Osmanlida tefsir haşİye geleneğİ: atûFÎ Örneğİ Özet



Yüklə 283,06 Kb.
səhifə1/4
tarix25.10.2017
ölçüsü283,06 Kb.
  1   2   3   4


OSMANLIDA TEFSİR HAŞİYE GELENEĞİ:

ATÛFÎ ÖRNEĞİ

Özet:

Amasya; Selçuklu ve Osmanlı Dönemi’nin önemli idari ve kültürel merkezlerinden birisidir. Amasya’da kurulan medreseler ilim ve kültür hayatına büyük katkılar sunmuş, dini ve pozitif ilimler alanında birçok ilim ve sanat adamı yetişmiş, başta İstanbul olmak üzere Anadolu’nun değişik şehirlerinde önemli hizmetlerde bulunmuşlardır. Amasya’da yetişen bu çok yönlü alimlerden birisi de Atûfî’dir. Merzifon’da doğan ve Amasya medreselerinde ders veren hocalardan dini ve pozitif ilimler dersleri alan Atûfî daha sonra İstanbul’da Saray hocalığına tayin edilmiştir. Daha sonra bu görevinden ayrılan Atûfî camilerde vaaz ve tefsir sohbetleri yapmıştır. Tıp, kelam, tefsir, hadîs ve mantık alanında eserler kaleme almıştır. Hadîs şerhciliği konusunda meşhur olan müellif, tefsir alanında da Osmanlı medreselerinde okutulan Zemahşerî ve Beyzâvî tefsirlerine kısmi birer hâşiye, ayrıca En‘am Sûresi’nin ilk üç ayetine de bir risale yazmıştır. Eserlerin İstanbul kütüphanelerinde el yazma nüshaları mevcuttur.

Osmanlı dönemi ilmi faaliyetlerinin şerh ve hâşiye geleneği ile donduğu, ilmin gelişmesi açısından ciddi bir katkı sağlamadığı eleştirileri yapılmıştır. Bu makale Osmanlı döneminin bir dönemine damga vuran bu çok yönlü alimi tanıtmayı ve müellifin bu üç eserinden hareketle şerh ve hâşiye geleneği çerçevesinde onun tefsire yaptığı katkıları tespit ve analiz etmeyi hedeflemektedir.

Anahtar Kelimeler: Atûfî, Hâşiye, Tefsir, Şerh, Medrese.

TAFSIR ANNOTATION (KHASHIYYA) TRADITION IN OTTOMAN EMPIRE: ATÛFÎ EXAMPLE

Abstract:

Amasya is one of the most important administrative and cultural centers of the Ottoman and Seljuk periods. Educating many scientists and artists in the field of positive sciences and serving for a range of cities in Anatolia, especially İstanbul, medresas being established in Amasya contributed much to scientific and cultural life. Atufi is one of those all-round scholars educated in Amasya. Being born in Merzifon and taking courses of religion and positive sciences from masters who taught in madrasas in Amasya, he was then assigned to being a master in the Palace in İstanbul. After that, quitting that position, Atufi began to sermonize and give speeches about hermeneutics in mosques. He produced works on medicine, kalam, hermeneutics, hadith and logic. As a writer who was well-known with exegesis, he wrote a partial annotation for Zemahşerî ve Beyzâvî interpretations, which were taught in the Ottoman madrasas, and also an epistle for the first three verses of En’am Sura. At libraries in İstanbul, copies of manuscripts are available.

The Ottoman period is criticized because of the fact that the tradition of hermeneutics and exegesis caused stagnation for scientific activities and that this tradition did make any contribution to the development of science. This article aims to introduce this all-round scholar who left his mark in some part of the Ottoman period and, from three works of the writer, analyze his contribution to hermeneutics within the framework of exegesis and annotation.

Key words: Atûfî, Annotation, Exegesis, Commentary, Madrasa



Giriş

Selçuklu ve Beylikler döneminde zaman zaman el değiştiren bazı şehirler, değerli alimlerin yetiştiği ve kıymetli eserlerin kaleme alındığı önemli ilim merkezleridir.1 Amasya da birçok medeniyete ev sahipliği yapmış bir şehir olma kimliğinin yanında özellikle Osmanlı döneminde birçok padişahın doğup büyüdüğü ve şehzadelik yaptığı şehirlerden birisidir.

XIV. asır ile XV. asrın ilk yarısına kadar Konya, Kayseri, Niğde, Sivas, Kastamonu, Kütahya, Bursa, İznik, Birgi, Tire ve Amasya başta olmak üzere pek çok Anadolu şehirleri birer ilim merkezi haline gelmişti. Bunların bir kısmı Selçuklular döneminden beri önemli ilim merkezleriydi.2 Osmanlının klasik döneminde de ilim ve eğitimin en önemli müessesi medreselerdir. Orhan Gazi tarafından İznik’te kurulan medreseler İstanbul, Bursa, Edirne, Amasya ve Konya gibi pek çok şehirde ilim ve kültür hayatına katkıda bulunmuştur. Cami, medrese, mektep, kütüphane, imarethane ve tekke gibi sosyal ve kültürel işlevi olan birçok müessesenin kurulduğu Amasya idare yönünün yanında ilmi açıdan da bir merkez haline gelmiştir. Bunun sonucunda ise başta tefsir, hadîs, fıkıh, kelam gibi şer’i ilimler olmak üzere tarih, hat ve şiir gibi alanlarda pek çok alim ve sanatkar yetişmiştir.3 Amasya medreselerinde üç aşamalı bir tedrisat sistemi uygulanmış, Osmanlılarda medreselere yapılan teşviklerin yardımıyla dini ve akli ilimlerden pek çok eser üzerine şerh, hâşiye, ihtisar, tercüme ve benzeri çalışmalar yapılmıştır.4

Bu alimlerden birisi de dini ilimlerin pek çok alanında ve tıp, mantık gibi pozitif ilimlerde eserler kaleme almış olan Atûfî’dir. Özellikle hadîs şerhciliği konusunda tanınan Atûfî, Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutulan Beyzâvî ve Zemahşerî’nin tefsirlerine yazmış olduğu kısmî hâşiyelerinde ve En‘am Sûresi’nin ilk üç ayeti ve Mülk Sûresi’nin 11. ayetine yazmış olduğu tefsir risalelerinde tefsire dair görüşlerini ifade etmiştir. Bu makalede Atûfî’nin tefsir çalışmaları esas alınarak tefsir hâşiye geleneği bağlamında tefsire sunduğu katkılar ele alınacaktır.



I. Tefsirde Hâşiye

1.Kavramsal Çerçeve

Hâşiye sözlükte “doldurmak; gereğinden fazla söz söylemek, galat ve kabih söz” anlamlarına gelen haşv kökünden türetilmiş bir isim olup5 “söz ve yazıdaki fazlalıklar, bir şeyin kenarı, bir eserin ve yazının bulunduğu sayfanın kenarlarındaki boşluk” demektir. Terim olarak ise, “bir yazı sayfasının altına, metnin herhangi bir noktasıyla ilgili olarak yazılan açıklama, dipnot” manasında olup hâmiş ve derkenar kelimeleriyle eş anlamlıdır. Yine aynı kökten gelen tahşiye “hâşiye yazmak” ve muhaşşî de “hâşiye yazan” demektir. Genellikle muhtasar yazılmış meşhur bir metnin şerhi üzerine yapılmış olan hâşiyeler, hem şerhte hem de metindeki bazı kelime ve terkiplerle ya da metinde geçen özel isim, ayet, hadîs, şiir gibi hususlarla ilgili olarak yapılan kısa açıklamalar mahiyetindedir.6,

Bir başka te’lif türü ta‘lik ise sözlükte “asılı olmak, yapışmak, ilişmek” manasındaki ‘alak kökünden türemiştir. “İliştirmek, iliştirilen şey” anlamlarına gelen ta‘lîk/ta‘lîka kelimesinin çoğulu olan ta‘lîkât/te‘âlîk ise “bir eserdeki ifade ve görüşlere yönelik tenkit, açıklama, ilâve, çıkarma ve tashîh mahiyetinde sayfaların kenarlarına ya da alt kısımlarına eklenen notlar” demektir. Ayrıca bir alimin bir ilim alanındaki görüş ve düşüncelerinin notlar halinde toplandığı risale veya kitaplar için kullanılır. Ta‘lik, İslâm te’lif geleneğinde bir metnin daha iyi anlaşılabilmesi için sayfa kenarlarına yazılan notlar, bir müellifin bazı görüş ve düşüncelerinin notlar halinde toplandığı eserlerin ortak adı7 olarak ta kullanılmaktadır.

2. Tefsir Hâşiyelerinin Önemi

Bir döneme damgasını vuran şerh, hâşiye ve ta‘lik çalışmaları üzerinden modern dönemde Osmanlı dönemi tefsir faaliyetlerine karşı küçümseme, değersizleştirme hatta yok sayma şeklinde tezahür eden olumsuz bir tavır söz konusudur. Bu anlayışa göre Osmanlı dönemi Kur’an’ı anlama ve yorumlama çalışmaları gramer tahlillerine, ezbercilik ve tekrarlara boğulduğu için bu dönemde kaleme alınan eserlerin orijinalliğinin olmadığı iddia edilmiştir.8 Gazzâlî’den (ö. 505/1111) sonra İslam dünyasının taklit batağına saplandığı, ictihad kapısının kapandığı mezheplerin katılaştığı, mutlak müctehidlerin tarihe karıştığı, felsefe ve hür düşüncenin kendisine yaşama alanı bulamadığı fikirleri ortaya atılmıştır. Mutaassıp fakihler ve kelamcılar elinde İslam dünyasının sadece canlılığını değil, aynı zamanda derinliğini de yitirdiği ve bu sebeple ilimde devamlılığın ve zenginliğin yok olduğu, ilimde ilerlemenin durduğu, orijinal eserlerin te’lif edilmediği, şerh, hâşiye, ta‘lik ve ihtisar türü eserler yazılarak eski te’liflerin tekrar edildiği şeklinde negatif söylemler oluşmuştur.9 Aydınlanma felsefesinin etkilerinin İslâm dünyasında belirgin biçimde hissedilmeye ve reformist söylemlerin ilmî çevrelere hâkim olmaya başlamasıyla birlikte, klasik metinler ve bunlar üzerine yapılan şerh ve hâşiyeler hakkında olumsuz görüş ve kanaatler oluşmaya başlamıştır. “Orijinal/yeni” fikir ve eser arayışı, herhangi bir mezhebe bağlı olmaksızın ve bir aidiyet kaygısı taşımaksızın bireyin tek başına varlığını ortaya koyabilmesi gerektiği düşüncesi, daha çok üstat-metin-mezhep etrafında düşünce üretme biçimi olan şerh ve hâşiye yazıcılığını eleştiri oklarının hedefi haline getirmiştir.10 Bu düşüncenin etkisiyledir ki tefsir tarihi literatüründe bu dönemin görmezlikten gelindiği, atlandığı ve için yeterli düzeyde incelenmediği ifade edilmiştir.

Bu durumu ortaya çıkaran pek çok sebep zikretmek mümkündür. Modernleşme süreciyle birlikte klasik tarzda eğitim veren medreselerin geri plana itilmesi, önemli ölçüde hicrî V. ve VI. yüzyıllarda kurumsallaşan medrese eğitim sisteminin ortaya çıkardığı metinler olan şerh ve hâşiyeleri de gözden düşürmüştür. Buna ek olarak matbu kitapların yaygınlaşması, şerh ve hâşiye türü eserlerin neşredil(e)memiş olması veya neşirlerinin sağlıklı yapıl(a)maması, bu tür eserlerle bağımızın bütünüyle kopmasına sebep olmuştur. Bu kopuş zamanla, yukarıda söz konusu ettiğimiz ideolojik şartlanmanın da etkisiyle iyice derinleşmiştir. Şerh ve hâşiyeler, ana metni açıklamanın dışında bir amaca sahip olmayan, bilgi ve düşünce üretme noktasında bir değer taşımayan eserler kategorisine indirgenmiş; yüzyıllarca sahih bilginin kuşaktan kuşağa aktarılmasında bir köprü vazifesi gören ve ilmî devamlılığın sağlanmasına önemli katkıları bulunan bir te’lif geleneği yok sayılmıştır.11 Ancak son dönemde Osmanlı dönemi tefsir çalışmalarının araştırma konusu yapılarak incelenmesi, literatürün tespit edilerek gerekli çalışmaların yapılmaya başlanması tarihi kültür mirasımızın değerlendirilerek ilim aleminin istifadesine sunulması sevindirici ve takdire şayan bir gelişmedir.12 Tarihi kültürel mirasımızın gelecek nesillere aktarılması ve geçmişimizle bağımızın yeniden kurulması açısından bu tür çalışmaların sürdürülmesi zaruri bir hal almıştır.

Dönemin şartları gereği klasik dönem Osmanlı müfessirleri tam ve müstakil tefsir yazmaktan çok şerh ve hâşiye türü çalışmalara ağırlık vermişlerdir. Bu olgu ilmî kifayetsizlik ve liyakatsizlikten öte, büyük ölçüde dönemin hâkim ilim anlayışıyla ilgilidir. Orijinal te’liften ziyade şerh ve hâşiye türü eserlere rağbet edilmiş olmasından dolayı Osmanlılar dönemi tefsir açısından genellikle verimsiz ve bereketsiz bir dönem olarak değerlendirilmiştir. Ancak bu değerlendirme sebepten ziyade sonuca ilişkindir; dolayısıyla yanlış olmamakla birlikte eksiktir. Osmanlılar döneminde şerh ve hâşiye türü çalışmalara ağırlık verildiği, az sayıdaki te’lif tefsirlerin de özgün nitelikte olmadığı söylenebilir. Ancak şerh ve hâşiye türü çalışmalarında dönemin hâkim ilim anlayışına ayna tutmasının yanında mevcut bilgi ve kültürün gelecek nesillere zenginleştirilerek aktarılmasında çok önemli bir işleve de sahip olduğu unutulmamalıdır. Ortaçağın durağan olması, buna bağlı olarak ilmî alanda istikrarın hüküm sürmesi ve aynı zamanda önceki asırlarda te’lif edilen kalıcı eserlerin Kur’ân’ı anlama ve yorumlama konusunda dönemin ihtiyacını büyük ölçüde karşılaması tam ve müstakil tefsir yazmayı bir bakıma gereksiz kılmıştır. Bu yüzden Osmanlı uleması tefsir alanında icat ve inşa yerine mevcudu devam ettirme anlayışını benimsemiş ve bunun bir tezahürü olarak da şerh/hâşiye türü eserler yazmayı tercih etmiştir.13

Şerh, hâşiye ve ta‘lik geleneğinin ortaya çıkış nedenleri, olumlu ve olumsuz yönleri, yapılan çalışmaların ilmi geleneğe katkıları ve ortaya konan eserlerin ilmi değeri konusunda ciddi araştırmalar yapılmadan,14 Osmanlı döneminde tefsir ilmine hâşiyeciliğin hakim olduğu ve bu alanda çok da itibar edilecek ciddi eserlerin ortaya koyulmadığı şeklinde olumsuz yaklaşıma dayalı ciddiyetten ve ilmi tenkitten uzak insafsız eleştirilerin bilimsel hiçbir değeri yoktur. Hâşiyeciliğin ve bunun neticesinde ortaya konan eserlerin tefsir tarihinde önemli bir yeri vardır. Çünkü ‘şerh-hâşiye geleneği’, İslam ilim mirasının işlenip geliştirilmesinde, bu mirasın tartışılıp zenginleştirilmesinde ve gelecek nesillere muhkem bir tarzda aktarılmasında çok büyük rol oynamış verimli bir yazım tekniğinin kullanılmasıyla oluşmuştur.15

3.Hâşiye Yazmayı Gerektiren Sebepler

Kur’an tefsirlerindeki anlamı kapalı ifadelerin izahı, eksik noktaların ikmali, hataların tenkit ve tashihi ile muhaşşîlerin özgün yorumlarını ihtiva etmeleri açısından tefsir hâşiyeleri, tefsir edebiyatı açısından da önemli bir yere sahiptir. Şerh, hâşiye veya ta‘lîk yazmak için en çok tercih edilen bu iki tefsir olmuştur.

Öncelikle şunu ifade edelim ki, şerh, hâşiye ve ta‘liklerin temelinde sadece metni anlama ve çözümleme değil, aynı zaman da eleştiri vardır.16 Çünkü anlama ve açıklama, ana metinle irtibat kurmanın önemli bir basamağı olmakla birlikte yegane amacı değildir. Musannifin amacı doğru anlaşıldıktan sonra, şarih yahut muhaşşî, belki musannifin ana hatlarıyla ele aldığı konunun ayrıntılarını, delillerini, şahitlerini tartışmakta, sonra diğer alimlerin görüşlerini, farklı yaklaşımları dile getirmekte ve nihayet kendi görüş ve itirazlarını ortaya koymaktadır. Şerhlerde takip edilen yöntem genelde bu şekildedir.17 Atûfî ’nin incelemeye konu edindiğimiz Mir’âtu’t-te’vîl adlı risalesi bu türe örnek gösterilebilir. O, Beyzâvî tefsirinden farklı sûrelerden seçtiği 98 ayetin tefsirinde -daha sonra değineceğiz- Beyzâvî’nin görüşlerine zaman zaman eleştiriler ve açıklamalar getirir. Bazen de Zemahşerî’nin konuyla ilgili açıklamalarıyla karşılaştırmalar yapar. Bu konuda görüşlerine itibar ettiği tefsirlerden birisi de Ebu Hafs Necmüddin Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî’nin (ö. 537/1142) et-Teysîr fi’t-tefsîr’idir.

Osmanlı döneminde başta İstanbul medreseleri olmak üzere belli başlı ilim merkezlerinde kurulan medreselerde dini ilimler okutulurken bu medreselerdeki hocaların okuttukları belli başlı tefsirleri açıklayan, kapalı noktalarını izah eden hatta eleştiren hâşiye ve ta‘lik türü eserlerin kaleme alınması tercih edilmiştir.18 Atûfî’nin de bu hâşiyesinin son kısmında ifade ettiği gibi Beyzâvî’nin kîl lafzıyla alıntıladığı görüşlerde kapalı kalan vuzuha kavuşmayan kısımlara yapılan eleştirilere cevap sadedinde yapılan açıklama, ilave ve eklemelerdir.

Ayrıca şerh, hâşiye ve ta‘liklerin şöyle bir fonksiyonu da vardır. Gerek tefsirler, gerekse hâşiyeler medreselerde okutulan ders notlarıdır. Ders notları vasıtasıyla talebe dersi müzakere ederken bu notlardan istifade eder. Çünkü Osmanlı dönemi tefsir hâşiyelerinde genel olarak tefsirlerin müşkil yerleri çözüme kavuşturulmuş, izaha muhtaç yerler açıklanmış, sûrelerin nüzul sebepleri, isimleri, ayet sayıları hakkında farklı bilgiler dikkate arz edilmiş, nahiv, belâgat ve lugata ait tahliller yapılmıştır. Hatalı görülen yerler eleştirilmiş, düzeltmeler yapılmış, başka müfessirlerin görüşleri dile getirilmiş, müfessirin görüşünü teyid eden nakillerde bulunulmuş, sûrelerin faziletine dair zikredilen hadîsler tahriç edilmiş, kıraat vecihleri incelenmiş, itikadi konularda i‘tizalî düşüncelere karşı ikazlar yapılmıştır.19 Atûfî’nin Keşşâf’ın son cüzüne yazdığı hâşiyeyi bu çerçevede değerlendirmemiz mümkündür.

Osmanlıda şerh ve hâşiye türü eserlerin kaleme alınmasının diğer sebeplerini kısaca şöyle ifade edebiliriz. Kur’an’ı yorumlarken rivayete dayalı metodların dışındaki yorumlara başvurmak ulema arasında pek fazla rağbet görmemiştir. Bunun sebebi Allah’ın muradına muhalif bir yorum hatasına düşme endişesidir. Bu sebeple Osmanlı dönemi medreselerinde de bu endişe hakim olmuştur. Bu sebeple yeni bir tefsir üretme yerine önceki tefsirlerin anlaşılmayan izaha muhtaç yerlerine hâşiye yazmakla yetinilmiştir. Diğer bir sebep ulema tefsirin alt yapısı sayılan alet ilimlerini güçlendirmeyi hedeflemiştir. Tefsirde hâşiye türü çalışmalara ağırlık verilmesinin diğer bir sebebi de zaman problemidir. Tefsirde söz sahibi olabilmek için farklı ilimlerde söz sahibi olmak gerekir. Bunlarla meşgul olan müfessir müstakil bir tefsir yazmaya zaman bulamamıştır. Bir başka sebep de o dönemde İslam dünyasının aynı tür çalışmalar yapmasıdır. Dolaysıyla Osmanlı da bu tür ilmi faaliyetten müstağni kalamamıştır. Hâşiye türü çalışmaların en önemli sebeplerinden birisi tefsir ilminin zirveye ulaşması ve bu konuda söylenecek sözün kalmamasıdır. Özgün bir metod ve düşünce üretemeyen ulema daha önce yazılmış eserler üzerine şerh, hâşiye ve ihtisar çalışmaları yapmışlardır.20

4.Hâşiyelerin Sistematiği

Osmanlı döneminde yazılan bu tür eserlerin sistematiği ile ilgili şunları söyleyebiliriz. Bu dönemin te’lif tarzı kabul edilen bu eserler, ya kâle (metnin müellifi/dedi) ekûlü (hâşiye yazan/derim) şeklinde, ya da kavluhu şeklinde metin ve hâşiye ayrı ayrı yazılarak te’lif edilir, ya da memzûc şerh, yani metinle şerh aynı metin içerisinde karışık olarak te’lif edilir. Böyle bir te’lifte metin (م), şerh (ش) harfleriyle birbirinden ayrılır.21 Atûfî’nin hâşiyelerinin yazılış tarzına baktığımızda kavluhu şeklinde te’lif edildiği, açıklayacağı metnin ifadesini kâle el-Beyzâvî, kâle ez-Zemahşerî ifadesinden sonra belirtmiştir. Müellifin sözünün bittiği yerde inteha makaluhu ifadesini kullanmıştır. Hısnu’l-ayâti’l-‘ızâm adlı eserinde ise fe in kulte (dersen), kultu (derim) şeklinde ifadeler de yer almıştır.



5. Beyzâvî’ye Hâşiye Yazılmasının Sebepleri

Osmanlı medreselerinde okutulan tefsirler, kendisinden sonra yazılan tefsirlere kaynaklık yapmış ve İslam dünyasında meşhur olan, üzerlerine pek çok şerh ve hâşiye yazılan eserlerdir. Osmanlılardan önceki dönemlerde te’lif edilen bu eserlerden Beyzâvî’nin (ö. 685/1256) Envâru’t-Tenzîl adlı tefsiri, Osmanlı uleması için apayrı bir yere sahiptir. Edebî ve felsefî tahlillerin veciz bir üslûpla formüle edilmesinden dolayı zor anlaşılmasına rağmen gerek medreselerde gerekse Huzur Dersleri’nde ağırlıklı olarak bu eser takip edilmiştir. Aralarında Osmanlı alimlerinin de bulunduğu yüzlerce müellif bu tefsire hâşiye yazmış onu telhis etmiş, hadîslerini tahriç etmiştir.22 Bu eserin tamamı veya İhlas, Fatiha, Mülk ve Yasin gibi bazı sûre ve ayetleri üzerinde şerh, hâşiye veya ta‘lik tarzında gerçekleştirilen çalışmaların sayısı 250 den fazladır.23 Bu tefsirin beliğ üslûbu, ayetlerin manalarını derin bir tefekkür süzgecinden geçirmesi, ayetlerin tefsirinde rivayetlerin yanı sıra nahiv, belâgat, kelam ve fıkıh gibi dirayet ilimlerinden de yararlanması, bu kitabın değerini artırmıştır.24 Beyzâvî’nin tefsiri kadar yaygın olmamakla birlikte Zemahşerî’nin (ö. 538/1143) Keşşâf adlı tefsiri de Osmanlı uleması için vazgeçilmez bir kaynak ve ders kitabı olmuştur.25 Osmanlı medreselerinde okutulan dirayet tefsirinin kemal derecesine ulaştığı Beyzâvî tefsiri ile Kur’an’ın i‘câz ve üslûp yönüne ağırlık veren Zemahşerî tefsirinin muğlak, müphem ve izaha muhtaç yönlerinin çok olması bu tefsirlerin üzerine kısmî hâşiyelerin yazılmasına sebep olmuştur.26 Beyzâvî’nin tefsiri çok kolay anlaşılabilecek bir metin değildir. Ciddi bir çaba ve altyapıyı gerektirmektedir. Bu sebeple dersi okutan hoca, metni anlaşılır kılmak için müphem ve muğlak yerleri kimi zaman detaylandırarak, kimi zaman eleştirerek hâşiye çalışması yapma gereği duymuş olabileceğini akla getirmektedir.27

Güvenilir muhakkik alimler nahivden hadîse, mantıktan astronomiye kadar oldukça geniş bir ilgi alanına sahip ve bu alanlarda eser te’lif etmiş olan Beyzâvî’nin28 Ehl-i sünnet görüşüne bağlı, bildikleriyle amel eden bir alim, özellikle de farklı ilim dallarında derin bilgiye sahip bir uzman olduğunu ifade etmişlerdir. Bu durum Atûfî’nin de belirttiği gibi, Beyzâvî’nin bazen filozofların bazen astronomi alimlerinin ıstılahlarını, bazen de tasavvuf ehlinin remzî (sembolik) yorumlarını kullanmasına sebep olmuştur. Ancak o bu görüşlerini genelde kîl (قيل) lafzıyla ifade etmiştir. Beyzâvî ayetin yorumunda Ehl-i sünnetin görüşünü tercih ettiğini, diğer görüşlerin ikinci, üçüncü ve dördüncü görüş olarak mercûh veya merdûd zayıf görüşler olduğuna dikkat çekmek için bu lafızla zikrettiğini ima etmiştir.29

Beyzâvî’ye hâşiye yazılmasının sebeplerinden birisi de Mu‘tezile gibi Ehl-i sünnet dışındaki mezheplere karşı itikatta Ehl-i sünnet mezheplerinden olan Eş‘arî mezhebini müdafaa etmesidir. Bu özelliğinden dolayı Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutulmuş ve üzerine şerhler yazılmıştır.30 Ancak tefsiri üzerine en çok şerh, hâşiye ve ta‘lik yazılan eser ünvanını elinde bulunduran Beyzâvî bu şerh ve hâşiyelerde ve müstakil eserlerde birçok açıdan da eleştirilmiştir.31

Beyzâvî’nin mu‘tezilî tefsirin önemli kaynaklarından sayılan Keşşâf’ı bu fikirlerden arındırdığı söylense de Beyzâvî’nin bazı yorumlarında selefi Zemahşerî’nin i‘tizalî izahlarından etkilendiği ve bunları tefsirine aldığı şeklindeki eleştirilere muhatap olmuştur. Suyûtî, Beyzâvî’ye yazdığı hâşiyesinde çeşitli konularda onun i‘tizalî görüşlerden etkilendiğini belirterek bu konularda ona eleştiriler yöneltmiştir.32

Bu düşüncelerinin ötesinde Beyzâvî’nin tefsirinde eleştirildiği düşünceleri şu noktalarda toplamak mümkündür. Ayetlere verdiği manalar birbirleriyle çelişmekte ve bazı hatalar ihtiva etmektedir. Hemen hemen her sûrenin sonunda, o sûrenin faziletine dair uydurma hadîslere, az da olsa israiliyyât türü haberlere yer vermektedir.33 ‘Atûfî’nin de özellikle belirttiği gibi ayetleri felsefi yorumlara tabi tutmuş, Kur’an’ı re’y ile açıklayıp rivayet yolunu terk etmiştir. Mecaz ve kinayelere dayanarak yaptığı bazı te’vîller sebebiyle sünni tefsir çizgisinden çıkmıştır.

II. Atûfî ’nin Hayatı ve Eserleri

Müellifin eserlerinin değerlendirmesine ve tefsir görüşlerine değinmeden önce hayatı ve eserleri hakkında birkaç cümle ile de olsa bahsetmek uygun olacaktır. Me‘ânî ve Beyân (Belâgat) ilimlerinde derinleşmiş, tefsir ilminde söz sahibi olan Atûfî 34, Osmanlı alimlerinden ilmi derinliği olan mütefennin bir zat olup Merzifonludur35. Kaynaklarda Kastamonî ve Merzifonî nisbeleriyle yer alan Atûfî’nin babasının adı Mahmud’dur. Taşköprüzade onu Kastamonî nisbesiyle tanıtmakta ise de kendi el yazısı ile yazma eserlerinin bir kaçında Merzifonî nisbesini kullanmıştır.36 Kastamonî nisbesini kullandığına dair bilgiler de vardır.37 Muhaddis, müfessir, vaiz, tabip, şair, mantıkçı bir Hanefi alimi olan Atûfî 38, dönemin tanınmış alimlerinden Bahşî Halife’den tefsir ve hadîs, Amasyalı Mevlana Abdi’den ilm-i me’ânî (Belâgat), Kadızade’nin torunu meşhur riyaziyeci Kutbuddin Muhammed’den riyaziyye, Bursalı Mevlana Hocazade’den fıkıh usûlü ve Efdalzade’den fıkıh okumuştur.39 Şöhreti sebebiyle Sultan II. Beyazıt tarafından İstanbul’a çağrılıp Saray-ı Hümayun muallimliğine tayin edilmiştir. Bir müddet sonra bu görevden ayrılarak camilerde vaaz ve tefsir sohbetleri yapmıştır.40 Daha sonra inzivaya çekilerek ömrünün sonuna kadar eser yazmakla meşgul olmuştur. Gerek ders okuturken gerek eserlerini yazdığı sırada padişah tarafından gerekli tahsisatlar verilerek haklarında kadir ve kıymetine uygun muamele görmüştür.41 Eserlerinin baş tarafında II. Beyazıt ve diğer Osmanlı padişahlarına övücü sözler söyleyerek dua etmiştir. Atûfî, 948/1542 yılında vefat etmiş Eyüp’te Hatipzadelerden Kasımoğullarının kabrinin civarına defnedilmiştir.42

İstanbul kütüphanelerinde yazma olarak tefsir, hadîs, tıp, mantık ve kelam ilimlerine dair çoğu şerh ve hâşiye mahiyetinde olmak üzere farklı sayıda eserleri zikredilmiştir.43

Hadîs alanında Keşfu’l-Meşârık fî şerh-i Meşârıkı’l-envâr44, el-Enzâr45, el-Cevheretu’l-cinâniye fi mesâili’l-imâniyye46, Risâle hâşiyetü şerhi’l-hadîsi’l-evvel47 adlı eserleri kaleme alan Atûfî, tıp ilminde, Kitabu’l-‘utas48, Hıfzu’l-ebdân li ad‘afi’l-‘Ibâd49, Zahru’l-‘atşan fi’t-tıbbı’n-nebevî li ad‘afi’l-‘Ibâd50, Ravdu’l-insan fi’t-tıbbı’n-Nebevî51, Akrabâdîn52, Mir’âtu’r-rüya fi’t-ta‘bîr53 adlı eserleri yazmıştır.

Diğer ilimlere ait ise, Şerhu kasîdeti’l-bürde 54, Risaletu’l-‘ukubât fi’l-ibadât55 Şerhu’l-İsağucî56, Murâkabetü’l-fenn fî mirsâdi’l-yakîn57, Şerhu Tuhfetu’ş-şahidî 58, Necâtu’l-‘ukubât 59 , Hâşiyetü evâili şerhi’l-Mevâkıf60 adlı eserlerini sayabiliriz.



Yüklə 283,06 Kb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə