Ağır Kayıplar verdiler



Yüklə 1.75 Mb.
səhifə36/40
tarix30.12.2018
ölçüsü1.75 Mb.
1   ...   32   33   34   35   36   37   38   39   40

Bu sırada bazı kadılar padişaha şair hakkında şikâyette bulundular. Bakî de Şeyhülislâm Bostanzâde Mehmed Efen­di'nin kardeşini kendi yerine getirmek için şikâyetçileri tahrik ettiğini hakare-tâmiz kelimelerle ileri sürdü. Şeyhülis­lâm ise onun bazı mısralarına dayana­rak kendisine küfür isnadında bulun­duktan başka rüşvet alıp verdiğini de iddia ederek azlini ve sürgün edilmesini istedi; aksi takdirde makamından ayrı­lıp başka sultanın ülkesine gideceğini söyledi. Bakî padişahın hocası Sâdeddin Efendi'ye başvurarak o sırada Rumeli ka­zaskeri olan Zekeriyyâ Efendi'nin şey­hülislâmlığa getirilmesini, münasip gö­rülmediği takdirde kendisinin bu ma­kama talip olduğunu bildirdi. Bostanzâ-de'nin, başka bir sultanın ülkesine gi­deceğine dair sözünden incinen hüküm­dar onu azlederek yerine Zekeriyyâ Efen-di'yi, Rumeli kazaskerliğine de Bâkî'yi tayin etti (Nisan 1592]. Böylece ilmiye mesleğinin bu üst basamağına ulaşıp yıl­lardan beri özlediği şeyhülislâmlık maka­mına o kadar yaklaşmışken üç ay sonra emekli edildi (Şevval 1000/Temmuz 1592). 111. Mehmed'in Cemâziyelevvel 1003'te (Aralık 1594) tahta geçişi, bir köşede unu­tulmuş ve küskün bekleyen Bakînin için­deki ümitleri canlandırdı. Tekrar bir mev-kiye gelebilmek arzusu ile kendisine ka­sideler sunduğu hükümdar onun bu di­leğini karşılıksız bırakmayarak yaşlı şai­ri yeniden Rumeli kazaskerliği makamı­na getirdi. Ancak daha önce kendisinin

azline sebep olduğu Şeyhülislâm Bostan-zâde'nin oyunu ile altı yedi ay kadar son­ra buradan uzaklaştırıldı (Ağustos 1595).

Yine bir köşeye atılan Bakî padişaha kasideler sunarak eski makamına dö­nebilmek için devamlı ricalarda bulunup üç yıllık bir bekleyişten sonra yeni sad­razam Hadım Hasan Paşa'nın yardımı ile Şubat 1598'de üçüncü defa Rumeli ka­zaskeri oldu. Boştanzâde'nin ölümü üze­rine şeyhülislâmlık yolu kendisine bir kere daha açılmış görünürken, sadraza­mın .bütün gayretine rağmen, padişah üzerinde derin nüfuzu olan eski ders ar­kadaşı Hoca Sâdeddin Efendi bu maka­ma getirildi. Sadrazamın çok geçmeden idamı ile hamisini kaybeden ve ümitle­ri suya düşen Bakîde istifa etti (Muhar­rem I007/Ağustos 1598). Bir yıl geçtik­ten sonra Hoca Sâdeddin Efendi vefat ettiğinde ise son defa uyanan şeyhülis­lâmlık ümidi de Sun'ullah Efendi'nin ta­yini ile tamamen yıkıldı. Artık iyiden iyi­ye ihtiyarlamış ve çökmüş koca şairin zayıf ve sinirli bünyesindeki hastalıklar bu darbeyle daha da artarak konağın­daki cariyelere hiddetlendiği bir sırada 23 Ramazan 1008 (7 Nisan 1600) Cuma günü vefat etti. Cenaze namazı Fâtih Ca-mii'nde Sun'ullah Efendi tarafından ka­labalık bir cemaatle kılındıktan sonra Edirnekapı dışındaki mezarlıkta topra­ğa verildi.

Bâkî'nin, ileri yaşlarında iken dünya­ya gelen ve daha sonra kendisi gibi mü­derris ve kadı olan iki oğlu vardır. Bun­lardan ilki Şeyhî mahlasıyla şiirler yazan Şeyh Mehmed (ö. 1039/1630), diğeri Ab-durrahman'dır (ö. 1045/1636). Bunun da Fâizî mahlasıyla şiirler yazan bir oğ-

lu olup 1076 (1665-66) yılında vefat et­miştir. Bâkî'nin vaktiyle Fatih'te Yeni Ni-şancıpaşa civarında bir mescidi ve adını taşıyan bir mahalle vardı.

Eşiğine kadar geldiği halde bir türlü erişemediği şeyhülislâmlık bir tarafa bı­rakılırsa, daha gençlik çağından itibaren gittikçe artan bir takdir görerek yüksek mevkilere ve devamlı bir şöhrete ulaşan Bakî, dünya nimetlerinin zevkini çıkarma­sını bilen, talihin birçok lutfunu elde et­miş bir şairdir. Meslek hayatındaki geçi­ci bazı iniş çıkışlara mukabil devrini ya­şadığı dört hükümdar zamanında hep el üstünde tutulmuş, Kanûnrnin saltanatı sırasında çağının en büyük şairi sayıla­rak kendisine lâyık görülen "Sultânü'ş-şuarâ" unvanını asırlar boyunca koru­muştur. Bâkî'nin şöhreti ve eserleri Ana­dolu ve Rumeli'yi aşıp Azerbaycan, İran ve İrak'tan Hicaz'a, nihayet Hint saray­larına kadar yayılmış bulunmaktaydı.

Onun kendisini çevresine sevdirmesin­de hoşsohbet, nükteci ve neşeli mizacı kadar vazifesinde dürüst ve iyilik sever bir kimse oluşunun da ayrıca tesiri var­dır. Bununla beraber Bâkî'nin hızlı yük­selişi ve kazandığı büyük itibar zamanı­nın bazı şairlerinin kıskançlığını çekmiş, bundan ve ayrıca birtakım nükteleri yü­zünden onlarla kendisi arasında hiciv-leşmeler geçmiştir. Hayatının sonlarına doğru şeyhülislâmlığa ulaşmak için çok daha artan mevki hırsı onu bazı idarî oyun ve entrikaların içine sokmuştu. Bâ-kfnin bulunduğu makamların gerektir­diği ciddiyetle bağdaşmayacak birtakım hareket ve davranışları olduğunu göste­ren fıkra ve nüktelere de rastlanır. Çok arzu ettiği halde şeyhülislâmlığa gele­meyişinde sanatkâr ve eğlenceye düş­kün serbest yaratılışının bu gibi teza­hürlerinin de payı olsa gerektir.

Bakî, kendi çağında ve sonraki yüzyıl­larda gelen sanat ve edebiyat adamları­nın çoğunun belirttiği gibi, şiirde söyle­yiş tarzında yenilik yapmış, imâle ve zi­haf denilen dil kusurlarını asgariye in­dirmiştir. Ahmedfclen Bâkrye kadar ge­len şairler, Türkçe'yi aruza uydurmak için yapılan, hecelerde uzatma ve kısalt­ma şeklinde özetlenebilecek olan bu ku­surları belli nisbette gitgide azaltmış­lardı. Bâkî'nin şiirlerinde bunlar okuya­nın dil zevkini incitmeyecek dereceye düşmüştür.

Şöhret kazanmış ve sayısı bir hayli tu­tan kasideleri de olmakla beraber Bakî her şeyden önce bir gazel şairidir. Onun bu sahadaki üstünlüğü sonraki devir­lerde de hep kabul edilegelmiştir. Bakî

gazellerinde hayatın zevklerini terennüm etmiş, insanın fâni ömrünü elinden gel­diğince aşk, içki ve eğlence meclislerin-deki zevklerle gününü gün edip değer­lendirmesini benimseyen bir felsefeye tercüman olmuştur. Bu bakımdan Bakî, şiiri manevî ıstırap ve acılar etrafında dönen çağdaşı Fuzûlî'den çok ayrılır. O derin ve büyük ıstırapların şairi olmak yerine hayatın zevk ve eğlencelerine yö­nelmiş bir şiir ustasıdır. Bâkî'de coşkun ilhamlar değil, şekil üzerinde durarak şiirini ince hayaller, nükte ve tevriye baş­ta gelmek üzere türlü edebî sanatlarla işleyip zenginleştirmeyi göz önünde bu­lunduran bir tutum esastır. Klasik nük­tenin dayandığı îhâm ve tevriye sanat­larının Bâkfnin şiirinin hâkim unsuru ol­duğunu iddia eden çağdaşı Ahdî ve ona iştirak eden Kınalızâde Hasan Çelebi hü­kümlerinde haksız değildirler. Nüktedan, hoşsohbet, meclislerde aranan bir kişi olan Bâkî'nin üslûbunun karakterine uy­gunluk göstermesi tabiidir. Şurası da var ki Hayalî'de ve Yahya Bey'de görü­len tasavvufî zevke Bâkî'de hemen he­men hiç rastlanmaz. Aşağı yukarı her bü­yük şairin divanında bulunan tevhid, mü-nâcât, na't gibi dinî ve bazan tasavvufî muhtevalı manzumeler Bâkî'nin diva­nında yoktur. Mekke kadılığında bulun­muş bir şairin bir na't bile yazmamış ol­ması düşündürücüdür. Bu husus ve ay-

rıca hayatının seyri gösteriyor ki Bakî bu dünyanın zevklerini terennüm etmiş, şiirini de dünyevî arzularını ifade ve is­teklerini temin yolunda kullanmıştır. Şi-irlerindeki birtakım garip mecazlar, ha­yal oyunları, aralarında yetiştiği Zatî, Hayalî Bey, Yahya Bey ve Emrî gibi XVI. yüzyıl şairlerinin takip ettiği estetiğin izleri olarak izah edilebilir.

Bâkî'nin şiirlerinde tabiat ve İstanbul'­dan çizgiler sık sık akis bulmuştur. Onun manzumelerinde devrinin zengin hayatı ve haşmeti kolaylıkla hissedilir. Bakî ya­şadığı tabiat ve cemiyet çevresinden şi­irine yer yer canlı levhalar vermeyi bil­miştir. Divan şiirine İstanbul Türkçesi'ni yerleştirmek gibi bir rolü olan Bakî za­man zaman halk söyleyişinden gelen ifa­de malzemesine de açılır. Bakî tabiata ve zevk hayatına açık yönü ve üslûbu ile Şeyhülislâm Yahya ve Nedîm'e bir öncü sayılmıştır. Temiz ve ahenkli bir üslûba sahip olan Bakî divan şiirine bir söyleyiş kudreti ve rahatlığı kazandırmıştır. Asır­larca bir üstat olarak benimsenen Bâ­kî'nin şiirlerine kendi zamanından baş­layarak her devirde başta büyük mümes­siller ve şöhretler olduğu halde çeşit çe­şit nazireler söylenmiş, manzumeleri ay­rıca tahmis vb. yollardan da bir özeniş konusu olmuştur.

Eserleri. 1. Divan. Bakî divanını, ilk defa Kanunî Sultan Süleyman'ın isteğiy-

539


le onun sağlığında tertip etmiştir. Daha sonra, yazdığı yeni şiirleri de ilâve edile­rek değişik tarihlerde divanın yeni ve farklı tertipleri ortaya konulmuştur. Yal­nız Türkiye kütüphanelerinde ve hususi ellerde şairin sağlığında yazılmış ondan fazla nüshası vardır. Ölümünden sonra istinsah edilenlerle divanının kitaplıklar-daki sayısı 100'den fazladır. Sadece bu rakam, zamanın tahribiyle ve özellikle İstanbul yangınlarıyla kaybolanlar hesa­ba katılmaksızın, onun şiirlerinin sonra­ki yüzyıllarda hiçbir Osmanlı şairiyle kı­yas edilemeyecek kadar okunduğunu göstermeye yeterlidir. Bakî divanının il­kin 1276'da (1859) kötü ve çok yanlıştı bir taş baskısı yapılmış, daha sonra R. Dvorak tarafından gazelleri esas alına­rak Almanya'daki bir kısım nüshaları üzerinden yetmiş sayfalık bir önsözle yayımlanmıştır {Bâkî's Diıvân. Grtazalijjat, Leiden, 1-11, 1908-1911). Sadeddin Nüzhet Ergun tarafından da bazı nüsha karşılaş­tırmaları ile birlikte ilk defa Latin harf­leriyle basılmıştır {Bakî, Hayatı ve Şiirle­ri, i. Divan, İstanbul 1935). Mecmualarda ve naşirin görmediği nüshalarda bu ba­sımda bulunmayan bir hayli şiiri daha vardır. Son olarak da divanın onu İstan­bul kütüphanelerinde, ikisi Elazığ Fırat Üniversitesi'nde olmak üzere on iki nüs­hasına dayalı tenkitli metni henüz basıl­mamış bir doktora çalışması olarak or­taya konmuştur (Sabahattin Küçük, Bakî Divanı Üzerinde Bir İnceleme. Edisyon Kritikli Metin, l-II, 1982). Bakî divanı Ham-mer tarafından 1825'te kısmen Alman-ca'ya tercüme edilmiştir. Bâkfnin şiirle­rinden ayrıca yayımlanmış geniş seçme­ler de vardır: Semseddin Sami, Bâkî'nin Eş'âr-ı Müntahabesi, İstanbul 1317; Fu-ad Köprülü, Eski Şairlerimiz. Divan Ede­biyatı Antolojisi, İstanbul 1934, s. 259-320; Nevzat Yesirgil, Bakî, Hayatı, Sa-natı, Şiirleri, İstanbul 1953; Faruk K. Timurtaş, Bakî Divanından Seçmeler, Ankara 1987; Sabahattin Küçük, Bakî ve Dîvânından Seçmeler, Ankara 1988. 2. Fezâilül-cihâd. Muhyiddin Ahmed b. İbrahim'in Meşâri'u'l-eşvâk ilâ meşrî-rici'l'Cuşşak adlı Arapça eserinin tercü­mesidir. Cihadın faziletlerinden hareket­le müslümanları cihada teşvik eden bu eseri Bakî Sokullu Mehmed Paşa'nın em­riyle 975'te (1567} Türkçe'ye çevirmiş­tir. Kendi el yazısıyla bir nüshası Millet Kütüphanesinde (Ali Emîrî, Şer'iyye, nr. 1286) kayıtlı olup müze kısmındadır. 3. Meâlimü'l-yakîn iî sîreti seyyidi'1-mür-selîn. Sehâbeddin Ahmed b. Hatîb el-Kastallânî'nin el-Mevâhibü'1-ledü.nniy-

540


ye bi'l-minahi'l-Muhammediyye adlı siyer kitabının tercümesidir. Sokullu Meh­med Paşa'nın emriyle tercüme ettiği ese­rin mukaddimesinde belirttiğine göre, Sâfiî mezhebine bağlı bulunan müellifin çeşitli münasebetlerle bu mezhebe da­yalı olarak yaptığı fıkhî izahları tercüme sırasında Hanefî mezhebinin görüşleri­ne çevirmiş, çeşitli ilâve ve çıkarmalar­la kitap üzerinde telif denecek derece­de değişiklikler yapmıştır. Şair NevT ta­rafından istinsah edilmiş olan nüshada (Nuruosmaniye Kip., nr. 3253) 987 (1579) tarihi bulunduğuna göre tercümenin bu tarihten önce yapılmış olduğu anlaşılı­yor. Gördüğü rağbet dolayısıyla birçok yazma nüshası olan eserin İstanbul'da üç de baskısı gerçekleştirilmiştir (1261, 1313-1316, 1322-1326). 4. Fezâii-i Mek­ke. Yine Sokullu'nun emriyle Mekke ka­dılığı esnasında, XVI. asır Arap müellif­lerinden Kutbüddin Muhammed b. Ah­med el-MekkFnin el-İclâm iî ahvâli be-ledi'llâhi'l-haram adlı eserinden yaptı­ğı tercümedir. 987'de (1579) tamamla­yıp Medine kadılığından azli üzerine İs­tanbul'a döndüğünde III. Murad'a tak­dim etmiştir. Eser Mekke'nin tarihinden ve bilhassa Osmanlı sultanlarının ora­daki hayratından bahsetmektedir. Çeşit­li kütüphanelerde nüshaları vardır. Bun­lardan en mükemmeli Köprülü Kütüp-hanesi'nde olanıdır (nr. 206). Bâkî'nin bu üç tercümesi, pek iugatli yazılan ön söz­leri bir tarafa bırakılırsa, tabii, temiz ve güzel bir Türkçe ile kaleme alınmış ol­mak gibi bir meziyete sahiptir. Nev'îzâ-de Atâî, Bakînin Eyüp müderrisi bulun­duğu sırada, Ebû Eyyûb el-Ensâri tara­fından rivayet edilen hadislerden kırk tanesini tercüme ettiğini ve eserin tür-

beye konulup ziyaretçilerin istifadesine sunulduğunu bildirmektedir. Ancak bu tercümenin herhangi bir nüshasına he­nüz rastlanmamıştır.

BİBLİYOGRAFYA:

Latffî, Tezkire, Kayseri Râşid Efendi Ktp., nr. 1160, vr. 50h; Ahdî. Gülşen-i Şuarâ, İÜ Ktp., TY, nr. 1604, vr. 44M58; Âşık Çelebi. Meşâi-rü'ş-şuarâ, vr. 53a-54"; Sâdıki-i Kitâbdâr [Sâ-dıkbey Afşar], Mecmail'S-havâs, İÜ Ktp., nr. 4085, vr. 39ab; Kınalızâde, Tezkire, s. 199-209; Beyâ-nî, Tezkire, İÜ Ktp., TY, nr. 2568, vr. 16"; Riya-zî, Tezkire, İÜ Ktp., TY, nr. 6199, vr. 18b-20b; Kafzâde Fâizî, Zübdetü'l-eş'âr, İÜ Ktp., TY, nr. 1646,'vr. 9M9a; Atâî, Zeyt-i Şakâİk, s. 434-439; Hammer. GOD, ]], 360; Gibb. HOP, III, 133-159; M. Fuad Köprülü, Bâk'ı (Türk Dünyası Ga­zetesi, sy. 1-7 ilâvesi), İstanbul 1335; a.mlf., "Baki, Hayatı ve Tabiatı", YM, sy. 41-43 (1918); a.mlf., "Bakî", İA, II, 243-253; J. Rypka, Bâqi ais Ghazeldichter, Prague 1926; Ergun, Türk Şairleri, II, 697-721; Tahir Olgun, Bâkl'ye Dair, İstanbul 1938; TYDK, I, 189-209; A. Bombaci. Storia Della Letteratura Turca, Milano 1963, s. 304-312; A. Hamdİ Tanpınar, "Fuzuli ve Bakî", Edebiyat Üzerine Makaleler {haz. Zeynep Ker-man), İstanbul 1969, s. 152-156; Banarlı, RTET, il, 582-597; Orhan Okay, "Bâkî'nin Kanunî Mersiyesine Dair", Şükrü Elçin Armağanı, Ankara 1983, s. 235-240; Halûk İpekten, Bakî, Erzurum 1988; Ali Nihat Tarlan, "Hayalî-Bakî", TDED, sy. 1 (1946), s. 26-38; Faruk K. Timur­taş, "Bâkî'nin Kanunî Mersiyesinin Dil Bakı­mından İzahı", a.e., XII (1963). s. 219-232; Or­han Şâik Gökyay, "Şâir Bakî Gençliğinde Sa­raç Çıraklığı Yaptı mı?", JTS, 111 (1979), s. 125-133; Sabahattin Küçük, "Bâkî'nin Medhiyele-ri Üzerine", MK, sy, 44 (198*1), s. 48-52; a.mlf., "Çağdaşı ve Arkadaşı NevTnin Gözüyle Şa­irler Sultanı Bakî", Beşinci Milletler Arası Tür­koloji Kongresi. Tebliğler: Türk Edebiyatı, I, İs­tanbul 1985, s. 215-222; a.mlf., "Bâkî'nin Şiirlerinde Sosyal Hayatın İzleri", TDA, sy. 59 (1989), s. 153-161; Fahir İz, "Baki", El?- (Fr.)r I, 985-986; Harun Tolasa, "Bakî", TDEA, 1976, 1, 300-303. i—i

Iffil Mehmet Çavuşoğlu

BÂKİ KULU

BAKÎ b. MAHLED

( *&*- cn Ji )

Ebû Abdirrahmân Bakî

b. Mahled b. Yezîd el-Kurtubî

(ö. 276/889)

Müsned'iyle meşhur Endülüslü muhaddis.

201 "de (817) veya daha önce Kurtu-ba'da doğdu. Her biri fakih olan dede­leri gibi babası da bir fıkıh âlimi ve emîr Abdurrahman b. Hakem (Abdurrahman II, 822-852) zamanında Reyye kadısı idi. İlim tahsil etmek maksadıyla o da doğu İslâm ülkelerine seyahat etmişti. Bakî, A'şâ diye bilinen Kurtubalı âlim ve mu­haddis Muhammed b. îsâ el-Meâfîri'den ve İmam Mâlik'in el-Muvatta" adlı ese­rinin râvisi Yahya b. Yahya el-Leysfden hadis okudu. Yirmi dört yaşlarında iken ilim tahsili için doğu İslâm ülkelerine doğru yola çıktı. Yirmi yıl süren bu ilk seyahati sırasında İfrîkıyye'de fakih Sah-nûn b. Saîd'den hadis ve fıkıh tahsil et­ti. Mısır'da Yahya b. Abdullah b. Bükeyr'-den, Kûfe'de Hişâm b. Ammâr ve Yahya b. Abdülhamîd el-Himmânî'den, Basra'­da Amr b. Ali eî-Fellâs ve Bündâr'dan, Medine'de Medine kadısı Ebû Mus'ab ez-Zührî ve benzeri âlimlerden hadis riva­yet etti. Bağdat'ta Ahmed b. Hanbel'den hadis ve fıkhî meseleler öğrendi. 244 yı­lı civarında Endülüs'e döndü. Bir müddet sonra da on dört yıl süren ikinci uzun se­yahatine çıktı. Her ne kadar Brockelmann ve Fuat Sezgin onun ilk seyahatinin on dört, ikinci seyahatinin yirmi yıl sürdü­ğünü ifade ediyorlarsa da kaynaklarda­ki bilgiler bunun aksini göstermektedir. Hac mevsimine kadar çok defa yaya ola­rak ilim merkezlerini dolaşmak suretiy­le devrin tanınmış muhaddislerinden ha­dis okur, hac mevsiminde Mekke'ye dö­nüp haccını ifa eder ve oradaki âlimler­den faydalanırdı. Ebû Bekir b. Ebû Şey-be ile görüşerek ondan el-Muşannef "\-ni, meşhur tarihçi ve muhaddis Halîfe b. Hayyât'tan Tabakâtü'r-ruvât ve et-Târîh adlı eserlerini bizzat rivayet etti. On kadarı istisna edilecek olursa, sayı­ları 284'ü bulan hocalarının tamamı gü­venilir muhaddislerdir. Onun hoca seçi­minde son derece titiz davrandığı, bir­çok muhaddisten hadis öğrenme imkâ­nı bulduğu halde kendi ölçülerine uy­madığı için onlardan hadis almadığı bi-

linmektedir. En tanınmış talebeleri, oğ­lu Kurtuba Kadısı Ahmed ile kendisin­den en fazla rivayette bulunan ve kitap­larının yayılmasını sağlayan Abdullah b. Yûnus el-Murâdî, Hasan b. Sa'd b. İdrîs el-Kurtubî, Eşlem b. Abdülazîz b. Hâşim el-Kurtubfdir. Uğradığı herhangi bir yer­deki hadisleri derleyip toparladığı için arkadaşlarının "miknese" (süpürge) laka­bını taktıkları Baki b. Mahled, otuz dört yıl süren hadis tahsilini tamamlayıp memleketine dönünce, hayatta olan ho­caları başta olmak üzere Endülüslü ha­dis talebeleri onun geniş hadis kültü­ründen büyük Ölçüde faydalanmaya ça­lıştılar. Zira uzun seyahatleri sırasında semâ* ve icazet* yoluyla rivayet hakkı­nı elde ettiği Ebü Bekir b. Ebû Şeybe'-nin e!-Muşannefini, İmam Şâfifnin el-Ümm'ünü, Halîfe b. Hayyât'ın et-Târîh ve Tabakâtü'r-ruvât'mı, Devrakî'nin Sî-reîü cÖmer b. cAbdi/cazfz'ini ve ben­zeri kitapları Endülüs'e ilk defa getiren ve tanıtan Bakî b. Mahled olmuştur. Bu­radaki Mâlikîler'in daha önce bilmediği bazı hadisleri ve çeşitli âlimlerin ihtilâf­larını elealan bazı eserleri Endülüs'e ge­tirmesi, Mâlikî fıkhı tahsii etmesine rağ­men hadislere göre fetva vermesi ve İbn Ebû Şeybe'nin el-Muşannef'İni okut­ması, bilhassa rey* taraftarlarının onu bid'atçılıkla ve zındıklıkla suçlamalarına ve hatta boynunun vurulması isteğiyle Endülüs emîrine şikâyet etmelerine yol açtı. Zor durumda kalan Bakî Endülüs'­ten kaçarak canını kurtarmayı düşündü­ğü bir sırada halifenin vezirlerinden Hâ­şim b. Abdülazîz ile tanıştı ve onun va­sıtasıyla meselenin esasını halifeye an­latma imkânı buldu. Bakî ile muhalifle­rinin yanında söz konusu eseri incele­yen ve beğenen Emîr I. Muhammed, bu eserden bir nüsha da kendi kütüphane­si için yazdırılmasın! emretti. Şikâyetçi­leri azarlayarak Bakfye bildiklerini ser­bestçe öğretmesini söyledi. Daha önce­leri sadece İmam Mâlik ile Mâlikî ileri gelenlerinin görüşleri okunup Öğretilen Endülüs'ü bir hadis merkezi haline ge­tiren Baki, 28 Cemâziyelâhir 276'da (28 Eki in 8891 Kurtuba "da vefat etti ve Be-nü'İ-Abbas Mezarliğı'na gömüldü.

Bakî b. Mahled güvenilir bir muhad­dis, kimseyi taklit etmeyen, orijinal fi­kirleri bulunan bir fakih ve müetehid idi. Hanbelî tabakat kitaplarında yer alma­sı Ahmed b. Hanbel'den faydalanmış ol­ması sebebiyledir. İmam Şâfifyi de din­lediği ve Endülüs'te onun eserlerini ta­nıttığı için Şâfıî olduğunu söyleyenler de vardır. Endülüs'te Zâhirilik muhitini ha-

zırlayanlardan biri olması sebebiyle İbn Hazm onu hayranlıkla anar ve hadis il­minde Buharı ve diğer meşhur muhad-disler ayarında olduğunu kabul eder. et-Târîhu'l-kebîr müellifi İbn Ebû Hayse-me, Bakî'nin bulunduğu yerde yaşayan hadis talebesinin tahsil maksadıyla bir başka yere gitmesine ihtiyaç bulunma­dığı görüşündedir. Bakî'nin son derece mütevazi olduğu, devlet dairelerindeki işlerini halledebilmek için onun nüfuzun­dan faydalanmak isteyenlerden yardı­mını esirgemediği, gerektiğinde onlarla birlikte saatlerce yaya yürüdüğü, yeme içmeye Önem vermediği, cuma günleri dışında hep oruç tuttuğu, Kur'ân-ı Ke-rîm'i çok okuduğu kaynaklarda zikredil­miş, cihada önem vermesi sebebiyle yet­miş kadar gazveye katıldığı rivayet edil­miştir. İlim tahsilinde gayretli bulmadı­ğı talebelerine, kendisinden söz ettiğini ima etmeksizin, sokağa atılan lahana yapraklarıyla karnını doyuran ve kâğıt alabilmek için sırtındaki elbiseyi satan talebeler gördüğünü anlattığı da hak­kında verilen bilgiler arasındadır.

Bakî b. Mahled'in Abdurrahman ve Ahmed adında iki oğlu olduğu bilinmek­te, fakat kaynaklarda Abdurrahman hak­kında bilgi bulunmamaktadır. Bakî vefat ettiğinde on dört yaşında olan Ahmed ise babasından ilim tahsil etmiş, "kâdılce-maat" denilen hatiplik görevinde bulun­muş ve on yıl Kurtuba kadılığı yapmıştır. Soyundan onun ilim mirasını devam et­tiren ve Kurtuba'da muhtelif devirlerde kadılık yapan âlimler gelmiştir.

Eserleri. 1. el-Müsnedü'î-kebîr. Riva­yetleri sahâbî adlarına göre alfabetik olarak tertip ettiği ve el-Muşannef ûi-ye de bilinen bu eserinde 1300'den faz­la sahâbînin rivayetine yer vermektedir. Her bir sahâbînin hadisini fıkıh konuları­na ve ahkâm meselelerine göre sıraladı­ğı için bu haliyle eser hem müsned, hem de muşannef tarzının bir örneği sayıl­makta ve daha önce bir benzerinin mey­dana getirildiği bilinmemektedir. İbn Hazm bu eseri Ahmed b. Hanbel'in el-Müsned'inden daha değerli bulmak­tadır. III. asrın bu en önemli iki müsne-di bazı yönleriyle mukayese edildiğin­de şu sonuçlar elde edilmektedir: Ah­med b. Hanbel'in el -Müsned 'inde 904 sahâbînin 30.000 hadisi, diğerinde ise 1013 sahâbînin 30.969 hadisi bulun­maktadır. Bununla beraber İbn Hacer el-Askalânî, Bakî'nin sahâbî zannettiği ba­zı râvilerin tabiî olduğunu söylemekte­dir (bk. el-İşâbe, 111, 361; VI, 344). Meşhur sahâbîlerin rivayetleri karşılaştırıldığın-

541

da Bakî'nin daha fazla hadis topladı­ğı görülmektedir. Ebû Hüreyre'nin Ah-med'in el - M üsned' inde 3879 rivayeti, Bakî'nin el -M üsned 'inde ise 5374 riva­yeti, Muâz b. Cebel'in Ahmed'in el-Müs-ned'indeki elli üç hadisine karşılık Ba-kî'nin eserinde 157 hadisi bulunmak­tadır. Her sahâbînin rivayetlerini kendi arasında ayrıca fıkıh bablanna göre dü­zenlemesi, Bakî'nin eserinin bir diğer üstün tarafıdır. Zehebfnin tesbitine gö­re, Ahmed b. Hanbel'in talebesi olması­na rağmen Bakî kitabında onun hiçbir rivayetine yer vermemiş ve anlaşıldığı­na göre eserinden de faydalanmamıştır. Mübârekfûrî (Ö. 1935), eserin bir nüsha­sının Almanya'da (el-Hizânetü'1-Cerme-niyye) bulunduğunu söylemekle beraber {Tuhfetü'l-Ahvezî, Mukaddime, I, 331) kü­tüphane adı ve numarası vermemekte­dir. el-Müsned"\n iki cildine sahip ol­duğunu söyleyen Zehebî ile tamamını veya en azından bir kısmını gördüğü an­laşılan İbn Hacer'den sonra onun nüs­halarından bahseden olmadığı da sanıl­maktadır (Ekrem Ziya el-Ömerî, s. 27-28]. Bakî b. Mahled ve diğer bazı muhaddis-lerin rivayetlerinden derlenen küçük bir risale [el-Müntefcâ] Zâhiriyye Kütüphane-si'nde bulunmaktadır (Mecmua, nr. 129, vr. 225a-236b). 2. et-Teîsîrü'l-kebîr. İbn Hazm'ın Taberfninki de dahil olmak üze­re İslâm âleminde bir benzerinin yazılma­dığını söylediği, Zehebî'nin de aynı kana­atte olduğunu belirttiği bu eserin kütüp­hanelerde herhangi bir nüshasına rast­lanmamıştır. Bakî b. Mahled'in hadiste­ki yeri ve et-Tefsîrü'l-kebîr"min Tabe-rî'nin tefsiriyle mukayese edilmiş olma­sı dikkate alınınca eserindir rivayet tef­siri olduğu kolaylıkla tahmin edilebilir. 3. Kitâbü'l-Acdâd. Zikru mâ H'ş-şahâ-beti mine'l-hadîsi mine'î-caded adıyla da bilinen risale, bir tek hadis rivayet edenler de dahil olmak üzere 1013 sa­hâbînin adını ve rivayet ettiği hadis mik­tarını vermektedir. Ekrem Ziya el-Öme­rî eseri Zâhiriyye Kütüphanesi'ndeki İbn Hazm ez-Zâhirrnin tertip ettiği nüsha­ya dayanarak cAdedü mâ li-külli vâ-hid mine'ş-şahâbe mine'l-hadîş adıy­la neşretmiştir (aş.bk.), Ayrıca Dârü'1-kü-tübi'l-Mısriyye'deki iki yazması (nr. 254, 529) esas alınarak İhsan Abbas ile Nâsı-rüddin el-Esed tarafından CevdmiVs-sîre ve hams resâ'il uhrâ li'bn Hazm adlı eserle birlikte yayımlanmıştır (Kahi­re, ts.). 4. el-Muşannef fî fetâva'ş-sa­habeti ve't-tâbi'în ve men dûnehüm. Sahabe, tabiîn ve daha sonraki âlimle­rin fetvalarını derleyen ve İbn Hazm'a göre Ebü Bekir b. Ebû Seybe, Abdürrez-



542

zâk b. Hemmâm ve Saîd b. Mansûr'un eserleriyle diğer musanneflerden daha mükemmel olan eser günümüze gelme­miştir.

Bakî b. Mahled'e dair yazılan eserler­den, torunu Abdurrahman b. Ahmed b. Bakî'nin (ö. 366/976-771 Fezâ^ilü Bakî b. Mahled adlı eseriyle Endülüslü âlim ve emîr Abdullah b. Abdurrahman en-Nâsır'ın (ö. 339/951) el-Müskite fî fe­za'ili Baki b. MaMed'inin günümüze gelip gelmediği bilinmemektedir. Muam­mer Nuri, Rabat Dârülhadîsi'l-haseniy-ye'de, Ebû 'Abdirrahmân Baki b. Mah­led el-Kurtubî şeyhu'î-hadîs îi'l-En-delüs adlı bir doktora tezi hazırlamıştır (1978). Ekrem Ziya el-Ömerî de Bala b. Mahled el-Kurtubî ve Mukaddimetü Müsnedihî cAdedü mâ li-külli vâhid mine'ş-şahâbe mine'l-hadîş adıyla ha­zırladığı bir çalışmayı yayımlamıştır (Bey­rut 1404/1984).

BİBLİYOGRAFYA :

İbnü'l-Faradî, Târîhu 'u/emâ'i'l-Endelüs, Ka­hire 1966, 1, 91-93; Humeydî. Cezuetü'l-muk-tebis. Kahire 1966, s. 177-179; İbn Beşküvâl, eş-Şıla, I, 116-119; Tabakâtü'l-Hanâbile, I, 120; Yâküt, Mu'cemü't-üdeba\ VII, 75-85; İbn İzâ-rî. el-Beyânü'l-muğrib, II, 109-110; İbn Man-zûr, Muhtaşaru Târihi Dımaşk, V, 235; İbn Hacer, elişâbe (Bicâvî), ili, 361; VI, 344; Mak-karî, Hefhu't-tîb, II, 47, 518-520; III, 167, 177; Zehebî. A'lâmun-rtübelâ', XIII, 285-296; XV, 83-84, 241; a.mlf.. Tezkirem11-huffâz, II, 629-631; Süyûtî, Tabakâtü'l-müfessirîn (Ömer|, s. 40-42; Mübârekfûrî, Tuhfetü'l-Ahuezî, Kahire 1383-87/1963-67, Mukaddime, I, 331; Uleymî, el-Menhecü'l-ahmed (nşr. M. Muhyiddin Ab-dülhamîd-Adil Nüveyhid], Beyrut 1403/1983, I, 258-261; Dâvûdf, Tabakâtiİ'l-müfessirîn, s. 118-119; Keşfü'z-zunün, I, 444, 1679; Brockel-mann. GAL (Ar.). III, 201-202; Sezgin, CAS, 1, 152-153; Goldziher, Zahirîler (trc. Cihad Tunç), Ankara 1982, s. 97-98; Abdülhâdî Ahmed el-Hüseysin, MezâhirüVi-nehdaü'l■ hadtştyye fî cahdi Ya'kübi'i-Manşûril-Muüahhidî, Tatvan 1403/1983, I, 233-238; Ekrem Ziya el-Ömerî. Bakî b. Mahled el-Kurtubî ve Mukaddimetü Müsnedihî, Medine 1404/1984; Abdülmedd Türkî, Kazâyâ şekâfiyye miri tSrîhi'!-ğarbi'l-İs-tûmî, Beyrut 1409/1988, s. 171-191; Manuela Marin, "Baqi b. Majlad y la introduccion del estudio del hadit en al-Andalus", al-Qania-ra, I, Madrid 1980, s. 165-208; Abdülvehhâb Fâyed, "Bakî b. Mahled", Mecelielü'l-Ezher, UII/9, Kahire 1981, s."l702-1709; Maria Luisa Avİla, "Nuevos datos para la biografia de Ba-qi b. Majiad", al-Qarttara, VI, Madrid 1985, s. 321-367; A. N. M. Raisuddin, "Baqî b. Makhlad al-Qurtubî (20İ-276/8İ6-889İ and his Contri-bution to the Study of Hadith Literatüre in Spain", /S,XXVII/2 (1988)', s. 161-168; E. Lövi-Provençal. "Mahled", İA, VII, 151; Ch. Pellat. "Baki b. Makhlad", E!2 (Fr.), I, 986; a.mlf. -İdare, "Baki b. Mahled", (JDMİ, IV, 699-700.



Dostları ilə paylaş:
1   ...   32   33   34   35   36   37   38   39   40


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə