Ulus Baker



Yüklə 200,9 Kb.
səhifə1/4
tarix30.07.2018
ölçüsü200,9 Kb.
növüYazı
  1   2   3   4

Ulus Baker

Yeri Belki Kavranabilecek Ama Doldurulamayacak

Bir Kıbrıslı Geçti Bu Dünyadan (1)
Dosya Yazarı ve Editörü: Can Sarvan
1.1) Giriş Yazısı: Hayatı ve Eserleri Üzerine Notlar
1.2) Ulus Baker’in Deleuze ve Guattari Bağlamında Psikanalize Karşı Eleştirileri ve Sanatın Doğduğu Yer: Bilinçdışı
1.3) Baker’in ‘Aydın, ‘Kimlik’, ‘Azınlık’ ve ‘Çoğunluk’ Kavramlarına Bakışı
1.4) Ulus Baker’in Türkiye’de İslamın Örgütlenişi ve Milliyetçilik Üzerine Çözümlemeleri
1.5) Ulus Baker’in Türkiye’deki Ulusal Edebiyat Tartışmasına Katkısı
1.6) Baker’in Marks’a Dair Bir Çift Sözü…
1.7) Kıbrıs Üzerine
1.8) Kıbrıs Sorunu Hakkında Baker’le Yapılmış Bilinen Tek Röportajın Çözülmüş Bant Kaydı
1.9) Ulus Baker’in Çalışma Arkadaşlarından Aras Özgün’le Sinema Ve Baker Üzerine

1.1) Giriş: Ulus Baker’in Hayatı ve Eserleri Üzerine Notlar
Birazdan okuyacağınız giriş yazısını yazabilmek için, yıllar önce ODTÜ’de yarım saatliğine sohbet etmiş bulunduğum sevgili Ulus Baker’in hayatının izlerini, aralarından beni yanlış istikametlere götürenleri tek tek eleyerek, sürmem gerekti. Doğru bilgiye ulaşmam da bana yardımcı olan Ahmet An’a; onunla ilgili hatıralarını benimle paylaştıkları için, Baker’in Ada’da yaşayan en yakın akrabalarından Harper Orhon’a ve Nilgün Orhon’a; basılı bazı kaynakları sağladığı ve araştırmanın kapsamı ile ilgili olarak beni tüm nezaketi ile uyardığı için, çok yakın dostu Tanıl Bora’ya; diğer bir yakın arkadaşı, yurtdışında bir ülkeden diğerine işi nedeniyle koştururken arada sorularımı yanıtlama inceliğini göstererek, Ulus Baker’le Kıbrıs üzerine yaptığı, video röportaj kaydını deşifre etme ve yayımlama hakkını bize verdiği için, sinemacı ve akademisyen Aras Özgün’e teşekkürü borç bilirim.
Baker’in düşünsel analizlerini okuyucularımıza aktarabilmek amacıyla, senelerden bu yana aralıklarla okuduğum Baker metinlerini tekrar gözden geçirdim; hakkında yayımlanan ve bize ulaştırılan görsel malzemeleri izledim. Baker’in düşünsel dünyasını betimlemeye çalıştığım bu ilk bölümün ardından değinmek daha yerinde olacağı için, sanatsal açılımlarını önümüzdeki sayı ele alacağız. Ulus Baker’in daha çok Kıbrıslı Türk’e, Türkiyeliye ve kendini onun gibi yurtsuz hisseden nice insana ulaşmasını sağlamak, hiç değilse bundan sonra daha fazla okunmasına katkıda bulunmak ve yeni yetişen kuşakları onun ışıldayan düşünsel mirasından haberdar kılmak, şüphesiz bir ihtiyaç olduğu kadar bir sorumluluktur da.

Ulus Baker, 14 Temmuz 1960 yılında, kendine yakıştırdığı bir deyimle ‘yaralarını bedeninde taşımak’ üzere İstanbul’da doğar. Kıbrıslı psikiyatr Dr. Sedat Baker’in ve Kıbrıslı şair, ilkokul öğretmeni Pembe (Yusuf) Marmara’nın tek çocuğudur. Daha 4 yaşındayken, doğduğu gün 14 Temmuz’un aynı zamanda 1789 Fransız Devrimi’nin başlangıç tarihi olduğunu öğrenmiştir, Ulus. Ve kendisinden iki gün sonra Kıbrıs’ta doğan, dayısının kızı Nilgün Orhon’la doğum günlerini 16 Temmuz’da kutluyor olmaktan rahatsızdır. Nilgün Orhon’a ‘Fransız Devrimi’nin başladığı gün 14 Temmuz; seninkini benimki ile beraber 14’ünde kutlamalıyız’ diye hayıflandığı çok olmuştur. Yeğeni Harper Orhon’un ifade ettiği üzere, kendi yaşıtları Kemalettin Tuğca okurken Rus edebiyatı klasiklerini çoktan okuyup bitirmiştir. ‘Çok zekiydi. Piyano çalar ve hayli iyi yüzerdi. ‘Plasticine’ ile küçük heykelcikler yapmakta ustaydı ve çok iyi hikâye anlatırdı… Bir filmi öyle bir anlatırdı ki filmi seyretmiş kadar olurdunuz…Uzay Yolu’ndaki Mr. Spock’ı ilk Ulus’tan dinlemiştim…’ Ulus, annesi ve babasının evliliklerinde yaşadıkları sorunlarda, çoğu zaman, ister istemez taraf kılınır. Anlatıldığına göre, Pembe Marmara’nın oğluna bağlılığı hasredilenin çok üzerindedir. Oldukça koruyucu bir annedir, Pembe Marmara…Nilgün Orhon, İstanbul’da henüz 3-4 yaşlarında olan Ulus’un ebeveynleri ile birlikte kış dönemi kaldıkları, Laleli’deki evi şöyle anlatıyor: ‘Küçük yatak odası, ortadan tahta bir kapıyla ikiye bölünmüştü. Kapının bir tarafındaki yatakta Ulus annesiyle, diğer tarafındaki yatakta ise babası Sedat Baker yatardı. Ancak iki yatağın sığabileceği oda, kocaman bir kapı ile ikiye bölünmüştü.’ İç geçirerek, ekliyor: ‘Birbirlerini çok sevmelerine rağmen, geçinemezlerdi.’


Ulus, yazları Kıbrıs’ta kalabalık bir aile içinde diğer çocuklarla renkli bir çocukluk geçirirken, kışları İstanbul’da babasının bir ilaç firmasının mümessili olarak sürekli şehir dışında olması ve ardından 1972’de Ada’ya dönmesi nedeniyle, annesi ile yapayalnız kalır. Nilgün Orhon, bu durumun Ulus Baker’in çocukluğunu olumsuz yönde etkilediğini belirtiyor. Harper Orhon’a göre, sonraları Sedat Baker’in Büyük Han’ın hemen yanındaki kliniğinin üst katındaki evlerinde ikamet eden aile için, nispeten daha mutlu ve huzurlu geçen günler de olmuş. Dr. Sedat Baker’in yakın dostları Nejat Konuk, Osman Örek, Alper Orhon, Dr. Kaya Bekiroğlu ile siyasi sohbetler yapılır; psikiyatrın ağzından şiirler dinlenirmiş. 72 Abdi Çavuş’taki, Pembe Marmara’nın annesinin evinde de sıkça bulunurlarmış.
Türkiye’nin Fransızca eğitim veren en iyi okullarından biri olan, Saint Benoît Fransız Lisesi’ne giren Ulus Baker, İstanbul’da sırasıyla önce anne ve babası ile birlikte, sonra sadece annesi ile, ardından yazar Alev Alatlı ve annesi ile beraber, ve son olarak 3 sene yalnızca Alev Alatlı’ya ortak ailevi bir yaşam sürmüş. Alev Alatlı’nın eski eşi, Boğaziçi Üniversitesi eski öğretim görevlisi ve Kıbrıs Türk Federe Devleti Planlama ve Koordinasyon eski bakanı Prof. Alper Orhon, Ulus Baker’in dayılarından biridir. Bir diğer dayısı, Ecvet Yusuf’un kızı, muhalif yazıları nedeniyle, UBP ve Denktaş döneminde hakkında dava açılarak öğretmenlikten alınan ve sonra davayı kazanarak tekrar Lefkoşa’da öğretmenlik yapmaya başlayan Nilgün Orhon ve kardeşi Harper Orhon, yazar Alev Alatlı’nın (1) eski eşi, merhum Alper Orhon’dan ayrılmasına rağmen aileleri ile bağlarını koruduğunu söylüyorlar. Alev Alatlı, Pembe Marmara’yla olan akrabalığı aşan yakın dostluğa hürmeten, en zor zamanlarında Ulus Baker’i kendi kızı Funda ile beraber, İstanbul’da elinden gelen her şeyi yaparak büyütmeye çalışmış. Alev Alatlı ve Pembe Marmara arasındaki bu kadın dayanışması, sonu boşanma ile biten bir evlilik aracılığıyla kurulmuş, eski akrabalık bağları üzerinden gerçekleşmesi hasebiyle eşine ender rastlanır, bir samimiyet taşır.
Türkiye’nin 1974’teki Kıbrıs Harekâtı, henüz sadece 14 yaşında olan Baker’in yaralarını bedeninde daha büyük bir acıyla taşımaya başladığı, kahır dolu bir milat olmuş:
Çok sevdiği dayısını, savaşta ölen ilk Kıbrıslı Türk olma vasfına haiz Ecvet Yusuf’u, 20 Temmuz 1974’te kaybeder.

Ağustos’ta, II. Harekât sırasında Kıbrıs’taki evlerinde, kaldığı odaya havan mermisi düşer.

1975’te annesi, Pembe Marmara göğüs kanseri olur.

1978 yılında, babası Sedat Baker bir aşk macerası nedeniyle, Girne’de öldürülür.


Harper Orhon, Ulus Baker’in ve arkadaşlarının yazılarının yer aldığı internet portalı ‘www.korotonomedya.net’te yayımlanan, ‘Duymak İçin Yapılmamış Kulaklar’ adlı bir öyküsünde geçtiği üzere, Baker’in 14 yaşındayken II. Harekât’ta odasına düşen havan mermisini de odayı da gayet iyi anımsıyor. O oda, eniştesi Sedat Baker’in kağıttan huniler yapıp hasırla örtülü tavana uçurttuğu ve hasırlar arasındaki boşluklara takılan kağıt hunilerin yüksek tavandan bir türlü indirilemediği; Pembe Marmara’nın Sedat Baker’in öldürülmesinin ardından hunilere bakıp bakıp gözyaşı döktüğü bir oda. Savaşın yatağının hemen yanını biçtiği kadar, Ulus Baker’in çocukluğunu da örselediği oda. Annesi Pembe Marmara’nın 1975’te yakalandığı kanser hastalığına, 1978’de ‘çapkın’ eşinin bir başka kadına ilgisi nedeniyle öldürülmesine rağmen, 1983-84 yılları arasında, hayatının son günlerinde, oraya, yeniden döndüğü oda. 72 Abdi Çavuş’taki evin hüzünlü odası, bir ailenin toptan trajediye kurban gitmiş, kısacık; ama katran gibi acı hikâyesinin sessiz tanığı. Tavanına kâğıt hunilerin, zeminine havan mermisinin çakıldığı oda, artık yıkılmış olsa da; ev hâlâ duruyor. Savaşta ailenin tüm çocuklarının güvenli bulunarak yatırıldığı, Duygu halalarının asayiş sorumlusu olarak çocukların başında bekletildiği bir oda, orası. Havan mermisi Nilgün ve Haper Orhon’un babaannelerinin yüzünü yakarak hızla geçmiş ve Ulus’la beraber yatırıldıkları yer yatağının biraz ilerisine düşmüş. Anıları, yoğun bir kederin zorlayıcı sınırlarına dayanarak, teker teker canlanınca sevgili Nilgün Orhon, Sedat Baker’in ölmeden önce kendisi ve kardeşi için bir karavan, Ulus için de bir sürat teknesi aldığını hatırlıyor. Baba Baker, üç çocuğa tayfa üniforması diktirmek için kumaş da satın almış. ‘Biz tayfa olamadan, öldürüldü Sedat Baker. Ulus, babasının ardından çok üzüldü; ama ağlamadı.’ Harper Orhon’la birlikte yıllar sonra denize hiç indirilememiş tekneyi sattıkları gün, işte sadece o gün ağlamış Ulus; Harper Orhon’un aktardığına göre.
Ulus Baker, Saint Benoît’dan sonra sırasıyla, 1980’de Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği’ne ve 1981’de ITÜ Jeoloji Bölümü’ne girer; ama devam etmez. 1982-83 arası Lefke’de askerlik yapmak üzere Ada’ya döner. 11 ay mecburi askerlik yapar. 1983’de ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nü kazanınca askerliği bırakarak, Ankara’ya gider. 1984’te annesini kaybeder. 1989 yılında bölüm birincisi olarak ve Yüksek Şeref listesine geçmeye hak kazanarak ODTÜ’den mezun olur. Bir süre yayınevi editörlüğü yapar. Araştırma görevlisi statüsüyle 1992-1999 arasında ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde çalışır. 1993’te Körotonomedya kolektifini kuranlar arasında yer alır. 2001’den 2007’ye dek dışardan, ek görevli öğretim görevlisi olarak, ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü ve ODTÜ GİSAM’da (Görsel-İşitsel Sistemler Araştırma ve Üretim Merkezi) eski öğrencileri üzerinde etkisi hâlâ devam eden dersler verir. 2002 yılında ‘From Opinions to Images: Towards a Sociology of Affects’ başlıklı doktora tezinin kabulünden sonra, ODTÜ Sosyoloji Bölümü dışında diğer üniversitelerde de dersler vermeye başlar. ODTÜ-GİSAM’daki dersleri, bu arada devam eder. 2005 yılında ODTÜ-GİSAM’da verdiği ‘Modern Görsel Sanatlar ve Görsel Düşünme’ dersi dışında, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde “Yeninin Ekonomi Politiği” ve “68 Sonrası Siyasal Düşünceler Tarihi” başlıklı dersleri verir. 2006’dan 2007 Mayıs sonuna kadar, İst. Bilgi Üniversitesi’nde de ‘Modern Görsel Sanatlar ve Görsel Düşünme’ dersini vermeye başlar.
2 Temmuz’da karaciğer yetmezliği nedeniyle yatırıldığı İst. Çapa Tıp Fakültesi’nde, 12 Temmuz 2007 yılında vefat eder. Kıbrıs’taki Lefkoşa Mezarlığı’na defnedilir.
1986’dan ölümüne kadar Kıbrıs’a bir daha hiç gelemeyen Baker’in mezar taşına, arkadaşları, Baker’in sıklıkla onlara anımsattığı Fransız şair Joë Bousquet’nin (2) sözlerini yazarlar: ‘Yaralarım benden önce vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum…’
Türkiye’deki çok yakın arkadaşları bile, hayatını kâbusa dönüştüren Kıbrıs anılarının büyük bir kısmından habersizdir: ‘Kıbrıs’taki gelişmelerden bahsederdi sıklıkla; ama konu özel hayatına gelince kapatırdı Ulus.’ Fakat, Aras Özgün’ün hatırlattığı gibi: ‘Annesinden konu açılınca yüzüne çöken hüznü’ saklayamazdı; Türkiyeli dostlarından. Ölmeden sadece 1 ay önce, Harper Orhon’a ‘Bu yaz Kıbrıs’a geleceğim’ demesi ve 1 ay sonra tabutunun Ada’ya yollanması belki de kendi yazgısına ironi yapışındandı. Yaralarını artık bedeninde daha fazla taşıyamayacağını mı hisseti bilinmez; ama sağlığı el verseydi de Ada’ya gelirdi muhtemelen. Ne var ki Kıbrıs’ta kalmayı neredeyse hiç düşünmedi. 2002 yılında Nilgün Orhon’a ‘Ben Kıbrıs’a küsüm’ demişti. Küstüğü Kıbrıs değil, Kıbrıslıydı herhalde. Kıbrıslıya küsülür mü küsülür; hem de nasıl…Ama Kıbrıs’a hiç darılmadı, bana kalırsa. Bu saikle, Türkiye’de yayımlanan Birikim ve Hayvan gibi dergilerde, Türkiye aydınlarının Kıbrıs konusundaki düşüncelerini oldukça etkileyen, önemli yazılar yazdı. 2003’te, ‘Kalimerhaba Helleno Turkish Community ‘adlı iki toplumlu, bir ‘yahoo grubu’na üye olmuştu. Sadece 804 numaralı mesajda, gruba gelen bir ‘spam mail’ini eleştiriyor olsa da, aktif olarak Kıbrıs’taki politik çözümsüzlükle ilgileniyor ve Türkiye’de çözüm taraftarı makaleler kaleme alıyordu. Harper Orhon’a: ‘Niye geleyim? Kıbrıs’ta kendime yer bulamam. Orada kültür erozyonu var!’ diye telefonda söylenmişti bir keresinde. Doğru ya, Harper Orhon’un söylediği gibi, Kıbrıs bir ‘yengeç sepeti’dir. Aynı sepete konan yengeçlerin birbirini yediği bir yerdir, Ada…Ulus Baker, Ada’nın kendisine son kancayı takacağının farkındaydı. İzin vermedi buna. Harper Orhon’un deyimiyle ‘kronik intihar’ eğilimini bolca içki ve sigarayla haddinden fazla karşılıyordu zaten; üzerine bir de Ada, yüksek ihtimal, çok daha erken götürürdü onu.
Baker, Portekiz asıllı Yahudi bir aileden gelen, Hollandalı filozof Spinoza’nın fikirlerini hayata geçirmeye çalıştı. Spinoza’yı anlamak zordur; ama en zoru zihinsel anlamda Spinoza olmaktır. Bence, Spinoza ve Nietzsche’nin düşüncelerini kendi hayatında ve kendi karakterinde biçimlendirmeye çalışan, yegâne kişiydi Baker. ‘Kronik intihar’ eğilimi, ilk bakışta Spinoza fikirleri ile çelişiyor gibi görünse de, diğer yanları ile oldukça paylaşımcı, iktidar kurma hevesinden uzak, çevresine olumluluk yayan biriydi. Deleuze’ün ifade ettiği gibi, ‘Spinoza’da açık olarak bir ‘hayat’ felsefesi vardır: Bu felsefe tam tamına, bizi hayattan koparan şeylerin, hayata karşı duran, bilincimizin koşullarına ve yanılsamalarına bağlanmış tüm aşkın değerlerin toptan bir reddinden ibarettir.’(3) Baker, tüm o ‘değer’ diye tanımladığımız tutsaklıkları reddedebildiği için, bir karşı duruş timsaliydi. Kaybın büyük olması, sadece ondan mahrum kalmaktan kaynaklanmıyor. Ulus Baker gibi bir örnekten yoksun kalmak, başka türlü yaşamların mümkün olduğuna dair kanıtları da beraberinde götürüyor. Ama hiç değilse Baker’in kitaplarını, makalelerini ve çevirilerini okuduğumuzda onun dünyasına biraz olsun girme şansımız hâlâ var. Kim bilir hayatını felsefesine göre yaşayacak biri daha çıkar, belki bir gün yeniden...
Onun Spinozacılığı, Nietzsche, Marks ve Deleuze’le birleştirilerek kavrandığında yeni bir kapı açılır önünüze: Spinoza, ‘kederli tutkular’ın insanın kudretinin en düşük derecesini oluşturduğunu ve aktif sevincin üretici, tek tutku olduğunu çözümlerken, insanlığa son derece önemli bir perspektif araladı: Kederler bizleri eylemekten alıkoyan, en önemli engelleri yaratırlar. Keder, yetersizliklerden doğarken sevinçli tutkularsa insanın üretmesini sağlayan biricik tutkulardır. Baker, Spinoza’nın ‘eylem’e ve ‘aktif sevinç’e ilişkin görüşleri ile Nietzsche’nin ’şen bilgi’sini o kadar iyi kaynaştırmıştır ki ‘bilgi’nin ‘en güçlü duygulanış ve tutku’(4) haline geldiği olumlu bir yaklaşımı, Türkiye’de ilk kez telaffuz eden kişi olmuştur. Bu anlamda, Baker’in en büyük sırrı da, bana göre, ‘şen bilgi’ye ulaşmış olmasıdır.
Öte yandan kendisinin pek sevdiği, Fransız filozof Deleuze’ün herhangi bir yazara atfen söylediklerini Baker için de akılda tutmak gerektiğini düşünüyorum: ‘Bir yazar hakkında yazarken idealim. Onun üzülmesine yol açacak ya da o ölmüşse onu mezarında ağlatacak hiçbir şey yazmamaktır: üzerine yazılan bir yazar hakkında düşünmek. Hakkında, artık kendisinin bir nesne olamayacağı ve artık kendisiyle özdeşleşilemeyeceği kadar güçlü düşünmek. Bilgiçlik ve samimiyetin çifte alçaklığından sakınmak. Bir yazara, verebildiği, yaratabildiği sevincin, gücün, aşk dolu ve politik yaşamın birazını geri vermek.’(5) Ulus Baker’in hayatı ve kişiliği üzerine, gerekli araştırmaları yapmadan konuşmak hiçbirimizin haddine düşmüyor bu anlamda. Hatta bildiklerimizin bir kısmı da bizde saklı kalabilir; sırf bildiğimizi sandığımız ve bundan sonra gerçeği öğrenme şansımız hiç olamayacağı için. Öğrenmemiz gereken en önemli bilgiler, yazdıklarında zira. Baker’in izlediği, filozof Spinoza, en büyük eseri, Etika’da ‘Yanlışlık ve hata, upuygun olmayan ya da eksik ve bulanık fikirleri olan bilgi yokluğundan ya da eksikliğinden ibarettir’ (6) diyor. Bu doğrultuda, sanırım ‘eksik ve bulanık fikirlerle’ Baker konusunda da ‘yanlışlık ve hata’ya düşmemek gerekiyor.
Ulus Baker’in Eserleri:
Körotonomedya kolektifinin portalında (www.korotonomedya.net), Birikim, Toplum ve Bilim, Virgül, Defter, Cogito, Hayvan gibi dergilerde ve Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’nde yayımlanan yazıları dışında; başta Birikim olmak üzere bazı dergilerde yayımlanan, seçilmiş yazılarının bir araya getirildiği,

‘Aşındırma Denemeleri’ (Birikim Yay. İst., 2000);

Toplum ve Bilim Dergisi’ndeki kapsamlı bir yazısından ve kitap için yazdığı sonsözden oluşan ‘Siyasal Alanın Oluşumu Üzerine Bir Deneme’ (Paragraf Yay., Ank., 2005) olmak üzere iki tane yayımlanmış kitabı vardır.
Gilles Deleuze’ün

‘Kant Üzerine Dört Ders’, Gilles Deleuze (Türkçesi: Ulus Baker, Öteki Yay. Ank. 2000 ve Kabalcı Yayınevi, İst. 2007),

‘İki Konferans Yaratma Eylemi Nedir? Müzikal Zaman’, Gilles Deleuze (Çeviri: Ulus Baker, Norgunk Yay., İst. 2003. Tükenmiştir.),

‘Spinoza Pratik Felsefe’, Gilles Deleuze (Çeviri: Ulus Baker, Norgunk Yay. İst., 2005),

‘Leibniz Üzerine Beş Ders’, Gilles Deleuze (Çeviri: Ulus Baker, Kabalcı Yayınevi, İst. 2007) adlı dört kitabını Fransızca’dan Türkçe’ye çevirmiştir. (7)
2001 yılında, Aras Özgün’le yaptığı ‘What is opinion?’ (8) adlı kısa filmin dışında, Ali M.Demirel’le çektiği ‘Rastlantının böylesi’ isminde bir kısa filmi daha vardır.

Konuşmacı olarak, Türkiye’de pek çok konferansa katılmış ve birçok seminer vermiştir.


Dipnotlar: 1.1)
1.) Alev Alatlı’nın ‘Yaseminler Tüter mi, Hâlâ?’ adlı ilk romanı Kıbrıs’ta geçer ve sonradan Müslüman olan bir Rum kızının ‘Eleni Naciye’nin dramatik hayatını konu alır. Oldukça iyi bir anlatıma sahip, tarihsel romanın hikâyesi gerçekte yaşandığına yakın kurgulanmıştır. Neşe Yaşın’ın Ulus Baker’in vefatının ardından Birgün Gazetesi’nde, 22 Temmuz 2007’de yayımlanan ‘Şiir anne ve yavrusu’ başlıklı yazısında değindiği gibi, ‘Ailenin yaşadığı trajediler öylesine çok ki üzerine romanlar yazılabilir. Bir tanesi zaten yazılmıştır. Alev Alatlı `nın `Yaseminler Tüter mi Hâlâ?` romanı da Ulus `un dayısının evliliğini konu alır ve Abdi Çavuş mahallesindeki evde geçer.’ Bknz.: Alev Alatlı, ‘Yaseminler Tüter mi, Hâlâ?’ Everest Yay.,İst., 1984.

2.) Joë Bousquet (1897-1950), 1. Dünya Savaş’ında yaralanarak belden aşağısı felç olmuş ünlü Fransız şair ve felsefecidir. Yatağından nadiren çıkabildiği için dönemin André Gide, Valéry, Paul-Gala Eluard, Aragon, Elsa Triolet ve Magritte gibi büyük sanatçıları tarafından ziyaret edilen Bousquet ‘Les Capitales’ adlı eserinde ‘ Ma blessure existait avant moi, je suis né pour l’incarner -Yaram benden önce de vardı, ben onu bedenimde taşımak için doğmuşum-’ der. (Aktaran: Gilles Deleuze ve Felix Guattari: ‘Qu’est-ce que la philosophie?’, Les Éditions de Minuit, Paris, 1991, “ Critique “, s. 151). Joë Bousquet’nin hayatı için bknz.: http://poete.villalier.fr/savie.html

3.) Gilles Deleuze, ‘Spinoza Pratik Felsefe’, Çeviren: Ulus Baker, Norgunk Yay., İst., 2005, s. 33.

4.) Ulus Baker, ‘Aşındırma Denemeleri’, Birikim Yayınları, İst., 2000, s. 37.

5.) Gilles Deleuze’ün ‘Diyaloglar’ adlı kitabından aktaran:, Ronald Bogue, ‘Deleuze & Guattari’, Çevirenler: İsmail Öğretir-Ali Utku, Birey Yay.,İst, 2002, s. 213.

6.) Benedictus Baruch Spinoza, ‘Etika’, Çeviren: Hilmi Ziya Ülken, Dost Kitabevi Yay., Ank. 2004, s. 108.

7.) Ulus Baker’in Ege Barensel tarafından hazırlanan, geniş bibliyografisi için bknz.: ‘Ulus S. Baker bibliyografisi’, Virgül Dergisi, Eylül 2007, Sayı: 110, s.55-57.

8.) ‘What is opinion’ adlı film, ‘http://pyromedia.org/redtv/ulus.html’ adresindeki web sitesinden izlenebilir.


1.2) Ulus Baker’in Deleuze ve Guattari Bağlamında Psikanalize Karşı Eleştirileri ve Sanatın Doğduğu Yer: Bilinçdışı
Baker, psikanalizmin kurucusu Freud’un ‘Oidipus Kompleksi’, ‘arzu’, ‘içgüdü’, ‘bastırma’, ‘narsisizm’, ‘fantazm’ ve nihayet ‘bilinçdışı’ gibi kavramları, ‘insan biçimci’, ‘cinsiyetçi’ bir anlayışla dogmalaştırdığını, bu mefhumları kendi dinamiğinden, dolayısıyla insan bedeninden kopartarak, ‘karşılıksız’ bıraktığını söyler. Hem kendi Freud okumalarına dayanarak, hem de Freud ve psikanaliz eleştirileri ile tanınan iki Batılı düşünür Gilles Deleuze ve militan olarak aktif sosyalist siyasetin içinde bulunmuş, Fransız psikoterapist Félix Guattari’nin psikanaliz üzerine yaptıkları çözümlemelere göndermede bulunarak, anti-psikanaliz ekolünün düşünsel sistematiğini açıklar. Baker, psikanaliz kuramları aracılığıyla, bilinçdışının bir ‘çivi yazısı’, ‘yorumlanacak kutsal bir kitap’ ve daha kötüsü ‘karanlık bir dünya’ olarak görülmeye devam edilmesi durumunda, bilinçdışını anlama yolculuğu önüne Freud tarafından konulan ‘engeller’in ‘insan sanatlarını zorlaştırdığını’(1) düşünür. Rüyaları ve fantezileri, Freud’un zorlama kavramlarına başvurarak anlamlandırmak zaten pek mümkün olmadığı için, onları bir ‘eksiklik’ ya da ‘bastırma’nın sonucuymuş gibi görmek yerine; ‘fantezi bir üretim’ ve hatta ‘aktif bir sanatsal happening’, ‘bir yaratım ve özgürleşme süreci’, ‘sanatsal bir yatırım veya girişim’ olarak değerlendirmenin insanın doğasında olup bitene daha yakın olduğunu açılımlar. Rüyaları ‘çocukluk sanrılarının tekrarlanması’nın ötesinde kişiselle toplumsalın birleştiği canlı bir üretim alanı olarak betimler.
Baker’in psikanaliz üzerine görüşleri ve düşünsel havzasında berraklaştırarak biriktirdiği, kendi Freud okumaları ile güçlendirdiği analizleri, kuşkusuz Deleuze ve Guattari’nin ortaklaşa yazdıkları kitaplarla ve genel olarak Deleuze’ün fikirleri ile ilişkilendirmeden, tam anlamıyla kavranamaz. Deleuze ve Guattari’nin 1970’lerde öncelikle Fransa’da fırtına koparan meşhur kitapları ‘L’Anti-Oedipe’ / ‘Anti-Oidipus’ ile kitabın devamı niteliğindeki ikinci kitapları, ‘Mille Plateaux’ / ‘Bin Yayla’yı (2) ve Deleuze’ün Spinoza, Leibniz, Hume, Kant, Nietzsche, Bergson, Foucault ve sinema ile edebiyat üzerine yazdığı diğer eserlerini ve Tarde okumalarını Baker’in görüşlerine koşut olarak ele almak, Ulus Baker’in kullandığı terminolojiyi billurlaştırmak açısından kaçınılmazdır. Deleuze ve Guattari’nin konuyla ilgili ilk kitaplarının, ‘L’Anti-Oedipe’in psikanalizle ilgili, temel tespiti şöyledir: ‘Oedipal aile yapısı kapitalist toplumlarda sınırlayıcı arzunun birincil kiplerinden biridir ve psikanaliz bu sınırlamanın yürütülmesine yardım eder. Kapitalizm tüm toplumsal ilişkileri evrensel eşitliğin meta ilişkilerine indirgemek eğilimindedir. Süreç içinde, akrabalık sistemleri, sınıf yapıları, dinsel inançlar, halk adetleri, görenekler vb., toplumsal ilişkileri ve üretimi sınırlayan ve kontrol eden geleneksel kodları yıkmak yoluyla arzuyu ‘yersizyurtsuzlaştırır’. (3) Ancak eş zamanlı olarak tüm üretimi eşitlik-biçiminin dar sınırları içine kanalize ederek arzuyu yeniden-yerliyurtlulaştırır. Oedipus kompleksi insan arzusunun çekirdek aileye yoğunlaşmasını ve böylece de bireyselleşmesini ve yalnızca artık ve ‘metalaştırılmış’ bir arzunun sermayenin ekonomik ilişkileri tarafından düzenlenen daha geniş bir toplumsal alana yatırım yapmasını sağlar. Öyleyse, yersizyurtsuzlaştırıcı kisvesi içinde kapitalizm, sonradan nevrotik Oedipal baba-anne-ben üçgeninde yeniden-yerliyurtlulaştıracağı şeylere, insanlara, sözcüklere, adetlere ve inançlara ait kırıntı ve parçacıkların başıboş şizofrenik akışlarını düzenler. Psikiyatrik hastaneleri dolduran şizofrenler Oedipalleşme tuzağına düşmeyen, fakat kendi arzularına göre davranma yönünde hiçbir olumlu araç bulamayan sonunda boşlukta dönüp duran insanlardır.’(4) Deleuze’ün kendi ifadesiyle, ‘kapitalizm ekonomik süreç düzeyinde bizleri şizofren yapar.’(5) Başka bir deyimle, ‘normal’ insanların şizofrenlerden tek farkı, sadece ekonomik anlamda şizofreniden mustarip olmalarıdır. Guattari’nin sözleriyle: ‘Tedavi edilmez aileciliğiyle psikanaliz, Foucault’nun da belirtmiş olduğu gibi, 19. yüzyıl psikiyatrisinin gerçekleştirmeye başladığı tasarıyı sürdürerek, yani deliliği ‘ailenin yarı-gerçek, yarı imgesel diyalektiği’ne bağlayarak, onu bir ‘baba kompleksi’nde eriterek, ‘Burjuva toplum ve değerlerinin büyük masif yapıları’nı –Aile,/Çocuklar, Suç/Ceza, Delilik/Düzenlilik- simgeleyen bir mikrokozmoz oluşturarak, bilinçdışını Oedipus’a kelepçeler, ‘arzu üretimi’ni ezer ve ‘hasta’yı baba-ana ikilisiyle beslemeye koşullar. Psikiyatr-psikanalist çiftinin ahlaksal otoritesi, Baba, Yargıç, Aile ve Yasanınkiyle özdeşleşir. Psikanalizin, yalnıza ‘ailenin küçük, kirli gizi’ içinde çalışan bir güç olarak göstermek istediği Oedipus, başta cinsellik olmak üzere, her türlü toplumsal alanda bir işleve sahiptir. Çünkü oedipuslaştırılması amaçlanan ‘arzu özünde devrimcidir.’(6)
Deleuze ve Guattari düşüncesinde toplumların da bedenleri vardır ve bir toplumun bedeni üzerinden pek çok şey akar. Bu akan şeyler, ‘flux’lar (akımlar) toplumsal kodlarlarla sürekli kesişirler. Kapitalizm her ‘flux’u tekrar kodlayarak sistemin açılımını sürekli genişletir ve sistem için en büyük tehlike kodlanamayan, kodlanmaktan kaçmayı başaran ‘flux’lardır. ‘Bir genç kız saçı’nın, ‘evli bir kadının saçı’nın ve ‘dul kadının saçı’nın dahi toplumsal kodlara göre belirlendiği toplumsal düzende, örneğin kodlanmış saç ‘flux’ları vardır. Bir gün, hiçbir ‘flux’a uymayan bir kadın, tıpkı 19. yüzyılda işçi sınıfının ortaya çıkışı gibi kodlara uymayan bir ‘flux’la düzene meydan okursa, kapitalizm bu ‘flux’u deşifre edecek ve tekrar kodlayacaktır. (Nitekim işçi sınıfı, -proleterya- yeni bir flux olarak sonrasında sendikal hareketler üzerinden kodlanmış ve kapitalizm tarafından yeniden ‘yerli-yurtlulaştırılmıştır’.) Sistem, kodlayamadığı ‘flux’u ise düşman olarak görecek ve mekanizma dışına iteleyecektir. Deleuze ‘flux’ların ‘sürekli ve yeniden kodlanması’nın ve yeni ‘flux’ların ‘yerli-yurtlulaştırılma’sının kapitalizmin temel hareketi olduğunu karakterize eder. Ve bu hareket, esasen ‘flux’ları hayalî olarak ‘yerli-yurtlululaştırdığı’ için şizofreniktir. Deleuze ve Guattari’nin ‘flux’ kavramına ilişkin içeriği daha net anlayabilmek için, çoğumuzun haberdar olduğu bir Amerikan dizisinin, ayrıksı karakterini burada anmak yerinde olacaktır: NCIS (Deniz Kuvvetleri Kriminal Araştırma Servisi) dizisindeki saçı, kıyafeti ile ilk bakışta bir polisiye dizide ne aradığı garipsenen kahramanı, adli teknisyen: Abby Sciuto. Abby, birçok dövmesi olan, ‘piercing’ takan, saç stili, siyah renk ojesi, siyah file kıyafetleri, kalın botları, konik, sivri uçlu, metalci bilekliği ile, kriminal serviste sonuna kadar açtığı metal müzikle aykırı bir ‘flux’. Tam bir gotik. Ama işini iyi yapıyor; çok zeki ve disiplinli. Müdürü Gibbs’e yardımcı olmak ve katilleri bulmak için gerekirse saatlerce ekstra çalışabilir, evine gitmektense gece serviste yerde yatabilir. Abby işinde yapması gerekenleri iyi yaptığı sürece, bir ‘flux’ olarak NCIS’te ‘kodçözümü’ne uğratılacak ve tekrar kodlanacaktır. Sosyoloji, kriminoloji ve psikoloji bölümlerini büyük bir başarıyla bitirmiş Abby, sistem içinde kaldığı sürece ‘flux’u hoş görülecek ve yeniden ‘yerli-yurtlulaştırılacak’tır. Kuru kafa baskılı t-shirt’ü, metalci boyunluğu ile onun gibi pek çok tüketici vardır ve bu tüketiciler de bir pazar yaratırlar. Aynı Abby sistemde kodlanmazsa, düzenin içine yeni bir flux olarak giremeyecek ve aykırı bir ‘flux’ olarak, kapitalizme karşıt engellerden birini yaratacaktır. Düzen için, depresif, başarısız ve asi bir gotikten daha tehlikeli ne olabilir ki? Başarılı, güleç yüzlü ve kapitalizmin işe yarar bir gotik, bu nedenle ‘kodçözümü’ne uğratılır ve ‘yeniden-kodlanır’. Kapitalizm, deşifre edilen ‘flux’ları, ‘aksiyomatik bir dizge’ içersinde tutarak, ekonomik bir mekanizmada işlenmesi üzerine kuruludur. Brian Massumi’nin yazdığı gibi: ‘Sermaye asla bir kod gibi hareket etmez. Kodların üzerinden işletilir.’ (7) Yeniden kodlamalar, aslında birer kodsuzlaştırmadır. Deleuze, psikanalizin bu bağlamda kapitalizmin yarattığı şizofreniyi ‘yerli-yurtlaşmasına’ yardımcı olma işlevini yerine getirdiğini dile getirir. ‘Su üzerinde yüzen’ insanların ‘flux’larını ‘kodçözümü’ne uğratarak ve ‘yeniden kodlayarak’, onları ev ve aile üzerinde, yeniden yapay olarak ‘yerli-yurtlaştırır.’ Hâlbuki ‘yer’ ve ‘yurt’, hâlâ, su üzerindedir. Hayalî olarak, sürekli ‘yeniden yerli-yurtlaştırılırız’. İşte kapitalizmin şizofreni yarattığı nokta burasıdır. Arzu, istikrarsız ve yapay bir biçimde, devamlı olarak ‘yeniden yerli-yurtlaştırılır’. Tam da burada, klasik psikanaliz insanı su üzerinde değil de, sanki sahici bir alan üzerinde yürüdüğüne inanmasına ikna etmeye çalışmaktadır. ‘Bu açıdan, psikanaliz, en az tüccar kadar, bankacı kadar ve en az sanayici kadar kapitalizme ait olan bir şeydir.’(8) Kodlanmanın karşısında duran bir ‘flux’un ‘deli’ damgası yemesi an meselesidir artık. Yeri gelmişken bazı yazarlar tarafından deliliğe methiye yapmakla eleştirilen Deleuze, cevaben ‘Doğru değil bu….Biz delilikten içinde yaşadığı hayatı kurtarmaya çalışıyoruz; ve bu canlılık içinde yitip giden delilerden nefret ediyoruz. Çünkü onlar bunu kendilerine karşı kullanıyorlar. Alkolün içinden, içmeden, içtiği yaşamı çekip çıkarmaya çalışıyoruz’(9) demektedir. Kendileri ile yapılan bir röportajda ise Deleuze ve Guattari: ‘Hastanedeki şizofren, bir şeyler deneyip de muvaffak olamamış, çökmüş biridir. Biz devrimcinin şizofren olduğunu söylemiyoruz. Sadece devrimci faaliyetin şizofrenin oluşumunun gerçekleşmesine engel olabileceği, bir şizofreni süreci, bir kuralsızlaştırma ve yersiyurdsuzlaşmanın mevcut olduğunu ortaya koyuyoruz.’(10) derler.
Aile kurumu her yanıyla temelinden sarsılmıştır. Uzun zamandır, insanlar bilinçaltlarında aile üçgeninde yer alıyor olmalarına tepki göstermektedirler. Psikanalize gitmelerinin nedeni budur: ‘Divan’a uzanırlar ve tekrar aile içinde analist tarafından kendilerini sözde ‘yerli-yurtlaştırırlar’. Öte yandan aykırı ‘flux’ların deşifrasyonu ve ‘yeniden yerli-yurtlulaşması’, Deleuze’e göre kapitalizmin ‘liberal’ olduğu yolundaki izlenimi veren bir ‘ilüzyon’a neden olur. Oysa kapitalizm tarihi boyunca hiç de liberal olmamıştır. ‘Flux’ları yeniden kodlaması ve kodlanmış ‘flux’ları merkeze toplaması nedeniyle liberalmiş gibi görünür sadece. Kapitalizmin kendisi kod sunmaz; var olanları çözer ve esasen kodsuzlaştırır. Temel dinamiği pazar ve artı-değer üretmek üzerine oturduğu için, mal satılabilecek herkes tüketim sürecinin bir nesnesi haline gelir. Hem sermaye, hem işgücü sürekli olarak ‘yersizyurtsuzlaştırılır’. Günümüzde sermayenin ve emek-gücünün yerinin ve yurdunun olamaması bundan ileri gelir. Servetin de ve emek-gücünün de yeri ve yurdu yoktur. Artı-değer neredeyse onu biriktiren göçer sermaye de, onu yaratan göçebe işçi de oradadır. Deleuze ve Guattari ‘Oedipus üzerinde ve ailede ‘yeniden yerli-yurtlulaşmak’ yerine ‘Oedipus’u dünyada yersizyurtlaştırmak’(11) gereği üzerinde dururlar. ‘Oedipus’u, ego ilüzyonunu, superego kuklasını, suçluluğu, yasayı ve hadımlaştırmayı yıkın’ (12) demekten çekinmezler. Bu başarıldığında ‘arzunun kaçış çizgilerini takip eden, duvarı yaran ve fluxların hareket etmelerine neden olan’ (13) ‘şizo-devrimcilerin’ oluşturduğu ‘kutup’ ve Oedipusla biçimlenmiş, onun karşısında ‘boynunu eğen’, ‘paranoyak kutup’ arasındaki ‘salınım’ hızı artacaktır. Ve ‘dünyayı okşamak ya da ondan kaçmak yerine, onu, kaçırtmak için ‘avucunun içine almak’(14) daha mümkün hâle gelebilecektir. ‘Mutlak yersizyurtsuzlaşma’ya giden tek yol da, arzunun toplumsal düzenlemelerden sıyrılıp kendisini daha da ‘yersizyurtaştırması’ndan geçer. Arzu yakalanamaz; Freud onu ‘yerliyurtlulaştırarak’, ‘yakalamaya’ çalışsa da yakalanamaz. Arzu hep kaçar. Ve Deleuze ‘iktidara göre arzuya öncelik’ verir.(15) Deleuze ve Guattari, Oedipusçu psikanalizin karşısına üretimin arzuya, arzunun da üretime dönüştüğü ‘materyalist psikiyatri’yi, diğer bir deyişle ‘şizoanaliz’i koyarlar. Şizoanalizin birincil işlevleri, psikanalizi yapıbozumuna/yapıçözümüne uğratarak, Oedipus ve toplum güçleri tarafından baskı altına alınan ‘arzu üretimi’ni özgürleştirmek ve özgür ‘arzu üretimi’nin her alana yayılmasını sağlamaktır. Şizoanaliz yoluyla ‘mutlak yersizyurtlaşma’ya ancak felsefe ve sanatla ulaşılabilir. Felsefe ve sanatın misyonu budur.
Baker, Deleuze ve Guattari’nin yukarıda sadece bir kısmını, yüzeysel olarak aktarmaya çalıştığım çözümlemelerine tamamıyla katılır ve Freud’un sunduğu biçimiyle, bilinçdışına korkulacak, uçsuz bucaksız, içgüdülerin ve bastırılmış tüm duygulanımların kalınlaşan bir çökertisi gibi bakmak yerine, Spinoza’nın ‘ignoramus’ mefhumuyla değerlendirilebilecek, yeni bir bilinçdışı kavrayışını dillendirir. Bilinçdışını ‘kuytu’da, ‘gölge’de ve ‘patlamaya hazır’, yarattıkları itibarıyla tedavi edilmesi gereken hastalıkların temel nedeni olarak görerek Freud, nevrotik bireyi kendi kuramı ve metodları eşliğinde başta aile olmak üzere toplumsalın, dogmatik bir ahlak anlayışının, cinsiyetçi sistemin içinde eritmeye meyletmiştir. Baker’e göre, bilinçdışını, Spinoza’nın vurguladığı ‘bilmiyoruz’un kapsamı içinde kattığımızda, bilinçdışını bilmediğimiz bir alan olarak başkalaştırabiliriz. İnsan doğası o kadar karışıktır ki, onu psikanalizin kesin yargıları ve hatta ‘Oidipus Komplek ‘Oidipus Kompleksi’ gibi aslında gerçekte insan doğasında herhangi bir karşılığı olmayan mitoloji kökenli bir ‘fikri sabit’le ve benzeri efsaneleştirilmiş kavramlarla anlamak olası değildir. Ulus Baker’in belirttiği üzere, insan doğasının ne kadar komplike olduğuna dair en iyi örneklerden biri, Spinoza’nın ‘boş gurur’ (vanitas) diye nitelendirdiği yanıdır: İnsan, Spinoza’nın deyimiyle ‘gözleri açık, yalnızca hayal gücünde erişmiş olduğu bütün şeyleri yapabileceğinin rüyasını gören’(16) bir varlıktır. ‘Deliliklerin en kötüsü olan boş gurur’, insanın yapacaklarını hayal ederken onları yapmış gibi boş bir kibire sahip olmasından doğar. Baker, Spinoza’dan hareketle bilinçdışını bilememekle birlikte onu aktif ve insanî üretimin, sanatın temel kaynağı olarak görmeyi ve hem toplumsalın hem kişiselin hem de üretici güçlerin harmanlandığı aktif üretimin merkezi, olumlu bir mecra olarak ele alınmasını önerir. Psikanalizin çarpıttığı ‘arzu’ kavrayışının, ‘Oidipus Kompleksi’, ‘Hadımlaştırma kompleksi’, ‘Narsisist benlik’, ‘Haz ilkesi’ ve ‘Gerçeklik ilkesi’nin kişiyi götüreceği yolun sonu, aile kurumunun yeniden üretilmesinden başka bir yere çıkmamakta ve hakikatların ‘insan biçimci’ bir anlayışla yanlış yorumlanmasına neden olmaktadır. Burada anımsatmak gerekir ki, Deleuze ve Guattari arzuyu Freud’un yaptığı gibi ‘kanuna bağlamayı’ reddeder ve arzunun psikanalizde olduğu gibi bir ihtiyacın karşılanmamasından kaynaklanan bir ‘eksiklik’ olarak değil; inanç gibi kendi içinde bir özellik ve ‘kendisine içkin bir devrim süreci’, ‘altüst edici’, bir ‘gelişim’ olduğunu söylerler. Guattari’nin sözleriyle:’Arzu bastırılıyorsa, bunun nedeni, ne kadar küçük olursa olsun her arzu konumunun bir toplumun yerleşik düzenini sorgulanabilir kılmasıdır: Arzunun toplum-dışılığından ötürü değil, tam tersine, altüst ediciliğinden ötürü. Bir kez yerleştiğine, toplumsal sektörleri tümüyle havaya uçurmayacak arzu makinası yoktur. Bazı devrimciler ne düşünürlerse düşünsünler, arzu özünde devrimcidir –arzu, şenlik değil! Ve hiçbir toplum, kendi sömürü, köleleştirme ve hiyerarşi yapılarını tehlikeye atmaksızın gerçek bir arzu konumuna katlanamaz.’ (17)
Baker’e göre, psikanalizin, narsisizmi insanın ilk hâlinde olan bir mefhum olarak formüle etmesi, kişiyi doğduğu andan itibaren içinde var olduğu toplumsal alandan çıkarmakta ve sanki bebek toplumdan soyutlanabilirmiş gibi ona, öznel narsisit bir nüve bahşetmektedir. Sonra da bebekliğinde yaşadıkları sorunlar nedeniyle psikoz olan birey, gene toplumsalın, dinin, ailenin ve diğer tüm formal toplumsal yapılar içersinden psikanalitik yöntemlerle ‘normalleştirilme’ye çalışılmaktadır. Keza Freud’un aşka bakışı da erotik ve cinsel yüklemlerle doludur ve aşkın cinselliğin ötesine geçen boyutunu irdelemekten yoksundur. Bu konuda bir açıklaması da yoktur üstelik. Bilinçdışı, rüyalar, arzular Freud’un ortaya çıkarttığı gibi birer hakikattır; ama Freud tarafından yanlış okunmuşlardır. Rüyalar bilinçdışının ve Freud’un adres gösterdiği gibi bilinçdışının ‘kral yolu’ rüyaların üzerinden geçmektedir; fakat bir psikanalist tarafından yorumlanan herhangi bir rüyada, o kadar çok Freudien sembol ve bu sembollerin anıştırdığı o kadar farklı kavram karşımıza çıkar ki artık o rüya bizim mi yoksa psikanalistin kendi rüyası mı birbirine girer! Psikanalizm tarafından büyük bir zorlama ile kişiselleştirilen rüyalar, toplumsal ayaklarından kopartılmış ve kişinin bastırdığı tepkilerinin, savunma mekanizmalarının dışavurumundan öte bir anlam ifade etmemektedirler. Oysa rüyalar, Baker’in çözümlemesiyle kişisel olduklarından daha fazla toplumsaldır. Rüyaları toplumsal davaların yeniden üretildiği, canlı fantezilerin aktığı, ütopyaların kurulduğu, estetiğin ve sanatın kurgulandığı capcanlı bir alan olarak kavramak insan zihninin işleyişi ile çok daha ilintilidir. Keza Baker, ‘Aşık olmak’, ‘özgürleşmek’ ve ‘üretmek’ gibi üç temel insan yaşantısına insanın kendine ait bir bilmeyle yaklaştığını, ama ‘bu bilmeyi asla tümüyle dışlamayan bir ‘bilinçdışı’nın bu bilmeye eşlik ettiğini söyler. İşte bilinçdışının bu olumlu yanları Freud tarafından ya görmezden gelinmiş ya da yok sayılmıştır.
Ulus Baker, kitap ve makalelerinde felsefî olarak bir takipçisi olarak göreceğimiz, büyük düşünür Spinoza’nın ‘Ignoramus’ kavramını psikanaliz ve onun kurucusu Freud’u eleştirirken sıklıkla kullanır. ‘İlk laik’ ve ‘ilk demokrat’ filozof olarak gördüğü Spinoza’nın kullandığı Latince ‘bilmiyoruz’ anlamına gelen ‘ignoramus’ mefhumunu, insanın ve tabii ki Freud’un da ne olduğunu tam çözemediği bilinçdışı mefhumunu anlamak için kullanır. Başka bir deyişle, Freud’un bilinçdışı yerine Spinozacı bilinçdışını, ‘İgnoramus’u koyar. ‘Ignoramus’ açıklanamaz olan, bilinmeyen olmadığı gibi bir başarısızlık ya da ‘eksiklik’ de değildir. Aksine yeni değerlerin, yeni deneylerin, yeni arzuların üretilmesini uyaracak aktif bir güçtür. İnsanın diğer bilmediğini teslim ettiği alanlardan kendini ayıran ‘ignoramus’, ‘telaffuz edilen itiraflar arasında yer almaz… İgnoramus telaffuz edilmez, telaffuz edilen her şey tarafından örgütlenen bir sonuçtur. ‘Orada artık her şey biter’: “Ya Foucault gibi ‘gülmeye başlarsınız’ (gülme üretimdir çünkü), ya da bir Stoacı gibi sessizce ‘ölüme geçersiniz.” (18) Freud’un hakikatları ‘kesinlikle’ ve yoğun bir pozitivizmle yaratılmışlardır. Fanteziler ve düşler bile kesin analizlerle açıklanmaya çalışılmakta ve hatta onların derinliklerinde yatan nedenlerin tedavi edilebileceği varsayılmaktadır. Hâlbuki Spinoza hakikati bilinen ya da keşfedilecek bir şey değil; bilinmeyen, ama üretilen bir mefhum olarak anlamlandırır. Dolayısıyla hakikatle keşfedildiği düşünülen bir kesinliğin yan yana gelmesi aslında çelişiktir ve hakikatle bilenmeyenin bir üretim formu olarak bağdaştırılması, bilinmeyeni anlamak açısından daha ‘aydınlık’ bir süreci beraberinde getirir.
Baker’in psikanilizm eleştirileri Freud’la sınırla kalmaz. Freud’u takip eden Reich, Fromm ve son olarak Lacan’a da Freud sistematiğinin temel çelişkilerini göremedikleri için Deleuze ve Guattari’nin sistematiğini takip ederek karşı çıkar. Psikanalizden dışarıya çıkmak, Baker’e göre üç adımı zorunlu kılar: ‘Başkalarının düşlerine yakalanmamak’, ‘kirli aile oyunlarından ve sırlarından kendimizi kurtarmak’ ve ‘deliliğin üretkenliğini kavramaktır.’ (19) Baker’in Gilles Deleuze’ün sıklıkla kullandığı kavramı, ‘başkalarının düşlerine yakalanmak’la kasttetiği hayli ilginçtir. Deleuze, 1940’ların başında film çekmeye başlayan, Amerikan müzikal filmlerinin ilk yaratıcısı olarak tanınan, film yönetmeni Vincente Minelli (Liza Minelli’nin babası)’nin birçok filminde geçen rüya konseptine dair şunları yazar: ‘Minelli’nin rüya ile ilgili fikrinin büyüklüğü öncelikle rüya görmeyenlerle ilgili olmasındandır. Rüya görenlerin rüyası rüya görmeyenlerle ilgilidir. Peki bu neden onları ilgilendirir? Çünkü başkasının rüyası söz konusu olduğunda, tehlike vardır. İnsanların rüyaları bizi de yutabilecek doymak bilmez rüyalardır. Yani başkalarının rüya görmesi çok tehlikelidir. Rüya korkunç bir güç istencidir. Her birimiz başkalarının rüyalarının az ya da çok kurbanıyızdır. Daha da kötüsü rüyasına yakalandığınız dünyanın en tatlı, en güzel kızı da olsa, bir canavar kesilebilir -ruhuyla değil, ama rüyalarıyla. Başkasının rüyalarından uzak durun, çünkü başkasının rüyasına mı yakalandınız; boku yediniz demektir bu.’ (20)
Ulus Baker’in anti-psikiyatriye atfen yazdıklarında ve psikanalizme eleştirilerinde tıpkı sanatı kavrayışında olduğu gibi Gilles Deleuze’ün derin etkisi vardır. Baker’i Deleuze’den ve tabii ki Spinoza’dan ayrırarak ne anlayabiliriz ne de satır aralarında yeniden kurmaya çalıştığı kavramsal izleği takip edebiliriz. Beri yandan, Baker’i salt Deleuze ve Spinoza çevirmenlerinden biri ve bir izleyeni olarak kategorize etmek de şüphesiz kendisini oldukça hafife almak gibi bir acze düşülmesine neden olur. Ulus Baker, Spinoza ve Deleuze’ü –ikisi de anlaşılması güç filozoflardandır- kavramakla ve onların fikirlerini aktarmakla kalmamış; kimi zaman onların düşünsel dizgelerini yeniden kurarak ya da tersine çevirerek çağdaş dünyanın, Türkiye’nin ve Kıbrıs’ın siyasal ve düşünsel sorunlarına özgün yanıtlar verebilmiştir. Deleuze, Deleuze okumamış birine anlatılması ve aktarılması çok zor filozoflardan biridir. Üstelik Fransız geleneğinden beslenmiş tüm felsefecilerde olduğu gibi Deleuze metinlerinde de karmaşık açılımlarla betimlenen, yorucu analizler pek çoktur. Psikanalizme yönelik eleştirileri, bazen Deleuze’ün aktardığından daha basite indirgeyerek anlatabilmesi, bir felsefeci olmamakla birlikte pek çok yetkin felsefeciden daha ferahlatıcı bir anlatımla, karmaşık kavramları okuyucusuna aktarabilmiş olması Ulus Baker’in kendi fehametindendir. Bu anlamda kapanana kadar Hayvan Dergisi’ndeki ‘Dış Mihraklar’ başlıklı köşesinde yazdığı yazılar, Baker’i çok daha geniş bir okuyucu kitlesine ulaştırabilmiştir. Bilindiği gibi herhangi bir çözümlemeyi ne denli çapraşık olsa bile sadeleştirebilmek, felsefe yapmanın kavram yaratmaktan sonra en temel işlevlerinden beridir. Öte yandan Baker, başta Deleuze ve Spinoza olmak üzere birçok evrensel düşün insanını Türkiye düşün dünyası ile tanıştıran bir kimliktir.

Yüklə 200,9 Kb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə