the users. We produce and reproduce our "data twins " with in the social media environments, which have become an integral part of our daily lives in particular, with various health devices that lead to produce biopower on our bodies and databases that process and integrate our data. While asking the question "digital economy or industry 4.0" in this panel, the panel discussion was inevitably twisted on the fact that the non-material labour power’s becoming the essential element of the production regime.


Manuel Castells’in “ağ toplumunda değeri ne oluşturur? Üretim sistemini harekete geçiren nedir? ” sorusuna (2016, s. 61) verdiği yanıt, “Değer, toplumun baskın kurumları neye karar veriyorsa odur. Bu nedenle dünyayı küresel kapitalizm şekillendiriyorsa, küresel finans piyasalarında küresel finans piyasalarında finans varlıklarının değerlendirmesiyle sermaye birikimi üstün değerse, her durumda bu değer olacaktır” (s.61) şeklindedir. Castells, bu yanıtından hareketle değerin tanımının ve değerin yaratılmasının bir iktidar sorunu olduğunu ifade eder. Bu panelde, enformasyonel ve bilişsel kapitalizme değerin, “veri” temelli yaratıldığı ve verilerin üretiminin tüketicinin gönüllü üretici konumuna everilmesi ile yaratıldığı tartışması üç farklı yazı da serimlenmektedir. Ergin Bulut’un zihin açıcı ve düşündürücü yazısı “Beğeniyorum Öyleyse Varım: Sosyal Medyada İçerik Üretimi, Yabancılaşma ve Sömürü”, veri temelli birikim rejiminde sömürü ve yabancılaşma kavramlarının nasıl işe koşulması gerektiğini kuramsal olarak tartışmakta. Bulut’un Mark Andrejevic’i (2012) izleyerek, “veri gölgesi” kavramını ve veri gölgemizin gündelik yaşantımızda siyasal, ekonomik, toplumsal ve tarihsel olarak bizi nasıl konumlandırdığına ve sınıflandırdığına ilişkin vurgusu üzerinde daha dikkatle düşünmemiz gerekli. Keza Bulut’un Marksist feminist Kylie Jarett’in duyguların kendisinin değil, ama algoritmik hale sokulmuş ifadelenişinin sömürü düzeninin ve birikim rejiminin unsuru hale gelmesi şeklindeki dijital ekonomi ve kullanıcının gönüllü emeğin tartışması katkısını da çalışmasına taşıması da gayrı maddi emek-sömürü-yabancılaşma ve haz olgularını tartışmak için yeni bir patika açmakta. Seçil Toros’un “Reklam İletişiminde Dönüşümler: Çevrimiçi Reklam ve Tüketiciler” başlıklı çalışması da reklam endüstrisinde web sayfaları ziyaretçilerinin kullanım alışkanlıklarının çevrimiçi reklam için nasıl değer kazandırıldığını ve yine tüketicinin sosyal medya ortamlarında yaptığı her paylaşımın “değer”e nasıl dönüştüğünü “üre-tüketici” kavramı temelinde ele almakta. Özellikle reklam endüstrisinin dönüşümüne ilişkin kavramsal izleği bu yazıda sürmek mümkün. Geleneksel ve yeni medya endüstrilerinin yöndeşmesi, halkla ilişkiler ve reklamcılığın iç içe girmesi, üretilen içeriklerin kolayca manipüle edilmesi olguları Toros’un yazısında da belirttiği gibi, içerik üzerinde etik kaygıları, tüketici/yurttaş haklarının ve azami toplumsal faydanın merkeze nasıl alınacağı vb. sorularını gündeme getirmektedir. Recep Ünal’ın Türkiye’den haber endüstrisine ilişkin değişimi zengin örneklerle sunduğu “Haber Merkezlerinin Yeni Medya İle Dönüşümüne ‘Emek’ Verenler” adlı çalışması da, önce içeriden bir baışla endüstrideki dönüşü gözler önüne sermekte. Özellikle Türkiye’de medya endüstrisinde siyasal ve ekonomik tasfiye süreci sonucu “mecrasız” kalan gazetecilerin de yeni medya ortamları dolayımı ile yayıncılığa geri dönmeleri olgusu da bu yazıda örneklendirilmekte. Bu örnekler de yazıyı oldukça ilginç kılmakta. Yeni medya ortamlarının haber endüstrisi üzerindeki etkileri, bir yandan haber profesyonellerinin 7/24 esnek çalışma, kullanıcı türevli içeriklerden beslenme, yeni dijital beceriler gibi sıralanabilirken, öte yandan da endüstrinin verili ve kurumsallaşmış iktidar yapıları dışında öteki haber pratiklerine de olanak tanıyarak ifade ve bilgiye erişim özgürlüğünü de bir zemin sağlamakta. Ünal’ın yazısında detaylı bir şekilde üretim pratikleri açıklanan Ruşen Çakır ve Ünsan Ünlü’nün Periscope ve TouTube üzerinden yaptıkları haber programları ve içerik üretimleri buna en en iyi örnek teşkil etmektedir. Ancak yeni medya ortamlarında yurttaşın ya da kullanıcının içerik üretimin de şu sabit sorular karşımıza çıkmaktadır: Değeri üreten kimdir? Verinin sahibi ve mülkiyeti kimdedir? Verinin değer kazanması kime/kimlere nasıl hizmet etmektedir? İzleyici/tüketici/kullanıcının “dijital emeği” nasıl bir emektir? İçerik üretme ve paylaşma hazzı ile bu içeriklerden değerin yaratılması arasında bir makas var mıdır? “Dijital Ekonomi veya Endüstri 4.0 mı?:Tüketicinin Üretici olarak Emek Gücüne Dönüşmesi Olgusu” başlıklı bu panelde yer alan Bulut, Toros ve Ünal’ın çalışmaları, yukarıdaki bu sorular üzerinde kuramsal, kavramsal düşünme olanağı sağladığı için değerli. Enformasyonel ve bilişsel kapitalizmde hakim iktidar yapılarına karşı “öteki” yapıları/oluşları ve mevcudiyetleri düşünmek, “kullanıcının/tüketicinin” özgürleşmesi olanakları üzerine kafa yormak için bu üç yazı iyi birer başlangıç. Yeni soruların da hasıl olmasına/olacağına yol açtığı için de önemli okumalar...
Kaynakça
Binark, M. ve Altıntaş, M. (2016). Veri İkizlerimizin Farkında mıyız? Dijital Gözetimin Çeşitli Boyutlarına Karşı Farkındalık. Yeni Medya Çalışmaları II. Ulusal Kongre, (Der. B. Özçetin vd. ) İstanbul: Alternatif Bilişim Derneği, 315-334.
Castells, M. (2016). İletişim Gücü. İstanbul: İstanbul Bilgi Ünv. Yayınları.




Beğeniyorum Öyleyse Varım: Sosyal Medyada İçerik Üretimi, Yabancılaşma ve Sömürü
Dr. Ergin Bulut2,
2 Koç Üniversitesi, İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi

erginb@gmail.com



Giriş
İçinde bulunduğumuz dijital döneme ve dijital teknolojilere dair anlatılar ve temsiller çoğunlukla, geçmişe dair nostalji yahut geleceğe dair sarsılmaz bir umutla bezenmiş durumda. Bir taraftan dijital teknolojiler, genç nesillerin artık etrafıyla iletişim kuramayan bireylere dönüşmesinin ardında yatan yegane sebep olarak algılanmakta. Bir taraftan da yine aynı teknolojilerin, insanlığı “kablosuz”, sömürüsüz ve eşitlikçi bir geleceğe götüreceği vazediliyor. Bu makale, her iki anlatıda da yer verilmeyen ve dijital ekonominin kalbindeki temel çelişkiyi konu edinmektedir. Dijital medyayı arkadaşlık, muhabbet veya haber paylaşımı için kullanan bizler, bir taraftan da içerik üreticileriyiz ve dolayısıyla dijital platformlarda ürettiklerimizin karşılıksız olarak reklamcılara satılması gibi bir durumla karşı karşıyayız. İşte bu makalede, sosyal medyada yaptığımız paylaşımlardan hareketle dijital emek süreçlerine dikkat çekilerek, yabancılaşma ve sömürü gibi kavramların içinde bulunduğumuz dijital dönemi anlamak açısından ne kadar yeterli olup olmadıkları tartışılacaktır.
Dijital Kapitalizm: “Connecting People”
Akıllı telefonlar henüz piyasada yokken, Nokia’nın “Nokia, connecting people” diye bir reklamı vardı. Nokia insanları ne kadar birbirine bağlar bilinmez ama ilk ortaya çıkışından bu yana kapitalizmin – ama özellikle de içinde olduğumuz “biyopolitik üretim” çağında (Hardt ve Negri, 2000; Read 2003) – emekçileri ve sermayeyi birbirine kusursuza yakın bir şekilde bağladığını söyleyebiliriz. Üretim ilişkilerinin bu kadar küreselleşmesini mümkün kılan şey, iletişim teknolojilerinde yaşanan muazzam gelişmeler oldu. Söz konusu gelişmeler, yani internet ve yeni iletişim teknolojileri, aslında bize Soğuk Savaş döneminde savunma sanayine yapılan araştırma yatırımlarının bir hediyesi. Bugün Kaliforniya’da tasarlanıp, Kongo Cumhuriyeti’ndeki çatışma alanlarından yasal ve yasa dışı yollarla çıkarılan minerallerin de katkısıyla Çin’de üretilip Pakistan’da elektronik çöpe dönüşen bilgisayarları hiç görmeden sipariş edebilmeyi ve bu değerli metaların evimize kargoyla teslim edilmesini internete borçluyuz. Ezcümle küresel kapitalizmin küreselliği, iletişim ve ulaşım teknolojileri üzerinde vücut buluyor. Karl Marx ve Friedrich Engels (1848) de kapitalizmin yayılması ve bir ihtimal yıkılması açısından iletişim araçlarının ne kadar önemli olduğunu yıllar önce dile getirmişti:
Tüm üretim araçlarını hızla geliştirerek ve ulaşımı, iletişimi sonsuz kolaylaştırarak burjuvazi, en barbar ulusları da uygarlığa çekiyor… Zaman zaman işçilerin kazandığı olur, ama bu zafer geçicidir. İşçilerin mücadelesinin esas sonucu, o anki başarı değil, sürekli genişleyen birleşmeleridir. Bu birleşmeye, büyük sanayinin ürettiği ve değişik yerlerdeki işçilerin birbirleriyle bağlantısını sağlayan gelişen ulaşım ve iletişim araçları da yardımcı olur.
Dolayısıyla iletişim teknolojilerinin kapitalizmle ilişkisi, küreselleşmenin çok öncesine gidiyor. Ancak özellikle son kırk yıldır yeni iletişim araçlarındaki sıçrama ile neoliberal küreselleşmenin tarihsel bağlantısını da kaçırmamak gerekiyor. Kendisi iletişim araştırmacısı olmayan David Harvey (2005, s.159) de bu tespiti yaparken “bilgi iletişim teknolojileri (ICT), neoliberalizmin ayrıcalıklı teknolojileri” diyor. Bu ayrıcalık nereden mi geliyor? Örneğin dijital teknolojiler ve karmaşık algoritmalar sayesinde finansal piyasalar, Marx’ın hayal bile edemeyeceği süratte 7/24 çalışıyor. Dünyanın önde gelen teknoloji şirketlerinden Amazon, ürünlerini daha hızlı ve hatta sipariş dahi edilmeden dağıtabilmek için, Facebook da Afrika’ya internet bağlamak için drone teknolojisi kullanacağını açıklıyor. Google, bizlere daha iyi arama sonuçları verebilmek için bilgilerin “veri tarlaları”nda (data farm) topluyor. Üstelik bu veriler çok değerli. Sanatçı John Gerrard’ın Oklahoma’daki veri tarlasının fotoğraflarını çekmesine şirket bir türlü razı olmuyor. Dolayısıyla tüketicilerin sürekli bağlantı halinde olması, bir şeyleri beğenip paylaşması ve dijital platformlarda içerik üretmesi neoliberal kapitalizmin kendini yeniden üretmesi açısından çok önemli. Bütün bu iletişim süreçlerinde her ne kadar veriye dayalı “gayrı maddi” bir üretimden bahsetsek de verilerin saklanması gayet maliyetli alt yapılar, yüksek güvenlik, çok fazla enerji tüketimi ve çevreye zarar vermeyi gerektiriyor (Mosco, 2014).

bf3a5e43-c07b-4b56-b8be-77d38c86611e-1020x492

Figür 1: Google veri tarlası
Peki, insanlığa “Kötü Olma” (Don’t be evil) diye öğüt veren internet devleri, neden iş bir veri tarlasını fotoğraflamaya gelince bir anda kötüleşiyor?
Bir zamanlar üyesi olduğum Facebook’tan bir arkadaşımın paylaştığı ve IBM’e ait olduğu söylenen bir power point sunumunun başlığında, “Dijital kopuş çoktan oldu bile” yazıyordu. Sunumda, son dönemde adından sıkça söz ettiren şirketler ve platformların birtakım çarpıcı özelliklerinden bahsedilmekteydi. “Uber: Dünya’nın en büyük taksi şirketi ancak hiç taksisi yok. Airbnb: Dünya’nın en büyük konaklama hizmet tedarikçisi ancak gayrı menkulü yok. Facebook: En popüler medya sahibi ve hiç içerik üretmiyor. Apple ve Google: En büyük yazılım tedarikçileri ancak uygulamalarını başkaları yazıyor”. Bunlar tabii ki kısmen abartılı ifadeler ancak gerek ekonomiyi gerek emek süreçlerini derinden etkileyen, bütün dünyanın 7/24 çalışan bir fabrikaya dönüşmesine neden olan dijital teknolojilerin toplumsal etkilerini vurgulaması açısından önemli1. Her ne kadar popüler basında genellikle gerçekliğin sıkıcılığından kaçma alanları olarak tanımlansa da söz konusu dijital platformlar ve teknolojiler, iş günü ve boş zaman arasındaki çizgiyi neredeyse yok ettiği gibi, çalışma ve eğlencenin tanımında önemli dönüşümleri de beraberinde getirdi.
Yukarıdaki power point sunumunda bahsedilen Facebook’a baktığımızda, karşımıza şu veriler çıkıyor. 31 Mart 2016 itibarıyla 13,598 çalışanı bulunan Facebook’un yine aynı tarih itibarıyla aylık aktif mobil kullanıcı sayısı 1,5 milyar kişiydi. Kendisine misyon olarak “insanlara paylaşmaları için güç verip, dünyayı daha açık ve birbiriyle bağlantılı bir yer haline getirme”yi belirleyen şirketin Mayıs 2012’de halka arzı sırasında 38 dolar seviyesindeki hisse senetlerinin değeri, bu makale yazılırken 117 dolardı. Bu rakamlardan hareketle dijital ekonomiye dair birtakım sorular soralım. Dört yıl içerisinde hisse senetlerinin değeri üç kattan fazla artan, yaklaşık ve sadece on dört bin çalışanı olan bir şirketin değeri nereden geliyor? Yahut şöyle düşünelim. Facebook kullanıcılarının yarısı, kişisel verilerine yeterli özeni göstermediği gerekçesiyle veya daha “cool” bir başka platforma göç etmek suretiyle Facebook’tan ayrılsa, şirketin borsa değeri ne olur? Yüksek ihtimalle ve Facebook’ta ücretli olarak çalışanların emeklerinden bağımsız bir şekilde düşecektir ve Mark Zuckerberg’ün dünyayı daha açık bir yer haline getirme hayali bir başka bahara kalacaktır.
Şimdi yukarıdaki sunumdan, yine Facebook’ta karşılaştığım – belki de gizlice izlediğim (stalkladığım) demek daha iyi olur – bir başka iletiye geçeyim. Bu iletinin sahibi, şöyle diyordu:
Bugünün en çok göz ardı edilen çocuk emeği problemi: genç kullanıcılar, Facebook’ta haftada kırk saat geçirip içerik üretiyor ve bunun karşılığında da hiçbir ücret alamıyor.
Başka bir kullanıcı ise, “Yok artık, sanki o çocuklar Facebook’ta zorla duruyor!” diyerek, çocuk emeği sömürüsü ile Facebook’ta geçirilen boş zamanın birbiriyle eş tutulamayacağı itirazını dile getirmekteydi. Peki, Facebook kullanan bizler, gerçekten işçi miyiz? Ortada bir emek sömürüsü var mı? Bu soruları tartışmak için son dönemde sosyal medya ve dijital emek ekseninde yapılan güncel araştırmalara başvuracağız. Ancak önce, medyanın ekonomi politiği alanında köşe taşı niteliği taşıyan iletişim bilimci Dallas Smtyhe’a ve onun “izleyici emeği” ya da “meta olarak izleyici” de diyebileceğimiz “audience commodity” kavramına başvurmamız şart.
Meta olarak izleyici”den “özgür emek”e2
İletişim çalışmalarındaki önemli tarihsel ekoller arasında birtakım gerilimler olagelmiştir. “Meta olarak izleyici” kavramını da bu gerilimler bağlamında düşünmek gerekir. Ekonomi politikçi Dallas Smythe, Communications: Blindspot of Western Marxism (1977) adlı çalışmasında iletişimin, Batı Marksizmi’nde ihmal edilen bir alan olduğunu söyler ve Frankfurt Okulu’nun daha çok ideolojiye odaklanarak iletişimin ekonomik boyutunu ihmal ettiğini savunur. Şöyle der Smythe: “Tekelci kapitalizmdeki maddi gerçeklik, nüfusun çoğunun uyku dışında geçirdiği zaman çalışma zamanıdır […] İş dışı zamana ait en büyük kısım, izleyici olarak geçen zamandır ve bu da reklamcılara satılır […] İşçiler, reklamcılara satılan bu zaman içinde (a) tüketim mallarının üreticileri için hayati önemdeki pazarlama işlevlerini yerine getirir ve (b) emek gücünün üretimi ve yeniden üretimine çalışır” (1977, s. 3). Smythe’ın bu argümanını detaylandırdığı çalışması ise 1981’deki Dependency Road’dur. Gerçi Smythe bu tezlerini daha 1951’de şekillendirmeye ve televizyon ve radyo programlarının “bedava” olduğu fikrini eleştirmeye başlamıştır. Şöyle der Smythe: “İzleyici gücü üretildiği, satıldığı, satın alındığı ve tüketildiği için, bir fiyatı vardır ve izleyici gücü bir metadır […] Siz izleyiciler bedava iş zamanı ile katkı yaparsınız ve bu katkı karşılığında izlediğiniz programın içeriğini ve reklamlarını alırsınız” (Smythe, 1981, s. 26, s. 233). İzleyiciler “şeylerin kendilerine pazarlanması için çalışır” (1981, 2. 4) ve “kitle iletişimin temel işlevi, görev bilincine sahip izleyiciler üretmektir” (Smythe 1994, s. 250). Bir başka deyişle, aslında televizyon izlemek değer üretilen ve aynı zamanda kültürel bir süreçtir; izleyiciyi denetler ve onlara arzulayan tüketici olmayı öğretir.
Dallas Smythe’ın kavramsallaştırma çabalarında toplumsal cinsiyetin göz ardı edildiğini söyleyenler olduğu gibi (Meehan, 2002), satılan şeyin izleyici değil “izleyicinin zamanı” olarak anlaşılması gerektiğini dile getirenler de (Jhally, 1987) bulunmaktadır. Brett Caraway (2011) de Facebook ve YouTube gibi içerik üretimine dayanan internet 2.0 uygulamaları ışığında Smythe’ın teorisine eleştirel bir yaklaşım geliştirerek ekonomi politiğe sıkça yapılan eleştiriyi yineler. Caraway, özetle “meta olarak izleyici” kavramında, medya kullanıcılılarının öznelliğine, direniş potansiyeline ve kapitalizm içi çelişkilere yer verilmediğini belirtir.
Bütün bu eleştirilere rağmen, dijital iletişim çalışmalarında sosyal medyada geçirilen boş zamanın aslında “bedava emek” ve “sömürü” olarak anlaşılabileceğine dair hatırı sayılır bir yazın birikti. Söz konusu çalışmaların araştırmacıların gündeminde yer işgal etmesi 2010 ve sonrasını bulsa da, bu konuda yapılan öncü çalışmaların başında, Tiziana Terranova’nın (2000) “Free Labor” (Bedava Emek) başlıklı makalesi gelir. Yine söz konusu literatürde, İtalyan Marksistlerin sıklıkla kullandığı “gayrı maddi emek” kavramı önemli yer tutar. Gerek Terranova’nın “bedava emek” kavramını gerek İtalyan Marksistlerin “gayrı maddi emek” kavramını medya çalışmaları bağlamında anlamak için, internet 2.0’ın ürettiği toplumsallığı ve beraberinde getirdiği disiplin mekanizmasını ayrı ayrı ele almak gerekiyor.
Öncelikle, internet 2.0, özellikle gençlerin modaya dair beğenilerini dile getirdiği, içerik ürettiği etkileşimli bir alan olarak farklı bir toplumsal ilişki biçimine işaret eder. Mark Cote ve Jennifer Pybus (2007), Rupert Murdoch’ın MySpace’e 2005 yılında neden 580 milyon dolar ödediğini sorguladığı makalelerinde, internet 2.0’ın farklı bir toplumsallığa tekabül ettiğini vurgular. Onlara göre MySpace, gayrı maddi emeğin belirdiği, insanların “özne olun” çağrısına cevap verdiği alanı temsil etmektedir. “Emeğin gayrı maddisi olmaz” şeklindeki eleştirileri daha baştan cevaplayan Cote ve Pybus, “üretim ve tüketim, yazar ve izleyici ayrımlarında bir yakınsama (convergence)” söz konusu olduğunu belirtir. Onlara göre “iletişimsel ve kültürel pratiklerimiz sadece toplumsal ilişkileri değil, aynı zamanda sermaye ilişkilerine giderek içkin olan yeni bir emek biçimini de teşkil eder”; Cote ve Pybus buna “gayrı maddi emek 2.0” adını verir.
İnternet 2.0’ın ortaya çıktığı dönemde disiplinin nasıl kurulduğu noktası da neoliberalizm bağlamında önem kazanır. Disiplin toplumlarının bireyi mekânsal ve zamansal olarak kapattığı dönem bitmiş, bunun yerini ağ toplumunu kuran akışkan biyoiktidar almıştır ki söz konusu yönetim biçimi “nüfusu; servet, mallar ve başka bireylerin üretilmesi amacıyla bir makine gibi kullanmaktadır” (Cote ve Pybus, 2007, s. 93 içinde Foucault, 2001: 1012). Cote ve Pybus’un da belirttiği gibi egemenliğe dayalı iktidar (sovereign power) ya da disipline dayalı iktidar (disciplinary power) son bulmamıştır ancak “nüfuslar içerisindeki ağa dayalı ilişkiler üzerinden ifade edilen yeni bir maddi (ve giderek de sanal) gerçeklik” söz konusudur.3 Yani ağ toplumuna bağlanmaya ve içerik üretmeye dair sürekli bir çağrı söz konusu. Bağlantıda olmamak, geride kalma ve piyasa şartlarında kaybetme riskini artırdığı için, bu akışkan toplumsal ilişkilere girmek ve her şartta üretmek için kendimizi daha fazla baskı altında hissediyoruz. Bu baskı da tüketici/izleyici/kullanıcı olarak bizi üretiyor.
İzleyicinin üretilmesi ve en nihayetinde meta halini alıp reklamcılara satılması, bize Dallas Smythe’ın “izleyici olarak meta” kavramını anımsatacaktır. Metalaşma her ne kadar TV ve internet 2.0 ortamında aynı gibi görünse de, internet 2.0 mecrasında izleyicinin daha “aktif” olması, üretim ve tüketimin, iş ile oyunun, çalışma zamanı ile boş zamanın post-Fordizmin tarihsel bağlamında iç içe geçmesi söz konusudur. İşte biraz da bu yüzden yeni iletişim teknolojileri neoliberalizmin ayrıcalıklı teknolojileridir çünkü tam da akıllı telefonların ve tabletlerin vaat ettiği sürekli bağlantı hali sayesinde hepimiz birer “gayrı maddi emekçi” halini alırız ve bütün arzu ve beğenilerimizle dijital üretime katılırız. Dolayısıyla Facebook, Instagram veya YouTube gibi alanlarda yaptıklarımız, Maurizio Lazzarato’nun (1996) tarif ettiği şekliyle gayrı maddi emektir çünkü gerek MySpace gerekse Facebook gibi mecralardaki faaliyetlerimizle “kültürel ve sanatsal standartları, modayı, beğenileri, tüketici normlarını ve daha stratejik açıdan da kamuoyunu belirleriz”. Lazzarato’nun “öznellik, gayrı maddi emeğin hammaddesidir” önermesi burada çok önem kazanıyor. Yani emek artık kas ya da zihin gücü olmanın da ötesine geçerek bütün benliğimizi kattığımız bir yapı halini alır. Sermaye bize, Kenan Doğulu’nun şarkısıyla seslenmekte ve “ne yaparsan yap aşk ile yap” demektedir. Dolayısıyla internet 2.0 mecrasını sadece vakit geçirilen değil, iletişim kurarken bir taraftan da çalıştığımız, değer, arzu, network ve toplumsal ilişkiler ürettiğimiz ve bütün öznelliğimizle sermayeye katıldığımız mekan olarak görmekte fayda var.
Sosyal Medyada İçerik Üretimi: Sömürü ve Yabancılaşma mı?
İnternet 2.0’ın ne gibi toplumsallıklara gebe olabileceğinin işaretlerini veren araştırmacı, kullanıcılar tarafından sağlanan bedava emeğin, dijital ekonomilerin ortaya çıkması açısından hayati olduğunu vurgulayan Tiziana Terranova oldu. Terranova’ya göre bedava emeği dijital ekonomi için önemli kılan koşullar, insanların yaratıcı üretim gerçekleştirmek için duyduğu arzu ile modern kapitalizmin ekonomik değer üretimi açısından çok büyük önem atfettiği bilgi arasındaki zorlu ve deneysel bir uzlaşıya dayanmaktadır. İnternetin henüz bu denli hayatımıza girmediği dönemlerde America Online’da sohbet odalarında gönüllü çalışan yedi bin kişinin Amerikan Çalışma Bakanlığı’na başvurusundan hareketle İnternet’te var olma biçimlerini “bedava emek” kavramıyla açıklamaya çalışan Terranova, kültürel ve duygulanımsal emekle (affective labor) ilişkileri açısından eski medya ve yeni medya arasında hem süreklilik hem de bir kopuş olduğundan bahseder. Tabii ki televizyon gibi eski medya endüstrileri de ekonomik anlamda hayatta kalmak açısından üretken özneler olarak izleyicilere ya da takipçilere ihtiyaç duymaktaydı. Ancak televizyonda emeğin örgütlenmesi açısından çok daha katı bir düzenleme ve hiyerarşi söz konusudur. Her ne kadar izleyicilere ihtiyaç duyulsa da TV ekranında gördüğümüz yapımların arkasında çok daha formel bir emek gücü bulunmaktadır. İnterneti sermaye ve anti-sermaye şeklinde bir karşıtlık olarak tartışan Terranova, İnternet’in ne sermayeden kopuş ne de sermayenin devamı olarak tanımlanabileceğini belirterek, sanal alemde gözlemlediğimiz olguların geç kapitalizme özgü bir mutasyon olduğunu ve kopuştan ziyade yaygın bir ekonomik ve kültürel mantığın daha da hızlanması ve yoğunlaşması olarak anlaşılması gerektiğini savunur. Yani internet postmodern kuramların iddia ettiğinin aksine, emeğin görünmez olduğu bir yer değil, emeksiz var olması imkânsız bir alan olarak karşımızda durmaktadır. Terranova’nın bu saptamayı yapmasının altında bedava emeği “aynı anda hem iradeye bağlı olarak gerçekleştirilen hem de haz verip ancak bir yandan da sömürülen” (2000, s. 33) emek şeklinde tanımlıyor olması yatmaktadır. Dolayısıyla aslında Terranova “free labor” derken bir yandan emeğin karşılığının verilmemesine, bir yandan da internet alanındaki emeğin daha akışkan olmasına ve özgürleşme potansiyeline de işaret etmektedir.
Terranova’nın Otonomist Marksist gelenekten beslenen bu çalışmasını izleyen yıllarda yine Marksist gelenek ya da eleştirel teori perspektifinde değerlendirilebilecek bir dizi çalışma yapıldı (Andrejevic, 2007; Dyer-Witheford ve de Peuter, 2009; Scholz, 2012; Cohen, 2012). Söz konusu çalışmaların bir kısmına daha sonra da değineceğim ancak önce, eleştirel perspektifin sosyal medyada emek sömürüsü iddiasına mesafeli duran David Hesmondhalgh ile başlayalım zira Hesmondhalgh, bu konudaki tartışmalarda önemli isimlerden birisi.
Kültür endüstrileri ve yaratıcı emek hakkında Sarah Baker ile yaptığı çalışmalarla bilinen David Hesmondhalgh, internet ve bizim sosyal medya diye adlandırdığımız ancak teknik anlamda internet 2.0 diye tanımlanan alanda sömürü kavramını kullanırken dikkatli olmak gerektiğini söyler. Hesmondhalgh’a göre sömürü, tarihsel bir arka plana sahiptir ve “sömürü kavramının açıklayıcı gücü, meşru ve gayrı meşru zorunluluk biçimleri arasındaki etik ayrıma dayanır” (2010, s. 274). Bu perspektiften bakıldığında sömürü kavramı ve bu kavramdan hareketle birtakım siyasi taleplerde bulunabilmek, Hesmondhalgh’a göre çok da mümkün değil zira yazar, İnternette ücretsiz emek sarf eden kişilerin yaptıkları iş karşılığında ücret olmasa da başka şeyler aldığını vurgular. Örneğin internet kullanıcıları, içinde bulundukları sanal cemaat ve başka bireyler arasında iletişimi güçlendirmekten kaynaklanan bir haz duyabilmektedir ya da kültür endüstrilerindeki staj müessesesi gibi süreçlerle ileride ücret alma beklentisi ve istihdam umuduyla (Kuehn ve Corrigan, 2013) birtakım işleri o an için ücretsiz yapabilmektedir. Dolayısıyla Hesmondhalgh, sosyal medyayla ilgili olarak ücret alınması talebini yok saymamakla beraber, iş karşılığında alınan karşılıkların ücrete indirgenmesini de eleştirir (2010, s. 278). İnternette yapılan her iş için ücret talebi, Hesmondhalgh’a göre iki tehlikeyi barındırır. Bir yandan işin bir armağan ilişkisi ve haz ekonomisi bağlamındaki değerini görmezden gelir, diğer yandan da piyasanın dışında kalmasını yeğleyeceğimiz birtakım aktiviteleri piyasa mekanizmalarına tabi kılarak metalaşmanın önünü açar. Dolayısıyla Hesmondhalgh, sömürü kavramının hangi faaliyetler için kullanılması gerektiği konusunda (ücretsiz staj bu alanlardan birisidir) bir öncelik sıralaması yapmamız gerektiğini ısrarla dile getirir. Hesmondhalgh, bu düşüncelerini The Routledge Companion to Labor and Media adlı derlemedeki yazısında (2016) daha da derinleştirir ve sömürü kavramının yüklü bir anlamı olduğuna dikkat çekerek “sistematik bir şekilde adil olmayan avantaj elde etmeye ve sıkıntı çekmeye odaklanmış eleştirel bir sömürü kavramına” ihtiyaç duyduğumuzu (2016, s. 33) dile getirir. Buradan hareketle Hesmondhalgh, sömürünün farklı dereceleri olduğuna dikkat çeker ve elektronik tüketim mallarının montajını yapan işçilerin, kültür endüstrilerinde sembol ve içerik üretimi ile hayatlarını idame ettiren kültür işçilerinden daha fazla sömürüldüğü örneğini verir. Ancak Hesmondhalgh’ın asıl vurgulamak istediği nokta şudur: sosyal medyada üretim ve tüketimin iç içe geçmesi ile sömürüyü özdeşleştirmek doğru değildir. Her ne kadar sosyal medyada “metalaşma, kendini ön plana çıkarmaya dair boş bir kültür ve kendini markalaştırma” (2016, s. 37) gibi gerçeklikler olsa da araştırmacıya göre sömürüden bahsederken kavramın iyi tanımlanması ve dikkatli kullanılması gerekmektedir.
Son dönemde medyanın ekonomi politiği ve eleştirel teori alanında yaptığı ve Türkçe’ye de çevrilen çalışmalarıyla dikkat çeken Christian Fuchs, David Hesmondhalgh’ın perspektifini eleştirir. Fuchs’a göre Hesmondhalgh, emek gücünün yeniden üretimine katkı yapmakla beraber herhangi bir değer üretmeyen hobi gibi özel aktivitelerle (futbol oynamak ya da uyumak), doğrudan kapitalist şirketlerin temellük ettiği ve değere çevirdiği hobi aktivitelerini (ticari internet platformlarını kullanmak) birbiriyle karıştırmaktadır. Fuchs, ticari mantıkla şekillenmiş sosyal medya platformlarında dijital emeğin sömürüldüğünü savunur. Argümanlarını Erik Olin Wright’a (1997) dayandıran Fuchs’a (2014, s.127 ve 128) göre sömürü için gerekli üç şart, sosyal medyada içerik üretimi açısından mevcuttur:


  • Elde edilen kâr, izleyicileri ve medya platformu kullanıcılarını maddi faydalardan mahrum bırakmaktadır,

  • İzleyici ve kullanıcılar, medya organizasyonlarının mülkiyetine sahip değildir ve elde edilen kârlara erişememektedir,

  • Sermaye yaratılan kârı ele geçirmektedir.


Reality TV, ideoloji ve dijital gözetim alanında çalışmalarıyla bilinen Mark Andrejevic ise meseleye, Fuchs’un kısaca değindiği ancak yeterince peşine düşmediği bir kavram ve perspektiften tartışmalara katkı sunar. Fuchs’un ima edip yeterince derinleştirmediği, Andrejevic’in ise sömürü kavramını anlamak için olmazsa olmaz diye nitelendirdiği kavram yabancılaşmadır. Andrejevic de Hesmondhalgh gibi çevrim içi alanlarda sömürü kavramını kullanırken acele etmemek gerektiğini vurgular. Ellerimizden düşürmediğimiz akıllı cihazların üretildiği fabrikalardaki emek sömürüsü ile Facebook arasında tabii ki bir fark olduğunu söyler Andrejevic. Ancak Andrejevic’in yaptığı temel bir vurgu da söz konusudur. Çevrim içi alanlarda, dijital gözetim dolayımıyla ekonomik değer üretilir ancak Andrejevic, analizini dijital gözetimle de sınırlı bırakmaz ve meseleyi sömürü üzerinden açıklayan eleştirel kuramcıların dahi yabancılaşma kavramını kullanmakta direnmesini eleştirir. Andrejevic, artık büyük veri çağında hepimize ait bir “veri gölgesi” (2014, s. 182) olduğunu söyler ve bu veri gölgesi, hepimizin hayattaki şansını, sosyal mobilitesini ve kaynaklara erişimini büyük ölçüde belirleyen oldukça kişiselleştirilmiş bir veri bütünüdür. Söz konusu “veri gölgesi”ni göremeyiz ancak yabancılaşma süreçlerinde olduğu gibi bu ürün bizim üzerimizde bir etkiye sahiptir. Yapmış olduğunuz alışverişlere göre sizin gelecek yaz ne alma ihtimaliniz olduğunu hesaplayıp size bu minvalde reklamlar gönderilmesi ya da kredi kartınızla bir evlilik danışmanına ödeme yaptığınızı gören kredi kartı şirketinizin, boşanacağınızı varsayarak kredi limitinizi düşürmesi bize şunu gösterir: kendi üretimimiz olan kişisel verilerimiz, tahmin etmesi güç bir şekilde bize karşı kullanılabilmektedir ve yabancılaşmanın son bulması bir yana, dijital alanda ikiye katlanması söz konusudur (Andrejevic, 2014, s. 183). Sözgelimi, alternatif müzik dinleyenlerin promosyon amacıyla yaptığı işlerden haz alması nedeniyle böylesi bir alanda sömürü olmadığı şeklindeki değerlendirmeleri (Baym ve Burnett, 2009) eleştiren Andrejevic, “sömürü olduğu gerçeği, işçilerin yaptığı işten zevk almasına engel değildir” (2012, s. 153) der. Andrejevic’in “sömürü kavramını yabancılaşma ile beraber düşünmemiz şart” şeklinde özetlenebilecek yorumunun merkezinde, interaktif teknolojileri tanımlamada sıkça başvurduğumuz “özgürlük” ve “tüketici seçimi” ifadelerini yapı söküme uğratma çabası yer alır. Yani bir yandan “sömürü, artık veya bedeli karşılanmamış emek üzerinden edilen kâra kapitalistlerce el konulması” (2012, s. 154) ise, özgürce yapılan seçimlerimizi yapılandıran ilişkilerin aslında bir zora dayanması söz konusudur. Zor denildiği zaman, “birisinin elinde silahla tepemizde dikilmesi” (Andrejevic, 2012, s. 154) akla gelmemelidir. Sömürüye dair Andrejevic bir de şu önemli tespitte bulunur: sömürü sadece kâr değil, yabancılaşmayla da ilgilidir. “İşçiler kapitalistlere sadece emeklerini satmaz, aynı zamanda çalışma kapasitesini ya da emek gücünü de satar ki kapitalistler de bunu diledikleri gibi kullanır” (Holmstorm’dan aktaran Andrejevic, 2012, s. 154). Dolayısıyla yalnızca üretken aktivite değil, nihai ürün üzerindeki kontrolü de kaybeder işçiler. Yani, “sömürü sadece bir maddi değer kaybı değil, aynı zamanda kişinin üretken ve yaratıcı aktiviteleri üzerindeki kontrolünün de kaybı” (Andrejevic, 2012, s. 154) demektir. Andrejevic, işte tam da burada Hesmondhagh’la ayrı düşer çünkü Hesmondhalgh, Erik Olin Wright’tan hareketle sömürü için “bir başka sınıfın maddi yoksunluğu” koşulunu fazlasıyla önemser. Yani bilgisayar parçaları üreten bir şirket için çalışan işçilerin üretim sürecindeki kaybıyla Instagram’da fotoğraf paylaşan bir Kuzey Amerikalı’nın mahrumiyetleri arasında dağlar kadar fark vardır. Andrejevic de bunu kabul eder ancak internetin de dijital olarak çitlenmesi, özelleştirilmesi ve müşterekler temelli bir paylaşım ortamının özel mülkiyet ve fikri mülkiyet rejimi çerçevesinde yeniden yapılandırılmasının çok önemli olduğunu vurgular. “Sömürü için ücret temelli ilişki şarttır” itirazına da cevap verir Andrejevic. Yazara göre nasıl bir işe başlarken, üretim süreci üzerindeki kontrol kapasitemizden feragat edip bir sözleşme imzalıyorsak, bir internet sitesi ya da çevrim içi hizmet alırken de verilerimizden feragat eden benzer sözleşmeleri imzalıyoruz (Anrejevic, 2012, s. 156).
Sosyal medya-dijital emek sömürüsü tartışmasına dair Marksist feministlerin katkısı göz ardı edilmeyecek kadar önemlidir. Silvia Federici’den Kylie Jarett’a uzanan geniş yelpazenin tamamına yer vermek, bu yazı kapsamında mümkün değil. O nedenle ben, Federici’nin kapitalizmin gelişimi açısından ücretsiz ev içi emeğin merkezi konumda olmasına dair argümanından bahsedip bunun dijital teknolojilerle bağını kurmaya çalışacağım. Federici, Caliban and the Witch (2004) adlı eserinde, sanayi kapitalizmiyle beraber ücretli emeğin ortaya çıktığı dönemde, kadınların da ev işiyle ilişkilendirilmesinden ve tam zamanlı bir ev kadınlığı işinin ortaya çıkışından bahseder. Neyin değerli olduğunu artık para ilişkisi belirlediği için, fabrika emeği, ev içi emeğinden daha değerli hale gelmiştir ve dolayısıyla da ev kadınlığı üretken görülmez. Haliyle ev kadınları bir yandan, sermayenin iş gücünün yeniden üretimiyle ilgili yapması gereken yatırımları üstlenirler. Burada Federici’nin ev ile işin, özel alan ile iş yerinin ayrılması sürecindeki argümanı şu açıdan önemlidir zira Federici, ev içi emeğin kurumsallaşmasının kapitalizmin ortaya çıkması sürecinin bir yan ürünü olmadığını ısrarla vurgular ve kadın emeğinin eve kapatılarak değersizleştirilmesinin ilkel birikimden bağımsız düşünülemeyeceğine dikkat çeker. Yani kadınlara yönelik “cadı avı” olmaksızın ücretli emeğin ve piyasanın kurumsallaşması, haliyle de kapitalist ilişkilerin gelişmesi mümkün olmayacaktı. Dijital medya ve feminist teori alanında önemli çalışmalar yapan Kylie Jarett da burada devreye giriyor. Jarett, Marksist feminist teorinin bu perspektiflerinden faydalanarak, sosyal medyadaki kullanıcı emeğinin kavramsallaştırılabileceğini dile getirir. Ev içi emeğin endüstriyel emekten farklı örgütlendiğini ancak buna rağmen üretken bir emek biçimi olduğunu söyleyen Jarett, ev içi emeğin “bireysel ve toplumsal açıdan zenginleştirici bir yanı olduğunu ve kapitalizmdeki rolüne rağmen birtakım kullanım değerleri barındırdığını” (2016, s. 3) belirtir. Buradaki temel nokta ise şudur: ev içi emeğin kapitalizme sağladığı fayda ve yine sisteme dair içerdiği çelişkilerin yanı sıra kapitalizme doğrudan karşı bir yapısı da vardır. İşte Jarett’a göre sosyal medyadaki paylaşımlarımızın da ev içi emeğe benzer yanları bunlar, yani “hem sömürüye tabi hem de toplumsal açıdan anlamlı” (2016, s. 17) bir emek biçiminden bahsediyoruz. Sosyal medyadaki paylaşımların öznelliği artıran veya yabancılaşmayı tetikleyen yapısına dair düalist tartışmaların ötesine geçmeyi öneren Jarett, armağan ekonomilerinin doğrudan ilerici olmayabileceği gibi, kapitalizmde her şeye rağmen birtakım kullanım değerlerinin ve ahlaki ekonomilerin var olabildiğini vurgular ve ekonomik analizlerin, kültür eleştirisiyle de desteklenmesinin kaçınılmaz olduğunu söyler. Jarett, Facebook’ta hemen hepimizin tanık olduğu sıradan anların ve kızgınlık, öfke, mutluluk temelli paylaşımların bir duygulanıma yol açtığını ve her ne kadar “Facebook bizim tıklamalarımızı yakalasa da duygulanımlarımızı yakalayamaz” der (2016, s. 154). Yani Facebook’un bizim duygularımızı değil, onun ancak belli bir algoritmik forma girmiş halini metalaştırabilmektedir. Jarett’ın argümanı da burada önem kazanıyor. Kapitalizmin mali ilişkilerini tetikleyen, aslında bizim iletişim kurma ihtiyacımız ve Facebook gibi alanlarda yarattığımız farklı duygulanım biçimleri. Yani Jarett hem ekonomi politiğin kapitalist değişim ilişkilerine öncelik verme eğilimine hem de ekonomi ile diğer alanları ayrı gören ve bu farklı toplumsal bağlamlarda özerk bir şekilde hareket eden bir özneyi var sayan yaklaşımlara feminist bir eleştiri getiriyor.


Yüklə 233,34 Kb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə