Ben kiMİM? Richard David Precht Derleyen: Halit yildirim 06 Aralık 2010 GİRİŞ

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 238.73 Kb.
səhifə1/4
tarix30.10.2017
ölçüsü238.73 Kb.
  1   2   3   4

BEN KİMİM? Richard David Precht

Derleyen: Halit YILDIRIM 06 Aralık 2010

GİRİŞ

Felsefe, tarihsel bir bilim değildir. Mirası korumak, yine ruhsal yaşam alanındaki eski yapılarını sürekli dolaşmak ve gerektiğinde zenginleştirmek doğal bir görevdir. Ama günümüzdeki durumun tersine, geriye dönük felsefe, akademilere hala fazlasıyla hakim. Filozofların büyük bölümü, düşünce yapılarını birçoklarının düşündüğü gibi tüm felsefe tarihinin üzerine değil, öncülerinin yıkıntıları üstüne kurarlar. Böylece birçok zeki düşünce ve bakış açısı sürekli bozguna uğramakla kalmaz, tuhaf ve yabancı olanlar tekrar tekrar yeniden düşünülür ve canlandırılır. Zekayla düşünce arasındaki bu aksaklık filozofların kendilerinde de görülür. Örneğin, İskoç David Hume, 18. yüzyılda pek çok açıdan son derece modern bir düşünürdü. 19. yüzyılda Friedrich Nietzsche, felsefeyi en sert eleştirenlerdendi ama insanlar hakkındaki idealleri değersiz, kibirli ve saçmaydı.

İmmanuel Kant, insanlığın büyük sorularını şöyle sınıflandırmıştı: “ Ne bilebilirim? Ne yapmalıyım? Ne umabilirim? İnsan nedir?” Bunlar, bu tür kitapların oluşması için de çok güzel rehberler; sonuncu soru diğer üçüyle birlikte oldukça iyi açıklığı kavuşmuş göründüğünden onu güven içinde bir kenara koymayı düşünebilirim.

Kitap ikinci bölümdeNe yapmalıyım?” sorusuna eğiliyor, yani törebilime ve ahlaka, Bununla birlikte ilk önce basit ilkelerden başlayacağız. İnsanlar aslında neden ahlaki davranırlar? İnsan doğasının iyi ya da kötü olduğuna ne dereceye kadar karar verilebilir? Felsefe burada da öğretmen kürsüsünde artık tek başına değil. Nörobilim, psikoloji ve davranış bilimi de bu arada uygun kelimelerle söz alıyorlar ve bunu yapmaları da gerek. İnsan bir kez ahlaka yetkin bir hayvan olarak tanımlandığı ve böylece beyinde onun ahlaki davranışlarını ödüllendiren dürtüler ortaya çıkarıldığı takdirde doğa bilimsel disiplinler arka plana atılır. Çünkü pratikte toplumumuzu bugün meşgul eden birçok soru, gerçekten felsefi birer yanıt bekliyor.

Üçüncü bölümdeki “Ne ummalıyım?”, çoğu insanın yaşamı boyunca kafasını kurcalayan can alıcı soru. Mutluluk, özgürlük, sevgi, Tanrı ve hayatın anlamı hakkında sorular.

Soru sorabilmek asla unutulmaması gereken bir yetenek. Çünkü öğrenme ve bunun tadını çıkarma, yaşama anlam katan gizemlerdendir. Keyif almadan öğrenmek tatsız, öğrenme olmadan keyif duymaksa deliliktir. Bu kitap, okurda düşünme zevkini uyandırıp geliştirebildiği takdirde amacına ulaşmış demektir.

Ville de Luxemburg

Richard David Precht, Mart 2007

NE BİLEBİLİRİM?

Evrendeki akıllı hayvanlar-Gerçeklik nedir?

İnsan, akıllı ama aynı zamanda kendine fazla değer veren bir hayvandır. Çünkü onun aklı, büyük gerçeğe değil, sadece yaşamdaki küçük şeylere göre düzenlenir. Charles Darwin, hayvanlar alemiyle ilgili İnsanın Türeyişi adlı eserini yayımlamıştı. İnsanın ilkel ön biçimlerden gelişmiş olabileceği düşüncesi en az on iki yıl önce ortaya atılmış olsa da kitap bir heyecan dalgası yaratmıştı.

İnsanın yaratıcısı ve rehberi olan Tanrı ölmüştü. Doğa bilimleri, zafer alaylarını insanın yeni ve oldukça gerçekçi bir resmiyle kutluyordu: Maymunlara olan ilgi Tanrı’ya olandan daha büyüktü. Tanrısal bir yaratım olan insanın yüce gerçekliği ikiye ayrılmıştı: İnanırlığını yitirmiş bir üstünlük ve insanın akıllı bir hayvan olduğuna dair basit gerçeklik.

Nietzsche 1887 yılında Ahlakın Soy Kütüğü Üzerine adlı polemiği şu sözle başlıyordu: “Kendimizi tanımıyoruz, kendimizin farkında değiliz; Bunun geçerli bir nedeni var. Kendimizi hiç araştırmadık Bir gün kendimizi bulmamız nasıl gerçekleşecek?”

Bir şahinin süper gözleri, ayıların kilometrelere erişen koku alma duyusu, balıkların dolaşım sistemi, bir yılanın sismografik yetkinliği gibi. Ama insanlar bütün bunları yapamazlar ve bu nedenle nesnelerin geniş kapsamlı objektif görüşü de yoktur.

Dünyamız artık kedi ve köpek, kuş yada böceklerin dünyası gibi “kendi içinde” bir dünya değil. “Oğlum,” demiş baba balık akvaryumdaki yavrusuna, “dünya, su dolu büyük bir kutudur.”

Nietzsche’nin felsefeye ve dine acımasızca bakışı, insanın kendi hakkındaki tanımlamalarının çağının nasıl abartılı olduğunu göstermişti. İnsan bilinci, zorlayıcı “Gerçeklik nedir?” sorusundan oluşmuyordu. Şu soru kesinlikle daha önemliydi: “Hayatta kalabilmem ve gelişmem için en iyisi nedir?” Bunda payı bulunmayanların, insanın evriminde belirgin bir rol oynama olasılığı oldukça azdır. Nietzsche Ahlakın Soy Kütüğü’nde, “Kendimizi hiç araştırmadık- Bir gün kendimizi bulmamız nasıl gerçekleşecek?” diye sormuştu. O halde elimizden geldiğince onu bulmaya çabalayalım. Hangi yolu seçmeliyiz? Hangi yöntemi kullanmalıyız? Ve sonunda ortaya çıkacak olan şey nasıl görünecek? Bütün idrakimiz omurgalı beynimize bağlıysa ve bundan oluşuyorsa, o halde en iyisi bu beyinden başlamak. Ve ilk soru şu: Beyin neden oluşuyor? Ve neden böyledir?

Nereden geliyoruz?

İnsan beyninin farklı gelişimiyle ilgili mekanizmayı, 20. yüzyılın 20’li yıllarında, Fransız Emile Devaux ve Hollandalı Louis Bolk buldular. Birbirlerinden bağımsız olarak insansı maymunların gelişimlerini oldukça tamamlamış olarak dünyaya geldiğini, buna karşın insanın doğum sonrasında tamamen gelişmemiş olduğunu keşfettiler. İnsan, fetüs aşamasında çok uzun süre duraklıyor ve bu sürede elverişli bir şekilde öğrenme yeteneğini geliştiriyordu. Nörobilim bugün bu varsayımları doğrulayabiliyor. Beyin, bütün diğer memelilerde olduğu gibi doğum sonrası bedene oranla daha yavaş gelişirken, insanlarda, neredeyse daima rahimdeki tempoyla aynı gelişir. Bu şekilde insan beyni, diğer insansı maymunların beynini fazlasıyla aşan bir büyüklüğe erişir. Özellikle beyincik ve beyin korteksi bu sürekli büyümeden yararlanır. Ve beyin korteksinin içinde özellikle çevreye uyum sağlama, müziksellik ve odaklanma yetisi için önemli olan bölgeler vardır.

İnsan beyninin büyüklük ve yapısının, modern insanın ve onun kıyaslanamaz kültürünün evrimindeki dengeleri bozduğu şüphe götürmez. Peki insan, beyni aracılığıyla mümkün kılabileceği teknik yenilik becerisini hangi nedenden ötürü böylesine korkunç biçimde geç kullandı? Yanıt akla yakın: Besbelli ki beyin, teknik ilerlemeler yerine geniş ölçüde başka fonksiyonları yerine getiriyordu. Ayrıca, alet kullanım biçimleri Australopithecinen’ki gibi ilkel olan bugünün insansı maymunları, taşların ve dallarının basit kullanımında olmaları gerekenden daha zekiler. Bütün bunların yanı sıra kapasitemizin sadece bir bölümünden yararlanıyoruz çünkü zeka, ne yapılması gerektiği bilinmediğinde devreye giren bir şeydir.

İnsan beyni hayranlık vericidir. Ama sürekli olarak en yüksek zorluk derecelerine uyarlanmış bir satranç bilgisayarı değil. Çoğunlukla bir alt seviyede yürüyor ve insan bununla atalarının zincirindeki bir halkayı oluşturuyor. Duygu ve düşüncelerimizi keşfedelim: Beynimizin derinliklerine yol alalım.

Zihnin evreni-Beynim nasıl çalışır?

1940’lı yıllarda ABD’li Paul Mac Lean’in insan beynini açıkça sınıflandırarak ortaya koyduğu model ünlü oldu. İnsan alt hayvan türlerinden gelişmiş olduğu için Mac Lean, insan beyninin farklı bölümlerini onun evriminin farklı aşamalarına dayandırdı.

O zamandan bu yana beyin “üç beyinden” oluşur.

İlki “filoyenik bir tarih öncesi sürüngen beyni”dir., temel olarak beyin kökü ve ara beyne karşılık gelir. Sürüngen beyni, beyinlerin en “zayıf” biçimidir. Burada doğuştan gelen içgüdüler bulunur, sosyal her şey için çok az uyumlu ve yetersizdir.

İkinci beyin “ erken memeli beyni” dir. Limbik sisteme eşleşir. Burada sadece arzular ve duygular bulunmaz, Mac Lean’in öne sürdüğü gibi, burası aynı zamanda doğanın ilk farkındalık ve hafıza geliştirme çabasıdır.

Üçüncü beyin “ gelişmiş memeli beyni” dir. Ve zekanın, aklın ve mantığın yeri olan neokortekse karşılık gelir.

Yalnız, MacLean’in bugün pek çok okul kitabında sözü geçen teorisi yanlıştır. Beyinde birbirinden ayrı çalışan üç bölüm yok! Ve üç beynin sürüngenden insana dek geçen süreç içinde birbiri ardınca oluştuğuna dair basit düşünce pek de doğru değildir. Çünkü, zaten sürüngenlerin de insanlarınkine benzeyen bir limbik sistemi var.

Beyin bugün; beyin kökü, ara beyin, beyincik ve ana beyin olarak sınıflanır.

Beyin kökü, kafanın ortasındaki en alt beyin bölümünü oluşturur ve orta beyin, pons arka beyinden oluşur. Arka beyin duyumsamaları düzenler; kalp atışı, nefes alıp verme ve metabolizma gibi otomatikleşmiş hareket akışımızı ve göz kırpma, yutma ve öksürme gibi reflekslerimizi kontrol eder.

Ara beyin, beyin kökünün yukarısında, oldukça küçük bir bölgedir. Talamusun üst parçası, hipotalamus, subtalamus ve epitalamustan oluşur. Onun rolü bir arabulucudan ve duygusal bir bilirkişininkinden çok daha fazladır.

Beyincik, otoriter olarak hareket yeteneğimizi ve öğrenme itkimizi etkiler. Diğer omurgalılarda insanlardakinden daha da güçlü gelişmiştir, özellikle de hareket akışı bazı açılardan insanlardakinden daha karmaşık görünen balıklarda.

Ana beyin, diğer üç bölgenin üzerinde yer alır, insanlarda diğer beyin bölümlerinin toplamından üç küt daha büyüktür. “Daha basit” duyusal alanlara ve “daha yüksek” ilişkilendirme alanıyla sınıflanan sayısız bölgeye ayrılır.

Nörobilim beyin merkezlerini ve beynin işlevlerini- zihnin ürettiği mekanizmayı- çözmede iyi bir yol tutturmasına karşın, duyu ve aklın şifresi henüz pek fazla çözülemedi. Aksine, şu anda bildiklerimizden daha çok, neyi bilmediğimizi biliyoruz.

30 Yıl Savaşları’nda bir kış akşamı-Kim olduğumu nereden biliyorum?

Otuz Yıl Savaşları’nın başlangıcındaki erken bir kış akşamında felsefede devrim yaratan bu adam kimdi? Adı Rene Descartes’tı.

İlk olarak 1637’de dünyayı sobalı bir çiftlik evi odasında küçülttüğü ve içinde ünlü deyişi “Düşünüyorum, öyleyse varım”ın da bulunduğu, on sekiz yıllık akıl oyunlarıyla ilgili kitabını yayımladı. Kitap, herkesin yararlanabilmesi için ince bir ciltti. Aklın Doğru Kullanımının ve Bilimsel Gerçeklik Araştırmasının Yöntemi Üzerine Soruşturma.

Descartes neyi başarmıştı? Bir kere öncelikle yöntem geliştirmişti: Sadece aşamalı ve tutarlı şekilde kanıtlanmış bir tartışmayı doğru olarak kabul etmeyi. Ve “ben”i felsefenin merkezine yerleştirmişti. Filozoflar daha önce dünyanın “kendi içinde” nasıl olduğunu bulmaya çalıştılarsa da Descartes tamamen farklı bir yolu seçmişti.

Descartes’in şu soruya bir yanıtı vardı: Kim olduğumu nereden biliyorum? –Düşüncelerim yoluyla! Diğer filozoflar Descartes’ı anlayış ve akıl arasında ayrım yapmamakla eleştirdiler. O halde akla yatkın olan şey kaçınılmaz olarak mantıklı mıdır? Descartes günümüzde yaşasaydı, bedensel zeka alanında bir öncü ya da ünlü bir nörolog olabilirdi.

Tek önemli gerçeklik şu: Zihin ve beden ayrılmazlar! Çünkü beyinde birini diğerinden ayırmaya kalkan hiç kimse bir yere varamaz. Beyin, zihnin bir yazılım olarak yüklü olduğu bir donanım değil, aksine ikisi de ayrılmaz ve son derece karmaşık biçimde bir ekip çalışması içindedirler. “Düşünüyorum, öyleyse varım”, cümlesi oldukça ünlü olsa da ne yazık ki ağızda nahoş bir tat bırakıyor. Çünkü sadece düşüncelerimin ve varlığımın yardımıyla bildiğimi söylemiyor, ayrıca düşüncenin ve düşünce bilincinin varlığın tek temeli olmasını öneriyor.

Birçok nörobilimci için zihne giriş yolu tek doğrudur. Eskiden felsefe neyse, bugün de bu nörobiyoloji olmalı. İnsan kim olduğunu bilmek isterse o zaman beynini anlamayı öğrenmeli. Doğa bilimcilerinin henüz yüz yıl önce hiç şüphe etmeksizin savunmuş olduklarına bugün kafamızı sallayarak hayret ediyoruz. Peki bu, gelecek yüzyılda neden farklı olsun?

Bu nedenle dünyayı yavaş yavaş çözmek için düşüncelerini düşünen Ben’den başlatmak filozoflar için yine de hala kabul edilebilir başlangıçtır. Bu açıdan Descartes bugün neredeyse dört yüz yıldır olduğundan daha az modern değil.

Mach Deneyimi-“Ben” kimim?

Ernst Mach 1838 yılında (Nietzsche’den altı yıl sonra) o zamanlar Avusturya-Macaristan’da, bugünse Çek Cumhuriyeti’nde bulunan Charlice’de dünyaya geldi. Viyana’da matematik ve doğa bilimleri okudu, elektrik üzerine doktora yaptı. Bir yıl sonra profesör oldu. Graz’dan Prag’a, ardından Viyana’ya geçti. İlgi alanları oldukça genişti; biri onun ilgisini her şeyden çok çekiyordu.

Fizik ve matematik, felsefe ve psikoloji dersleri verdi. Daha sonra fizikçi olarak kendi adını verdiği ses hızını hesapladı, bu nedenle süpersonik uçaklar “Mach2”-Ses Hızı’yla uçarlar.

Mach, kendi döneminde Prag ve Viyana’da ünlü bir adamdı. Füze fırlatıcılarıyla deneyler yapıyor ve gazların dinamiğini araştırıyordu. Böylece Newton fiziğini tekrar tekrar eleştirdi ve görecelik teorisinin ilham kaynağı oldu. Mach’tan hiç ders almadığı halde. Albert Einstein, kendisini onun öğrencisi olarak tanımlamaktan hoşlanıyordu. Düşünce tarzında kiliseye gitmekten hoşlanan bir agonistikti. Mach’ın teorileri fizikçileri ve filozofları etkiledi, genç Lenin bu konuda kalın bir kitap yazdı, çünkü Mach’ın felsefesi Rusya’daki entellektüeller arasında oldukça yaygındı. Bunca bilim insanının etkilemesine karşın Mach’ın ünü 1916’daki ölümünden sonra hızla yok oldu.

Filozoflar iki yüz yıldan uzun süredir. “Ben” den söz etmişlerdi ve ayrıca her normal insan kendini düşündüğünde “Ben” demişti. Ama Mach buna karşı çıktı. Kendine “ben” demek için büyük bir zorluk çekti. O halde “Ben” ne olmalıydı? Onun tanımına göre şöyleydi: “Ben, değişmez, belirli, kesin sınırları olan bir bütünlük değildir.” İnsan beyninde “ben” yoktu, sadece dış dünyanın unsurlarıyla canlı bir değişim içinde olan algının karmaşık bir kütlesi vardı. Algıları, kavramları ve duyguları deneyimlemek için insanın hiç de Ben’e ihtiyacı yoktu. Bu sanki kendiliğinden oluyordu. Bu nedenle Ben hiç gerçek değildi, aksine diğerlerinin içinde bir düşünceydi. Bu ‘Ben’in kurtarılması için Hume’un aklına gelen tek şey, Ben’in “algıların bileşimi” gibi bir şey olabileceği düşüncesiydi.

Artık sağlıklı insan sağduyusunun bir şansı var. Çünkü neyse ki böyle bir Ben-merkez yok. Bu çok güzel bir haber ve nörobilimcilerin sevinç çığlıkları attığı gibi asla düş kırıklığına uğratıcı değil. Anatomist Rudolf Virchow bile, 19. yüzyılda felsefecilerin Ben’den vazgeçmelerini şu sözleriyle alaya almıştı: “Binlerce ceset üzerinde deney yaptım ama hiç bir yerde bir ruh bulamadım.” Tanrı’ya şükür!” Çünkü o zaman parçalara ayırmak ve sihrini bozmak üzere böyle bir Ben bulmaktansa hiçbir ruh yada ben bulmamak çok daha iyidir. Beyin cerrahları bu Ben’i operasyonla çıkarıp alabilecek olsalar ne acayip olurdu ama!

Nörobilimciler böylece yaklaşık olarak bir kişiliğin- yani böylece Ben’in- nasıl geliştiği konusunda kesin beyanlarda bulunabiliyorlar. Limbik sistem henüz erken embriyo evresindeyken oluşur. Doğumdan sonra beyin, dış dünyayla iletişime geçer ve bir kez daha tamamen kökten değişime uğrar. Beyin yapılara farklı iklimlere uyar, sinir hücrelerinin sayısını azaltır ve aynı zamanda devrelerin yollarını örter. 18 ila 24 ayıkken “Ben duygusu” oluşturulur. Bu küçük çocuklarda, kendini ilk kez fotoğraflarda tanıyabildiği dönemdir. Daha sonra toplumsal-hukuksal “kişi” gelişir: toplumun en az sorumlu bir şekilde iş g ören üyesi olan Ben. Bu yetenek ve özelliklerden bazıları beyinde ergenlik süresince ve ergenlikten sonra gelişir. Bütün bu tanımlar kişiliğin gelişimini açıklar ve bu nedenle aynı zamanda Ben duygusuyla ayrılamaz biçimde bağlıdır. Çünkü kişiler kendi kendilerine “Ben” derler. Bu kişilik gelişimlerinin yaklaşık yarısı, çoğunlukla kabul edildiği gibi, doğuştan gelen yeteneklerle sıkı sıkıya ilgilidir. Yaklaşık yüzde 30-40’ı 8 ile 5 yaş arasındaki izlere ve deneyimlere bağlıdır. Ve sadece yüzde 20-30’u açıkça büyük ölçüde anne baba evindeki, okuldaki vb. Daha sonraki izlenimler yoluyla etkilenecektir.

Ben, değişmez, belirli, kesin sınırları olan bir bütünlük değildir.” – Ernst Mach bu cümlesinde haklıydı. Beyinde bir bütünlük ve bir sınır ya da bazı nörobilimcilerin hoşnutlukla söylediği gibi bir “yapı” nın farkına varıldığı takdirde....



Duygular nedir?

Hiçbir duyguya sahip olmayan, insani veya insan benzeri varlık düşünülemez. Bunun nedeni tamamen açık: Duygu ve akıl bir karşıtlık oluşturmazlar! Yaptığımız her şeyde birbirlerine karşı değil, bir arada rol oynarlar. Zihnin çalışmasında ortaktırlar, kimi zaman güvenilirdirler, bazen de umutsuzca birbiriyle bozuşurlar ama birbirlerini bırakmazlar. Üstelik şüphe durumunda duygu, çok fazla akıl olmaksızın idare eder.

Ama duygu olmaksızın aklın bir sorunu vardır çünkü tavşanın nereye koşması gerektiğini ilk olarak duygular düşüncelere söyler. Ve sorumluluk duygusu olmadan stratejik düşünen bir Mister Spock da olmaz.

Duygular, bizi bir adara tutan çimentodur. O halde lüzumsuz olmaktan başka her şeydirler. Duygular tabii ki bir “düşüncenin üzerine gidebilir.” Çok güçlü duygular düşünceyi kolayca engeller.

Kendimi fazlasıyla rahatsız hissettiğimde genellikle aklıma iyi bir gerekçe gelmez; daha sonra aklıma gelirler ve kendimi rahat hissettiğimde ise artık onlara ihtiyacım kalmaz. İnsanlar duygular olmaksızın son derece zavallı yaratıklar olurlardı. Düpedüz harekete geçme yetenekleri olmazdı ve ne düşüneceklerini hiç bilemezlerdi. Mantıklı olmayı istemeye karar vermek ve duygularının sesini dinlememek bile duyguların verdiği bir karardır. Düşünceler daima duygusal olarak renklendirilir.

Peki duygular nedir? Nereden gelirler? Nereye giderler?

O halde duygular, başlangıç olarak bedensel dürtülerdir ve çok anlamlıdırlar. Çünkü dürtüler sıra dışı durumlarda doğrudan hayatta kalmamıza yarar, örneğin korku duygusu. Kaçma refleksleri primatların normal yaşamında bir gereksinimdir ve bu onları uzun ömürlü yapar.

Duygular, bir yandan dıştan gelen bir dürtüye uygun tepki verebilmeye yarar, öte yandan ruh halimi düzenler. Duygular, dürtü ve düşüncelerin özel bir karışımıdır. Oldukça kişisel bir şeye sahiptirler ve sanki içsel, özel bir mekan da oluşurlar.

Ev sahibi evde yok-Bilinçaltım nedir?

Kopernik, yerküreyi dünyanın merkezinden alıp kenara itmişti. Darwin, insanlığın Tanrısal doğasını maymun doğasıyla değiştirmişti. Ve Freud insanlara, bilinçdışının bilinçten daha baskın çıktığını, onun kendi evinin efendisi olmadığını göstermişti. İnsan kararlarının yaklaşık yüzde 90’ının bilinçdışı dürtülerle olduğunu belirtmişti.

Freud, bilinçdışının bilinci nasıl kontrol ettiğini açıklamak için 1923’te üç bölümlü bir ruh düşüncesi geliştirdi. Ardından insan ruhsal yaşamının üç durumunu tanımladı: ilkel benlik, ego ve süper ego, Nietzsche bu üç kavramdan benzer bir yöntemle çoktan yararlanmış olmasına karşın, Freud bu üç bölümü kendi başarısı gibi ele aldı.

İlkel benlik, insan ruhunun bilinçdışına, hayvansı öğesine karşılık gelir: Açlık, cinsel dürtü, kıskançlık, nefret, güven, aşk vb. Bu ilkel benlik’i belirler.

Onun rakibi süperegodur. Örnekler, idealler, roller, yol gösterici ilkeler ve insanın yetişmesi yoluyla edindiği dünya görüşleridir. İkisinin arasında oldukça zavallı bir pislik olan ego vardır, aşarı güçlü rakipler tarafından ezilir:

Üç efendinin, ilkel benlikin, süperegonun ve sosyal çevrenin uşağı olarak bu zıt isteklerden çıkan çatışmayı yoluna koymaya ve uyumlu hale getirmeye çalışır. Ama oldukça zayıftır. Normal durumlarda ego tarafından kontrol edilemeyen ilkel benlik kazanır çünkü bilinçten kaybolmuştur.

Psikanaliz bir bilim değil bir yöntemdir. Varsayımları bilimsel olarak kanıtlanmaya izin vermez. Bu yüzden nörobilim ve psikanaliz, Freud’un ölümünden 30 yıl sonra bile hala birbirleriyle uzlaşmaz durumdalar. Yani bilinç ve bilinçdışı anatomik olarak oldukça iyi ayrılmışlardır. Buna karşın nörobilim, bilinçdışı araştırmasının çevresinde uzun süre büyük bir kavis çizdi. Çünkü bilinçdışını tanımlamak ve kavramak nörobiyologlar için de o kadar basit değil.

Bilinçdışı eylemler çoğunlukla oldukça hızlı oluşurlar ve insanlar bunun farkında olmadığı için de – Freud’un da bildiği gibi- konuşularak ifade edilmezler. O halde bilinçdışının gizemini çözmekten başka bir seçenek kalmaz. Aksi halde bir hasta tomografi bilgisayarına sokulur ve belli sorular ya da testlerle bilinçdışından sorumlu beyin bölgelerinin hangi tepkilere neden olduğu gözlemlenir. Örneğin bilinçdışı, aklımızın bir köşesinde tutmaksızın farkında olmadan yaşanılan eylemleridir.

Algımız hiç bir şekilde bilincinde olmadığımız etkileşimlerle doludur. Çünkü dikkatimiz ancak gerçekten duyup gördüğümüz ya da hissettiğimiz şeylerin bir bölümüne yönelebilir. Geri kalanı, bilinçdışına taşınır. Bunlardan bazıları, kontrol edemeyeceğimiz biçimde adeta gizlice depolanır, bazıları da depolanmaz. Güncel görevimize, hedefimize ya da ihtiyacımıza uygun olana yönelerek farkına varırız. Karnı aç olan öncelikle yemek ya da restoranlarla ilgili şeyleri fark eder, turist olarak görülecek yerlere ilgi duyan biri, bir kenti iş aradığı zamankinden daha farklı algılar.

Bilinçdışımızın büyük bölümü, aydınlanmamış bazı algılardan beslenir. Deneyimlerimizin oldukça kayda değer bir başka parçası ise ana rahminde ve yaşamın ilk üç yılında oluşur. Bu sürede birçok şeyi oldukça yoğun gözlemleriz ama birleştirici korteksimiz henüz bu deneyimleri depolayabilecek ve bilinçli deneyimler olarak hazır bulunduracak kadar olgunlaşmamıştır. Kişiliğimizin yaklaşık üçte ikisi, biz daha sonra hatırlamaksızın ve belli koşulları düşünmeksizin, bu şekilde olgunlaşır. Bilinçdışı, bilincimizi oldukça güçlü bir şekilde kontrol eder.

Kişisel gelişimimizde, bilinçten önce oluşur ve bilincimiz yavaş yavaş uyanmadan çok önce bizi şekillendirir. Bilinçdışımıza ulaşmak için kullandığımız en yaygın olan şey dış yardım, yani bir terapidir.

Bilinçdışının nörobilimin deneysel yöntemleriyle araştırılması henüz yeni başladı. Ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında yavaş yavaş ciddiye alınmaya başlayan felsefenin üvey çocuğu bilinçdışı, bugün genellikle insanın bilimsel farkındalığına giden yoldaki en önemli araştırma alanı.



Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə