Yalan ile doğru okuma metni sorulari ve cevaplari

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 122.46 Kb.
tarix12.08.2018
ölçüsü122.46 Kb.

YALAN İLE DOĞRU

Her doğruyu söylemeye gelmezmiş, birtakım doğruları yaymamak, çokluktan, kamudan gizlemek gerekmiş… Peki ama, bir doğruyu söylemek, gizlemek, yayılmasını önlemeğe çalışmak o doğrunun yerinde duran yalanı sürdürmek demektir. Yalanın yalan olduğunu bilerek sürmesine bırakmaya hakkınız var mıdır?… Bu yalanlar kutsalmış, onlara dokunmaya gelmezmiş… Bir şeyin yalan olduğunu anladık mı kutsallığına inanmıyoruz demektir; bunun için “kutsal yalan” sözü bir şeyin hem köşeli hem de yuvarlak, hem katı hem de biçimsiz olduğunu söylemek gibi bir saçmadır. Ama duygularını birer düşünce saymaktan çekinmeyenler böyle saçmalarla kolayca bağdaşabiliyor.

Birtakım doğruların gizlenmesi gerektiğini ileri sürmek eski kibarlık, asillik (aristocratie) -aristokrat- düşüncenin bir kalıntısıdır. Bir yanda büyükler, kibarlar, damarlarında mavi kan akanlar var, onlar doğruları bilirler, onların bilmesinden bir kötülük gelmez; ama küçüklere, kibar olmayanlara, kölelere sakın açmayın!… Öyledir kişioğlu: kendisi için ille birtakım ayrıcalıklar ister. Eski acunun kibarlığı, aristokratlığı yıkıldı ama onun yerine aydınlar türedi…

Bir kişi olarak ilk ödevimiz, yalan olduğunu anladığımız düşüncelerden benzerlerimizi yani bütün kişileri kurtarmaya çalışmaktır. “Ben bunun yalan olduğunu biliyorum, ben buna inanmıyorum, ama kamunun bu bağlar altında kalması, onun anlamaması daha iyi olur.” diyen kimse, öğrendiği anladığı doğrulara layık olmayan kimsedir. İnandığı bir şey yoktur onun: Bir şeyin ne doğru olduğunu düşünür, ne de yalan olduğunu. Ancak kendisini düşünür, büyük görmek için bir yol arar.

Her doğru söylenebilir, her doğru söylenmelidir, yoksa çevremizi aldatıyoruz, çevremize yalan yayıyoruz demektir.

Nurullah Ataç


YALAN İLE DOĞRU OKUMA METNİ SORULARI VE CEVAPLARI

  1. Okuduğunuz metin gazete çevresinde gelişen hangi metin türüne aittir?

Cevap: Deneme

  1. Bu metin türüyle ilgili aşağıdaki doğru ve yanlış sorularını cevaplayınız?

  • Okuduğunuz metinde savunulan düşünceyi ispatlama kaygısı vardır.( Y )

  • Okuduğunuz metinde dil sanatsal işleviyle kullanılmıştır.( Y )

  • Okuduğunuz metinde dil açık, sade ve anlaşılır şekilde kullanılmıştır.( D )

  • Yazar okuduğunuz metni kendisi ile sohbet eder gibi içten samimi bir dille yazmıştır. ( D )

  • Okuduğunuz metinde amaç bilgi vermek değil sanat yapmaktır. ( Y )

  • Öyküleyici ve betimletici anlatıma metinde sıklıkla başvurulmuştur. ( Y )



  1. Metne göre “Kutsal Yalan” ne demektir?

Cevap:"Kutsal yalan" sözü bir şeyin hem köşeli hem de yuvarlak, hem katı hem de biçimsiz olduğunu söylemek gibi bir saçmadır.

  1. Eski aristokrat düşüncesinin kalıntısı nedir?

Cevap: Birtakım doğruların gizlenmesi gerektiğini ileri sürmek eski kibarlık, asillik (aristocratie) -aristokrat- düşüncenin bir kalıntısıdır.

  1. Kişi olarak ilk ödevimiz nedir?

Cevap: Bir kişi olarak ilk ödevimiz, yalan olduğunu anladığımız düşüncelerden benzerlerimizi yani bütün kişileri kurtarmaya çalışmaktır.

  1. Yazara göre “Her doğru söylenebilir, her doğru söylenmelidir.” Siz bu düşünceye katılıyor musunuz, neden?

Cevap: Öğrenci yorumu

  1. Yazara göre “Bir doğruyu söylememek, gizlemek, yayılmasını önlemeye çalışmak o doğrunun yerinde duran yalanı sürdürmek demektir.” Siz bu düşüncenin doğru olduğunu düşünüyor musunuz, neden?

Cevap: Öğrenci yorumu

ÖLÜM ÜSTÜNE



Madem ki ölümün önüne geçilemez, ne zaman gelirse gelsin. Sokrates’e; “Otuz zalimler seni ölüme mahkum ettiler,” denildiği zaman: “Tabiat da onları!” demiş.
Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık!
Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olduysa, ölümümüz de her şeyin ölümü olacaktır. Öyle ise, yüz sene daha yaşamayacağız diye ağlamak, yüz sene evvel yaşamadığımıza ağlamak kadar deliliktir. Ölüm başka bir hayatın kaynağıdır. Bu hayata gelirken de ağladık, eziyet çektik, bu hayata da eski şeklimizden soyunarak girdik.
Başımıza bir defa gelen şey, büyük bir dert sayılmaz. Bir anda olup biten bir şey için bu kadar zaman korku çekmek akıl karı mıdır? Ölüm, uzun ömürle kısa ömür arasındaki farkı kaldırır, çünkü yaşamayanlar için zamanın uzunu kısası yoktur. Aristo, Hypanis ırmağının suları üstünde bir tek gün yaşayan küçük hayvanlar bulunduğunu söyler. Bu hayvanlardan, sabahın saat sekizinde ölen genç, akşamın saat beşinde ölen ihtiyar sayılır. Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını hesaplamak hangimizi gülünç etmez? Ama ebediyetin yanında, dağların, şehirlerin, yıldızların, ağaçların, hatta bazı hayvanların ömrü yanında bizim hayatımızın uzunu, kısası da o kadar gülünçtür.
Tabiat bunu böyle istiyor. Bize diyor ki: “Bu dünyaya nasıl geldiyseniz, öylece çıkıp gidin. Ölümden hayata geçerken duymadığımız kaygıyı ve korkuyu, hayattan ölüme geçerken de duymayın. Ölümünüz varlık düzeninin, dünya hayatının, şartlarının biridir. (İnsanlar birbirini yaşatarak yaşarlar ve hayat meşalesini, koşucular gibi, birbirlerine devrederler – Lucretius).
Yaşadığınız her an, hayattan eksilmiş, harcanmış bir andır. Ömrünüzün her günkü işi, ölüm binasını kurmaktır. Hayatın içinde iken ölümün de içindesiniz, çünkü hayattan çıkınca ölümden de çıkmış oluyorsunuz. Yahut şöyle diyelim isterseniz; hayattan sonra ölümdesiniz ama hayatta iken ölmektesiniz. Ölümün, ölmekte olana ettiği ise, ölmüş olana ettiğinden daha acı, daha derin, daha can yakıcıdır.
Hayattan edeceğiniz kârı ettiyseniz, doya doya yaşadıysanız, güle güle gidin.
“Niçin hayat sofrasından, karnı doymuş bir davetli gibi kalkıp gidemiyorsun? Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak, yine boşuna geçip gidecek daha başka günler katmak istiyorsun? Lucretius.”
Hayat kendiliğinden ne iyi ne fenadır, ona iyiliği ve fenalığı katan sizsiniz.
Bir gün yaşadıysanız her şeyi görmüş sayılırsınız. Bir gün bütün günlerin eşidir. Başka bir gündüz, başka bir gece yoktur. Atalarınızın gördüğü, torunlarınızın göreceği hep bu güneş, bu ay, bu yıldızlar, bu düzendir.(Montaigne)
ÖLÜM ÜSTÜNE METNİ İLE İLGİLİ SORULAR VE CEVAPLARI

  1. Ölüm sizce nedir?

Cevap: Öğrenci yorumu

  1. Yukarıdaki metnin türü nedir?

Cevap: Deneme

  1. Yukarıdaki metin türünün özelliklerinden beş madde söyleyiniz?

-Denemenin konusunda herhangi bir sınırlama yoktur.
-Genellikle edebiyathttp://www.bakimliyiz.com/images/smilies/smilev.gif sanathttp://www.bakimliyiz.com/images/smilies/smilev.gif bilim ve felsefe konularında yazılır.
-Yazarın ele aldığı konuyu iyice kavramış olması ve derinliğine işlemesi gerekir.
-Deneme niteliğinde yazılmış hikaye ve roman türleri de vardır.
-Öğretici metinlerdir.
-Denemede konu özgürce seçilir.
-İnsanı ve toplumu ilgilendiren her şey (yaşamhttp://www.bakimliyiz.com/images/smilies/smilev.gif ölümhttp://www.bakimliyiz.com/images/smilies/smilev.gif aşkhttp://www.bakimliyiz.com/images/smilies/smilev.gif felsefehttp://www.bakimliyiz.com/images/smilies/smilev.gif dinhttp://www.bakimliyiz.com/images/smilies/smilev.gif ahlakhttp://www.bakimliyiz.com/images/smilies/smilev.gif törehttp://www.bakimliyiz.com/images/smilies/smilev.gifsiyasethttp://www.bakimliyiz.com/images/smilies/smilev.gif bilim vb.) denemenin konusu olabilir.
-Deneme yazarı kendisiyle konuşur gibi yazar.
-Yazar dili doğru ve güzel kullanır.
-Düşünce ufku geniş ve kendine özgü bilgi birikimine sahiptir.


  1. Hayattan sonra ölümdesiniz ama hayatta iken ölmektesiniz.” cümlesinden ne anlıyorsunuz?


Cevap: Öğrenci yorumu

  1. Otuz zalimler seni ölüme mahkum ettiler,” denildiği zaman: “Tabiat da onları!” demiş. Bu sözden ne anlıyorsunuz açıklayınız.

Cevap: Öğrenci yorumu

Geri Dönüşümün Ekonomiye ve Çevreye Katkıları Nelerdir?

Geri dönüşüm; çöp olarak gördüğümüz çoğu malzemenin yeniden işlenerek yeni ürünler haline getirilmesi sürecidir. Ekonomiye, çevreye katkıları vardır.

Geri dönüşüm, kullanılan atık malzemelerin tekrar üretime ve ekonomiye kazandırılmasıdır. Böylece direkt olarak ekonomiye, dolaylı olarak çevreye katkı sağlanır. Bir malzemenin sıfırdan bir ham madde ile hazırlanmasının maliyeti ve zorluğu geri dönüşüm sayesinde azaltılabilir. Geri dönüşümüm ekonomik açıdan uygulanabilir ve çevre açısından etkili olabilmesi için belirli şartların sağlanmış olması gerekiyor. Bunlar; yeterli miktarda geri dönüştürülebilir malzeme, bu malzemeleri atık olmaktan çıkaracak bir sistem, geri dönüştürülebilir malzemeleri yeniden işleyebilecek kapasitede bir işletme ve yeniden hazırlanan malzemeler için potansiyel bir talep olması gerekiyor.

Tarihçesi

Geri dönüşümün geçmişi M.Ö. 400’lü yıllara kadar dayandırılıyor. İnsanlık tarihinde kaynak yetersizliği, bilimsel ve teknik uygulamaların olmaması sebebiyle birçok alet tamir edilerek veya başka bir alete dönüştürülerek tekrar kullanılıyordu. Yeni malzeme bulunamaması da bunu mecbur kılıyordu. Geri dönüşüm ihtiyacı yakın tarihte savaşlar sebebiyle ortaya çıktı. Savaşlar, ham madde ve kaynak sıkıntısına yol açtı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’na katılan büyük devletler savaş sırasında kaynak ihtiyacını karşılamak için geri dönüşüm kampanyaları yapmaya başladı. Halk, fiber ve metal malzemeleri toplamaları konusunda teşvik edildi. Bu kampanyaların en önemli örneği Amerika Birleşik Devletleri’nde görüldü. Savaş sırasında yapılan geri dönüşüm kampanyaları, doğal kaynakları sınırlı ülkelerde savaş sonrası da devam ettirildi. Geri dönüşümün önemini anlayan gelişmiş ülkeler, zamanla bu uygulamaları politika haline getirdi. Küresel çevre sorunları arttıkça geri dönüşüm daha da önem kazandı.



Geri Dönüşüm Tanımı

Geri dönüşümün genel tanımı; atık malzemelerin tekrar ham madde olarak ekonomiye kazandırılmasıdır. Kullanım dışı kalmış geri dönüştürülebilir atıkların çeşitli yöntemlerle yeniden üretim sürecine katılmasıdır. Atıkların yeni nesne ve malzeme haline dönüştürülmesidir. Başka bir tanıma göre de, yeniden değerlendirilme imkanı olan atıkların çeşitli fiziksel ve kimyasal işlemlerden geçirilerek ikincil bir ham maddeye dönüştürülmesi ve üretim sürecine dahil edilmesidir. Geri dönüştürülecek malzemeler bir merkezde toplanır, cinslerine göre ayrılır, temizlenir ve yeni bir hammadde olarak yeniden işlenir.



Ekonomiye Katkıları

Atıkların geri dönüştürülmesinin ekonomiye azımsanmayacak katkıları var. Her şeyden önce ham madde ihtiyacı azalıyor. Kullanılmış bir ürünün ham maddeye dönüştürülmesi enerji tasarrufu sağlıyor. Bir ürünün atıklardan geri dönüştürülerek tekrar ham maddeye dönüştürülmesi, işlenmemiş ham maddeden üretilmesine oranla yüzde 30 ila 50 arasında enerji tasarrufu sağlıyor. “Azaltmak”, “yeniden” ve “geri dönüşüm” şeklindeki atık

hiyerarşisinin bir bileşeni olan geri dönüşüm yoluyla tasarruf edilen enerji miktarı, geri dönüştürülen malzemeye ve kullanılan enerji türüne bağlıdır.

Geri dönüşümün ekonomiye katkılarından bazıları şunlardır:

· Yararlı atık malzemenin boşa gitmesini önler.

· Atık ve çöplerin taşınması, depolanması gibi sorunların önüne geçilir.

· Taze ham madde tüketimini azaltır.

· Enerji kullanımını azaltır.

· Atık malzemenin yeni bir ürün olarak hizmet vermesini sağlar.

· Büyük nüfuslu bölgelerde kamu atıklarının giderilmesiyle ekonomik avantajlar sağlar.

· Yeni iş ve istihdam imkânları oluşturur.

· Alüminyum kutuların geri dönüşümü ile yüzde 90, kâğıdın geri dönüşümü ile yüzde 60 oranında enerji tasarrufu sağlanır.

· Yeni ham madde ihtiyacını azaltarak ithalat miktarını azaltır, ülke ekonomisine katkı sağlar.

Geri Dönüştürülebilen Malzemeler

Geri dönüşüm süreçlerine her türlü ürünü katmak mümkün olmuyor. Bunun için ürünlerde kullanılan malzemelerin niteliği önemli. Bir otomobilin hemen hemen bütün parçaları geri dönüştürülebiliyor. Elektronik cihazlar için de aynı durum söz konusu. Ancak her atık veya çöpün geri dönüştürülmesi mümkün olmayabilir. Örneğin; bebek bezi, plastik torbalar, aynalar, ampuller, yağlı ve kaplamaları kâğıtlar, motor yağları şişeleri gibi malzemeler geri dönüştürülemiyor.



Bunları Biliyor Musunuz?

· Bir ton atık kâğıdın dönüştürülmesiyle 17 ağacın kesilmesi önlenmiş olur; 70 metrekare alanın tahrip edilmesi önlenir; 32 bin litre su tasarrufu sağlanır.

· Spesifik olarak değerlendirildiğinde kullanılmış kâğıdın geri dönüşümle tekrar üretime katılması hava kirliliğini yüzde 75-95, su kirliliğini yüzde 35, su kullanımını yüzde 45 oranında azaltabilir.

· Avrupa Birliği ülkeleri geri dönüşüm pazarında yüzde 50’lik paya sahip. Buna göre geri dönüşüm uygulamaları yapan 60 binin üzerinde şirket 500 bin kişiyi istihdam ediyor. Bu şirketlerin cirosu 24 milyar avro civarında.

· ABD’de 2015 yılında geri dönüşüm uygulamalarında 14 bin kişi istihdam edildi ve ekonomiye 6,7 milyar dolar katkı sağlandı.

· ABD’deki 50 binin üzerinde geri dönüşüm tesisi bulunuyor. Burada yaklaşık 1 milyon kişi istihdam ediliyor.

· ABD’de karışık geri dönüşümlü malzemelerin tonunun fiyatı 100 dolardır.

· Dünya genelindeki elektronik atıkların miktarı yıllık 20 ila 50 milyon ton civarındadır.

· Bir milyon adet dizüstü bilgisayarın geri dönüşümü, yılda 3 bin 500 evin elektrik ihtiyacını karşılayacak kadar enerji tasarrufu sağlar.

· Bir ton cam atığın geri dönüşümü 100 litre akaryakıt tasarrufu sağlar.

· Doğaya atılan cam şişe 4 bin yılda, plastikler bin yılda, çiklet 5 yılda yok olur.

GERİ DÖNÜŞÜMÜN EKONOMİYE VE ÇEVREYE KATKILARI NELERDİR?

SORULAR VE CEVAPLARI

1-) Metnin türü nedir? Açıklayınız.

Metnin türü “Makale”dir. Çünkü yazar metinde okuyucuyu bilgilendirmek amacını gütmüştür. Ciddi bir üslupla yazılmıştır. Konusunu işlerken bilimsel verilerden yararlanmıştır.



2-) Metinde dilin hangi işlevi kullanılmıştır?

Metinde dilin bilgi verici işlevi yani göndergesel işlevi kullanılmıştır.



3-) Metnin iletisi nedir?

Metnin iletisi geri dönüşüm sürecinin çevreye ve ekonomiye katkılarıdır. Tükettiğimiz maddelerin tekrar ham madde olarak kullanılabileceği mesajı verilmiştir.



4-) Metinde öznel bir anlatım mı yoksa nesnel bir anlatım mı kullanılmaktadır? Nedenini açıklayınız.

Nesnel bir anlatım kullanılmıştır çünkü okuduğumuz metnin türü makaledir ve makale gibi öğretici metinlerde nesnel bir anlatım kullanılır.



5-) Bu makalenin yazılmasındaki amaç nedir?

Okuru çevre sorunları hakkında bilgilendirmek ve düşünmesini sağlamak.



6-) Geri dönüşüm ihtiyacı insanlık tarihinde nasıl ortaya çıkmıştır?

Kaynak yetersizliği, bilimsel ve teknik uygulamaların olmaması sebebiyle birçok alet tamir edilerek veya başka bir alete dönüştürülerek tekrar kullanılmıştır. Yeni malzeme bulunamaması da bunu mecbur kılmıştır.



7-) Metne göre kullandığımız her malzeme geri dönüştürülebiliyor mu?

Hayır, bazı malzemeler geri dönüşüm sürecinde kullanılamıyor. Örneğin; bebek bezi, plastik torbalar, aynalar, ampuller, yağlı ve kaplamaları kâğıtlar, motor yağları şişeleri gibi malzemeler geri dönüştürülemiyor.



Galata Kulesi’nin Tarihçesi

Bizanslılardan, Cenevizlilere…

Bizans İmparatoru Anastasius tarafından 528 yılında fener kulesi olarak inşa ettirildiği söylenmektedir. Bizanslılar, kuleye ‘Büyük Burç’ demekteydi. Kule yıllar içerisinde -her ne kadar bakımı yapılsa da- savaşlar ve depremler yüzünden hasar görmüştür. 1200’li yıllara gelindiğinde haçlı seferleriyle oldukça tahrip edilen kule, Cenevizliler tarafından 1348 yılında yeniden yapılandırılmıştır. Cenevizliler yığma taşlar kullanarak Galata surlarına ek olarak yaptıkları binaya ‘İsa Kulesi’ adını vermişlerdi. Bu bina bazı kaynaklara göre, Galata Kulesi’nin ilk özgün hali olarak ifade edilmektedir. İsa Kulesi, kentin en büyük binası haline gelmiştir. Cenevizliler kuleyi yaşadıkları bölgenin güvenliğini sağlamak için kullanıyorlardı. Kuleden İstanbul Boğazı ve kent geniş bir açıdan görülebiliyordu. Halkın yerleşim yerleri çoğaldıkça kule surların ortasında yükselen bir bina haline geldi.



Osmanlılar kuleyi ele geçiriyor…

Kulenin sonraki düzenlenmesi ise 1445-1446 yılları arasında binanın boyu yükseltilerek gerçekleşmiştir. 1453 yılına gelindiğinde ise İstanbul’un fethi gerçekleşti ve Galata, Osmanlıların himayesine girdi. Artık Galata Kulesi’nde çan sesleri yerine kös sesleri (davul sesleri) yükselmeye başlar. Ayrıca Fatih Sultan Mehmet’in egemenliğinin bir sembolü olarak kulenin üstten iki katını yıktırdığı söylenmektedir. 1400’lü yıllar boyunca kule sıklıkla değişime uğramıştır; yenilenmiş ve tamir ettirilmiştir.

İkinci Bayezid dönemine gelindiğinde, 1509 senesinde ‘küçük kıyamet’ adı verilen şiddetli depremler meydana gelmiştir ve kule oldukça büyük hasar görmüştür. Yaklaşık 45 gün süren depremler sırasında hasar gören tüm önemli binalarla beraber Galata Kulesi de yeniden inşa edildi. Rivayetlere göre kule temelinden zarar görmüş ve devrinin önemli mimarı ‘Hayrettin’ tarafından onarılmıştır.

Galata Kulesi, 16. Yüzyılda, savaş esirlerinin barınağı olarak kullanılmıştır. Bazı kaynaklara göre ise özellikle Kanuni Sultan Süleyman döneminde genel bir hapishane olarak kullanıldığı yazılmaktadır. Yıllar sonra, 2. Selim zamanına gelindiğinde, kule yangınlarda aldığı tahribatlar sebebiyle ciddi bir onarımdan geçmiştir. 3. Murat döneminde ise Galata Kulesi rasathane haline getirilmiştir. Kule, 1500’lü yılların son çeyreğine kadar rasathane olarak kullanılmıştır. 3. Murat, ilim çalışmalarına önem verdiği için müneccim başı Takıyeddin Efendi’nin kuledeki astronomi çalışmaları için gereken tüm maddi desteği sağlamıştır. Ancak siyasi çekişmeler ve dini gerekçeler sebebiyle 1580 tarihinde rasathane kapatılmış ve kule yeniden hapishaneye dönüştürülmüştür.

4. Murat döneminde kulenin, tarihsel olarak çok kıymetli bir olaya ev sahipliği yaptığı söylenmektedir. 1638 yılında Türk bilgini Hezarfen Ahmet Çelebi’nin, tahtadan kanatlarıyla Galata Kulesi’nden Üsküdar’a doğru uçtuğu ve Doğancılar meydanında bu uçuşu tamamladığı anlatılır.

18. yüzyıla gelindiğinde Galata onlarca yangın ve büyük tehlikeler atlatmıştır. Sonunda, 1717’den itibaren kule, yangınlara karşı ‘gözetleme kulesi’ olarak kullanılmaya başlanmıştır. Herhangi bir yangın söz konusu olduğunda, etraftaki herkesin duyabilmesi için davullar çalınmaktaydı. Böylece yangından herkesin haberi oluyordu. 1794’e gelindiğinde -3. Selim’in döneminde- kulenin üst kısımları ve ahşap külahının yandığı büyük bir yangın faciası yaşandı. Bu sebeple kulenin hasar gören 190 santimetrelik taş duvarı yıktırıldı. Ve kule onartılarak, üzerine çatı şeklinde ve dört yanında cumbalar olan 1,5 metre genişliğinde ayrı bir bölümeklendi. Kule her ne kadar onarılıp, sağlamlaştırılsa da 1831 yılında, başka büyük bir yangınla yeniden tahrip oldu. Sonraki sene 2. Mahmud kulenin yenilenmesi için talimat verdi ve bazı yenilikler eklettirdi. Önce onarılan kuleyi yükseltti. Dört cumbalı salonu betonarme duvarlardan oluşan, 14 pencereli ve yüksek tavanlı bir salona dönüştürdü. Bu salonun üzerine yine 14 pencereli bir kat yapıldı ve açık balkonla çevrildi. Son olarak kulenin üst kısmı sivri bir külaha benzeyen ve yine ahşap olan çatıyla tamamlandı. Bu çatı kurşunla kaplı durumdaydı.

Aradan geçen zamanda herhangi bir yangın olmadı ancak; 1875 yılında çıkan bir fırtına sebebiyle, kulenin külah şeklindeki çatısı büyük zarar görmüştür. Tamamen devrilen çatı, Osmanlı dönemi boyunca bir daha yenilenmemiş ya da onarılmamıştır. Onun yerine üst üste odalı bölümler yapılmış ve en son kısmına da bayrak direği eklenmiştir. Ancak kule yine de yangın gözetleme yeri ve deniz kuvvetlerinin haberleşme noktası olarak kullanılmıştır. Külahın olmaması, yapının ihtişamlı görünümünü oldukça etkilemiştir.

Cumhuriyet Dönemi’nde Galata Kulesi…

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde, 1960’larda Galata Kulesi bugünkü görünümünü alan bir takım değişikliklerden geçmiştir. İstanbul Belediyesi güvenlik önlemleri sebebiyle Galata Kulesi’ni boşaltır ve detaylı bir çalışma başlar. Yapılan değişikliklerde ahşap döşemeler yerine betonarmeler konmuştur. Kulenin üst kısımlarına kolay ulaşabilmek için iki adet asansör eklenmiştir. Galata Kulesi’nin tepesine ise yeniden külah biçiminde ve betondan bir çatı yapılmıştır. Ayrıca üzeri de kurşunla kaplanmıştır. Bu tarihten itibaren kule turistik amaçlarla değerlendirilmiştir.

Galata Kulesi ile ilgili ilginç bir bulgu da bu tarihlerde ortaya çıkmıştır. Yapılan temel çalışmalarında kulenin merkezinde toprak seviyesinde tüneller bulunmuştur. Araştırmalara göre, tüneller Cenevizliler tarafından yapılmıştır. Herhangi bir tehlike anında kullanmak için yapıldığı düşünülen tünellerin, ayrıca denizden gelen ticari malları kuleye ulaştırmak için kullanıldığı da tahmin edilmektedir. Tünelin bir ucu Haliç kıyılarına kadar uzanırken, Galata’ya doğru inen ayrı bir tünelin varlığı da tespit edilmiştir. Yapılan kazılar sonucu tünelde birçok kemik ve kafatası bulunmuştur. Yapı 1964 ile 1967 yılları ve 1997 ile 2000 yılları arasında büyük restorasyondan geçmiştir.

GALATA KULESİ’NİN TARİHÇESİMETNİ SORULARI VE CEVAPLARI

1-) Metnin türü nedir? Açıklayınız.

Metnin türü “Makale”dir. Çünkü yazar metinde okuyucuyu bilgilendirmek amacını gütmüştür. Ciddi bir üslupla yazılmıştır. Konusunu işlerken tarihsel verilerden yararlanmıştır.



2-) Metinde dilin hangi işlevi kullanılmıştır?

Metinde dilin bilgi verici işlevi yani göndergesel işlevi kullanılmıştır.



3-) Metinde öznel bir anlatım mı yoksa nesnel bir anlatım mı kullanılmaktadır? Nedenini açıklayınız.

Nesnel bir anlatım kullanılmıştır çünkü okuduğumuz metnin türü makaledir ve makale gibi öğretici metinlerde nesnel bir anlatım kullanılır.



4-) Bu makalenin yazılmasındaki amaç nedir?

Galata Kulesi’nin tarihi hakkında bilgilendirmek ve Galata Kulesi’nin geçirdiği değişimler üzerinde durmak.



5-) Metne göre Galata Kulesi ilk başta hangi amaçla inşa ettirilmiştir?

Bizans döneminde “fener kulesi” olarak inşa ettirildiği söylenmektedir.



6-) Galata Kulesi geçmişte hangi amaçlarla kullanılmıştır?

Galata Kulesi geçmişte; güvenlik, savaş esirlerinin barınağı, hapishane, rasathane, yangınlara karşı gözetleme kulesi amacıyla kullanılmıştır.



7-) Metne göre Galata Kulesi’nin altında bulunan tünellerin hangi amaçlarla yapıldığı düşünülmektedir?

Metne göre tünellerin bir tehlike anında kullanılmak amacıyla yapıldığı düşünülmektedir. Ayrıca denizden gelen ticari malları kuleye ulaştırmak için kullanıldığı da tahmin edilmektedir



KAĞNI

Bir tarla meselesi yüzünden Savrukların Hüseyin, Arkbaşı’nda Sarı Mehmet’i vurdu.


Otuz evli köy birbirine girdi. Şaşırdılar. Herkes korku içinde candarmaların gelmesini bekliyordu. Halbuki karakol buraya altı saat uzakta idi; köyden kimse cinayet haberini götürmedikçe on beş gün bile uğramazlardı. Bu, köylünün aklına en geç geldi; ondan sonra köyün ihtiyarları kahvede Hüseyin’in babası Mevlüt Ağa’nın etrafına toplandılar. Sarı Mehmet’in bir tek ihtiyar anasından gayri kimsesi yoktu. Onu karşılarına aldılar; davacı olmaması için kendisine nasihat etmeye başladılar. İmam:
-Ülen  kocakarı- diyordu. -Dava edersen ne kazanacaksın? Kim gider de Mevlüt Ağa’nın oğlu adam vurdu diye şahitlik eder? Etse bile sen ayda bir iki defa kasabaya gidip her seferde dört beş gününü gavur edersen tarlanı kim eker, işine kim bakar? Kasaba iki günlük yol, gidersin, şahitlerin gelmedi, haftaya uğra derler, mahkemen talik olur. Sen gününü şaşırıp gidemezsin, candarma seni alır götürür, gayrı kendin istesen bile yakanı sıyıramazsın, evin barkın yıkılır. İşte bir kazadır oldu. Cenabı Hak böyle istemiş, Allah’ın emrine mahkeme ile mi karşı koyacaksın? Ne yapsan oğlun geri gelmez. Gel bu işi kapatalım.Sarı Mehmet’in sana zaten bir faydası yoktu ki; düğünde seyranda gezer, sattığın iki şinik ekinin parasını avratlara yedirirdi. Bak Mevlüt Ağa bundan sonra seni hep kollayacağını söylüyor. Ne dersin?-
Bütün bu sözleri oturduğu yerde başını sallayarak dinleyen ve çapaklı, ağlamaktan kızarmış gözlerini, budaklı bir dala benzeyen iri mafsallı, çatlak derili elleriyle silen kocakarı, imam lafını bitirdikten sonra da hep aynı şekilde sallanmakta devam ediyordu. Bir demet kuru ot gibi başındaki yamalı ve kirli örtünün altından fırlayan kınası solmuş kır saçlarını yüzünden ve ıslak yanaklarından çekti. Anlaşılmaz şeyler mırıldandı.

Orada oturanlardan birkaçı daha kocakarının karşısına geçip çömelerek yarı kandırır, yarı tehdit eder şekilde uzun uzun söylendiler: -Öyle değil mi, ha? Diyiversene, ha! Aklın yattı mı? Diyiversene!- diye diller döktüler.


Bu sırada ölü dışarıda, kahvenin bahçesindeki peykede bir hasırın üstünde yatıyordu. Üstüne eski ve pis bir keçe örtmüşlerdi. Başucunda iki üç sinek dolaşıyor, vınlıyordu. Biraz ötede, güneşten gözlerini kırpıştıran bir sürü ufak çocuk, ellerinde boylarından büyük değneklerle ve hiç seslerini çıkarmadan bu üstü örtülü ölünün, keçenin alt ucundan fırlayan ayaklarına bakıyorlardı. Tabanları ve topuğu tamamen delik kalın bir yün çorabın içinde donuk bir sarılık alan bu hareketsiz ayaklar ve bunların üzerinde uçan ve kalkıp inerken güneşe rastlayınca yemyeşil parlayan sinekler onları eğlendiriyordu. Ara sıra içlerinden biri uzaklardan kendisini çağıran anasının sesine koşuyor, biraz sonra yine koşup gelerek eski yerini ve kımıldamayan tavrını alıyordu.
Kahvedekiler yavaş yavaş çıktılar. Kocakarı oğlunun başucuna gidip oturdu. Bir eliyle sinekleri kovmaya, öteki eliyle ihtiyarlıktan ve hastalıktan bir nohut kadar ufalmış olan gözlerini silmeye başladı. Bir hastanın başını bekliyor gibiydi. Elini ağır ağır sallayarak sinekleri kovalıyordu. Bir ihtiyar, kısık sesiyle bağırarak çocukları evlerine gönderdi. Diğerleri de yavaş yavaş dağıldılar. Birkaç delikanlı cenazeyi alıp evine götürdüler. Akşama doğru her şey eski haline gelmişti. Sanki uzun bir hastalıktan sonra eceliyle ölmüş kadar sükunetle ölü yıkandı ve gömüldü. Mevlüt Ağa, ezandan evvel Sarı Mehmet’in anasına iki tane sütlü keçi ile bir torba un ve bir kesekağıdı şeker yolladı.
Bir ay kadar sonra idi, köye iki süvari candarma geldi. Kahvenin önünde indiler. Bunları görünce muhtarın yüreği -hop- dedi, çünkü bunlar karakolun candarmaları değildi, herhalde vilayetten geliyorlardı. Candarmaların biri kahvede hemen kağıt kalem çıkardı, muhtardan başlayarak herkesin ifadelerini almaya koyuldu. Öbür candarma köyün meydanında aşağı yukarı dolaşıyordu. Mesele derhal köye yayıldı. Savrukların Hüseyin’le kavgalı olan ve kasabada pabuççuluk yapan Garip Mehmet, köylülerden duyduğu cinayet işini hemen hükümete bildirmişti. Müddeiumumi evvela kendisi doktoru da alıp gelecekti. Sonra ağustosun bu sıcağında at üstünde günlerce yolculuğu pek gözüne kestiremedi; işi tahkik etmelerini söyleyerek açıkgöz iki candarma yolladı. Doktor, daha ihtiyatlı bulunmak için, eğer bir cinayet varsa cesedi çıkarıp kasabaya getirmelerini candarmalara sıkı sıkı tembih etti.
Sarı Mehmet’in anası ifadesinde hiçbir şey söylemedi. Yalnız: -Ben kimseden davacı değilim!- dedi. -Oğlun eceliyle mi öldü, vuruldu mu?- sorgusuna bile aynı cümle ile mukabele ediyordu. Oğlunun acısı daha içinden çıkmamıştı, fakat hükümet kapısına düşmek ona oğlunun ölümünden çok daha korkunç geliyordu. Otuz sene evvel bir kere kasabanın pazarında köylülerden biri bir torba bulgur çaldırmış ve bunu şahit göstermişti. O zaman tam altı ay mahkemeye gidip geldiğini ve tarlaların yüzüstü kaldığını düşünüyordu. Halbuki o zaman daha gençti de…Sonra Mehmet geri gelecek değildi, Mevlüt Ağa’yı düşman etmekten de hayır çıkmazdı; sonra köyde açlıktan ölürdü. Onun için hep inkar etti.
İkindiüstü candarmalar mezarlığa gidip köylülerle Mehmet’in ölüsünü mezardan çıkarttılar. Ancak yarım metre kadar toprağın altında olan ceset, şiddetle taaffün ediyordu (kokuyordu). Herkes beş on adım geri çekildi. Candarmalar Mehmet’in anasını çağırarak: -Koş bakalım kağnıyı! Oğlunu kasabaya götüreceksin…Doktor  muayene edecek!- dediler.
Kadın: -Yavrumu mezarında bile rahat komadılar!- diye iki yanını dövüyor ve bütün Anadolu kadınları gibi ses çıkarmadan ve pek az hıçkırarak ve çömelerek ağlıyordu. Mütemadiyen sallanmakta ve çatlak, kuru yumruklarını ağzına ve gözlerine götürmekte idi. Candarmanın biri ayağıyla hafifçe arkasından dokundu: -Kalk bakalım!- dedi.Kadın kağnısını koştu, oğlunun kurtlanmış ölüsünü parça parça olmuş bir yorgana sardı, eski bir şilteyi kağnıya serdi, ölüyü onun üzerine yatırarak hepsini birden bağladı. Bunları yaparken ikide birde duruyor ve bir müddet ağlayıp kendi kendine söylendikten sonra tekrar başlıyordu. Gece olduktan sonra yalnızca yola düzüldü. Candarmalar daha evvel muhtarı, imamı, Savrukların Hüseyin’i birbirine bağlayarak önlerine katmışlar ve yollanmışlardı.
İhtiyar kadın, iki sıska ve küçük, birer eşek kadar küçük öküzün çektiği kağnının arkasında çıplak ayakları taşlara takılarak; elinde değnek, ağlamaktan kısılmış sesiyle öküzlere bağırmaya çalışarak, yürüyordu. Yaz gecelerinin parlak ay ışığı altında çakalların sesini bastıran bir gıcırtı ile ağır ağır ilerleyen bu kağnı, hiç de bir ölü taşıyora benzemiyordu: Öküzler sırtlarına vuran aydınlık altında canlı ve gürbüz; yamalı yorgan ve köhne kağnı fevkalade kıymetli bir madenden yapılmış gibi güzel ve yeni görünüyorlardı. Kadının gölgesi, elindeki değnekle beraber, beyaz taşların, çalıların üzerinden atlayarak metrelerce uzanıyor, raks eder gibi sıçrıyordu. Hâlbuki altmışlık kadın, kağnıdan yayılan ağır koku ile sersemlemiş, sendeleye sendeleye yürüyor, bazen birdenbire hızlanan öküzlerin yanında gitmeye çabalıyordu. Yavaş yavaş ayakları sürüklenmeye, ağlamaktan, içine akıta akıta ağlamaktan daralan göğsü nefes alamamaya başladı.Kağnının kenarına tutunarak biraz daha yürüdü. Ayakları birbirine dolaşıyordu. Öküzlere -oooha- diye bağırmak istedi, sesi boğazından çıkmadı; elleri kağnıdan kurtuldu, yere yuvarlandı, tozların içinde tekrar ayağa kalkarak koştu. Karşıdan doğru yeni çıkan serin bir rüzgar üçetekli entarisini ve şalvarının paçalarını uçuruyor, yırtık yazma başörtüsünü siyah bir bayrak gibi dalgalandırıyordu. Kağnıya yetişemeden tekrar düştü, yüzü yolun beyaz ve kül gibi ince tozlarına gömüldü.
Kağnı, taşlara çarptıkça, üzerinde bağlı ölüyü iki tarafa fırlatarak ve yükselip alçalan uzun, yanık gıcırtılar çıkararak ve ay ışığının altında ve gecenin sessizliği içinde arkasında hafif bir toz bulutu bırakarak, ağır ağır kendi bildiğine ilerliyordu.

-Sabahattin Ali (Varlık, 15.09.1935)



KAĞNI METNİ SORULARI VE CEVAPLARI

1.Metnin türü nedir?

-Hikaye


2.Hikaye türleri nelerdir? Okuduğunuz hikaye hangi türe girer?

-Olay hikayesi, durum hikayesi, ben merkezli hikaye. Bu hikaye olay hikayesidir.



3.Hikayede hangi bakış açısı kullanılmıştır?

-Gözlemci anlatıcının bakış açısı kullanılmıştır. Olaylar bir kamera tarafsızlığıyla yansıtılmıştır.



4.Hikayenin ana düşüncesi nedir?

-İnsan ne kadar fakir ve güçsüz olursa olsun hakkını aramalı ve kendisini savunmalıdır.



5.Hikayede okurlara verilen mesaj nedir?(Öğrenciler kendine göre yorumlayabilir.)

-Şartlar ne kadar zor olursa olsun insan her durumda hakkını aramalıdır. Kendini hiçbir  zaman güçsüz ve zayıf görmemelidir ,gerçekler karşısında susup kalmamalıdır çünkü herkesin bildiği gerçekler asla gizlenemez ve bir gün geç de olsa hak yerini bulur.



6.Hikayede annenin hissettiği en baskın duygu nedir?(Yoruma açıktır.)

-Çaresizliktir. Oğlunun öldürüldüğünü bildiği halde yaşadığı çaresizlik, kimsesizlik nedeniyle sinmiştir. Karşısındaki insanlar karşısında hakkını arayamamıştır.



7.Hikayedeki olayın geçtiği dönemdeki insan ilişkileri nasıldır?

-İnsan ilişkileri daha çok ezen ve ezilen ilişkisi üzerine kurulmuştur yani parası olan , güçlü kişilerin her türlü hakkı var istediğini yapabilir ancak parası olmayan ,güçsüz kimselerin hiçbir hakkı yoktur.

Bu duruma rağmen yazar hikayenin sonunda suçluların hak ettikleri cezayı çekecekleri izlenimini vererek bu düzeni bir nebze değiştirmiştir.

8.Hikayenin dil ve üslup özellikleri nasıldır?

Yazar; sade, anlaşılır bir dil kullanmıştır. Bazı günlük kullanımların dışında argoya yer vermemiştir. Halk dilini hikayesine yansıtmıştır.



9.Hikayedeki annenin yerinde siz olsaydınız ne yapardınız? (Öğrencilerin yorumuna bırakılır.)

10.Yazar, hikayesinde betimlemelere oldukça fazla yer vermiştir. Bu betimlemelerin hikayeye katkısını ne olmuştur? Hikayeyi daha etkileyici kılmış mıdır?(Anne ve oğlu Sarı Mehmet’in ölüsüne yönelik tasvirlere dikkat çekilebilir.)

SEMAVER

Sabah ezanı okundu. Kalk yavrum, işe geç kalacaksın. Ali nihayet iş bulmuştu.Bir haftadır fabrikaya gidiyordu.Anası memnundu. Namazını kılmış,duasını yapmıştı. İçindeki Cenabı Hak'la beraber oğlunun odasına girince uzun boyu,geniş vücudu ve çok genç çehresi ile rüyasında makineler, elektrik pilleri,ampuller gören, makine yağları sürünen ve bir dizel motoru homurtusu işiten oğlunu evvela uyandırmaya kıyamadı. Ali işten çıkmış gibi terli ve pembe idi. 


Halıcıoğlu'ndaki fabrikanın bacası kafasını kaldırmış,bir horoz vekarıyla sabaha, Kâğıthane sırtlarında beliren fecr-i kâzibe bakıyordu. Neredeyse ötecekti. 
Ali nihayet uyandı.Anasını kucakladı.Her sabah yaptığı gibi yorganı kafasına büsbütün çekti.Anası yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıkladı.Yataktan bir hamlede fırlayan opluyla beraber tekrar yatağa düştükleri zaman bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi. Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler? Anasının çocuğundan, çocuğun anasından başka gelirleri var mıydı? Yemek odasına kucak kucağa geçtiler. Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver, ne güzel kaynardı! Ali semaveri,içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.Sabahleyin Ali'nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler. Halıcıoğlu'ndaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç'i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Ali'miz biraz şairce idi. Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç\'te büyük transatlantikler sokmaya benzerse de, biz, Ali, Mehmet, Hasan, biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar. 
Ali annesinin elini öptü. Sonra şekerli bir şey yemiş gibi dudaklarını yaladı. Annesi gülüyordu. O annesini her öpüşte, böyle bir defa yalanmayı âdet etmişti. Evin küçük bahçesindeki saksıların içinde fesleğenler vardı. Ali bir kaç fesleğen yaprağını parmaklarıyla ezerek avuçlarını koklaya koklaya uzaklaştı. 
Sabah serin, Haliç sisli idi. Arkadaşlarını sandal iskelesinde buldu; hepsi de dinç delikanlılardı. Beş kişi Halıcıoğlu’na geçtiler. 
Ali, bütün gün zevkle, hırsla, iştiyakla çalışacak. Fakat arkadaşlarından üstün görünmek istemeden. Onun için dürüst, gösterişsiz işleyecek. Yoksa işinin fiyakasını da öğrenmiştir.Onun ustası İstanbul'da bir tek elektrikçi idi.Bir Alman'dı.Ali'yi çok severdi. İşinin dalaveresini, numarasını da öğretmişti.Kendi kadar usta ve 
becerikli olanlardan daha üstün görünmenin esrarı çeviklikte, acelede, aşağı yukarı sporda,yani gençlikte idi. 
Akşama, arkadaşlarına yeni bir dost, yeni bir kafadar, ustalarına sağlam bir işçi kazandırdığına emin ve memnun evine döndü.Anasını kucakladıktan sonra karşı kahveye, arkadaşlarının yanına koştu. Bir pastra oynadılar. Bir heyecanlı tavla partisi seyretti. Sonra evinin yolunu tuttu. Anası yatsı namazını kılıyordu. Her zaman yaptığı gibi anacığının önüne çömeldi. Seccadenin üzerinde taklalar attı. Dilini çıkardı. Nihayet kadını güldürmeye muvaffak olduğu zaman, kadıncağız selam vermek üzere idi. 
Anası: 
-Ali be, günah be yavrum, dedi. Günah yavrucuğum, yapma! 
Ali: 
-Allah affeder ana, dedi. 
Sonra saf, masum sordu: 
-Allah hiç gülmez mi? 

Yemekten sonra Ali, bir Natpinkerton romanı okumaya daldı. Anası ona bir kazak örüyordu. Sonra yükün içinden lavanta çiçeği kokan şilteler serip yattılar. 
Anası sabah namazı okunurken Ali'yi uyandırdı. Kızarmış ekmek kokan odada semaver ne güzel kaynardı. Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de patron olan bir fabrikaya benzetirdi. Onda yalnız koku,buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi. 
Ali'nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi.Sabahları oğlunun çayını, akşamları iki kap yemeğini hazırlaya hazırlaya akşamı ediyordu. Fakat yüreğinin kenarında bir sızı hissediyor; buruşuk ve tülbent kokan vücudunda akşamüstleri merdivenleri hızlı hızlı çıkarken bir kesiklik, bir ter, bir yumuşaklık duyuyordu. 
Bir sabah, daha Ali uyanmadan, semaverin başında üzerine bir fenalık gelmiş; yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş, o çöküş. Ali annesinin kendisini bu sabah niçin uyandırmadığına hayret etmekle beraber, uzun zaman vaktin geciktiğini anlayamamıştı. Fabrikanın düdüğü,camların içinden tizliğini, can koparıcılığını terk etmiş ve bir sünger içinden geçmiş gibi yumuşak, kulaklarına geldi.Fırladı. Yemek odasının kapısında durdu. Masaya elleri dayalı uyuklar vaziyetteki ölüyü seyretti. Onu uyuyor sanıyordu. Ağır ağır yürüdü. Omuzlarından tuttu. Dudaklarını soğumaya başlamış yanaklara sürdüğü zaman ürperdi. Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak.O kadar, muvaffak olmuş bir aktör. 
Sarıldı.Onu kendi yatağına götürdü. Yorganı üstlerine çekti; soğumaya başlayan vücudu ısıtmaya çalıştı. Vücudunu, hayatiyetini bu soğuk insana aşılamaya uğraştı. Sonra, aciz, onu köşe minderinin üzerine attı.Bütün arzusuna rağmen o gün ağlayamadı. Gözleri yandı,yandı, bir damla yaş çıkarmadı. Aynaya baktı. En büyük kederinin karşısında, bir gece uykusuz kalmış insan çehresinden başka bir çehre almak kabil olmayacak mıydı? Ali birdenbire zayıflamak, birdenbire saçlarını ağarmış görmek, birdenbire belinde müthiş bir ağrı ile iki kat oluvermek, hemen yüz yaşına girmiş kadar ihtiyarlamak istiyordu. Sonra ölüye baktı. Hiç de korkunç değildi. 
Bilakis, çehresi eskisi kadar müşfik, eskisi kadar mülayimdi. Ölünün yarı kapalı gözlerini metin bir elle kapadı. Sokağa fırladı. Komşu ihtiyar hanıma haber verdi. Komşular koşa koşa eve geldiler. O fabrikaya yollandı. Yolda kayıkla giderken, ölüme alışmış gibi idi. Yan yana, kucak kucağa, aynı yorganın içinde yatmışlardı. Ölüm, munis anasına girdiği gibi onun bütün hassasiyetini şefkatini, yumuşaklığını almıştı. Yalnız,biraz soğuktu. Ölüm, bildiğimiz kadar korkunç bir şey değildi. Yalnız biraz soğuktu o kadar... Ali, günlerce evin boş odalarında gezindi. Gece ışık yakmadan oturdu. Geceyi dinledi. Anasını düşündü. Fakat ağlayamadı. Bir sabah yemek odasında karşı karşıya geldiler.O, yemek masasının muşambası üzerinde sakin ve parlaktı. Güneş, sarı pirinç maddenin üzerinde donakalmıştı.Onu kulplarından tutarak, gözlerinin göremeyeceği bir yere koydu. Kendisi bir sandalyeye çöktü. Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı. Ve o evde o, bir daha kaynamadı. 
Bundan sonra Ali'nin hayatına bir salep güğümü girer. Kış Haliç etrafında İstanbul'dakinden daha sert,daha sisli olur. Bozuk kaldırımların üzerinde buz tutmuş çamur parçalarını kırarak erkenden işe gidenler;mektep hocaları, celepler ve kasaplar fabrikanın önünde bir müddet dinlenirler, kocaman bir duvara sırtlarınıvererek üstüne zencefil ve tarçın serpilmiş salep içerlerdi. 
Yün eldivenlerin içinde saklı kıymettar elleri salep fincanını kucaklayan burunları nezleli, kafaları grevli, ıstıraplı pirinç bir semaver gibi tüten sarışın ameleler, mektep hocaları, celepler, kasaplar ve bazen 
fakir mektep talebeleri kocaman fabrika duvarına sırtlarını verirler, üstünde rüyalarının mabadi serpilmiş salepten yudum yudum içerlerdi. 

SEMAVER METNİ SORULARI VE CEVAPLARI

  1. Okuduğunuz metin hangi anlatıcının bakış açısıyla yazılmıştır?



  1. Hikâye kahramanlarını yazıp özelliklerini belirtiniz.



  1. Okuduğunuz metnin türünü yazınız.



  1. Okuduğunuz metnin teması nedir?



  1. Metnin konusu nedir? Bir cümleyle yazınız.


GÜZELİM TAŞKENT

Uçağımız, Moskova Havaalanı'ndan saat 23.00'de kalktı. Bir süre sonra, gökyüzünde sanki rüzgârsız, bulutsuz, yıldızsız bir noktaya, uzun bir süre takılı kaldık. Önce koyu lacivert, sonra açık mavi bir gökyüzü, pencerelerimizi süslemeye başladı. Böyle, saatlerce güneydoğuya doğru uçtuk. Taşkent'e indiğimiz zaman, güneşin ilk ışıkları, Türkistan topraklarını daha yeni yeni öpüyordu. Anlatılmaz bir şafak güzelliği, ruhumu ürpertilerle doldururken Taşkent toprağına ilk adımımı attım...

Serin bir rüzgâr yüzümü okşadı. Siz hiç rüzgâr öptünüz mü? Ben rüzgârı, hem de yüzlerce defa, o güzel Taşkent sabahında öperek yürüdüm. İçimden: "Merhaba huzur" diyordum. "Merhaba sevgili Taşkent!..." Demek ki artık, Türkistan Toprağı'ndayım.

Karşı binalardan iki Özbek, uçağa doğru koşmaya başladı, ikisinin de başında, ipek ibrişimlerle çiçek açan badem ve gözyaşı motifli Özbek takkeleri var. Badem motifleri, Asya Türkü'nün, çekik gözlerine benziyor. Orta yaşlı Özbek, genç yardımcısına bağırdı:

"-Envar! Envar! Sen mihmanları şurda yığışla, sonra bile getgen! Çabık! Çabık! Çabık!"

Taşkent'te, Türkçe duyduğum ilk cümle budur. Her kelime bir dost selâmı gibi gelip yüreğimi buldu: "Enver! Enver! Sen misafirleri şuraya topla. Sonra birlikte gidelim. Çabuk, çabuk, çabuk!"

Misafirler, sağa sola koşuşan Enver'in gösterdiği salonda toplanmakta gecikmediler. Biraz sonra, arabalarla Taşkent yoluna düştük. Ay yüzüne inmiş bir insan gibi, her yere dikkatle bakmaya, her kelimeye kulak kabartmaya başladım. Alabildiğine uzanan düz bir toprak, sonsuzda, ufukla birleşiyor. Toprak tanınır mı hiç? Gökyüzü tanınır mı? Rüzgâr tanınır mı? Herhalde hayır diyeceksiniz! Ama ben, ilk defa gördüğüm o aziz toprakları tanıdım? Gökyüzünü tanıdım! Rüzgârını tanıdım! Kendi kendime: "Şu alabildiğine dümdüz uzanan topraklar, bal gibi Konya bozkırı! Şu açık, şu insana huzur veren masmavi gökyüzü, bizim Bursa'dan! Şu mis gibi serin rüzgâr Sivas yaylalarından! Ve bu sevimli yüzler, badem gözler, bizim eşimizden dostumuzdan; bizim kavim kardeşimizden!" diyordum.

Kilometrelerce yol aldığımız halde, ne bir karış yüksekliğinde bir tümsekten atlıyor, ne de çok hafif bir meyilden kayıyoruz.

Taşkent'e huzurlu yaklaşıyoruz. Taşkent, sabahın ilk ışıkları altında yavaş yavaş gerinen bir dev gibi... Kendisine yaklaştıkça karşımızda önce doğrulup ayağa kalkmaya, hatta sonra toparlanıp oturmaya başlıyor.

Arabalarımız şehrin büyük ve geniş caddelerine girer girmez şaşırıp kaldım. Çünkü gördüm ki Taşkent, pırıl pırıl geniş caddeler, kocaman havuzlarla güzelleşen büyük meydanlar, heybetli apartmanlar, gölgeli ve çiçekli parklar, gösterişli sinemalar, Özbek Nakışları'yla süslü zengin müzeler, alımlı heykeller, çeşitli üniversiteler ve uğultulu fabrikalar şehri...

Etrafta ne bir kerpiç ev, ne bir kerpiç duvar, ne tozlu topraklı bir eski yol var. Taşkent, Asya ruhundan sıyrılarak, tam bir Avrupa şehri olmaya başlamış.

Arabalarımız 16 katlı "Özbekistan Mihmanhanası" önünde durduğu zaman, güneş bir-iki minare boyu ancak yükselmişti. Gördüm ki; Özbekistan Mihmanhanası, etrafını kuşatan geniş caddelere, birkaç metre yükseltilen yığma bir düzlükten bakıyor. 16 katlı Özbekistan Misafirhanesi, modern bir otel. Meydanın bir köşesinde, kocaman bir havuzun sayısız fıskiyelerinden şakırdayarak dökülen suların ince musikisi, kuş cıvıltılarıyla birlikte, etrafa perde perde yayılıyor. Ve o serin meydanı süsleyen iri güller, sabah mahmurluğuyla yüzümüze gülüm-süyorlar. İki bin kişilik Özbekistan Mihmanhanası'nda, bizim için ayrılan odalarımıza çekildik.

Taşkent'i yakından tanımak için, akşama doğru sokağa çıkabildik. Günlerden pazardı. Dışarıda nefis bir hava vardı. Rastgele yürümeye başladık. Büyük ve güzel parklardan geçtik. Büyük ve güzel meydanlar gördük. Büyük ve güzel fıskiyeli havuzlar, ruhumuzu bir sonsuzluk türküsüyle kucakladılar. Geniş kaldırımlı caddelerde, yer yer açılıp saçılan zarif çiçeklikler, yüreğimizi sevda-landırdı. Birdenbire Taşkent'i bu haliyle de sevmeye başladım. Taşkent bana, sessiz ve sakin bir sayfiye şehriymiş gibi geldi. Müthiş bir sessizlik, müthiş bir ıssızlık, şehrin bütün caddelerini, bütün meydanlarını kucağına çekmişti. Görünürlerde, hemen hemen hiç kimse yoktu. Güzelim Taşkent, sanki bir hava hücumuna uğramış veya terk edilmiş bir şehir kaderiyle, derinden derine ken-disini dinliyordu. Geniş yapraklı ağaçların arkasında yükselen blok apartmanlar, pencerelerin ve balkon kapılarını sıkı sıkıya kapayarak, esrarengiz hâllerini gözlerimizden kaçırmaya çalışıyorlardı. Bizi, zaman zaman olduğumuz yere çivileyen bazı büyük binaların mimarileri, Türk - İslâm medeniyetinin nakışlarıyla süslüydü. Ben, modern binaların ön cephelerinin büyük bir kilim gibi boydan boya işlendiğini, ilk defa Taşkent'te gördüm. Bu çarpıcı güzellikler içinde, birkaç Özbek'e rastlamak, konuşmalarına kulak kabartmak, yüzlerine, gözlerine, kıya-fetlerine bakmak için can atıyordum. Hayret! Kilometrelerce yürüdüğümüz halde, karşılaştığımız kimseler ancak 5-10 sayısı içinde kaldılar. Kırmızı yanan trafik lambaları önünde 3-5 araba ya var; ya yoktu. Her köşe başında, her cadde üzerinde, her meydan ortasında, sessizlik âdeta taş kesilmiş. Peki, ama bu bir milyon sekiz yüz bin nüfuslu şehrin halkı nerelerde acaba? Çetin Tunca, içimden geçenleri duymuş gibi söze başladı:

"-Taşkent böyledir işte! Âdeta bir sayfiye şehridir. Ama Bakü sıcak, canlı, güzel bir şehir."



Yavuz Bülent Bakiler (Türkistan Türkistan)

GÜZELİM TAŞKENT METNİ SORU VE CEVAPLAR

1-Metnin türü nedir? Açıklayınız.

Gezi yazısıdır. Gezilip görülen kentlerin, ülkelerin, yerlerin ilginç yönlerini ilgiyi çekecek ve özenli bir biçimde anlatan düzyazı.



2-Hangi sınıf metinlere girer?

Öğretici metinler- Kişisel Hayatı Konu Alan Metinler



3-Metnin dil ve anlatım özelliği nedir?

Metinde sade ve akıcı bir dilek kullanılmıştır. Ayrıca anlatım samimi ve rahattır. Okuyucuların anlayamayacağı kelimeler yoktur. Sadece gittiği ülkenin diline ait olan cümleler de Türkçe karşılıkları ile zaten metinde yer almıştır.



4- Metinde dil hangi işlevde kullanılmıştır?

Metinde en fazla göndergesel işlev hakimdir. Çünkü yazar daha çok gittiği yerler hakkında bilgi vermeye çalışıyor. Heyecana bağlı işlevi de kullanmıştır.



5-Metinde kullanılan anlatım türleri nelerdir? Belirtiniz.

Açıklayıcı ve Betimleyici anlatıma sıklıkla başvurulduğunu görüyoruz. Öyküleyici anlatım da vardır.



6-Sözcük türlerinden en fazla hangileri kullanılmıştır? Neden? (isim mi, zamir mi, zarf mı...?)

Bol bol sıfat kullanılmıştır. Çünkü yazar gördüğü yerleri betimlemek, gözümüzde canlandırmak için sıfatların niteleyiciliğine ihtiyaç duymuştur.



7- Altı çizili cümledeki anlatım bozukluğu nedir? Bulunuz ve düzelterek tekrar söyleyiniz.

Kendisine yaklaştıkça karşımızda önce doğrulup ayağa kalkmaya, hatta sonra toparlanıp oturmaya başlıyor.

Mantık ve sıralama hatası. Önce daha küçük olan, sonrasında ‘hatta’ ifadesiyle büyük olan ifade söylenmeliydi.

Kendisine yaklaştıkça karşımızda önce toparlanıp oturmaya, hatta sonra doğrulup ayağa kalkmaya başlıyor.



8-Yazar Taşkent’i ülkemizdeki hangi şehirlere benzeterek tanımışlık hissini yaşamıştır?

Dümdüz uzanan toprakları Konya bozkırına ,masmavi gökyüzünü Bursa’ya, serin rüzgârını Sivas yaylalarına.



9-Yazar gezdiği bu yer ile ilgili nasıl bir izlenime sahip olmuş olabilir, eleştirileri olumlu mudur?

Yavuz Bülent Bakiler, ata yurdumuzda gördüklerini okuyucunun seveceği bir şekilde beğenisini belli ederek anlatıyor. Ayrıca düzyazı tarzındaki bu esere şiirsellik de katıyor.



10- Yazarın Taşkent’i anlatırken hoşunuza giden imgesel benzetmeleri söyleyiniz.

Öğrencinin kendi cevabı. (Ay yüzüne inmiş bir insan gibi, insana huzur veren masmavi gökyüzü, ruhumuzu bir sonsuzluk türküsüyle kucakladılar gibi)



KALAN SÜREDE ÖĞRENCİLERE GİDİP GÖRDÜKLERİ BİR YER İLE İLGİLİ BU YAZININ ÜSLUBUNA BENZEYEN BİR GEZİ YAZISINI SÖZEL OLARAK İFADE ETMELERİNİ İSTEYEBİLİRSİNİZ.

Dostları ilə paylaş:
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə