Akıl ve inanç- din felsefesine giriş



Yüklə 101.34 Kb.
tarix03.11.2017
ölçüsü101.34 Kb.

[Akıl ve inanç- din felsefesine gir ]

Rahim Acar – Din Felsefesi




Akıl ve İnanç

  1. Bölüm: Tanrı Hakkında Düşünmek: Mutlağı Arayış:



  • Dinin insan hayatında bir önemi vardır

  • Medeniyetin doğumundan itibaren karmaşık ve muhtelif olsa, envai çeşit inanış zuhur etmiştir – tarih öncesi1 animistik ve totemist inançlar vardı

  • Günümüz inanışlar gelişmiş Tanrı ya da Nihaî Hakikat tasavvurlarına sahip:

  • Yahudiler için Yahova

  • Hıristiyanlar için Trinity

  • Müslümanlar için Allah

  • Hindular için Şiva/Vişnu

  • Budistler için Nirvana

  • Ateist gruplar var, bunlar tanrı inancını reddetseler de dinin insan hayatı üzerindeki etkisine şahitlik ederler

Dini Tanımlamak:

  • Tam bir tanımını vermek zor

  • Tiele: “Din, hakikatte bizim dindarlık dediğimiz o saf ve huşu dolu tabiat veya ruh hali” (isabetsiz tanım)

  • Dinde müteal bir varlığa inanma duygusu vardır ve önemlidir

  • Minian Smart’a göre bütün dinlerin…

  1. Tecrübî boyutu

  2. Sembolik boyutu

  3. Ahlakî boyutu

  4. Ayinî boyutu (ibadet)

  5. Sosyal boyutu

Din: “Bir takım inançlar, fiiller ve hem toplum hem de birey düzeyinde tecrübelerle inşa edilmiş ve bir Mutlak Gerçeklik (Ultimate Reality) tasavvuru etrafında tesis edilmiştir”

Bu Mutlak Gerçeklik…



İNANÇLAR, DOĞRULUĞU KABUL EDİLEN HÜKÜMLERDİR-DOĞRULUK İDDİALARIDIRLAR

  • Her din, inançlar üzerine kurulmuştur. Bu dinî inançlar 5 temel esas üzerine kuruludur:

Roma Katolikliği ve Ortodoks Yahudilik dinin şüphe götürmez örneklerindendir2

Din Felsefesi Nedir?

  • Felsefe inançları yakından inceleyen bir disiplindir. Feylesoflar inançları açıklıya kavuşturmaya çalışırlar: “anlamlı”, “doğru”, “muhtemel”, “akla uygun” veya “uyumlu” gibi… sorular sorarak araştırır

  • Felsefe inançların…

  • Uyumluluğuna bakar

  • İnançların açıklama güçlerine bakar

  • Tazammumlarına bakar

  • Din filozofları (Din Felsefesi):

  1. İnançların epistemolojisi üzerine düşünür

  2. Tanrının mahiyeti ve ilahî sıfatların yapısına dair çeşitli metafizik görüşleri inceler, ortaya koyar

  3. İlahî hükmün karşısında insanın hür/özgür iradesini ve metafiziğini tahlil eder

  • Batı Düşünce tarihinde geleneksel felsefe tasavvuru= felsefe hayata ve dünyaya dair kapsamlı ve sistemli bakış açısı verir (hem dinî hem de teolojik)

Tabi teoloji: Tanrının varlığının felsefî argümanla kanıtlayabileceğini ifade eder

  • 20’yy’da İngilizce konuşan filozoflar ANALİTİK (tahlilci) felsefe ’den hareket etmiştir- açık tahlile mantıksal kesinlik önemli

  • DİN FELSEFESİ DİNÎ İNANÇLARI TAHLİL ETME VE ELEŞTİREL OLARAK DEĞERLENDİRME GİRİŞİMİDİR

Teizm ’in tanrısı:

  • “Her şeye kadirdir, her şeyi bile ve salt iyi olan aşkın manevî bir varlıktır (Klasik /standart teizm)

  • Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın temel inanışını temsil eder, kendi başına bir değildir

William Rowe:

  • Daraltılmış teizm: standart tezim ’in çekirdek inançları

  • Genişletilmiş teizm: belirli dinin akideleri + öğretileri + kutsal metinler + standart teizm

  • İman ile akıl ayrılmaz, birbiriyle ilişkilidir

  • İman etsen de, red etsen de aklî faaliyette bulunmuş olursun

  • İman etmek, aklî faaliyettir, inanalar öz eleştiride bulunmaya kadirdirler

  • Asırlar boyu, teizmin tanrı görüşü zengin bir diyalog ve münazara mirası meydana getirtir

Hayatın Din Bakımından Müphemliği:

  • Bu çalışmanın sınırı, teizm tanrı tasavvuru çerçevesindedir. Dolayısıyla tartışmaya açıktır, zira inananlar, inanmayanlar var, tefekkür sahibi olanlar da olmayanlar da var

ANCAK TEİZM AKLA YATKINDIR!3

  • Çeşitli inançlar var zaten: tefekküre dayanan (dua vs. kabul eden) tefekküre dayanmaya (bunları (mucize) reddeden inançlar var)

  • FELSEFE TEFEKKÜR EDEN AKLIN BİR TEŞEBBÜSÜDÜR. Bu yüzden bu çalışma tefekkürsüz inanç veya inançsızlık ile ilgilenmez- tefekkür edildiğinde işler nasıl olur (Denkrozesse)

Aziz Anselm: Vakıaları yorumlayıp tanrıyı anlamaya gayret eden imandır der. Tanrının BATIN oluşu bir sorun oluşturur. Bizi onu aramaya kışkırtır. Aziz Anselm şöyle der: “Rabbim, eğer sen burada değilsen, seni nerede arayayım?”

  • Tefekkür sahibi inançsızlar tanrının varlığının açıkça ortada olmadığı konusunda hemfikirdir

  • Bertrand Russel “A Free Man’s Worship” (özgür İnsanın İbadeti) adlı eserinde, âlemin nihaî olarak anlamsız göründüğünü ifade eder (Tanrı’ya inanmanın delilleri yoktur der)

Bizim Görevimiz:

  • Ciddi, itimatlı düşüncelere saygılı bir tutum sergilemek

  • Aklî sürece saygı gösterme

  • Tamamen tarafsız olma belki mümkün değil, bizim peşinde olduğumuz objektiflik, çeşitli duruşlara karşı insaflı olmadır

2. Bölüm:

Dinî Tecrübe: İlahî Olanla Karşılaşmak Ne Demektir?

  • İnançlar sadece Mutlak Gerçekliği tecrübe ettiklerini iddia etmezler, hayatlarında yön belirleyici tecrübelere de sahip/şahit olduklarını söylerler.

  • İşaya’nın (M.Ö) tanrı tecrübesi: Rabbı Yüce ve ulu bir tahta oturmuş gördüm ve elbisesinin yere düşen ucu tapınağı kaplamıştı (..) benim gözlerim kralı, her şeye kadir olan Rabbı gördü” (İşaya 1:3.5)

  • Augustine’nin tecrübesi: Çocuk sesi duyuyor “Onu al ve oku, onu al ve oku” nakaratını tekrarlayıp duruyor (…)”Bunları daha önce işitmiş olduğumu hatırlayamadım. Kendi kendime bunun bana Kutsal Metin Kitabımı açıp ilk gözüme çarpan paragrafı okumam yönünde bir ilahî emir olduğunu telkin ederek, gözyaşı selimden sıyrıldım ve ayağa kalktım” der.

Dinî Tecrübenin Çeşitleri:

  • Tecrübe kişinin bizzat katılarak veya gözlediği, şuurunda ve farkında olduğu bir hadisedir

  • Dinî tecrübe gündelik hayat tecrübelerinden farklıdır

  • Tecrübe edilen şey tabiatüstü bir varlık ya da bir hazır bulunma (tanrının kendisi veya fiilini tezahürü)

  • Dinî tecrübeyle dinî feraset farklıdır.

Richard Swinburne’a göre beşli tasnifi:

4

4. ve 5. = Mistik tecrübe



  • İnsanlar bu tasnife göre tecrübelerini dayandırır, açıklar

Gerçekten tanrıyı tecrübe ediyorlar mı? Yoksa sadece tecrübe ettiklerini zannediyorlar mı????

Filozoflar bu soruya 3 bakış açısıyla yaklaşır:

  1. Hissetme Olarak Dinî Tecrübe:

  • Friedrich Schleiermacher, 19yy’da teorisi “dünyanın haricinde bir kaynağa veya güce mutlak veya büsbütün bir muhtaçlık hissi”. Bu dinî tecrübe sezgiseldir, kendi kendini kanıtlar, bilişsel değildir, tasvir edilemez- duygusaldır. Bu görüş birçok kişiyi etkiler+

  • Rudolf Otto: “Tanrının bazı tezahürleri akılla kavranabilir. Tanrıya kıyasla ruh, amaç, iyi niyet vs. atfedebilir. Bütün bu sıfatlar açık ve belirli kavramlar meydana getir. Bunlar akılla kavranabilir hatta tanımlanabilir. Yine de tanrı anlatılamaz, aklen bilinemez, onu aklın ötesinde, hisle idrak etmeliyiz. OTTO’ya göre DİNÎ TECRÜBE HİSLER TERKİDİR. Otto bunu esrarengiz olanın tecrübesi olarak adlandırır. 3 şekilde bunu hissederiz:

  1. Yücenin yanında kendi hiçliğimizi hissederiz (HİÇLİK)

  2. Dinî korku (DEHŞET). Tanrının müşahedesinde ürperir

  3. Bizi büyüleyen aşkın varlığa HASRET duyarız (HASRET)

  • William James: “hissetmenin dinin daha derindeki kaynağı olduğunu söyler. Bundan dolayı felsefî ve teolojik tefekkürün dinî tecrübenin yan ürünleridir der. DİNÎ TECRÜBE OLMAKSIZIN NE TEOLOJİLER NE DE DİNÎ FELSEFELER OLURDU.

-James haklı yere hiçbir dinî tecrübe olamayan yerde, din felsefesi olmaz der. Dinî tecrübe bilişsel olandan tamamıyla ayrılmaz

Bazı dinî geleneklerde, dinî tecrübe bireyin bilişsel şuurundan kademeli olarak başka bir hale doğru uzaklaşmasını gerektirir ki bu hal olsa olsa ya saf şuur, ya da saf boşluk (Shunya) olarak tasvir edilebilir. Mesela Budizm’de. Amaç şuuru. Tecrübe benliği siler, arzuları siler, özgürleşmeye götürür



Bu gelenekte (Budizm) dinî tecrübe hissetme değildir, fakat nihaî olarak bilme dışıdır

  1. Algısal Tecrübe Olarak Dinî Tecrübe:

William Alston: pek çok tanrı tecrübesinin algı ile aynı yapıda olduğu kanaatinde. Gündelik duyu algılarımızda 3 ögeyi ayırt edebiliriz: (Kedi misali)





  • Filozoflar algılanan fenomen ile ilgili tartışır, ancak nesnenin bize görünüşü aynıdır. KEDİ BİR KEDİ GİBİ GÖRÜNÜR. Aynı şekilde tanrıyı da belirli şekilde tecrübe ederiz. Tanrı belirli şekilde kendini takdim eder. Tanrı, Tanrı olarak görünür. Tanrı’nın tanrı olduğu farz edilmez

  • Algısal tecrübeler “bütün uyanık saatlerimizde istisnasız bulunur”. Algısaldır, canlıdır, ayrıntılıdır, her insanda vardır, duyusaldır

  • Dinî tecrübe ise sıra dışıdır, nadirdir, sönük, zayıf ve bulanıktır, herkeste yoktur

  • Alston Tanrı tecrübelerinde algılanan duyusal olmadığını kabul eder

  • Algılananlar bir anda göründüğü şekliyle anlatılır (ayrıntısız), bir şeyden normal şartlar altında olmasını beklediğimiz gibi değil

  • EĞER BİZ ALGILANAN NESNELERİ ALGILAMA ESNASINDA BİZE NASIL GÖRÜNÜYORSA, ÖYLE TASVİR ETSEYDİK, ÇOK AŞIRI DETAY-UZUN HEM DE BİRİCK OLURDU! Evimizin rengi nedir sorusuna cevap olarak “bej, geceleri daha koyu bej…” demeyiz. Mesela sınıfın kapısı bize sorulduğunda onun dikdörtgen şeklinde olduğunu söyleriz, hâlbuki o anda FENOMENDEnDEN kaynaklanan bir özelliği değil. İkizkenar yamuk olarak görünür… Benzer şekilde Tanrı’nın kudret, iyilik ve sevgi gibi sıfatları fenomene ait veya duyusal dil yerine karşılaştırmalar kavramlar kullanılır. Araba ve ağacın nasıl göründüğünü derin hatırlamayla fenomene ait tasvirler temin edilebilir, ancak tanrının nasıl göründüğünü bilmiyoruz ki, fenomene ait tasvirler verebilmek mümkün olsun n(Nesnel özellikler bazen fenomene aittir-tanrı tasavvurları farklı). BİZİ TANRI TECRÜBEMİZE HAZIRLAYAN AŞAĞI YUKARI İYİ İNSANLARLA OLAN TECRÜBEMİZDİR (kıyasla)

  • Alston: “ Tanrı’nın tecrübe eden kişinin fenomene ait şartları tespit etmesi gerekmez, zira insanların normal şartlarda nasıl olduklarını tespit edemedikleri şeylere dair algısal tecrübeye sahip olmaları olağan dışı bir durum değil”

Summa sumarum:

  • TANRI TECRÜBESİNDE FENOMENE AİT KAVRAMLARIN BULUNMAYIŞI, TANRI TECRÜBESİNİN GERÇEKTEN BİR TÜR ALGISAL OLUP OLMADIĞINA DAİR SORULARIN ORTAYA ÇIKMASINA NEDEN OLABİLİR.

  • Tanrı nasıl görülebilir? İnsanların duyuları buna yeterlimidir? Dinî tecrübeler farklıdır, bir Hindu’nun tecrübe ettiği ile Hristiyan’ın dinî tecrübesi aynı değildir.

  • DİNÎ TECRÜBE BİREYSEL YORUMA AÇIKTIR



  1. Dinî İnançlara Dayalı Yorum Olarak Dinî Tecrübe:



  • Dinî tecrübenin algısal olduğunu reddederler

Wayne Proudfoot:

  • “tecrübelerimizin algı olabilmesi için algılanan nesnenin şurada (karşıda) olması ve bizim onu tecrübe etmemize nedensel olarak (kabul edilir türden) bir katkıda bulunması gerekir)

  • Mesela: Bir kimse bir kedi gördüğünü söylemesi, hem kendinin var olduğunun, hem de bir kimsenin onu görmesine kendinin nedensel olarak katkıda bulunduğunu kabul edilmesidir. Eğer kedi mevcut değilse veya bu algıya neden olmamışsa, bu durumda biz bu kimse kediyi algıladı veya gördü demeyiz, bu kimsenin bir kedi HALÜSİNASYONU gördüğünü veya başka bir şeyi kedi sandığını söyleriz.- Dinî tecrübe için de aynısı geçerlidir

  • Proudfoot: “Dinî tecrübe tasvirimiz, insanların ilahî bir şeyi tecrübe etmek şeklinde tasvir ettikleri dinî tecrübeleri yaşamış olmalarını kabul etmeye müsaade edecek kadar geniş olmalı, fakat kimsenin ilahî bir nesneyi fiilen tecrübe etmiş olmasını teslim etmeyi zorunlu kılmamalıdır

  • Proudfoot’a göre DİNÎ TECRÜBE ONU YAŞAYANIN DİNÎ FARZ ETTİĞİ VEYA DİNÎ OLARAK YORUMLADIĞI BİR TECRÜBEDİR. TECRÜBENİN DİNî OLUŞU ONUN DİNÎ BİR İÇERİĞİ OLMASI SEBEBİYLE DEĞİLDİR, KİŞİNİN ONA KATTIĞI İNANÇ YAPISI SEBEBİYLEDİR. TECRÜBENİN TASVİRİ ONUN AÇIKLANMASINDAN AYRIRDIR

  • Tecrübeyi tasvir ederken, öznenin bakış açısı baskındır

  • Dinî tecrübeyi tasvir ederken, onu başka bir tecrübe türüne indirgemek tecrübeyi yanlış teşhis etmiştir. Tabiatüstü öğeyi bir kenara bırakan biri bilimsel açıklamaların tecrübeyi onun tabî nedenleri açısından açıklamaya teşebbüs ederken, dinî tecrübeyi yaşayanlar tabiatüstü bir açıklamanın dinî tecrübenin tasvirinin bir parçası olmasını gerekli görürler. İşte burada saf tasvir edici anlamda

  • Proudfoot’un ayrıştığı nokta: tecrübeyi yaşayanlar yaşadıklarını tabiatüstü olay olarak tasvir etmeleri bu olayın böyle açıklanması gerektiği manasına gelmez Augustine örneğinde belki de bu olay ilahî bir fiilin dışında oldu, yakında bir çocuk “al ve oku” dedi- yani rastgele oynuyordu. Bunu dinî tecrübe yapan Augustine’nin ifadeleri- o kişinin inanç sisteminin ürünüdür

  • DİNÎ TECRÜBE, KAVRAMLAR (insan zihnindeki mana verilmesi) VE İNSANLARLA İNŞA EDİLMEKTE VE DİL İLE ŞEKİLLNEDİRİLMEKTE

  • Her inanç sistemine göre farklılık arz eder

  • Proudfoot için “tabiatüstü gibi, harici sebeplerin burada yeri yoktur” (tanrıyı tecrübe etmek gibi). “ALGISAL AÇIKLAMA İLAHÎ OLANA DAİR BİR ŞEY ANLAMAMIZA YARDIM EDER, PROUDFOOT İSE, BİZİM HEM DİNDAR İNSANLARI HEM DE ONLARIN SAHİP OLDUKLARI İNANÇLARA NASIL ERİŞTİKLERİNİ ANLAMAMIZA YARDIMCI OLMAK İSTER. (mesele doğruluk meselesi değil, dinî tecrübenin doğruluğunun kaynakları…)

Dinî Tecrübe – Dinî İnancı Gerekçelendirebilir mi?(Quintessenz und Kritik)

  • Dinî tecrübenin yaşandığı inkâr edilemez, ancak onun gerçekliği hakkında muhtelif fikirler vardır. Bazı teistler dinî inançların gerçeklendirilmesinde dinî tecrübenin önemli bir rol oynadığını söylerler: “TANRI ÖLÜ DEĞİLDİR, BU SABAH ONUNLA KONUŞTUM”

Faz-ı muhal…

  • Dinî tecrübe sadece histen ibaret (Schleiermacher)… o zaman şu soru sorulur: “hisler bilişsel inançları gerekçelendirebilir mi? Tecrübe bilişsel açıdan önemli olması için, rasyonel inançların ve kavramların dolayımından geçmiş olması zorunludur

  • Otto için benzer sorun geçerlidir. Otto, esrarlı olana dair kavramsal tasvirlerin “hakiki” entelektüel kavramlar olmadığını söyler. Tecrübeyi tasvir etmek için kullanılan kavramları “DEOGRAMS” olarak adlandırır- eksik kıyaslamalar ki gündelik hayatımızdan devşirdiğimiz… Esrarengiz olanın tecrübe edilmesi kısmen entelektüel içerik taşır

Dinî tecrübeyi his olarak tasvir edenler bir açmazın içindedirler. Eğer dinî tecrübe anlatılamazsa, dinî inançları temellendirmek için de kullanılamaz. Dinî tecrübeyi sırf hisse irca edenler hem onun anlatılamaz olduğunu, hem de dinî temeli olduğunu savunamazlar. Eğer tecrübe kavramsalsa, eleştirilebilir

  • Farz edelim ki… Dinî tecrübe Proudfoot’un dediği gibi, yani tecrübe, yaşayanın tabiatüstü bir şey tarafından neden olundu diye yorumladığı fakat tümüyle farklı bir izah mümkün olan bir tecrübedir. Dinî tecrübe dinî inançları ispat etmek veya temellendirmek için kullanılabilecek bir fenomen değildir. “Dinî tecrübe belli bir dinî görüşü veya inanç sistemi içinde yer bulduğu kadar anlamlıdır”

Kritik soru: Bizim tecrübe nesnesi olarak kabul ettiğimiz bir şeye dair inancı gerekçelendiren şey nedir? Bunu ve benzeri şeyleri en iyi açıklayan şeye göredir

AYRICA NE KADAR ÇOK TECRÜBE TABİATÜSTÜNE BAŞVURULARAK İKNA EDİCİ BİR ŞEKİLDE AÇIKLANABİLİRSE VE BU TECRÜBELER TUTARLI BİR İNANÇ YAPISINA NE KADAR İYİ UYARSA, TECRÜBE BU ŞEKİLDE DOĞRU OLUR, AÇIKLANIR

  • Algısal tecrübeye göre, tıpkı dünya hakkındaki inançlarımızı gerçekleştirmede algılarımız nasıl genellikle kullanılıyorsa, dinî tecrübe de dinî inançları gerçekleştirmede aynıdır.

  • Tanrının varlığına, tanrının kullarını sevdiğine ve dualara cevap verdiğine inanmakta haklıdır

SAFDİLLİK İLKESİ:

  • Dinî tecrübelerimizde yanılıyor da olabiliriz, fakat bu bizim ne normal ne de algısal tecrübelerimize aykırıdır

  • İnsanlar dışarda biz kızıl gerdan kuşu gördüklerinde bunun kızıl gerdan kuşu olduğunu söyleriz. Swinburne buna SAFDİLLİK İLKESİ (Principle of Credulity) der

  • Nesnelerin nasıl göründükleri, onların öyle olduklarına inanmak için sağlam dayanaklar sağlar (aksi oryaya atılıncaya kadar). Bu Safdillik ilkesi dinî tecrübeye duygulanabilir. Eğer biri öyle tecrübe ediyorsa, aksini ispatlayacak, onun hakkında şüpheye düşecek bir şey olmadıkça buna inanılır

  • Michael Martin olumsuz Safdillik İlkesi ortaya koyar: Eğer bir kimse bir şey yokmuş gibi görünüyorsa, muhtemelen o şey yoktur”. Tanrının yokluğuna dair algısal tecrübe, varlığına dair olan kadar etkilidir

William Wainwright:

  • Dinî tecrübeyle diğer algısal tecrübeler arasında bazı “benzerlikler” vardır der:

  1. Dindar mü’minler genellikle farklılık gösteren iddiaları reddederler

  2. Dinî tecrübe yaşayan doğrulanabilir tahminleri iddia etmez

İnsan farklı algılar. Dinî tecrübe bir kişiyi algılamaya benzer:

  1. Soğuk, uzak

  2. Sıcakkanlı olarak algılar

  • Wainwright’a göre DİNÎ TECRÜBELERİ DENETLEMEK İÇİN TESTLER VARDIR

Dinî Tecrübenin Çeşitliliği:

  • Wainwright’ın testlerinden birisi: inanan kişinin dinî tecrübelerinden doğan inançların tutarlılığı farklı dinî geleneklerde farklı algılanır. Mesela: Hıristiyanlarda tanrı tasavvuru- TRİNİTY; Hindular= Brahman Nihaî Gerçeklik

ANCAK BU FARKLI RASVİRLER SAFDİLLİK İLKESİNİ ORTADAN KALDIRMAZ

  • Sıcak bir günde yolda bir su göletti, Serabı görmek gibi, dinî tecrübe için aynısı denebilir, farklılıklar olabilir. İnsanların farklı tecrübeler yaşaması makuldür. TIPKI BİR RESMİ 2 KİŞİ NASIL FARKLI TASVİR EDECEKSE, AMA RESMİN GERÇEKLİĞİ TARTIŞILMAZ İSE, DİNÎ TECRÜBE DE BU ŞEKİLDEDİR:

Dinî Tecrübenin Ortak Bir ÖZÜ Var Mıdır?

  • Mutlak Gerçeklikle ilgili tecrübelerin ortak bir şey olduğunu iddia edenler de var. Farklılıklar şu şekilde açıklanır:

  • Tecrübeyi yaşayanlar kendi inanç yapısında göre yorumlamaya giderler. YORUMLAR BİR KENARA ATILINCA ORTAK BİR ÖZ KALIYOR.

  • Dinî tecrübenin ortak biz özünün olduğunu savunanlar: WİLLİAM JAMES, WALTER T. STACE (mistik tecrübelerle ilgilenir), CAROLİNE F. DAVİS

  • Mistik tecrübenin kendinde mahsus 7 çekirdek özelliğinden bahseder:



  • 7 hususiyet sadece tasvir edicidir. Yorumlamalar daha sonra BİR’İ, mesela Hıristiyanlığın Tanrısıyla veya Hinduizm’in Brahmanlarıyla aynı sayamaya girişmeleriyle ortaya çıkar

  • ŞUUR/ZİHİN HAYATTAN DAHA ÜSTÜN BİR KATEGORİDİR

  • Steven Katz aksini ispatlar. Hiçbir tecrübenin, kavram ve inançların aracılığından bağımsız olmadığını iddia eder. Tekbir dinî tecrübe yoktur der. Çeşitli tecrübelerin çokluğu vardır. Bun u açıklamak için Yahudi geleneğe başvurur: bizim dinî gelenekle etkileşimle oluşan inançlarımız bizim anlama kalıplarımızı oluşturur ve dinî tecrübemizi şekillendirir. Grupların ve mistik geleneklerin öğretmenleri… (küçük dindar gruplar amaca uygun hikmete, bir öğretmen vasıtasıyla ulaşır. Katz’a göre benzerlik sadece görünüşte! Mistiklerin bazı hallerinde diğer nesneler farkında oluşun ortadan kalktığı hallerin olduğunu söylerler. Mesela YOGA yaparken- murakabe ederler. SAMADHİ’ye erişirler- SAF ŞUUR OLUŞUR

Summa sumarum: Bu konu hakkında muhalif görüşler var. Dinî inançları gerçeklendirmek için dinî tecrübeye başvurup vurmayacağımız daha ayrıntılı olarak özenle keşfedilmeyi beklemektedir.

3.BÖLÜM:

İMAN VE AKIL

Birbiriyle İlişkileri Nasıldır?

  • 18 Kasım 1979 Guyana Jonestown da toplu intiharda bulunan (914 insan) dinî bir hareket vardı. Kurucusu Peder Jim Jones, Protestan Vaiz. Kilisesi People’s Temple. Kendinin yaşayan tanrı olduğunu iddia etti, hatta 43 kişiyi dirilttiğini söylemiştir

Halk böylece delice şeye- toplu intihar- nasıl inanır?

Akla Güvenilebilir mi?

  • Jonestown örneği uç örnektir ama yine de imanla akıl ilişkisi nadiren sakin ve barışçı olmuştur

  • Havari Paul: DİKKAT ET Kİ, KİMSE SENİ FELSEFEYLE VE BOŞ DALAVEREYLE AVLAMASIN”

  • Tertullian: “ATİNANIN KÜDÜSLE NE İŞİ VAR?” (Atina= Yunan Felsefesi- Akıl, Kudüs= iman)İma edilen cevap HİÇBİR İLGİSİ YOK

İMAN ETMEDE AKLIN ROLÜ NEDİR?

  1. Katı Akılcılık:

  • bir dinî inanç sisteminin hakkıyla ve aklî bir şekilde kabul edilmesi için, bu inanç sisteminin doğru olduğunu ispatlanmasının mümkün olması zorunludur”.

  • Buradaki akıl RATİONALİZM, İRRASYONALİSMİN ZİDDİDİR

  • Akılcılık inançlarımızı ve fiillerimiz konusunda akla/zekâya güvenmeyi tazammun eder

  • İspatlanma= yani şu manada: “Bir inancın herhangi bir makul insanı inandıracak şekilde doğru olduğunun gösterilmesi” Bir ispatta kullanılan akıl yürütme (muhakeme) metotları, onları araştıran makul bir kimsenin onların doğru olduğunu görebileceği şekilde olmalıdır

Clifford: “göçmen taşıyan geminin kaptanı, geminin denize dayanıklı olmayacağı şüphesini içinde taşıyor ama yinede denize dalmasını izin veriyor, gemi batınca sigortadan parasını alıyor- Bu kişi hakkında lanet kâr düşünürüz” işte Cifford’a göre YETERSİZ DELİLE DAYANAN HER İNANÇ KINANMAYA LAYIKTIR”

  • Bu görüşe yapılan itiraz: bazıları çok çalışır, eğitime, ilme zaman ayıramaz… Cevap: Biri ben meşgul bir adamım benim çalışmaya vaktim yok derse, o zaman onun inanmaya da zamanı olmaması gerekir

  • Clifford’a göre HİÇBİR DİNÎ İNANÇ SİSTEMİ BÜTÜN İNANÇLARIMIZA HÂKİM OLMASI GEREKEN YÜKSEK İSPATLAMA STANDARTLARINA SAHİP DEĞİLDİR.

Şu bir gerçek Hiçbir surette katı akılcılar tamamıyla dine düşman değildir

  • John Locke’a göre hakkıyla anlaşılması ve savunulması durumda, Hıristiyanlık bu (delil) standartlarını tutturabilir

  • Katı akılcılığın çağdaş din filozofu RİCHARD SWİNBURNE: “baştan savma surette başvurmaz, görüşünün doğru olduğunu ispatlamayı teklif eder ve aynı şeyi yapmamız için de meydan okur”

Dindar insanların görüşü:

  • “İman ederken kişi ispat edebilir veya aklen garanti edilebilir olanın “dışına çıkma” ona eşlik eden risk ve emin olmamayla birlikte, imanda önemli- zatî bir öğedir

Katı akılcılık fiilen uygulanabilir?--- HİÇBİR DİNÎ İNANÇ SİSTEMİ BÜTÜN MAKUL İNSANLARI TATMİN EDECEK DİYE BİR ŞEY YOK- BÖYLE OLMAMIŞTIR

  • Şu görüş hatalıdır: Birisi dindar olmak istiyorsa, saf imana dayanmak zorunda…



  1. İmancılık:

  • “Dinî inanç sistemlerinin aklî değerlendirmeye tâbî olmadığı” görüşü…

  • Örnek: tanrının varlığına ve onun bizi sevdiğine iman ettik” = BİZ BUNLARI HİÇBİR DELİL VE AKIL YÜTÜMEYE DAYANDIRMADAN KABUL ETTİK

  • Samimi bir dindar mümin için en aslî varsayımlar dinî inanç sisteminin kendisinde bulunmaktadır. Bazıları der ki: Tanrının sözünü mantıkla veya bilimsel tartarsak, biz gerçekte Tanrı’dan ziyade bilme veya mantığa ibadet eder oluruz

  • Objektif ve aklî araştırmada, nihaî hedefe ulaşılamaz ama cevaba yaklaşılmış olur. Her zaman bir delili başka makale (ilmî çalışma) eksiltir (akıl akıldan üstündür)

  • Tanrısız geçen bir anın heba olur”

  • Eğer tanrının varlığını ispatlayabilseydik (ve onun bizi sevdiğini, o zaman ona iman etmeye gerekmezdi, iman diye bir şey olmazdı

  • Kierkegaard, dinde delil ve objektiflik arayanları küçümser. RİSK OLMADAN İMAN OLMAZ” DER.

İnsan nasıl iman eder?

  • Cevap: Bağlanmak zorundasın, bir delile sahip olmak ve istemeksizin İMAN SIÇRAMASI yapılmak zorunda

  • İman sıçraması sayfa 59

  • İnsanlar inanların makullüğüne, doğruluğuna bakmıyor, tetkik etmeden dinî inanç sistemlerinin MÜŞTERİSİ oluyorlar!

  • İnancın, müminin hayatını, hayat tarzını etkilemesi ve belirlemesi aslîdir

  • İmancılar inandıkları şeylerin çelişkili veya kesinlikle bilinenle bağdaşmayan inanışlar olduğunu kabul etmezler, etselerde ne yapabilirler ki? –



  1. Eleştirel Akılcılık:

  • Hem imancılığın, hem de akılcılığın hatalı olduğunu kabul eder



  1. Dinî inanç sistemleri eleştirilebilir

  2. husuî bir sitemin doğru olduğuna dair evrensel ispat yok



  • Eleştirel akıl bize sorgulamayı ve eleştirmeyi öğretir (öğretmek ister)

  • Katı akılcılığa nazaran aşırı iyimser bir akıl beklentisinin aksine, aklın tenekeleri konusunda daha mütevazı ve sınırlı bir akıl görüşü kabul eder:

  • Eleştirel deliller

  • Eleştirel delilci karşıtları

  • Evrensel hemfikirliğe ulaşmak mümkün değil, herkes gerçeğin peşinde olmalı

  • Herkes kendince doğrunun peşinde olmalı (felsefenin özü de budur)

  • Bu metin eleştirel akılcı metinde “eleştirel akılcı kendi görüşünün mutlak doğru görüş olduğunu iddia etmez.”

  • Bir mümin tanrıya topyekûn bağlanır

  • Bir akılcı fikrinin mutlaklığına inanır

7. Bölüm: KÖTÜLÜK PROBLEMİ:

(burada problemden kasıt, onu inceleyen kişinin gözünde öncülleri güvenilir olup sonucu sıkıntılı olan argümandır)



  • Dünyada kötülüğün olması bazılarına göre Tanrı’nın varlığına inanmayı güç hale getiriyor

  • Eugene Borowitz: “Holokost’a izin vermiş olabilen, o esnada sessiz kalmış olabilen, tam arandığı zaman yüzünü gizlemiş olabilen herhangi bir Tanrı inanmaya değmez”

  • Kötülük şu veya bu şekilde muhakkak görülür/vardır

  • Tanrı’nın varlığı ile kötülüğün varlığı bir şekilde uyuşmadıkça entelektüel olarak Tanrı’ya inanmaya hak kazanmaz diyenler var

  • Batı Felsefesinde kötülük problemi tarihsel olarak Hıristiyanlık teizmi etrafında dönmüştür.

  • Hans Küng: Kötülük problemi “ATEİSTLERİN KAYASI” dır

Mantıksal Problem Olarak Kötülük:

  • Teist tefekküre sahip olmayanlar ciddî itirazlar yöneltirler:

  1. Mantık Problemidir derler (logical problem)

  • J.L Mackie bu konuda eleştiri yöneltir:

Teist şunu kabul eder:

  1. Kâdir-i Mutlak, Âlim-i Mutlak ve salt iyi olan bir Tanrı vardır

  2. Dünyada kötülük vardır

  • Alvin Plantinga (teist filozof): tutarsız suçlamaları çürütmeyle meşhurdur “Free Will Defens (ÖZGÜR İRADE MÜDAFAASI). MAckie’nin sunduğu iki önermesine 3. Önerme de ilave der: POSSİBLE WORLD (mümkün dünya)

  • Plantinga’nın 3. Anahtar önermeyi bulma arayışı mümkün bir dünyanın tasviri ile başlar

  • Örnek veriri: Tanrı insanı özgür yarattı; sırf iyiye programlı olsa, o zaman özgür olmazdı. Bir insanın elinde sırf iyi veya kötü olsa, nasıl özgürlüğünü gösterebilir? Ahlakî iyi olanı, hiç kötü olmaz ise nasıl anlarız. Tanrı hem iyi hem de kötü ahlakî yetenekle yaratır, insan kendisi seçer

Önerme: Tanrı Kadir-i Mutlaktır ve bünyesinde Ahlakî iyinin bulunup ahlakî kötünün bulunmadığı bir dünya yaratmak Tanrı’nın kudreti dâhilinde değildir

  • Tanrı kötülük yapmayı seçen bir özgün mahlûkat dünyası yaratabilirdi.

  • Tanrı kötülük yapmayı seçen bir özgür mahlûkat dünyası yaratabilir

  • Tanrı’nın yaratabileceği ve içinde hangi türden olursa olsun özgür yaratıkların bulunduğu bir dünya söz konusu olduğunda, söz konusu önemli derecede özgür yaratıkların hiçbir zaman yoldan çıkmalarını temin etmek Tanrı’nın gücü dâhilinde değildir” (Plantinga)

  • J.L Mackie ve Antony Flew:

  • İkiside itirazda bulunur

  • “TANRI GERÇEKTEN DAİMA DOĞRU YAPAN ÖZGÜR YARATIKLAR BARINDIRAN BİR DÜNYA YARATABİLİRDİ” sonucuna varırlar

  • Mackie’nin sorusu: “ Tanrı neden insanları her zaman özgürce iyiyi seçecek surette yaratmadı?”

  • Teist olsun, olmasın düşünürler TASVİR EDİLMESİ MATIKSAL OLARAK KENDİSİYLE ÇELİŞKİLİ OLMAYAN HERHANGİ BİR NESNE HALİNİ TEMİN ETME GÜCÜ MUTLAK KUDRETTİR (Kudretin tanımı)

  • Bu tanıma göre kadir-i mutlak bir varlığın yaptığı şey mantık dışı olamaz

  • Tanrı nesnelerin özü itibariyle mümkün olan durumunu yaratabilir. Yani Tanrı beyaz kutup ayılarını yaratabilir, ama evli-bekâr ve kare üçgen yaratamaz

  • Plantinga mutlak kudretin mantıksal sınırları mütalaasına yeni bir ayrım ekler. Bir kişi bir fiil bakımından özgürse onu yapmamakta da özgür, Tanrı’ya kalmamıştır

Özgür İrade Müdafaası:

  • Kişilerin fiillerini zorunlu kılamayacağında ısrar eder

  • Mackie “incompatilibist view of freedom” (bağdaşmazcı özgürlük görüşü). Plantinga özgür iradeyle determinizm mantıksal olarak bağdaşmadığını söylediğini iddia eder

  • Kendilerince BAĞDAŞIR diyenlerin görüşleri: Bir kişi yaptığı şeyden farklı bir şey yapmayı seçmiş olsaydı, o farklı şeyi yapabilirdi. Tanrı gerçekten ahlakî iyilik içeren fakat ahlakî kötülük içermeyen bir dünya yaratabilirdi. Bu dünyada kişiler sadece doğru fiilleri yapmayı seçebilirlerdi, her ne kadar bütün fiilleri zorunlu kılınmış olsa da

Plantinga:

  • Özgür iradeyle determinizm ’in hiçbir türü bağdaşmaz, dolayısıyla Tanrı her istediği dünyayı yaratamazdı der

  • Tanrı özgür yaratıklar yaratır, bu varlıkların, tıpkı Tanrı gibi yaratıcı fiil merkezleri olduğunu söyler

  • Plantinga SİGNİFİCANT FREEDOM (önemli ölçüde özgürlük) kavramını şöyle açıklar: “Bir kişi F fiili bakımından Z zamanında özgürdür, ancak ve ancak hiçbir nedensel kanun ve önceden var olan hiçbir şart onun F yi Z ‘ de yapmasını veya yapmaktan kaçınmasını zorunlu kılmıyorsa”- ancak böyle özgür irade müdafaası geçerlidir. Ahlaken özgürlük determinizmin hiçbir türüyle bağdaşmaz



  1. Delil Problemidir (evidential problem)

  • Bazıları özellikle tabi kötülüğün tanrının varlığıyla bağdaşmayacağını söyler

  • Plantinga’nın cevabı: “Bizim tabiî kötülük dediğimiz şeyler önemli ölçüde özgür olan insan dışı kişilerin (mesela asî ruhların) fiilleri yüzünden olabilir”

Delil Problemi Olarak Kötülük:

  • Teist olmayanlarca kötülük problemi teist inancı için problem teşkil ettiğini söyler

  • Delil Problemi olarak kötülük, özü itibariyle teistlere, Tanrı’ya inanmalarını dünyadaki kötülük vakıalarıyla uyuşturmaları yönünde bir meydan okumadır

  • Onlara gör kötülük sorunu teistlerin görüşleri akla uygun değildir

  • Wesley Salmon, âlemin akıllı tasarımla meydana getirilmiş olmasının zorunluluğunu iddia eden geleneksel teolojik argümana odaklanır.

Salmon: “Kötülüğün delaleti Tanrı’nın var olmasını ihtimal dışı ya da gayrı muhtemel kılar. Buna “İHTİMALİYETÇİ KÖTÜLÜK PROBLEMİ” denir

Buna karşılık Plantınga: “ ister kişiselci, ister mantıksal veya isterse frekansçı olsun- mevcut hiçbir ihtimal teorisinin kötülüğe dayalı çetin bir argüman kurmak için kullanamayacağını iddia eder



  • Teist düşünceye sahip olmayanların kahir ekseriyeti şöyle düşünür: “Kötülüğün delaleti dikkate alınınca, Tanrı’nın var olmadığını inanmak akla daha uygundur

  • Temel sorun/ sorunlardan birisi /iddia: “Tanrı’nın maksatsız veya manasız olan herhangi bir kötülüğün var olmasını engelleyecek veya ortadan kaldıracak olmasıdır

  • Penelhum: “Bir teistin maksatsız bir kötülüğün varlığını kabul etmesi mantıksal olarak tutarsızdır”

  • Böyle diyenlerde var: Eğer Tanrı varsa, âlem de maksatsız veya manasız hiçbir kötülük beklememeliyiz

Rowe:

  1. Kadir-i Mutlak, âlimi mutlak bir varlığın daha büyük bir iyiliği kaybetmeksizin veya aynı derecede veya daha beter bir kötülüğe müsaade etmeksizin engelleyebilecek olduğu şiddetli acı çekme örnekleri mevcut (vakıaya dayanan öncül)

  • Bambi ormanda acı çekerek ölen bir karaca yavrusu

  • Sue, annesi sarhoş erkek arkadaşı tarafından taciz edilip ölene kadar dövülen 5 yaşındaki kız çocuğu

  1. Daha büyük bir iyilik kaybedilmediği veya aynı derecede veya daha beter bir kötülük edilmediği müddetçe kadirimutlak bütünüyle iyi bir varlık herhangi bir şiddetli acı çekme hadisesini engellerdi (teolojik Öncül)



  1. Kadirimutlak, alimimutlak bütünüyle iyi bir varlık yoktur (sonuç)

Keith Yandell: “Hassas soru, ister tabii olsun, ister ahlakî, haksız kötülüğün var olduğunun kesin olup olmadığı veya en azından var olduğunun olmadığından daha mı muhtemel olduğu sorusudur”

Teistlerin sarıldığı teori:



THEODİCY (İLAHÎ ADALET TEORİSİ)

  • Daha büyük iyilikler hangi kötülüklerle bağlantılı (acı çekme karakter oluşumunu sağlar…)

  • Harfiyen Tanrı’nın dediklerini uygulamak, yerine getirilmesi demektir

Buna itirazlar getirilir:

Rowe: “Kadirimutlak ve alimimutlak bir zatın daha büyük bir iyiliği kaybetmeksizin veya eşit derecede ya da daha beter bir kötülüğe müsaade etmeksizin engelleyebilecek olduğu kötülükler var

  • Karaca Yavrusu BAMBİ örneği için der ki: “Ortada daha büyük bir iyilik görünmüyor ki, bu iyilik karaca yavrusunun acısını engellemekle ya kaybedilsin veya engellemekle eşit derecede veya daha beter bir kötülük meydana gelsin”

Olumlu yanıt:

Wykstra: “ Tanrı’nın bilgisi, insan bilgisinden sonsuzca yücedir. Tanrı’nın işleri sınırlı zihinlerin ihata gücünün ötesindedir. COGNİTİVE LİMİTATİON DEFENSE- “İDRAK SINIRLILIĞI MÜDAFASI”. Sadece maksadı varmış gibi “görünmedikleri” için, kötülüklerin hiç maksadının olmadığını düşünmekte haklı olmadığını savunur

  • Kötülüklerin imkânı önemli derecede özgür iradenin muhafazası için zorunludur

Savunma ve İlahî Adalet Teorisi:

  • Plantinga, Özgür İrade Müdafaası, mantık argümanın teizmin tutarsız olduğunu göstermediğini ispatlamak için tasarlanmıştır, demiştir

  • Plantinga, teizmin ihtimal dışı olmadığını iddia eder

  • Teist kişi, kötülük karşısında bir ilahî adalet teorisi ortaya koymaya aklen mecbur değildir

  • Geleneksel teistler ve onların eleştirmenleri ilahî adalet teorisinin yerinde bir girişim olduğuna inanmamışlardır

  • Yakın zamanlarda en önde gelen 2 ilahî adalet teorisi sahibi kişiler JOHN HİCK ve RİCHARD SWİMBURNE dır: Her ikiside teizme göre tasavvur edilen bir vizyonu ifade ederler. Bu âlemde ACILARDA var, zira ahlaken ve manevî olarak olgun kişilerin yaratılmasına yardımcı olur

İlahî Adalet Teorisinde İşlenen Temalar:

  • Bazı müminlerce KÖTÜLÜK, GÜNAHTAN DOLAYIDIR, bir CEZALANDIRMADIR

  • Eskit Ahitte Hz. Eyüp’ün hasta oluşu, onu teselli edenler, ona işlemiş olduğu günahlardan dolayı acı çektiğini söylemiştir. Onların düşünceleri: İLAHÎ OLARAK DÜZENLENMİŞ ADALETLE AHLAKSIZ OLANLAR (Hastalık; kötülük) İYİ OLANLAR (sağlık ve mala sahip olma) ÖDÜLLENDİRİLİR. Eyüp ise böyle bir şeyi kabul etmez ve hiçbir kötülük işlemediğini söyler

  • Bir diğer yaklaşım: “ BU DÜNYA BÜTÜN MÜMKÜN DÜNYALARIN EN İYİSİDİR” (kötülüğü açıklamaya çalışan metot)

Leibniz:

  • TANRI HERŞEYE KADİRDİR VE MÜMKÜN OLAN HER ÂLEMİ YARATABİLİR, KEMAL SAHİBİ OLMASI HASEBEİYLE TANRI MÜMKÜN OLAN EN İYİ ÂLEMİ YARATMAK İSTEYECEKTİR, O HALDE BU ÂLEM, BÜNYESİNDEKİ KÖTÜLÜKLERLE BİRLİKTE, YİNE DE MÜMKÜN OLAN EN İYİ ÂLEM OLMAK ZORUNDADIR.” 5

  • “DAHA AZ KÖTÜLÜĞE SAHİP DÜNYALAR DA, DAHA ÇOK KÖTÜLÜĞE SAHİP OLANLAR DA TAM TAMINA BU DÜNYAYI EN İYİ YAPAN ŞEYLER VE HADİSELERİ BİRBİRİYLE AYNI ŞEKİLDE İLŞKİLİ OLARAK İÇERMEZ”



  • Mümkün dünyaların en iyisidir… Dersek bir takım problemlerle karşılaşırız…

  1. Mantıksal olarak tutarsız olabilir

  2. Lebnizci yaklaşım dünyamızın daha iyi olmaya elverişli olmadığını tazammum eder, bu tazammum ise gündelik ahlakî yargılarımıza ters düşer

  3. İçinde bunca kötülük olduğu halde iyi bir Tanrı niçin bu dünyayı yarattı? Daha iyisini neden yaratmadı?


Dostoyevski’nin Karamasow Kardeşlerinden örnek: İVAN ÖRNEĞİ

  • İvan, Rus Ortodoks Papazı olan kardeşi Alyoşa ile diyalog içine girer. İvan küçük çocuklara işkence etme ve öldürmeyle ilgili liste sayar ve şu soruyu sorar: “Eğer sen Tanrı olsaydın, bu mevcut dünyayı yaratır kıydın?” Alyoşa “Hayır” diye cevap veririr

  • Kıssadan HİSSE: AHLAKEN İYİ OLAN BİR VARLIK BU DÜNYAYI ASLA YARATAMAZ”



Nihaî Ahenk (Ultimate Harmony)

J.S Mill: gündelik hayatta neyin iyi neyin kötü olduğunu görebiliyorum. İmdi Tanrı sırf kendi istediği için benim iyi nitelediğimi kötü, kötü nitelediğimi iyi niteliyorsa, o zaman ben bunu reddederim, cehenneme girmem gerekiyorsa, seve seve girerim…

İkinci farklı yaklaşım: SONU İYİ BİTEN HERŞEY İYİDİR



  • Her kötülüğün daha büyük iyiliklerle bağlantılı olduğunu iddia etmez. Bütün kötülüklerin nihaisinde bir iyilik vardır. Ya bu dünyada, ya da ahirette

Tabiî Kötülük:

  • Tanrı tabiatı bir düzende yaratmıştır. Bir tabii düzen fiziksel kanunlara göre davranan nesnelerden inşa edilmiş bir dünyadır

  • Tabiri kötülüğün imkânı tabi bir sitemin tabiatında vardır

  • SUSUZLUĞUMUZU GİDEREN SU, BİZİ BOĞABİLİRDE. ZEVK VEREN NÖRONLAR YOĞUN VE DAYANILMAZ ACIDA İLETEBİLİR

Özgür İrade Teodisesi:

  • Tanrı önemli derece de özgür varlıklar yaratır ve bunlar yoldan da sapar

  • Tanrı kendi iradelerini kullanarak kötülük yapabildiklerini bilmektedir

  • İrade olmasaydı, insanlar robot gibi olurdu

  • Teistlerce Tanrı insanları iyiye mümkün olduğunca kuvvetli bir şekilde meyyal olarak yaratmıştır derler

Bazı Önemli Küresel İlahî Adalet Teorileri:

Augustine’ci İlahî adalet teorisi:6

Süreç İlahî adalet teorisine göre tanrının mahiyeti:



  • Klasik ilahî mutlak kudret kavramının reddine dayanır

  • Kudretin sonsuz olduğunu inkâr ederler

  • Sınırlı yaratıklarda birer kudret merkezidirler ve yeni işler meydana getirebilirler. “Tanrı, bir varlığın sahip olabileceği bütün kudrete sahiptir, fakat var olan bütün kudrete değil.”

  • İlahî kudret zorlayıcı olmaktan ziyade ikna edici olarak görülmesi gerekir

  • David Ray Griffin (süreç felsefesinin temsilcilerinden). Tanrı kötülüğü ortadan kaldıramaz”. Tanrı işlerin herhangi bir durumunu tek taraflı yapamaz”

  • Tanrı iyiliğin yapılması için imkânlar sunar, başarısız olunca yine ideal imkân sunar- nihaî amaç, onların tecrübesinin yükseltilmesi ve zenginleştirilmesi

  • Tanrı kendinde bütün âlemin bir sentezini içerir

  • Ölüm sonrası hayata merkezi önem vermezler (Hristiyanlar yapar)

  • Her şeyin nihaî, kesin, ahirette oluşan bir birikimi yoktur

  • Tecrübeler Tanrı’nın kendi bilinçli hayatında devamlı ve sürekli sentezi, iyinin zaferi ve dünyanın kefareti için temeli umuttur

Eleştiri:

  • “gücü olmakla”- “güç mülkiyeti” arasında bir karıştırma olmuş olabilir

  • Mal ve eşya bakımından mülkiyet dışlayıcıdır (birisindeyse bütün bilyeler (Murmel) diğerlerinde yoktur

  • Kudret veya özne olmak açısından mülkiyet dışlayıcı değildir

  • Örnek: “bir kişi masadan kalemi almak için kudrete sahip olabilir, fakat diğer kişiler ve Tanrı’da aynı kudrete sahip olabilir”

Korkunç Kötülükler ve Teizmin Değerlendirilmesi:

  • Kadirimutlak, alimimutlak ve salt iyi olan Tanrı, eğer daha büyük bir iyilik için zorunlu olmasaydı hiçbir kötülüğe müsaade etmezdi

  • İvan örneği gibi hiçbir iyi ahlaklı biri kötülüğe izin veremez- bu örnek bizi ilahî adalet konusunda derin düşünceye sevk ediyor

  • Adams’a göre Hıristiyanlıktaki Enkarnasyon öğretisi, acı çekme de dâhil, Tanrı’nın beşeri durumla kişisel olarak özdeşleşmesini simgeler. “kişisel ilahî varlık olan ve anlamın mükemmel kaynağı olan Tanrı nihaî olarak her sonlu kişiyi kurtaracaktır

  • Buna dayanarak der ki, korkunç kötülükleri tecrübe etmiş olan yaratılmış kişilerin bir yerde kendi hayatlarının değerini kabul edeceğini iddia eder

Adams’ın korkunç kötülükler dediği, kötülükler, insanın hayatındaki anlamı, öylesine yıkar ki, o kişi için hayat büyük bir iyilik falan değildir (Rowe ‘un Sue örneği buna delildir)

Adam’e göre tesitlerin, teist olmayanlarla ortak metot bilimsel faraziyeden vazgeçmelerinin zorunlu olduğunu belirtir



  • Fizik ötesi mahiyeti gereği Tanrı’nın değerin kaynağı olduğunu, fakat kötülük probleminin çok sayıda formülleştirmesinin yaratıklar arasında geçerli saydığı normal haklar ve yükümlülükler ağına tabi olmadığını iddia eder

  • TANRI İYİ OLMALIDIR – HER ŞEY BUNU GÖSTERİR

9. Bölüm: MUCİZELER

  • Tanrı yeryüzündeki işlere Müdahale eder mi?

Mucizeler (?) örnekler? (mucize olarak anlatılanlar)

  • Kör ve felçli bir emekli Fransız, Doktorun şifa yoktur demesine aldırmamış, Lourdes’deki Meryem Ana türbesine gitmiştir ve oradaki suda yıkandıktan sonra birkaç saat içerisinde görmeye başladı ve değneksiz yürüdü” (Heilskraft)

  • Depremden kurtulanlar

  • Şaraba dönüşen su

  • Bakireden doğan bebek

Mucizelerin Tanımlanması:

  • Her türlü beklenmedik olay (kayıp şeyin aniden bulunması)

  • Bilimsel kanunlara aykırı düşen olaylar

  • Dinî kullanım: “ilahî etkinliğin bir sonucu”

  • Tesitlerce “Tanrı’nın doğrudan fiilleri” olarak algılanmıştır

  • David Hume’den (1711-1776) itibaren Tanrı’nın tabiat kanunlarını “ihlal eden” doğrudan fiillerini mucize olarak tanımlamak felsefe çevrelerinde popüler olmuştur

  • Ancak bu konu hakkında da birçok cevaplanmayı bekleyen sorular var (her iki taraf içinde- mucizeyi kabul edenler ve etmeyenler)

Örnek: “ Bir çocuk tren istasyonunda, makinist dalgın- bayılır, çocuk dalgın, ekspres tren gelir ve çocuğu ezmeye ramak kala durur. Annesi olağanüstü halin olup olmadığını bilemden Tanrı’ya şükreder. Hâlbuki makinist baygın olmasaydı otomatik fren devreye girmez ve makinist kendi gücüyle treni durduramayabilirdir…”

  • Teistlerce burada Tanrı’nın müdahalesi var. Makinisti bayılmasaydı otomatik frenler devreye girmezdi… Bunu tanrı böyle istedi…

Robert Adams’ın yaklaşımı: “Başlangıçtan beri tanrı bu dünyayı fiziksel açıdan belirlemiş şekilde yarattı, böylece doğanın da, Tanrı’nın tam gerekli gördüğü anda, uygun şekilde hareket ettiğini söyler. Örneğin: Tanrı doğayı, tren sürmekte olan muayyen bir bireyin genç bir çocuğun hayatını kurtarmak için muayyen bir zamanda bayılacak şekilde yarattığını tasarlayabiliriz” Yani burada doğrudan müdahale yok (önceden belirlenmiştir)

Alistair McKinnon: “Olayların nasıl meydana geldiğini kestirme tasvirleri, yani “olayların fiili seyrini” kestirme tasvirleri olduğunu söylemektedir



  • Tanrının yeryüzüne müdahalesi nasıl oluyor???

Tarihsel Olaylar Olarak Mucizeler

  • Tarihi gerçekliğine bakılır

  • Tren örneğinde tabiat kanunlarına aykırı bir durum yok, ancak İsa’nın öldükten sonra dirilmesi, suyu şaraba çevirmesi… Bunlar nasıl değerlendirilir?

  • Birçok filozof, tabiat kanunlarına aykırı olduğu halde TEKRAR EDEN (MÜKERRER) örneklerin göz ardı edilemeyeceğini söyler

  • Anthony Flew’a göre tabiat kanunlarına aykırı, mükerrir olmayan olayların gerçekleşmiş olması muhtemeldir, olabilir

  • Hume’a göreAKILLI KİŞİ İNANCINI DELİLE GÖRE ORANLAR”

  • Ölü ölü kalır ve işlenmemiş su, su olarak kalır (şaraba dönüşmez)

  • Aksini ispat eden deliller ise sözlüdür/ şifahî anlatım… Bilimsel delillere nazaran zayıftır tabiki

  • Birçok teist Kitab-ı Mukaddeste yazdığı için belli mucizevî olayların gerçekleştiğine inanır- bu nasıl ispatlanır? Açıklanır?

  • Bazı tesitler, mucizevî olayların meydana geldiğini teyit etmek istemek, kendilerinin buna inanmakta haklı olduklarının kabul edilmesini isterler

  • Mucizeleri KM’ın tanrıdan geldiğini İsa’nın Tanrı olduğunu ispatlamak için kullanırlar teistler

  • Duyusal melekler delil mi?

  • Kaset, video, resim…

Kısacası:

  • Bazılarına göre, mevcut tabiat kanunlarımıza aykırı olup mükerrer olmayan örneklere ilişkin rivayetlerin doğruluğunu kabul etmeyi reddetmek için sağlam bir temellin olmadığı görülmektedir

Açıklanamayan Olaylar Olarak

  • Örnek: bir ölünün 3 gün sonra tekrar dirildiği konusunda hepimiz ittifak etsek, bunu nasıl değerlendiririz?

  • Mucize, Tanrının herhangi bir müdahalesidir

  • Sorun, bizim belli bir durumun tek başına doğa tarafından ortaya konulup konulamayacağını meşru şekilde savunacak bir konumda olup olmayacağımızdır

(Bazı tip olaylar asla açıklanamayacak gibi görünebilir)

  • Swinburne ve Boden’in ilginç yaklaşımları var: Bilimsel teşebbüsün sürekli olarak evrenimizde var olan nedensel ilişkilere dair yeni, şaşırtıcı ve beklenmedik bilgiler keşfettiğini çekinmeden kabul etmektedyiz”

Soru: Bir insanın sadece eldeki verilere dayalı olarak meşru şekilde, bazı olayların hiçbir zaman açıklanmaz diye damgalanabileceğini iddia etmesi bilimsel dar kafalığın zirvesi değil midir? = HAYIR DEĞİLDİR DERLER (Swinburne ve Boden)

Sebep: ”gerçekliğin hakiki mahiyetini kavrama noktasında ayrıcalıklı bir anlayışa sahip olduklarına inanmaları değildir. Bunun sebebi daha çok şudur:

OLDUKÇA YÜKSEK DERECEDE DOĞRULANMIŞ KANUNLARA AYKIRI BİR ÖRNEKLE KARŞILAŞILDIĞINDA SADECE 2 TEMEL SEÇENEK DÜŞÜNÜRLER:


  1. VAKIAYI TELİF ETMEK İÇİN KANUNLARI DEĞİŞTİRMEK

  2. VEYA KANUNLARIN YETERLİ OLDUĞUNU KABUL EDİP OLAYIN HİÇBİR ZAMAN AÇIKLANAMAZ OLDUĞUNU İLAN ETMEK

Tanrı’nın Fiilleri Olarak Mucizeler:

  • Rasyonel bireyler Tanrı’nın doğrudan müdahale ettiğini kabul etmeye zorlayacak mümkün şartlar var mıdır?

  • Grace JANTZEN İsa’nın öldükten sonra dirildiğine bizi inanmak zorunda bırakacak bir delilimizin olduğunu varsaymamızı ister. Ona göre bu duruma ilgili tabiat kanunu tashih etmeye teşebbüs etmekle uygunsuzdur

  • Kanunu yorumlamak şöyle sonuca varır: “Bütün insanlar ölümlüdür, ancak şimdiye dek sadece bir olayda gözlemlenmiş ve yalnızca ilahî müdahaleyle açıklanabilen bilinmeyen bir niteliğe sahip olanlar hariç”

  • “MÜKEMMELEN İSPATLANMIŞ VE ÜZERİNDE İTTİFAK EDİLMİŞ BİR KANUNUN SADECE İLAHÎ MÜDAHALEYE BAŞVURULARAK AÇIKLANABİLEN BİR İSTİSNASI VARSA (…) BU DURUMU SÜPHEYLE KARŞILAMAK UYGUNSUZ OLACAKTIR”

Robert Larmer: “Diyelim Mucize var, biri dua ettiği için kaybettiği parmaklarını tekrar bittiğini görüyor; böyle bir durumda Tanrı’nın müdahil fiilini kabul etmenin, açıkça, en rasyonel cevap olacağını ileri sürmek gerekir”

  • Birçok teist için önemli olan soru, her rasyonel bireyin ilahî müdahaleyi kabul etmek zorunda kalacağı mümkün şartların olup olmadığı değildir

  • Tanrı’nın yeryüzündeki işlere doğrudan müdahale ettiğini iddia etmek noktasında müspet sebeplere sahiptir

  • Birçok teist Tanrı’nın dünyamız üzerindeki genel “fiil kalıpları” hakkında- yazılı vahye sözlü geleneğe veya şahsî tecrübeye dayanarak- doğru bilgi edindiklerini iddia ederler

  • Böyle bir kalıba oturan belirli bir hadise gözlemlediklerinde onu meşru şekilde Tanrı’nın doğrudan fiili olarak adlandırabileceklerine inanırlar İLAHÎ KALIP TEZİ

  • Bu tez, Tanrı’nın sadece bilinen kalıplara uygun olarak fiilde bulunacağını iddia etmek anlamına gelir



Pratik Değerlendirme:


  • Herhangi bir mucize fiilen meydana geldi mi?- İSA’NIN DİRİLİŞİ (en çok tartışılan sorulardan birisi)

  • Flew, Martin, Davis, Habermas ve Keller, ölüp gömüldükten sonra tekrar dirildiğine inanırlar

  • Ancak delil konusunda, akılla uyuşma konusunda farklı delillendirmeleri vardır

Davis ve Habermas:


Resurrection of JESUS (İsa’nın tekrar dirilişi)
Martin gibi eleştirmenler, İsa gerçekten de dirilişmiş olsa dahi, bu Tanrı’nın bir fiiline, müdahalesine işaret etmez, zira bu daha henüz açıklanamayan tabiat kanunları çerçevesinde olmuş olabilir

Bir örnek: John’un kızı ağır hasta. John dua eder ve kızının duaları neticesinde iyileştiğine inanır. John’un arkadaşı da buna inanır ve Hindistan’a gittiğinde fakir çocukların yanına gider ve ölmek üzere olanlar için dua eder. Nitekim John’un kızına yardım ettiyse bu çocuklara da yardım eder diye düşünür- akıl üretir. Ancak duaya icabet alamaz ve bütün çocuklar ölürler.

  • Bu olayda bir takım sorular oluşur: neden tanrı John’un kızına yardım etti de öteki fakir çocuklara yardım etmedi? AHLAKÎ GERİLİM söz konusu burada

  • Tanrı neden kötülüklere müsaade ediyor…

Denilir ki:

  1. Tanrı insanın özgürlüğüne ve dünya düzenine pervasızca müdahale etmez

  2. Bizim açımızdan kötü olan Tanrı açısından kötü değildir

  3. Tanrı’nın işleri bizim işleri aşar



1 (yazının icadından önce)

2 Kitapta geçen ifade.

3 Bu eser Hıristiyanlar tarafından ele alındığını göz önünde bulundurursak aslında onların tanrı anlayışının pekte akla uygun olmadığını söylemememiz gerekir. Zira Tertullian Teslis inancı ile ilgili şöyle demiştir: “Saçma olduğu için inanıyorum” yanı akla uygun değil, çok saçma ama yinede- bundan dolayı inanıyorum. Fides et Ratio çerçevesinde çokça tartışmalar vardır… T&I

4 Musa şimdi kayınbabası Yetro'nun sürüsünü güdüyordu...ve Rabbın meleyi ona bir çalının ortasında bir ateş alevi içinde göründü bir de aktı ki, çalılık yanıyordu, fakat küle dönmüyordu.... Tanrı onu çalılıktan çağırdı "Musa, musa..." Çıkış 3/1-3)


5 MERHAMET ACIYA ŞAHİT OLMAKLA MÜMKÜN KILINMIŞ, METANET DE ZORULUKLA

6 Augustine’s theodicy can be summarised:

God is perfect. The world he created reflects that perfection.

Humans were created with free will.

Sin and death entered the world through Adam and Eve, and their disobedience.

Adam and Eve’s disobedience brought about ‘disharmony’ in both humanity and Creation.

The whole of humanity experiences this disharmony because we were all ‘seminally’ present in the loins of Adam.

Natural evil is consequence of this disharmony of nature brought about by the Fall.

God is justified in not intervening because the suffering is a consequence of human action.



www.ti-entertainment.com | Kitap Özeti



Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə