Saldırın Atatürk'e



Yüklə 134,61 Kb.
tarix24.07.2018
ölçüsü134,61 Kb.
#57314

Saldırın Atatürk'e..
Asker AVŞAR 
Saldırın saldırın, çekinmeyin...
Bu Ülkenin gençleri, saldırıldıkça sahip çıkıyor Gazi Mustafa Kemal'e...
Saldırın saldırın. Rica ediyorum, her gün her saat saldırın..
29 Ekim 2012,  bir Mevzii Savunması olarak geçecek tarihe...
Başbakanın 10 Kasım'da Latin Amerika'ya gitmesi de unutulmayacak şüphesiz...
Cumhurbaşkanının, inisiyatif kullanıp, olayların tansiyonunu düşürmesi de, enterandır...
Durmakı Yok, Yola Devam...
Neyiniz varsa, toplanın gelin ve ADD'yi bilmem ama Gazi Mustafa Kemalci öğrencilere saldırın...
Tüm bu saldırmalar halkımızın direncini arttırıyor... 

Müslüman Gençlerin, Atatürk'ü sahiplenmelerine de şaşıran mübarek kesimlerin mübarek tayfalarına söylemek lazım : "Durmak yok, yola devam" cümlesi sadece iktidar partisine ait değil, bize de ait...


Hatta, Sayın Başbakanımız alnmasın ama, Bakırköy Gençliğinin son demine yetişmiş görmüş biri olarak, "Durmak Yok, Yola devam" Bakırköy Jargonuna aittir de, derim..
Son günlerde, gündeme ne doldursak derdindeki gevşeme basın ile yavşama ve masabaşı basın, iki haberi sürdü gözlerimize ve tartışma heveslisi zihinlerimize...
İlk haber, Kahramanmaraş'tan geldi. Dünya canlı literatürlerine (gerçekte, böcek familyalarından birisine) dahil edilecek olan, yeni keşfedilmiş bir böceğe, hem Sutcu İmam'ın ismi hem de keşfeden hocanın soyadı birleştirilerek, ve birleştirmek yetmez, Latince süsü verilerek, yuslu muslu bir isim üretilerek verildi...
Nedir efenim, bu böceği ismi ?
- Sutcuimamun Avgın
Ebenin der gibi... 
Daha bunun kritiği, gündemin baştacı edilmesinin hikmeti, keremi hallolunmamış iken, bir haberde İzmir'den geldi.

Erzurum,  Atatürk Üniversitesi'nde bir böcek keşfedilmiş. Üniversitenin ismi bahane edilerek, böceğe "Pedinpompilus Atatuerki" adı verilince, Milliyetçiler, Sol Devrimciler, Müslüman Gençliğin Tarih Şuuru olanlarından bir kısmı ayağa kalktı ve itiraz etti..
Ula Şaşkın...
Gideysun pöceğe diyesun ki, "Pöceummm. Daha senin ismun bu vakitten sonra, Sutçü İmam.."
Peki biley misun, kimdir Sütçü İmam ?
Ha şimdu da, minnacık kara kara pöceğe, diyesun ki; "Pedin pommilim Plus Atatürkkk eii..."
Sizi Hoca yapan zerzevatın çarkına tüküreyum...
Bu böcekleri keşfedecek akıl var. Teprikler...
Lakin, o böceğe adam gibi isim verecek "İrade, Nezaket, Zevk, Diplomasi, Farkındalık" yok...
Türkiyemizin iki güzel ismi, Maraş Destanının güzel simge kahramanı, Sütçü İmam ve Milli Mücadelenin Lideri, Kahramanı, Gazisi olan Mustafa Kemal Paşa...
Zeus musunuz ula, diyeceğim, dinlemeye takılacak, "Zeus'u" sonracıma "Deyyuss" diye anlayacaklar, kayda da öyle geçirecekler, için yoksa, ayıkla pirincin taşını...
Ha bu kıt kafalara birşey demiyrum, Zeus da demiyrum....
Böceği bulduğunuz yerin yörenin ismini versenize akıllılar...
Bu isim olayını bile CHP - MHP eline yüzüne bulaştıracak ve AKP bundan bile oy çıkartacak, puan toplayacak...
Aha da, bekleyin görün... 
İyi ki, Devrimci Ulusalcı Gönüllüler var. Onlar da olmasa, tepki göremeyeceğiz.. 
En derin saygılarımla


Kanuni Süleyman ile Kanunsuz Recep…

Bekir Coşkun


Kanuni Sultan Süleyman ile çok benziyorlar zaten…

Bu, vezirini Bağdat’a gönderdi…

Havadan dahi geçirmediler…

O da Kayseri’ye indi…

Sucuk ikram ettiler…

*

Diline doladığına göre, şu sıralar senaryo yazarları dizinin gidişatını değiştiriyorlardır, emin olabilirsiniz…



Şöyle ki:

Kanuni devamlı atın üzerindedir…

30 sene inmez…

Toprakta iki adım atma hasreti ile atın üzerinde oturup yazar:

Peym-i şevkim, nur-u kutbum, kalbi niğarım…

İndirsun attan felek, açılsın ayağım…

*

İnip iki adım atmadan, kırmızı külahlı saray habercisi, yerlere kadar eğilerek ve iki büklüm olarak yetişir:



Sultanım tez atın üzerine binse…

Kanuni hiddetle:

Daha yeni induk… Kim ola bu haddini bilmez?..

Yanıtlarlar:

Ferit Şahenk sultanım…

*

Diziyi ekrandan kaldırsa reklam parası gidecek…



Kaldırmasa kelle gidecek…

*

Muhteşem 10 yılın sultanı “Kanuni 30 sene atın üzerindeydi” diye televizyon dizisine kızınca, çare aranıyor…



Bu durumda Zigetvar seferi öne alınabilir, araya birkaç tane sefer daha konur, ki atın üzerinde olsun…

Kanuni geceleri de gidip ata biniyor diyelim, o kadar cariye varken…

*

Yine de atın üzerinde “30 yıl” dolmuyor…



Çünkü tüm saltanatı 46 yıl, tarih kitaplarında seferlerinin toplamı ise 10 yıl…

*

O Kanuni…



Bu kanunsuz…

Dolayısıyla; 600 sene önceki tarihi değiştiriyor… Sefer süresi 10 yıldan 30 yıla uzatılırken… Cariyeler ile halvet kaldırılıyor… Kanuni attan inemiyor…

Silivri hapishanesindeki tutuklular da “gerçekler saptırılıyor” diye yırtınıyorlar…

Aralarına Kanuni Sultan Süleyman da katıldı, iyi mi?..

*

Kanunsuzun “Muhteşem 10 yıl” dizisine gelince:



Oturmuş seyrediyor millet…

10 yıl sürdü…

Sonuna gelindi…

Bitti…


Bitiyor…


Etik’i senin kemiği benim


Yılmaz Özdil

Kömür dağıtıyorlar.


Alışveriş çeki dağıtıyorlar.
Çeyrek altın dağıtıyorlar.
Buzdolabı dağıtıyorlar.
Evinde çeşmesi bile olmayan kadıncağıza bulaşık makinesi verdiler, götürüp ahıra koydu.
Makarna dağıtıyorlar.
Bulgur dağıtıyorlar.
Hiç unutmam, atv haber’in genel yayın yönetmeniydim, bir büyükşehir belediyesi’nin 600 bin gıda kolisi dağıtacağı açıklandı. Duyduk ki, rakip kanal, büyükşehir belediye başkanı’nı canlı yayına çıkaracak. Bize ne başkan’ın ne söyleyeceğinden birader… Biz koli’yi canlı yayına çıkardık. Uzunca bi masa kurduk stüdyoya, koli’dekileri masaya serdik, işte görüyorsunuz sayın seyirciler, bu kadar ayçiçek yağı var, şu kadar pirinç var, sucuk var, şeker var, helva var, el sabunu bile unutulmamış filan, anlattık, cümleten afiyet olsun diye bitirdik yayını… Ertesi gün, reytingler geldi ki, koli’si, başkan’ın kendisinden dört misli fazla seyredilmiş; sayın ahalimiz, veren’i değil, verilen’i merak etmişti!
Ampul dağıtıyorlar.
Halı dağıtıyorlar.
Kalem-defter dağıtıyorlar.
Ayakkabı dağıtıyorlar.
Külot dağıtan bile oldu.
İzmirliler gâvur ya…
Opera bileti dağıttılar orda.
Muş’ta kızak dağıttılar.
Bir belediye başkanı, belediyenin internet sitesinde “son yolculuğa yardım” başlığıyla şu hizmetini müjdelemişti: “Vatandaşlarımızın cenazelerini ücretsiz olarak yerinden alacak, yıkayacak ve kefene saracak olan gasilhane ve morgumuz törenle hizmete açılmıştır.”
E güle güle kullanın bari.
İyi günlerde.
Bir başka belediyemiz ise, “belediyemizin mezarlığından kesilerek, sobaya girecek şekilde hazırlanmış ve paketlenmiş odunlar, evlere ücretsiz olarak itinayla teslim edilmektedir” diye duyurmuştu.
Paketli odun.
Sobaya girecek şekilde.
İtinayla.
Basın toplantısı düzenleyip, gazetecilere avanta cep telefonu ve faturalarını kendisinin ödeyeceği sim kartlarını dağıtan belediye başkanı bile gördü bu memleket… Sırıtarak alan gazetecileri de gördü.
*
Ve, avantalarla demokrasinin şanzımanı dağıtılırken, gıkını bile çıkarmayan aynı memleket…
Şimdi utanmadan, mebuslara verilen 12 bin liralık hediye rüşvet midir, değil midir, onu tartışıyor.
*
Açık söyleyeyim…
Rüşvet değildir.
Böyle başa böyle taraktır.
Men dakka cukka’dır.

Erdoğan ne kadar 'Başbakan'?

Muhsin KÜÇÜK

Toplumların “Devlet benim!” zihniyetiyle yönetildiği mutlak monarşiler dönemi çok gerilerde kaldı. Modern devletlerin belli başlı özelliklerinden birisi, ister başkanlık sisteminde cumhurbaşkanı, ister parlamenter sistemde başbakan sıfatını taşısın, tek bir şahsın devlet iktidârını tam olarak ele geçirmesine izin verilmemesidir.


Batı dünyâsında 1215 yılında Magna Carta’nın îlânıyla başlayıp 1789 Fransız İhtilâli ile gelişen ve günümüze kadar devam eden sürecin özü; tek adamın mutlak hâkimiyetinin kitâbî bakımdan bütün yurttaşlar, reel politik bakımından ise büyük para yâhut malvarlığına sahip ‘birileri’ lehine sınırlandırılmasından ibarettir.
İşbu iktidar sınırlaması, elbette ki sâdece krallar-pâdişahlar aleyhine değil, az-çok farklı sistemler içinde devleti yönetmek üzere iş başına gelen hükûmetler aleyhine de vâkidir.
Kuvvetler ayrılığı”  adı altında devlet iktidârının siyâseten ve hukûken -tâbir yerindeyse- parçalanması, söz konusu iktidar sınırlamasının kâğıt üzerinde kalmamasını, fiilen işlerlik kazanmasını teminat altına almak içindir.
***
Bu tesbitler temelinde Başbakan Erdoğan’ın durumuna bakalım:
Başında bulunduğu parti, birbirini izleyen üç genel seçimde oylarını artırarak ve sonuncusunda neredeyse yüzde 50’yi bularak tek başına iktidar oldu. Partisinin aldığı oyun en az yüzde 80’inin kendi ‘karizmasının’ eseri olduğundan o kadar emindi ki, sözleriyle değil ve fakat tutum ve davranışlarıyla ‘demokrasi oyunu’ndan ‘mutlak iktidar’ kazanmış  ’tek adam’ olma hevesine kapıldı. Gâlibâ, “Tarihte bunu başarabilenler var, ben de başarabilirim” diye düşündü.
Peki, gerçek durum nedir?
Gerçek durum, partisinin aldığı oy yüzdesinin ulaşabileceği en yüksek seviyeye ulaştığı ve tabiatiyle nefsine hayranlığının anormal ölçüde arttığı bu son  “ustalık”  döneminde, hem îtibârının hem iktidârının hızla artan bir ivme ile aşağılara doğru çekildiğidir.
Bir Başbakan düşünün ki, “NATO’nun Libya’da ne işi var? Biz buna kesinlikle karşı çıkarız ve Türkiye olarak veto ederiz” meâlinde konuşuyor; bir bakıyorsunuz, donanma Libya açıklarında mevzi almış, üstelik NATO’nun Libya harekâtının merkez üssü İzmir olmuş!
Dokuz insanımızı hunharca katleden İsrâil özür dileyip tazminat ödemedikçe...” diye başlayan harâretli nutuklar çamura düşerek sönmüş izmarit derekesinde kalmış; ne özür var ne tazminat, üstelik aradan geçen zaman zarfında İsrâil’le yapılan ticaret ihrâcat ve ithâlat bazında yüzde 25-35 nisbetinde artmış.
Bir Başbakan düşünün ki, düne kadar sarmaş dolaş kardeşlik görüntüleri sergilediği Beşar Esad’la kanlı-bıçaklı düşman hâline gelmiş, ülkemizi gereksiz yere halkı Müslüman olan bir ülke ile savaşın eşiğine getirmiş; bu yüzden sâdece muhâliflerinin tepkisini çekmekle kalmamış, kendisini seven, sayan çok sayıda vatandaş nezdinde büyük bir îtibar kaybına uğramış.
Bir Başbakan düşünün ki, Reuters Ajansı’nın Patriotların Türkiye’ye yerleştirileceğine dâir haberi sorulduğunda meâlen “Buna ihtiyaç duyup talep konusunda karar verecek olan merci biziz; biz böyle bir karar verip talepte bulunmuş değiliz, birileri işlerine geldiği gibi uydurup bir şeyler yazıyorlar” cevâbını veriyor; ertesi gün kendisine bağlı Dışişleri Bakanlığı, aslında ABD ve İsrâilîn ihtiyaç duyup ülkemize yerleştirilmesini istediği anlaşılan Patriotlar için resmî talepte bulunuyor. Demek ki defâlarca “Ben Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanıyım”  diyen Erdoğan’a o görevi verenler, gerektiğinde O’na  “Eşbaşkan” ne kelime, “Peşbaşkan”  statüsünü bile çok görüyorlar. Başbakan ve hükümet yetkilileri sıcak savaş ihtimâlini artıran bu Patriotların yol açtığı tepkileri yatıştırmak için “Patriotların kumandası bizim elimizde olacak” diyorlar, üzerinden bir gün bile geçmeden NATO yetkilileri tarafından aksi yönde açıklamalar yapılıyor; nitekim Patriotların nerelere yerleştirileceğine bile dışarıdan birileri  gelip karar veriyor! Bu gelişmeler sâdece Sûriye’yi değil tabiatiyle Rusya ve İran’ı da endişe ve öfkeye sevk ediyor. Adamlar doğalgaz vanalarını kısıverseler, millet soğuktan donacak, elektrikler yanmayacak, karanlığa gömüleceğiz.
Bir Başbakan düşünün ki, kendi iktidârı döneminde Kara Kuvvetleri Komutanı olmuş, kendi imzasıyla Genel Kurmay Başkanlığı’na tayin edilmiş, görev süresi dolunca emekliye ayrılıp köşesine çekilmiş bir Orgeneral “darbeci” suçlamasıyla tutuklanıp hapse atılınca, tutuksuz yargılanmasının uygun olacağını söylüyor; o orgeneral içeriden çıkamadığı gibi, kendi tâlimatıyla Oslo müzâkerelerini yürütmüş olan MİT Müsteşarı için de tutuklanma riski ortaya çıkıyor, bunun önüne alelacele kânun çıkarılarak  ancak geçilebiliyor.
Gelecek yazımda bu son konu üzerinde durmak ümidiyle soruyorum:
Tek adam” hayâli şurada kalsın; Erdoğan şimdiki statü içinde ne kadar Başbakan?

Ergenek10 bitiyor

Melih Aşık

Kamuoyunda Ergenekon olarak bilinen davada kim çaldıysa birileri zili çaldı ve aniden sona gelindi!


O kadar ki, mahkeme kendi çağırdığı tanıkları bile dinlemekten vazgeçti. 13 Aralık’ta savcı mütalaasını okuyacak. Davanın avukatları hafta içinde HSYK’yı ziyaret ederek davanın yargıçları hakkında ağır suçlamalarla dolu bir şikayet dilekçesi verdiler.
Dilekçede yargıçların savunma hakkını değil kısıtlamak, tamamen ortadan kaldırdığı belirtiliyor. Örneğin:
“Önce sanıklar ve müdafilerinin sözlü beyanda bulunma süreleri ayrı ayrı 15’er dakika ile sınırlandırılmış;
- Ardından, birden çok sanığın müdafii de olsa avukatın en çok 15 dakika konuşabileceğine hükmetmiştir. Söz gelimi 15 müvekkili olan avukata her sanık için
sadece 1 dakika konuşma hakkı tanımıştır.”
Bu arada yargıçların tanıkların ağzından sanıkları suçlayıcı beyan almak için özel sorgu teknikleri kullandıkları şikayet dilekçesinde yer alıyor.
Avukatlar HSYK’ye iki de yargıç listesi verdiler. Birinci listede tahliye kararı veren ve hukuka uygun davrandığı için sürgüne gönderilen yargıçların adları... İkinci listede Haberal ile ilgili tahliye kararlarını reddeden, bu yüzden Yargıtay’ca cezalandırılan ancak sonradan terfi ettirilen hakimlerin listesi var.
Adalet Bakanlığı Ergenekon Davası’nda tahliyeleri caydıran hapisliği uzatan manipülasyonlara girişmiştir.
Ergenekon bir örgüt davasıydı. Örgüt bulunamadı. Suçluluğu kanıtlanmamış insanlar 4-5 yıl hapis yatırıldı, korku imparatorluğu onların üzerinden pekiştirildi. Topluma gözdağı verildi.
Bu davanın ucundan ne çıkar? Her şey çıkar ama adalet çıkmaz. Çünkü yargılama adil yapılmadı.

“Dansı yasaklayın”

Tarihimizdeki Muhteşem Mektuplar” adlı bir kitap yayımlandı. Yazarı Necdet Bayraktaroğlu... Emekli bir askeri savcı ve avukat olan Bayraktaroğlu bu kitabın üzerinde uzun süre çalıştığını söylüyor. Kitaptaki mektuplardan en ilginci belki de “Kanuni Sultan Süleyman’ın dansın yasaklanması için Fransa Kralı Fransuva’ya mektubu”...


Kanuni mektubunda şöyle diyormuş:
Ben ki; kırk sekiz krallığın hakanı Sultan Süleyman Han’ım. Sefirimden aldığım habere göre, memleketinizde dans namı altında kadın-erkek birbirine sarılmak suretiyle, alamele-innas (herkesin gözü önünde) icra-i lağviyyat (faydasız işler) işlenmekte  olduğu mesmuu şahanem olmuştur (işitmişimdir)... İşbu rezaletin memleketime de sirayeti ihtimali muvacehesinde name-i hümayunum yed’inize (elinize) vusulünden (ulaşmasından) itibaren derhal son verilmediği takdirde, bizzat ordu-yu hümayunumla gelip men’e muktedirim.”
Mektup gerçek mi? Yoksa şaka mı? Bilemeyiz...
Kitabın yazarı böyle bir tereddüt sergilemiyor...
* * *
Dönelim son günlerin tarih tartışmalarına...
Geçmişte kıraathanelerde oluşturulan ve daha çok menkıbelere dayanan bir tarih vardı.
Mesela... Osmanlı orduları sefere çıktığında yeniçerilerden biri üzüm bağından bir salkım  üzüm koparır yerse parasını (beş akçe, on akçe neyse) asmanın dibine bırakırdı. Orduların geçtiği köyü kasabayı silip süpürdüğü söylentilerine inanmazdık. Ecdadımız bir melekti adeta. Biz böyle bir tarih terbiyesiyle yetiştik. O yüzden son yıllarda yazılan gerçekler bazılarımızı rahatsız ediyor. Gerçekleri keşfetmek için daha çok tarih okumamız gerekiyor.

ÖSYM’de sınav sorularının hazırlandığı ve saklandığı birimde görevli personelin mal varlığında çarpıcı artışlar tespit edilmiş.
Para edecek bir şey mi bulup sattılar acaba?
Haldun Ertem

Mantık

Okurumuz, askerlik çağı gelmiş genç bir biyolog. Bedelli askerlikten yararlanabileceğini öğrenince koşullarını araştırdı. İstenen para 30 bin liraydı. Bunu ilki en genç 15 Haziran 2012, ikincisi en geç 15 Aralık 2012 olmak üzere iki taksitte de ödeyebileceğini öğrenince ilk taksidini 4 Haziran’da yatırdı. Geçtiğimiz perşembe günü, yani 6 Aralık’ta 2. taksidi ödemeye gittiğinde akıl almaz bir yanıtla karşılaştı:


2. taksidinizi ilkini ödediğiniz tarihten en geç altı ay içinde, yani 4 Aralık’ta yatırmanız gerekiyordu. İki gün geciktiğiniz için bedelliden yararlanma hakkınızı kaybettiniz!
Okurumuz, ilk taksidi verilen süreden daha önce yatırmasaydı sorun olmayacaktı. Ancak 1. taksidi biraz erken ödediği için şimdi bedelliden yararlanamayacak.
Bu mantık(sızlık)la ne devlet yönetilir ne askeriye...

Abdullah Gül, Büyükşehir yasasıyla ilgili, “Titizlikle inceleyip onayladım” demiş.
Zaten onaylayacaktınız; titizlikle incelemenize ne gerek vardı ki!
* * *
Adalet Ağaoğlu, Tayyip Erdoğan’a yazdığı mektupta “Lütfen silkinin ve kendinize gelin” demiş. Anlaşıldı. Adalet Hanım, sonunda silkinmiş ve kendine gelmiş!
Fahrettin Fidan

İNŞ

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Batman’da katıldığı açılışta fevkalade anlamlı bir konuşma yaptı. O anlamlı konuşmanın en anlamlı parçasını sunalım:
Bilerek, bilmeyerek, isteyerek, istemeyerek, korkutularak, kandırılarak bir şekilde yanlış istikamete gidenler oluyor, olabiliyor. Bir taraftan da biz ülkemizi kalkındırıyoruz. 1 her zaman 0,9’dan büyüktür. 1 her zaman yarımdan büyüktür. Bizim hedefimiz her zaman biri 1,10, 1,20 ve 1,5’a doğru yüceltmektir. Büyük daima iyidir ve güçlüdür. Büyüğe diş bileyenler, büyüğü kendine farklı hedef olarak görenler o büyüğü küçültmek, o büyüğü 0,75’e indirerek, yarıma indirmek için planlar yapabilirler. Biz bunun farkında olmak zorundayız.”
Açıkça görüldüğü gibi... Sayın Bakan’ın güzel konuşma yeteneği kadar matematik kültürü de hayli derin...

Osmanlı’nın En Ünlü İçoğlanı

Mine G. Kırıkkanat

1442 yılında Osmanlı payitahtı Edirne, Sultanı ise Fatih’in babası İkinci Murat’tı.

Eflak Prensi Vlad Besarab, o yıl kardeşi Prens Güzel Radul’la (Radu cel Frumos) birlikte babaları Ejderha Vlad (Drakula) tarafından Osmanlı Sultanı’na rehin olarak Edirne Sarayı’na gönderildiğinde, sadece 11 yaşındaydı.

İki rehin prense Edirne’deki sarayda çok iyi davranıldı, ilerde Osmanlı’ya hizmet eğitimini de Sultan Murat’ın “içoğlanı” kadrosunda aldılar…

Ama Sultan’ın gözdesi Vlad’dı. Öyle ki genç prens sakalı bıyığı çıkıp “içoğlanı” kadrosundan emekli olunca; İkinci Murat kendisine 6 yıl süreyle duyduğu şefkatin karşılığını da cömertçe ödedi. 1448’de 17 yaşına basan Vlad’ı voyvoda unvanıyla bezeyip yanına bir ordu kattı ve Eflak tahtını fethe gönderdi.

***


Ama Osmanlı sultanları, her ne kadar aşk ile iş ilişkilerini birbirine karıştırsalar da enayi sayılmazlar… İkinci Murat da pek sevdiği Prens Vlad’ın kendisine bizzat verdiği “içoğlanı” eğitimine hoşlanarak mı, yoksa dişlerini sıkarak mı katlandığından pek emin değildi. Vlad’ı Eflak’a voyvoda gönderirken, kardeşi Güzel Radul’u rehin tutarak Osmanlı’ya bağlı kalmasını sağlama aldı.

Ne var ki Vlad Besarab, önce velinimetinin ordusuyla alıp iki ay sonra yitirdiği, ardından tekrar oturduğu Eflak tahtına iyice yerleşip, kaidesini artık güvencede hissettiği an… Rehin kalan kardeşi Radul’u gözden çıkararak Osmanlı’ya isyan bayrağını çekti.

Artık 31 yaşındaki Eflak Voyvodası Vlad’ın başkaldırdığı payitaht İstanbul olup, sahibi de “enfiye kutusunda kurutulmuş gül yaprakları koklamayı pek seven” Fatih Sultan Mehmet’ti.

***


Prens Vlad, 1462 başından itibaren İstanbul’dan gelip de karşısında sarığını çıkarmayı reddeden tüm elçi ve ulakların sarığını kafalarına çiviyle çaktırdı. Tuna boylarına ordu kaldırıp 30 binden fazla Osmanlıyı kazığa geçirdikten sonra Eflak ve Boğdan’da Romence “Kazıklı” anlamına gelen Tepeş lakabını aldı.

Osmanlıcada ise çocukluğunda maruz kaldığı tacize gönderme yapan Kalleş, İbne, Süzgeç, Götveren lakaplarıyla ya da Kazıglu Bey diye anılıyordu. (Kaynak: Matei Cazacu, “Prens Drakula’nın Tarihi”, Droz, 1988)

Çoğu Batılı tarihçinin uzun zaman anlam veremediği bu lakaplardan özellikle dördüncüsü, Almanca sanılıp yüzyıllarca “Gotveren” diye söylendi!

Fatih Sultan Mehmet, babasının eski gözdesinin uçan kaçan Osmanlı’dan kazıkla çıkardığı “içoğlanlığı” hıncını öğrenince gazaba gelip, Eflak Voyvodası Vlad Tepeş’e karşı düzdüğü ordunun başına kimi geçirdi biliyor musunuz? İçoğlanıyken aldığı eğitime sadakat gösteren rehin kardeşi, Güzel Radul’u…

***

Osmanlı ordusu Eflak’ı aldı, Güzel Radul 15 Ağustos 1462’de voyvodalık tahtına oturdu ama, kazıkçı kardeşini ele geçiremedi. Vlad Tepeş, sığındığı Macarlar tarafından esir alındı. 12 yılın sonunda serbest bırakıldığında, yine Eflak’a dönüp 1476’ya kadar voyvoda olarak hüküm sürdü. Aralık ayında Osmanlı ordusuyla girdiği savaşta öldürüldü ve 300 askeri kazığa geçirilirken, Vlad’ın kesilen kafası Fatih Sultan Mehmet’e gönderildi.



Ama Vlad Tepeş’in ardında bıraktığı kazıklı ve kanlı efsane, 1897 yılında Bram Stoker’a, kurgusal romanı Drakula’daki ölümsüz kont, ancak kalbine kazık çakılarak yok edilebilen vampir karakterini esinledi. Romanya’nın Transilvanya bölgesi, Francis Ford Coppola başta olmak üzere romanın sinemaya uyarlandığı pek çok filmle birlikte dünyada Kont Drakula’nın ülkesi olarak tanındı.

G’ NOKTASI

Dünyadaki hiçbir imparatorluk tarihinde, Osmanlı Sarayı’ndaki kadar beşik cinayeti işlenmemiş, hiçbir imparator ve kral, Osmanlı sultanları kadar çok oğul katletmemiştir. Hatta Batılı saraylarda veliaht olmasın diye oğul ve kardeş katli parmakla gösterilecek kadar azdır. Çünkü hiçbirinin tekeşli evlilik dışı ilişkileri ve metres sayısı; odalık, cariye, nikâhlı nikâhsız eşle dolup taşan Osmanlı haremi kadar kalabalık olmayıp, peydahlanan çocuk sayısı da sultanlarınki kadar yüksek değildir. Biseksüel ve pedofil egemen sayısı da öyle…

2012 yılında Osmanlı tarihindeki tahta rakip oğul ve kardeş katlini vacip kılan uygulamayı “Devleti böldürmemek için akılcı bir yöntemdidiye sunmak, gericiliğin vahşi zihniyetidir. Günümüz Türkiye’sine dayatılan genel cehalet ve özel “tarih karartması” da, zaten “Down sendromlu” olması arzulanan halkın, “Yahu İngiltere İmparatorluğu’nda tahta rakip oğul ve kardeş katli vacip değildi. Acaba Osmanlı’dan daha uzun sürmeyi, hem de bölünmeden nasıl başardı” diye sorgulamaktan bile aciz kılmaktadır.

Muhteşem Yüzyıl dizisine saldırmaktan “kardeş katli” yasasının övülmesine, topluma yutturulmaya çalışılan Osmanlı güzellemesinin tamamı, çokeşliliği sorgulatmamak ve hatta yakın tarihte yeniden geçerli kılmak için yapılmaktadır.

İntikam, aşağılanmış benliklerin silahıdır.” ALICE BRUNEL ROCHE



Paranoyak satırlar!

Mustafa Mutlu

MBULANS şoförüne, anahtarcıya, analiste, anestezi uzmanına, antikacıya, antropoloğa, apartman yöneticisine, araba satıcısına, arabulucuya, araştırmacıya, arıcıya, arkeoloğa, armatöre, arşivciye, asansörcüye, asistana, avcıya, ayakkabı tamircisine, ayı oynatıcısına GÜVENMİYORUZ.
BACACIYA, badanacıya, baharatçıya, bahçıvana, bakıcıya, bakkala, balıkçıya, bankacıya, barmene, başbakana, başkana, başpiskoposa, belediye başkanına, benzinciye, berbere, biletçiye, bilgisayar mühendisine, bilim adamına, bilirkişiye, bisikletçiye, biyoloğa, bomba imhacıya, borsacıya, botanikçiye, boyacıya, bozacıya, börekçiye, bulaşıkçıya, buldozer operatörüne, bütçe uzmanına, büyükelçiye GÜVENMİYORUZ.
CAMBAZA, camcıya, cankurtarana, CD satıcısına, cenaze levazımatçısına, CEO’ya, cerraha, ciğerciye, cilacıya, ciltçiye, coğrafyacıya, cokeye, çantacıya, çatıcıya, çevirmene, çevrebilimciye, çıkıkçıya, çiçekçiye, çiftçiye, çikolatacıya, çiniciye, çobana, çöpçüye GÜVENMİYORUZ.
DADIYA, danışmana, dansöze, davulcuya, debbağa, dedektife, değirmenciye, demirciye, demiryolcuya, denetçiye, denizciye, devlet memuruna, dilenciye, diplomata, diş hekimine, diyetisyene, doğalgazcıya, doğramacıya, doktora, dondurmacıya, dökümcüye, döşemeciye, dövizciye, duvarcıya, dümenciye GÜVENMİYORUZ.
EBEYE, eczacıya, editöre, eğitimciye, ekonomiste, elektrikçiye, eleştirmene, emlakçıya, estetikçiye GÜVENMİYORUZ.
FALCIYA, fırıncıya, filozofa, finansöre, fizikçiye, fizyoterapiste, fon yöneticisine, fotoğrafçıya, futbolcuya GÜVENMİYORUZ.
GARDİYANA, galericiye, garsona, gazeteciye, gemiciye, generale, genetik mühendisine, geyşaya, gökbilimciye, gözetmene, gözlükçüye, grafikere, gramer uzmanına, greyder operatörüne, guruya, gümrük memuruna, gündelikçiye GÜVENMİYORUZ.
HADDECİYE, hahama (onun bile sahtesi çıktı!), hakeme, halıcıya, halkbilimciye, hamala, hamamcıya, hareket memuruna, haritacıya, hasta bakıcıya, havacıya, hemşireye, hesap uzmanına, heykeltıraşa, hırdavatçıya, hostese GÜVENMİYORUZ.
IRGATA, ışıkçıya GÜVENMİYORUZ.
İCRA memuruna, iç mimara, iğneciye, ihracatçıya, ilahiyatçıya, illüzyoniste, imama, insan kaynakları uzmanına, inşaat mühendisine, inşaatçıya, iplikçiye, istatistikçiye, istihkamcıya, işçiye, işletmeciye, işportacıya, itfaiyeciye, ithalatçıya GÜVENMİYORUZ.
JEOFİZİKÇİYE, jeoloğa, jeomorfoloğa, jigoloya, jinekoloğa GÜVENMİYORUZ.
KAHVECİYE, kahyaya, kalaycıya, kalıpçıya, kameramana, kamyoncuya, kapıcıya, kaplamacıya, kaportacıya, kaptana, karikatüriste, karpuzcuya, kasaba, kasiyere, kaymakama, kebapçıya, kırtasiyeciye, kimyacıya, koleksiyoncuya, komisyoncuya, konserveciye, konsolosa, konsomatrise, koruma görevlisine, köfteciye, kömürcüye, köşe yazarına, kuaföre, kumaşçıya, kumcuya, kuru temizlemeciye, kuru yemişçiye, kuryeye, kuyumcuya, kürkçüye GÜVENMİYORUZ.
LABORANTA, lahmacuncuya, lokantacıya, madenciye, makiniste, makyajcıya, manava, manifaturacıya, manikürcüye, mankene, marangoza, masöre, masöze, matbaacıya, menajere, mermerciye, meteoroloji uzmanına, meyhaneciye, mezarcıya, midyeciye, mikrobiyoloğa, milletvekiline, mimara, misyonere, mobilyacıya, muhasebeciye, muhtara, müezzine, mühendise, müneccime, müsteşara, müteahhide GÜVENMİYORUZ.
NAKLİYECİYE, nalbanda, nalbura, notere (bile) GÜVENMİYORUZ.
ODUNCUYA, ofisboya, otelciye GÜVENMİYORUZ.
ÖĞRETMENE, örmeciye GÜVENMİYORUZ.
PALYAÇOYA, pansumancıya, papaya, papaza, pastırmacıya, pencereciye, pideciye, pilota, piskoposa, polise, politikacıya, pompacıya, postacıya, pastacıya, profesöre, psikoloğa GÜVENMİYORUZ.
REDAKTÖRE, rehbere, rejisöre, reklamcıya, rektöre, rot balansçıya GÜVENMİYORUZ.
SAATÇİYE, sanayiciye, santral memuruna, sarrafa, sahafa, sekretere, sepetçiye, sesçiye, seyise, sigortacıya, silahçıya, simitçiye, spikere, stiliste, sucuya, sunucuya, sünnetçiye, sürveyana, sütanneye, sütçüye GÜVENMİYORUZ.
ŞAİRE, şarap üreticisine, şarkütericiye, şekerciye, şemsiyeciye, şoföre GÜVENMİYORUZ.
TAHSİLDARA, taksiciye, tarihçiye, tasarımcıya, taşçıya, tatlıcıya, tavukçuya, tayfaya, tefeciye, teknikere, telekıza, tellala, tercümana, terziye, tezgahtara, tesisatçıya, tesviyeciye, teşrifatçıya, tiyatrocuya, tornacıya, tuhafiyeciye, turşucuya GÜVENMİYORUZ.
UÇUŞ teknisyenine, ulaşım sorumlusuna, üroloğa, ütücüye GÜVENMİYORUZ.
VAİZE, valiye, vergiciye, vestiyere, veterinere, veznedara, vinççiye GÜVENMİYORUZ.
YAYINCIYA, yazara, yazı işleri müdürüne, yazılımcıya, yeminli mali müşavire, yeminli tercümana, yoğurtçuya, yorgancıya, yorumcuya GÜVENMİYORUZ.
ZABITAYA, zangoca, zaireciye, zücaciyeciye GÜVENMİYORUZ.

***

Bugün ülkemizin en büyük sorunu güvensizlik... Sorun kendinize; hangisine güveniyorsunuz, yukarıdaki mesleklerin?


Bu kadar güvensizlik bizi paranoyak yapar!
Fakat en önemlisi...
Hakime, savcıya ve avukata da güvenmiyoruz...
İşte bu güvensizliklerin en büyüğüdür, çünkü onsuz “var olamayız...”
Bize bu güvensizliği yaşatanlara saygı ile duyurulur!

***

GÜNÜN SOURUSU
Atatürk anıtlarına çelenk konulmasının yasaklanmasından sonra, İstanbul Büyükşehir Belediyesi de Kadıköy İskele Meydanı’ndaki Atatürk Anıtı’nı kaldırıp, yerine bina yapmaya karar vermiş... Sorum bizi yönetenlere: Bu hamlelerle Mustafa Kemal’i dirilttiğinizin farkında değil misiniz?

Terörden şikayet hakkı var mı?

Mustafa Erkal

Her gün yeni bir vukuatla karşımıza çıkan ve PKK’nın TBMM’deki kolu olarak isimlendirilen malum partinin bazı milletvekilleri için dokunulmazlıklarının kaldırılması gündemdedir. Teröristlerle kucaklaşan, içli dışlı olan, milletvekillerince taraftarlarına “silahlanın” talimatı veren, Anayasa da ve yasalarda çiğnenmedik yer bırakmayan, suç üstüne suç işleyen bu siyasilerin eğer dokunulmazlıkları kaldırılmayacaksa; milletvekillerinin dokunulmazlıklarının bundan böyle kaldırılmayacağı hükmü getirilmelidir. “Efendim konunun hem hukuki, hem de siyasi boyutu var” şeklinde siyasi dansözlüğü bırakalım. Esas olan hukuki boyuttur. Eğer hukuk siyasete kurban edilecekse; o zaman hukuk devletinden bahsedilemez. Hukuk devletinin olmadığı ve yıpratıldığı bir yerde demokrasi topal hale getirilir. Sadece demokratikleşme oyunları oynanır.  Kamuoyunun beklentisi dokunulmazlıkların kaldırılmasıdır. Halkın geniş nefretini kazanan terörle bütünleşmiş siyasi bir partiye ve onun mensuplarına hukukun uygulanmaması, ülkeyi çok daha büyük sorunlarla karşılaştırır. Böyle bir gaflet ve yanlış, terörü azdırır ve ona mevzi kazandırır.


Türkiye’de olanların onda biri herhangi bir Avrupa ülkesinde olsaydı; o ülkeyi yönetenler dokunulmazlıkları kaldıralım mı, yoksa kaldırmayalım mı tartışmasına girmezlerdi. Aslında devlet adamlığı burada belli olur. Devlet adamlığı her gün tecrübe kazanılan bir mevki değil, tecrübenin konuşturulacağı bir yerdir. Eğer bir ülkede vatan görevini yapan Mehmetçikle terörist bir tutulur, her ikisine de ağlarız diyen garip siyasetçiler türerse; o ülkede terör neden devam ediyor diye sorulmaz.
Bölücü ve ırkçı terör baskı altında ülkede milli kimliği tartışmaya açan siyasiler, aslında demokrasinin ayıbıdır. Almanya veya Fransa’da bazıları çıksa; biz Alman veya Fransız milli kimliğini reddediyoruz deseler karşılarında kendileri ile uzlaşmak için çırpınan tavizci devlet adamları bulabilirler miydi?
Bir dönem terörün gerekçesini bölgesel az gelişmişliğe bağladık. Daha sonra kültürel haklar ezberine kapıldık. Daha sonra Kürt açılımı yapmaya kalktık, elimize ayağımıza bulaştırdık. Ülkenin toprak bütünlüğünü hedef alan ırkçı ve bölücü terörü daha fazla demokrasi ile ortadan kaldıracağımızı zannettik. Terör örgütünün isteklerini silahsız olmaları şartıyla kabul etmeye kalktık. Habur’da, Oslo’da ve diğer birçok örnekte devleti yıprattık. Hayali özgürlükler uğruna güvenliği perişan ettik. Karakollarda savunmaya geçerek terörle mücadele edeceğimizi zannettik. Terörün ekonomik kaynaklarına nedense dokunmadık. Terörün asıl kalbi olan Irak’ın kuzeyine garip bir hoşgörü ile baktık ve gerekeni yapmadık.Irak’ın kuzeyine müdahaleye bundan dolayı izin alamadık! Milliyeti ve milli kimliği etniklik seviyesinde aşağıladık. Örgütün isteklerini yerine getirerek mücadele edeceğimizi zannettik. Bir mahalli dili seçmeli derse ve TV yayını haline soktuk. Egemenlik haklarımızı hiçleyerek yargıda anadilde savunma yolu açarak terör örgütüne yeni fırsatlar verdik. TSK’ni yabancı bir ordu gibi değerlendirdik ve mücadelede zaman zaman önünü kestik.
Terör örgütünün isteklerine uyarak Yerel Yönetimler Yasasını çıkarttık ve mahalli özerkliğe ve federatif yapıya yol açtık. Mahalli derebeyleri yaratarak devletin gücünü zayıflattık. Yargıyı siyasallaştırdık ve arka bahçe haline getirdik. Bütün bunlardan sonra biz yine terörden şikâyetçiyiz!
Bir yanlış ezber sürekli tekrarlanmaktadır: “Türk ve Kürt milliyetçiliğine karşıyız” Türk milliyetçiliğine sahip çıkmak bir Kürt’ün veya bir başkasının da hakkıdır ve vatandaşlık görevidir. Milliyeti, Türk milletine mensup olayı etnik taassup ve ırkçılığın önüne geçirirsek; bir Kürt’ün Türk milliyetçisi olmasının önünde hiçbir engel kalmaz. Milliyetçilik kültürel bir savunmadır. Emperyalizme karşı, haça karşı hilalin mücadelesidir. Yukarıdaki sözü bir başbakan söylerse ona da sorarlar: Sen hangi ülkenin başbakanısın?  Dünyaya ve etrafımıza bakalım, küreselleştirilmeye rağmen, milliyetçilik yükselen en önemli değerdir. Buna karşı çıkarak milli menfaatler nasıl korunabilir? Ben bir yabancı olsaydım, bu beyanata bayılırdım...


Ne Gidecek Ne Gelecek?


Cüneyt Arcayürek

Atatürk düşmanlığını örtmeyi amaçladığını artık gizlemiyor.

Kafasındaki bu sabit fikirden kurtulmak için bulduğu siyasal yeni yöntem; kentleri daha modern biçimselliğe kavuşturmak.

Hükümetin olanaklarını ve emrinde olan AKP’li belediyeleri kullanarak bu amaca ulaşmak için, sözüm ona haklı nedenler yarattığını sanıyor.

Tabii yutan olursa…

AKP’li bir belediye olsa Kadıköy’de, iskele alanındaki Atatürk Anıtı’nı bir günde yıktırabilirdi…

Şimdi AKP’li Büyükşehir Belediyesi’ni (İBB) kullanıyor.

Hürriyet’teki habere göre; RTE, İBB aracılığıyla bu ilçenin CHP’li belediyesine ve tabii halkına; birden, “Kadıköy’e Haydarpaşa Garı Çevresi ve Kadıköy Meydanı Projesi” dayattı.

Yeni düzenleme Kadıköylülerin yıllardır ulusal bayramlarda çelenk koyarak resmi törenler yaptığı Kadıköy Meydanı ve Atatürk Anıtı’nı ortadan kaldırıyor.

Yerine dünyanın hiçbir kıyı kentinde görülmeyen, sahille deniz arasına büyük binalar dikmeye hazırlanıyor.

Faşizan yönetim anlayışı sergileyen “Ben yaptım oldu” kafasının aracı İBB Başkanı Kadir Topbaş!

Atatürk Anıtı ve Cumhuriyet Bayramı gibi önemli günlerdeki kutlamalara mekân olan, artık tarihsel bir nitelik taşıyan meydanı yok etme projesini, görüşünü almaya bile gerek görmeden Kadıköy Belediyesi’ne gönderiyor…

Kadıköylüler, Belediye Başkanları Selami Öztürk’ün çağrısına uyarak; kuşku yok, RTE-Topbaş ortak kafasının ürünü bu projeye geçit vermeyecekler.

Başkan Öztürk, “facia” diye nitelediği projenin tartışıldığı Belediye Meclisi’ndeki konuşmasında meydanı ve Atatürk Anıtı’nı kaldıranlardan “birazcık saygı” beklediklerini söylüyor.

Bu söylemin, yaşadığımız bu dönemde iktidar sahiplerinden olmadık bir şeyi istemek olmuyor mu Sayın Öztürk?

***


Hilafeti kaldıran, din ve devlet işlerini birbirinden ayıran Atatürk’e düşmanlık, Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri gericilere arız olan bir virüs!

Atatürk düşmanlığının somut örnekleri 1950 yılının 14 Mayıs günü tek başına iktidara gelen Demokrat Parti ile başladı.

Ticani tarikatı, heykellerine saldırdı.

Kasım ayının bir günü 2002’de tek başına gelen AKP iktidarı; Ticani kafasının sürgit uygulamalarına devam etti ve etmeyi sürdürüyor.

Atatürk düşmanlığını sergilemeye geldi mi; ha tarikat, ha bugünkü iktidar kafası…

Fark etmiyor.

***

Kadıköy’e uygulamayı istedikleri yıkım projesini eleştirdin mi, RTE; dilinden eksik etmediği “millet böyle istiyor” söylemiyle kuşku yok karşınıza dikilecek.



Nereden biliyor çoğu olumsuz her icraatını milletin istediğini?

Bakalım Kadıköy halkı bu projeyi istiyor mu?

Sormaya gelmez hazret. Zira milletin yüzde 50’sinin onaylamadığı yasaları, hükümet kararlarını milletin arzusuna, isteğine bağlayan RTE için; milletin tümü demek, milletin ancak yüzde 50’sinin oylarıyla Meclis’te çoğunluğu ele geçiren AKP Meclis Grubu demek!..

Ya geride kalan yüzde 50’yi temsil eden partiler?

RTE için adeta demokratik yaşamın figüranları…

***


Kadıköy alanını yıkım projesiyle gerçek, bir kez daha ortaya çıktı:

Atatürk düşmanlığını kafayı takarak heykellerine saldıranlar tarikatçı, bu da sözüm ona demokrat!

***

Osmanlı olmaya öylesine hevesli.



Osmanlı devleti etnik grupları bir arada gören bir devlet ama Osmanlı milleti diye anılan bir millet yok! Osmanlı bir hanedanın adı. İşine gelmez bu gerçekten söz etmez.

RTE ve peşine takılan partiler ha anlaştı ha anlaşacak; yeni anayasada milletin adı Türk milleti diye geçmeyecek.

Beyaz, siyah, sarı ırkların; İngiliz, Alman, İtalyan, İrlandalı olanların kaynaştığı Amerika Birleşik Devletleri’nde, hangi kökenden olursa olsun fark etmiyor. Sorulduğunda Afrikalıyım, İngilizim, Fransızım vs demiyor, ABD vatandaşıyım diyor.

Bizimki ise yeni bir ad uydurarak örneğin Osmanlıyız demeye henüz cüret ve cesaret edemiyor. Anayasadan silecek Türk milleti adını.

Gelsin yerine Türkiye ulusu ve Türkiyeli vatandaş adı!

İyi pazarlar!



Konuşmakla olmaz, şiddete önlem lazım!

Ruhat Mengi

Cuma günkü VATAN’da AKP Ağrı Milletvekili Fatma Salman’ın iki gün önce boşandığı “kocası tarafından dövüldüğü için” yaralanmış haliyle fotoğrafları vardı. Etrafında aynı partiden kadın milletvekilleri ona destek verir, sevgi gösterirken.. Aynı şekilde medyada da Fatma Salman’a geniş çapta destek verildi.


Diyebilirsiniz ki “bundan doğal ne olabilir, elbette mağdur bir kadına herkes destek verecektir”.. Ama durum diğer kadınlar için hiç de öyle değil.. En yakın örneği vereyim; aynı gün, aynı VATAN’ın aynı sayfasında Fatma Salman’ın haberinin hemen altında iki ayrı “koca şiddeti” haberi daha bulunmaktaydı.
ŞİDDET UYGULAYAN SERBEST!
Bu ülkede suçluların serbest bırakılmasına hukuku katletme açısından mı gerek duyulmaktadır belli değil ama nedense her konuda durum böyle.. (Ayıptır söylemesi yine “darbe” diyeceğim ama denmeyecek gibi değil, o konuda da “darbe yapan, muhtıra veren” dışarıda, “yapmayan” içerde.)
Bu haberlerin birincisinde “Adana’da 2 çocuk annesi 27 yaşındaki Seyhan Bal, hayvan tüccarı kocasının daha önce de yaptığı gibi parasını kaybettiğinde ‘sen mi aldın, kime verdin’ diye kendisini suçlaması, bu da yetmiyormuş gibi çırılçıplak soyarak araması nedeniyle” kendini asmış.
İki küçük yavrusu “erkek şiddeti” yüzünden anasız; sorumlu olan baba ise serbest.. Büyük ihtimalle hakim “çocuklar yalnız kalmasın” filan diye hapis cezası da vermeyecektir. Böylece o şiddet uyguladığıyla, kadının ölümüne neden olduğuyla kalacak, üstelik çocukları da “annelerinin katili” sayılan adam büyütecek, zaman içinde suçu da unutulacak.
Diğer haberde Kahramanmaraş’ın Elbistan İlçesinde yaşayan işsiz İbrahim Aksoy 4 çocuk annesi karısı Sultan Aksoy’u dövünce mahkeme “evden uzaklaştırma” cezası vermiş. Adam yine de eve girmiş, kısa süre sonra da eşine bıçakla saldırarak ağzını, burnunu, kollarını, boynunu ve vücudunu bıçakla doğrayıp kaçmış. Zavallı kadını “çığlıklarını duyan çocukları” hastaneye kaldırmış ama sargılardan hiçbir yeri görünmüyor, en az 6 ayda ayağa kalkabilir.
Katil(den farksız) yakalanmış, mahkeme ne yapmış; hangi hakla ve hukukla yaptıysa “tutuksuz yargılanmak üzere serbest” bırakmış. Mahkemelerde bunlar olurken Fazıl Say’ın “saçma sapan mahkeme” lafı neden hapis cezası gerektirecekmiş, anlayan var mı acaba?
Neyse ki “Cumhuriyet Savcısı’nın itirazı üzerine” adam tutuklanmış ama hale bakın; “kasten yaralama suçundan 5 yıla kadar hapis” isteniyor. Ne demek “kasten yaralama”? Kolu çizilse de adına “yaralama” deniyor, tepeden tırnağa “dilim dilim doğransa” da “yaralama”, böyle adalet olur mu? Kadının ölmesine ramak kalmış, onun ve çocuklarının hayatı mahvolmuş, maddi-manevi şiddet tavan yapmış ve.. “Yaralama”.. “5 yıl” ne demek? Onu da indirecekler “iyi hal, tahrik vs” diye adam yine serbest.
Tekrar Fazıl Say’a dönelim; Say “saçma sapan mahkeme” dediği için 3 yıl, kendisine ana avrat sövenlere “it-kopuk” dediği için (ona küfredenlere ceza yok ama) 2 yıl, toplam 5 yıl hapis istemiyle yargılanıyor. Ömer Hayyam dizelerini de katarsak 6.5 yıl.. Say “konuşma, yazma” suçuyla 6.5 yıl, karısını dilimleyerek komalık yapan “yaralama” suçuyla 5 yıl.
Ben “kadına şiddet”i kaç yıldır yazıyorum ve bir adım ilerleme olmadı; tam 25 yıl..
ETKİLİ ÇÖZÜM!
İstediğimiz kadar “şiddeti önleme merkezleri” açalım (ki güzel bir adımdır, bir ölçüde caydırıcılığı ve koruyuculuğu olacaktır) ama göreceksiniz bakın ne intihar eden, ne doğranan, ne öldürülen kadın sayısında çok fazla bir fark olmayacak. En etkili çözüm karısını doğrayana 5 yıl değil, 20 yıl ceza vermek ve affa uğramamasını sağlamaktır..
Sadece “şiddeti kınamakla yetinmek” değil, Bakan’ın, Başbakan’ın “kadına ve çocuklara kalkan elleri kıracağız, en ağır cezaları getireceğiz” demesidir. Ülke çapında “çocuk gelin” olayına son verilmesini sağlamaktır, “aile içi ve dışı çocuk tecavüzlerinin” de üstüne gitmektir.
Gerisi ise yılların ve kim bilir kaç canın daha kaybıdır!

*****

Ya ‘en büyük anıt’ın yeri yanlışsa?
Kadıköy Belediyesi’ne hiç danışılmadan, hiçbir bilgi verilmeden, tartışılmadan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin aldığı bir kararla “Kadıköy meydanı ve meydanda bulunan Atatürk anıtı” kaldırılarak yerine bina yapılması planlanmış.
Kadıköy’de yıllarca oturduğum için bu meydanın ve gerçekten olağanüstü güzellikte yapılmış Atatürk Anıtı’nın (‘Başöğretmen Atatürk’ tahta başında öğrencilere harfleri öğretirken) Kadıköylüler için önemini iyi bilirim. Milli bayramlarda orada toplanılır, törenler yapılır, çelenk konur.. Bu anıta sadece bakmak bile büyük zevktir.
NEDEN GAR DEĞİL DE OTEL?
Haydarpaşa Garı Çevresi ve Kadıköy Meydan Projesi” adı altında bir proje ile tarihi ve muhteşem Haydarpaşa Garı’nın her nedense “bir otel” e çevrilmesi, Kadıköy Meydanı’nın nostaljik ve sevimli doğal yapısının yok edilmesi, bölgenin simgesi haline gelmiş Atatürk Anıtı’na dokunulması “benzerine hiçbir ülkede rastlanmayacak” büyük bir hatadır.
Zaten geriye kala kala parmakla sayılacak kadar tarihi bina kalmışken Haydarpaşa Garı’nın (yanması yeterince üzüntü ve korku yaratmıştı) neden israrla “otel”e çevrilmek isteniyor olması ülke çapında tartışılması gereken bir konuyken “İlçe Belediyesi”ne bile danışılmaması olacak şey değildir ki Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk de haklı olarak “istifa”dan söz etmiş.
Ben de Kadıköylüler’in buna izin vermeyeceğini düşünüyorum (ve şimdilik İBB “Anıtın kaldırılmayacağını ” açıklamış) ama israr edilirse üç soru çıkıyor ortaya;

  1. Bu durumda “ilçe belediyeleri”ne ne gerek var? “Göstermelik” olarak duruyorlarsa kaldırılsınlar, herşeyi “büyükşehir belediyeleri” yapsın.
    2- Bu gidişle yakında Anıtkabir’in de “yanlış yere yapıldığı ve kaldırılmasına karar verildiği”, ya da “şekli beğenilmediği için yıkılıp yeni bir mimari deneneceği” kararları çıkar mı?
    3- Okullardan sonra “rozet takmak” herkese yasaklanabilir, böylece Atatürk rozeti takmak bile imkansız hale gelir mi? Bilmem ki bunlar da olabilir mi?



Osmanlı erkekleri

Rıza Zelyut


Perşembe günü, Yurt Gazetesi’nde Muhteşem Tartışma başlığı altında bir haber vardı. Yazar Nedim Gürsel; “Kanuni Sultan Süleyman, Pargalı İbrahim ile aynı yatağı paylaşırdı.” demiş. Ünlü tarihçimiz İlber Ortaylı ise; “Gürsel’e tarih soruyorsanız, bana da fizik sorun!” diyerek Gürsel’in tarih bilmediğini söylemiş.

Kızmaya gerek yok. Osmanlı Devleti’nin (Devlet-i ¬liyye) yönetim merkezi olan Top Kapısı Sarayı’nda padişaha hizmet eden bir “İç Oğlanları” teşkilatının bulunduğunu her kaynak yazmaktadır. Bu oğlanlar; 10-12 yaşlarında Avrupa hatta Afrika’dan esir edilerek getirilir, ünlü Esirciler Hanı’nda pazarlanırlardı. Bunlardan yakışıklı ve akıllı olanlar alınır;   Enderun’da yetiştirilir; bazıları da Padişahlara,  “sakayan-ı sim-i hassa” adı altında hizmet ederlerdi. 

Örneğin; şair Ahmed Paşa; Fatih Sultan Mehmed’in oğlanına göz koyunca; idama mahkum edilmiş; ancak “medet” redifli şiiri ile affedilmiş, Bursa’da sürgünde ölmüştü. Bu bilgi şuara tezkirelerinde değişik biçimde yer almıştır.

Naima Tarihi’nde; 17. Yüzyıl’daki çok sıkı dindar gözüken Kadızadeliler (Fakılar) bölümü vardır. Bunlar; Peygamber dönemine geri gitmek sevdasındaki tiplerdir. Ve bugünkü Suudilerin mezhebi olan Vehhabiliğin fikir babası sayılırlar. Naima; bu çok dindar gözüken tiplerden birisini anlatırken, onun oğlancılığına da yer verir. Bu herif; kullanmak için soyduğu oğlanın belinde ipek kuşak olduğunu görünce kızıp şöyle bağırmış: “Hemen belindeki ipek kuşağı gider. Vücuduma değerse günaha girerim.

İşte o dönemdeki bir kesimin din ve günah anlayışı: İpik giymek dine aykırı ama oğlan kullanmak helal...

TAVŞAN OĞLANLAR

Son romanım Esirciler Hanı’nda Osmanlı erkek milletinin nasıl yaşadığına dair çok ilginç olaylar da yer alıyor. Ama bu bilgiler yerli kaynaklara dayanıyor. 

Örneğin dönemin şerbethanelerinde (meyhanelerde) “tavşan oğlan” denilen garsonlar hizmet ediyorlardı. Bunlara niçin tavşan oğlan denildiği; bunlar için kavga ettiklerini bir bilseniz.

Hele hele “Peçeli” denilen bir civelek takımı vardı ki... Bu oğlanları kullananlar; onları başkalarının gözünden korumak için başlarına bir püsküllü peçe geçirirlerdi.

Osmanlı yöneticilerinin ve zenginlerin konaklarında mutlaka bulunan bu oğlanlardan kimisi ev işlerini görürler kimileri de efendilerine özel hizmet verirlerdi. 

Bunlara gulam (köle) denilirdi. Gulamları kullananlmara da gulamperest adı verilirdi. Ki bunun Türkçe karşılığı; “oğlancı”dır.

Osmanlı erkek toplumu gözünde gulamperestlik pek de kınanan bir iş sayılmazdı. 

Üstüne üstlük böyle hayatlarını kazanan oğlanlar; Osmanlı’da bir “esnaf” takımı kabul ediliyorlardı. 



EDEBİYATA YANSIDI

Osmanlı yönetici takımının edebiyatı olan Divan Edebiyatı’nı inceleyin; bu oğlan sevgisinin (gulamperestlik) pek bol örneğini göreceksiniz. Daha önce bu köşeden, ünlü şair Nedim’in böyle beytlerini aktarmıştım.

Osmanlı erkek egemen kesiminin bu tutumunu şair Mehmet Akif Ersoy da biliyordu ve Osmanlı edebiyatını “Baştanbaşa dolu oğlanla şarab” diye yerlere batırıyordu.

***


Cumhuriyet kurulduktan sonra, Mustafa Kemal Atatürk, işte bu erkek mutluluğunu temel alan gulamperest zihniyete karşı bir savaş yürüttü. Kadının erkekle eşit düzeye getirilmesi; çağdaş devrimler; gulamperest kültürü hızla baskı altına aldı.

Lütfen; bugün cumhuriyete ve Kemal Atatürk’e saldıranlara bakın. Bunlar gulamperest kültürün özlemi içindeki Kadızadeli artıklarıdır.

Peki ya Atatürk düşmanı o kadınlar?

Onlar da Esirciler Hanı’ndan çıkartılıp evlere hizmet için tıkılan cariyelerdir.




Korkmayın kıyamet kopmayacak ama inanılmaz şeyler olabilir


Can Ataklı

Günlerdir kıyametle yatıp kıyametle kalkıyoruz.

Sıkın dişinizi, şunun şurasında 12 gün kaldı.

Benim 21 Aralık günü yazım yok. Çünkü cuma, boş günüm. Ama 22 Aralık’ta yazımı okursanız demek ki kıyamet kopmamıştır.

Aslına bakarsanız “kıyamet kopacak” lafı safsatadan ibaret.

Çünkü ister Maya takvimi deyin, ister Marduk gezegeninin geldiğine inanın, tarihsel verilere de bakınca 21 Aralık’ta söz konusu olan “kıyametin kopması” değil ama “kıyamet gibi günlerin başlayacağı” gerçeği.

Bir tür Nuh Tufanı ya da başka din ve kültürlerde sözü edilen kıyamet gibi günler.

Olay Sümer Medeniyeti’ni ve Maya Kültürü’nü yakından izleyenlerin, araştıranların bulgularına dayanıyor.

Maya kavmi, dünyanın gizemli ırklarından biri. Onbinlerce yıl önce Güney Amerika’da yaşamışlar.

O tarihlerde Avrupa ve Asya’da bir Kristof Kolomb ortaya çıkmadığı için buralarda yaşayanların pek haberi yok.

Ama ilginçtir, birbirlerinden habersiz yaşamalarına rağmen örneğin Mayalarla Mısırlıların, Sümerlerin gökle ilgili bilgi ve bulguları neredeyse birbirinin tıpatıp aynı.

Mayalar da tıpkı Mısırlılar gibi piramit şeklinde anıtlar inşa etmişler. Herşeyi gökten beklemişler. Sanki dünyaya düşmüşler de kurtarılmayı bekliyorlar gibi dini tören ve ayinleri var.

İşte şimdi sadece bina kalıntıları ve bazı yazıtları günümüze kadar ulaşan Mayalar gökyüzü hareketlerini izleyerek bir takvim yapmışlar. Buna göre dünya gezegeni 3600 yıl süren bir döngü içinde.

Neden 3600 yıl. Çünkü “Marduk” adı verilen güneş sistemi içinde olan ama turunu ancak 3600 yılda tamamlayan bir gezegen var ve bu gezegen dünyaya yaklaşınca olağanüstü doğa olayları başgöstermeye başlıyor.

Marduk’un etkileri tam 21 Aralık’ta ortaya çıkmıyor. 8 yıl öncesinden etkiler oluşuyor. Seller, depremler, anormal hava değişiklikleri.

Son 10 yıla baktığımızda benzer pekçok doğa olayı oldu.

Asıl büyük olaylar ise işte o milat denilen 21 Aralık’ta başlıyor.

Neler mi oluyor?

Bir kere çok şiddetli depremler yaşanıyor. Öyle ki şu andaki cihazların ölçmeye yetişemeyeği cinsten. Hani 10 şiddetinde bir depreme hiçbir yapı dayanamaz deniyor ya, bu 10 da değil belki, 20-30 büyüklüğünde. Binaları bırakın kıtalar yerinden oynuyor, belki bir kıta yok olup gidiyor.

Sonra büyük seller oluyor. Mevsimler değişiyor, bazı bölgelerde sıcaklık 50-60 derecelere çıkarken bazı bölgelerde buzul dönemi başlıyor.

En önemlisi bu Marduk, yanında milyonlarca göktaşıyla hareket ediyor. Bir gergedan üzerindeki asalaklar gibi bu göktaşları.

Dünyanın manyetik alanı bu taşları kendine çekiyor, böylelikle dünyaya binlerce irili ufaklı göktaşı düşüyor.

Yaratacağı hasarı bir düşünün.

Fosil tarihçileri dinazorların böyle bir göktaşı yağmurunda yok olduğunu ileri sürerler.

İşte tüm bunlara rağmen dünyada yaşam kalabiliyor yine de.

Ve deniyor ki, “Din kitaplarında sözü edile tufan işte budur. Her şey yok oluyor, hayat tekrar başlıyor.

*****

Kıyamet nedeniyle ara

Haftaya bir yurt dışı seyahatı nedeniyle olmayacağım gibi yazı da yazamayacağım. Ondan sonraki pazar ise 23 Aralık’a denk geliyor. Yani kıyamet günü yazısını yazacağım pazar kalmıyor.

Yazıları bu pazar yazınca tiryakisi olduğunuz Yıdırım Tuna fıkralarına ve Gani Yıldız’ın herbiri düşündüren ama güldüren cümlelerine bugün yer veremiyorum.

23 Aralık’ta söz.

*****

NASA’nın “yok demesi” Marduk’un olmadığı anlamına gelmez

Ben Marduk’a inanıyor muyum?

Bilemiyorum, ama yok da demiyorum.

Bu konudaki görüşlerim Burak Eldem’in yazdığı “Marduk: 2012” kitabından sonra zihnime daha sağlam oturmaya başladı.

Burak Eldem ilginç bir araştırmacı. Dünyada da ses getiren Marduk kitabını yazdığında “kıyamet gününe” 12 yıl vardı. Ben de bir nefeste okudum.

Marduk “kayıp gezegen” olarak anılıyor. Ya da 12. gezegen deniyor.

Dünyaya 3600 yılda bir yaklaşıyor.

Esip gürledikten sonra yoluna devam ediyor, taaa ki 3600 yıl geçtikten sonra tekrar beliriyor.

Bilim adamları Marduk’u inkâr ediyor.

Ama çok ilginçtir, “yok” demiyorlar sadece “uzayı gözlüyoruz, ama görmedik” diyorlar.

NASA, yani Amerika’nın uzay merkezi de “yok” diyor sonra ekliyor “olsa görürdük.”

Yine de kuşkum var. Çünkü bu öyle akla ziyan bir bilgi ki, saklanıyor olması da mümkün.

Düşünsenize, aylar öncesinden “Dünyaya bir gezegen geliyor, ortalığı yakıp yıkacak” diye bir açıklama yaparsa 7 milyar insanı kim nasıl zaptedebilir?

*****


Tibet rahipleri de müdahil olmuş

Artık internette dolaştıranların yalancısıyım, ama 2012-21 Aralık Kıyamet Günü için gizemli “Tibet rahipleri” de müdahil olmuşlar.

Rivayete göre rahipler NASA’ya bir mektup göndermişler ve uyarılarda bulunmuşlar.

Buna göre 21 Aralık’tan itibaren dünya galaksinin “sıfır” hattından geçecekmiş. Bu nedenle hiçbir enerji yayılamayacakmış. Sonucunda elektrikler kesilecek, bilgisayarlar çalışmayacak herşey duracakmış.

En önemlisi dünya koyu karanlığa bürünecekmiş. Ancak ateş kullanarak aydınlık sağlayacakmışız.

Bu mart ayına kadar sürecekmiş.

Bu süre içinde olanlara akıl erdiremeyenlerin delireceği ve dünya nüfusunun yüzde 10’unun bu nedenle öleceğini de söylemişler.

Tibet rahipleri bu süre içinde herkesin en lüzumlu mallarını alarak yüksek yerlere gitmesini, yanlarında bol su bulundurmalarını öneriyorlarmış.

Rahipler sonunda “Korkmayın” diyorlarmış. Bunlar geçici olacağı gibi insanları yeniden düşünmeye sevkedecek, ahlak ve maneviyat yükselişe geçecek, dünya yeniden kuruluşun adımlarını atacakmış.

Daha ne desinler?

*****

Onca film niye çekildi?



Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik. Herkese şaka gibi gelen “21 Aralık kâbusuna” çok az kaldı.

2012 kıyametini neredeyse 10 yıldır konuşuyoruz.

Bu süre içinde Hollywood şirketleri sayısız film yaptılar.

Armegedon” bu türün harikasıydı. Dünyaya çarpacak bir göktaşını anlatıyordu. “Deep inpackt” yine aynı konuyu işliyordu. Saçma sapan da olsa “2012 Dünyanın Sonu” filmi de modern Nuh Tufanı’nı anlatıyordu.

Bunun dışında özellikle garip bir dehası olan Steven Spielberg’in “E.T” ile başlayan uzaylı filmleri, yıldız savaşları.

Bunlar film ama, Hollywood’un Pentagon ve istihbarat örgütleriyle yakın ilişkisi bilinmeyen gerçek değil.

Pentagon’un Amerikan filmcilerine bazı senaryolar verdikleri, ama bunlardan bir ya da bir kaçının aslında gerçeği yansıttığı öteden beri söylenir.

Bu doğruysa acaba Hollywood’da çekilen kâbus filmlerinden hangisi gerçek bilgiye dayanıyor?




Adalet İstiyoruz…


Mustafa Balbay

Kasım ayında aldığım mektupların önemli bir dilimini 29 Ekim ve 10 Kasım’a katılanların yazdıkları oluşturuyordu. Her mektup, yazanların içindeki volkanın bir parçasıydı sanki.

Ya da bitip tükenmek bilmeyen bir çırpınış.

Ankara’dan genç bir akademisyen sanatçının mektubundan:

Size 29 Ekim’i yazmıştım. 10 Kasım’ı yazamamıştım; o gün sabah 07.30’da evden çıktık ve Necatibey üzerinden Anıtkabir’e, daha doğrusu Tandoğan’a ulaşmaya çalıştık. Trafiği kestiler, yürürüz dedik. Yağmur altında yürümeye başladık. İlk karşılaştığımız sokakta polisler barikatları kurmuş, bizi bekliyordu. Buradan geçiş yok, üst sokaktan dediler. Her sokağı kapatmışlar. Hepsi bir üst sokak diyordu. 09.05’te Tandoğan’da olabilmek için devam ettik. O kadar çok yağmur yağıyordu ki, terledik, ıslandık, üşüdük… Hepsi bir arada oldu! O yağmura rağmen ne kalabalıktı…

413 bin demişler Anıtkabir’e giren ziyaretçi sayısını. Bunun imkânı yok hocam, o kadar az olamaz… Barikatlar vaktinden önce açıldığından akın ettik ve yol, Aslanlı Yol, avlu, mozole, bayrak, bayrağın aşağısındaki merdivenler tıka basa doluydu… Uyanış başladı… Size muhteşem bir gelecek dileklerimi yolluyorum…”

***


Doğduğum topraklardan Rahmi Öğretmen’in yazdıkları:

Ağabey nereden nasıl başlayayım? 29 Ekim’de Ulus’taydım. İlk gazlamada 50 metre uzakta olmamıza rağmen Rüzgârlı’ya koşarak girmeseydim yere yığılacaktım…



Biber gazı öyle lanet bir şey ki gözün görmüyor, gözyaşı boşanıyor, ağzın tüm çevresi öyle bir yanıyor anlatılacak gibi değil. En kötüsü nefes alamıyorsun.

Sonra yürüyerek Ata’ya ulaşmaya çalıştık. İzlemişsindir ya da okumuşsundur o mahşeri kalabalığı. Milim milim yol aldık, karınca gibi.

Gençlik Caddesi’nin her tarafı insan doluydu. Herkesin elinde bayrak, gelincik tarlası gibiydi. Anlatılacak gibi değildi, yalnızca yaşanabilirdi.

10 Kasım yağmur altında başladı… Okuldan yalnız gittim. Ama oraya varınca insanları, hele de çocukları, aileleri, yaşlıları görünce yalnız olmadığımı yeniden gördüm. Her şeye karşın halkın yüreğindeki Kurtuluş Savaşı ve Atatürk bilinci bir deniz dalgası gibi düşmanları dövüyor…”

İzmir’den yola çıkan bir Anıtkabir yolcusunun mektubundan:

Şehrin içinden kalkan otobüsleri polis durdurmuş. Biz Bornovalılar olarak şanslıydık. Polis engeliyle karşılaşmadık. Yollar bomboştu. Bizden başka yola çıkan olmadı mı diye düşünürken Polatlı’dan sonra yoğunlaşan trafik içimizdeki hüznü sevince dönüştürdü. Ankara girişinde sanki otobüsler, özel araçlar topraktan fışkırıyordu…

Dönüşte ortak düşüncemiz 10 Kasım’da tekrar gelmekti… Öyle oldu… Kalabalık belki 29 Ekim’in üç katıydı… Dönerken tüm ümitsizlikler yerini ümide ve tarif edilemeyen duygulara bırakmıştı. Sizler ne olur rahat olun. Yalnız olmadığınızı bilin. Milyonlar sizin Cumhuriyeti ve değerlerini savunduğunuz için orada olduğunuzun farkında…”

İstanbul Kadıköy’den Bahar Hanım’ın 10 Kasım tarihli mektubundan:

Biraz önce upuzun bir insan zinciri Fenerbahçe’den Bostancı’ya kadar uzanıyordu. Çok ama çok fazla insan vardı. Ellerinde bayraklar, Atatürk posterleri cıvıl cıvıl. 13 yaşındaki oğlum ve kocamla beraber genç-yaşlı pırıl pırıl insanların arasındaydık… Döndüm size yazıyorum. Bugün, sanki bazı şeylerin düzeleceğini gösteriyordu…”

***


Mektupları okurken içimden geçen onlarca düşünceden biri şu oldu: Atatürkçüler, Cumhuriyet kazanımlarının korunması, daha ileri götürülmesi gerektiğine inananlar çok büyük bir kalabalığın içinde yalnız.

Buluşma yerlerine gidenler, önce acaba az mıyız diye endişe ediyorlar. Çok kalabalık olduklarını görünce umutlanıyorlar, büyük bir sevinç kaplıyor içlerini. Sonra dağılıyorlar.

Einstein, “Bir insanı haklı olduğuna inandırmak sanıldığından zordur” diyor.

Bu aşamayı geçtik, zor olanı başardık. Haklı olduğumuzu ve çok olduğumuzu biliyoruz. Şimdi bütün mesele, hukukun, toplumsal meşruiyetin bir milim dışına çıkmadan ne istediğimizi duyurmak, hissettirmek.

Önümüzdeki ilk takvim 13 Aralık. O gün öncelikle Silivri’de, Silivri toplama kampının önünde haykırsak:

Adalet istiyoruz…”

13 Aralık Perşembe’ye dek, sosyal medyadan kent meydanlarına kadar her yeri çoğalma, paylaşma alanı yapsak…

13 Aralık milat olsa…



13 Aralık hukuk terazisinin kaldırılıp dengelendiği gün olsa…

Yüklə 134,61 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə