Dersleri Notları uyuşmazlik nediR?



Yüklə 92,5 Kb.
tarix07.04.2018
ölçüsü92,5 Kb.
#47618



  • Sosyal Psikoloji, Grup Davranışlarını Çözümleme İle Sorun Çözme Becerileri

  • Uyuşmazlık Analizi ve Uyuşmazlık Çözümünde Uygulanacak Yöntemler

Dersleri Notları

UYUŞMAZLIK NEDİR?

Uyuşmazlık sözcüğü birçok dilde olduğu gibi bizim dilimizde de olumsuz bir anlam taşır ve negatif değerler çağrıştırır. Bir olgu olarak uyuşmazlık, sosyal ilişkilerde kaçınılması gereken bir unsur olarak algılanır.

Fakat tüm bunlara rağmen uyuşmazlık insan yaşamının bir parçası durumundadır. Tüm toplumlar, örgütler ve bireyler zaman zaman uyuşmazlıklar yaşarlar.

Genel kanaatin aksine uyuşmazlık insan ilişkilerinde tümüyle olumsuz bir fonksiyona sahip olduğu söylenemez. Birtakım uyuşmazlıkların toplumsal düzeyde demokratik gelişmenin dinamiğini teşkil ederler. Örneğin, bugün modern toplumların temelini oluşturan, hukukun üstünlüğü, bireysel hak ve özgürlüklerin tanınması gibi birçok ilke ve kurum kendiliğinden ortaya çıkmamış, yüzyıllar süren geniş ölçekli toplumsal çatışmalar sonucunda ortaya çıkmıştır.

Dikkat edildiğinde, güç sahiplerinin statükoyu koruma eğilimlerine karşı, değişim talepleri çoğu zaman uyuşmazlık yolu ile ifade bulmuş, sosyal, politik dönüşümler büyük ölçüde bu yolla gerçekleşmiştir. Bu anlamda değerlendirildiğinde, barış içinde yaşamak, uyuşmazlıkların tecrübeleri sonucunda mümkün olabilmiştir.

Uyuşmazlığın olumlu etkileri bireysel düzeyde de görülür. Sağlıklı temele dayanan ilişkiler, taraflar arasında sorunları gündeme getirmesi ile daha eşitlikçi ve daha karşılıklı anlayışa dayanan düzeye getirilebilir. Bu bağlamda uyuşmazlığın sağlıksız bir ilişkiye son verme veya onu arzulanan doğrultuya yönlendirme aracı olarak pozitif bir işleve sahip olduğu görülür. Ayrıca, bireylere ilişkilerinde özgüven ve cesaret hissi verir. Bu hisler kabullenme yerine sosyal çevre üzerinde kontrol yeteneğini arttırarak bireyleri ilişkilerinin merkezi haline getirir.

Ancak tüm bunlara rağmen gerçek yaşamda, “ne kadar iyi bir insan” olduğumuzu göstermek için ilişkilerimizde uyuşmazlıklardan kaçınmaya çalışırız. Yani günlük yaşantımızda karşımızdakilerle uyuşmazlığa düşmekten kaçınma gayretinde oluruz. Bu kaçınma eğilimi sosyal normlarca da desteklenir. Ne kadar olgun bir insan, ağzı var dili yok vb.

Dikkatlice baktığımızda aslında uyuşmazlıktan kaçınma, çoğu kez psikolojik ya da maddesel güçsüzlüğün bir sonucu olarak ortaya çıkar ve zayıf taraf karşısındakine kendini eşit düzeyde savunamaz. Dahası giderek artan ölçüde “kader” olarak algılanmaya başlar. Böyle bir durumda ilişkiler ideal olandan uzak, bir tarafın diğerini manipüle etmesi, onu baskılaması ve istekleri doğrultusunda kullanması sonucunu doğurabilmektedir.

Tüm bu söylediklerimizi dikkate alarak, uyuşmazlığı sadece pozitif fonksiyonlara sahip bir sosyal olgu olarak değerlendirmemek gerekir. Eğer gerektiği gibi ele alınıp çözüme kavuşturulamazsa, uyuşmazlık taraflara bedel yüksek kayıplar verebilir. Bu kayıplar, fiziksel, maddesel ya da psikolojik olabilir.

İşe hukuksal açıdan bakıldığında, çözümlenemeyen uyuşmazlıklar genel olarak adli organlara gönderilirler. Bu durumda işin zaman ve maddesel kayıplarının yanı sıra zihinsel yorgunluk yüksek düzeyde olabilir. Dahası yargı kararları işin doğası gereğince bir tarafın kaybetmesi bir tarafın kazanması sonucunu doğurabilir. Bu durum aslında gerçek anlamda bir uyuşmazlık çözümü değildir. Çünkü çok az insan yargı kararını tamamen kabullenir. Genelde kaybeden taraf tatmin olmadığı için uyuşmazlığı değişik boyut ve alanlarda devam ettirme eğilimine girebilir. Kazanan tarafa yönelen öfke, aynı konuda olmasa bile farklı sorunlarda kendini gösterebilir. Çünkü aynı toplum içinde bir arada yaşamaktayız.

Yargı organları uyuşmazlıkta daha çok maddesel boyuta odaklanmışlardır, sorunun ilişkisel boyutu üzerinde pek durmazlar. Ancak düzeltilmeyen ilişkiler, mevcut sorun halledilse bile, yeni uyuşmazlıkların kaynağını da oluşturabilirler.

İşte, uyuşmazlıkların barışçıl yollardan çözümlenememesi sonucunda ortaya çıkacak yüksek bedel, tarafların uğrayabileceği potansiyel zarar, konunun bilimsel bir alan olarak incelenmesini zorunlu kılmıştır. Bu bağlamda da uyuşmazlık çözümlerinde bazı yöntemler geliştirilmiştir.

Burada bizim öncelikli amacımız birey ve grup düzeyinde davranışların ardında yatan nedenleri bulma ve bunları çözüme götürebilmektir.

Uyuşmazlıkları açıklayan temelde iki tür teorik yaklaşım vardır. “Mikro düzey” ve “Makro-düzey”.

Biz Mikro-düzey teorik yaklaşımlardan bahsedeceğiz.

Bu teorilere geçmeden önce kısaca “sosyal psikoloji” üzerinde duracağız. Özellikle sosyal psikolojinin grup davranışlarını çözümleme ile sorun çözme becerilerine katkı sağlayacak bazı konularından söz edeceğiz.



Sosyal Psikoloji Nedir?

  • Sosyal ve kültürel ortamdaki birey davranışlarının özelliklerini ve nedenlerinin bilimsel incelemesidir.

  • Kişinin başka kişilere ilişkin davranışlarını inceler.

  • Toplum içinde bireyin davranış bilimidir.

Tüm tanımlarda ortak nokta; Sosyal etki ve bireylerin davranışlarını bu etki çerçevesinde ele almaktır.

Sosyal Psikolojinin iki temel bağlamda ele alınmaktadır.



  1. Psikolojik Sosyal Psikoloji

  2. Sosyolojik Sosyal Psikoloji

  1. Psikolojik Sosyal Psikoloji: Çalıştığı olayları içten dışa doğru inceler.

Buradaki amaç, bireyin davranışlarını ve bunun nedenlerini sosyal çevre içinde, fakat birey düzeyinde anlamak ve açıklamaktır. Burada incelenecek olan bireydir. Bireyin toplum tarafından etkilenen tutumları, güdüleri, duyguları, öğrenme ve algılarıdır. Böylece “iç” olayların sosyal davranışı şekillendirişi ön plana çıkmaktadır.

2. Sosyolojik sosyal psikoloji: olayları dıştan içe (çevreden bireye) doğru ele almaktadır. Araştırma birimi, bireyden daha geniş olan sosyal çevre ya da gruptur. Kişiler arası etkileşimle ilgilenir.

Ancak ne birey ne de toplum birbirinden soyutlanmış olarak gereğince incelemez, çünkü birey toplumun içinde, toplum da –değerler, normlar, tutumlar- bireyin içindedir. Toplum bireyi etkilediği gibi, bireyde içinde bulunduğu etkiler.

Genel anlamda sosyal psikoloji; birey-toplum etkileşimidir.



SOSYAL ETKİ VE UYMA

İnsanın en belirgin özelliği nedir?

“İnsan sosyal bir varlıktır.”

İnsan içinde yaşadığı toplumdan etkilenir ve onu etkiler.

Kısaca, insan davranışlarının büyük bir kısmı “sosyal”dir.


  • Tramvayda tanımadığınız biri size dikkatlice bakarsa ne yaparsınız?

  • Evde sakin bir şekilde oynarken eve gelen misafirle bir anda davranışları değişen çocuğun davranışını siz nasıl açıklarsınız?

  • Filmi sıkıcı bulan bir kişinin yanına iki kişi gelip aynı filmin çok güzel olduğunu söylediğinde o kişinin davranışı sizce nasıl olur?

  • Bu üç olayda ortak nokta nedir?

“sosyal etki”

  • Her üç davranışta da “sosyal davranış”ı görüyoruz.

  • Görüldüğü gibi, bir kişinin tutum ya da davranışı bir başkasının varlığı ile ilgilidir.

  • Her birinde ortaya çıkan davranış, başkası sonucunda ortaya çıkmıştır.

  • İnsanlar birbirinden hem çok farklı hem de çok benzerdir.

Fakat sosyal psikolojik yaklaşımlar, daha çok

Benzer Davranışlar üzerinde durur”

Bunda da en önemli faktör “sosyal etki”dir.

Sosyal etki sayesinde kişiler gruba uyma davranışında bulunurlar.

Bu da, kişilerin “benzerliğini”- sosyal davranışın düzenliliğini oluşturur.

Sosyal davranışlarda düzenlilik ne anlama gelir?



  • Bireyler başkalarının davranışlarını önceden tahmin edebilir.

  • Bireyler davranışlarını mevcut duruma göre ayarlarlar.

  • Sosyal etkileşim ahenkli ve çatışmasız olur.

  • Sosyal etki 3 sağ ok Uyma Davranışı 3 sağ ok Benzerlik

  • O halde uyma davranışı, toplumsal yaşam için zorunludur.

Bütün bunlar erken yaşlarda başlayan öğrenme ile oluşur ve yaşam boyunca devam eder.

İnsanlar Niçin Uyma Davranışı Gösterirler

1. İtaat


2. Özdeşme

3. Benimseme

İtaatin temelinde: cezalandırılmamak ya da ödüllendirmek

Özdeşmenin temelinde: beğenilen bir başkası gibi olmak

Benimsemenin temelinde: kişinin doğru bildiği şeyi yapmak istemesi,

Güdüleri yatmaktadır.



TUTUMLAR

  • Önemi nedir?

  • Toplumsal davranışlarla ilişkisi nasıldır?

  • Nasıl meydana gelir?

  • Nasıl değişirler?

  • Bazı tutum örnekleri

  • Ali Beşiktaşlı kardeşi ise Fenerbahçelidir. Neden iki kardeş farklı takımları tutar?

  • Veli hiç Yunanlı biri ile tanışmadığı halde Yunanlıları sevmez. Fakat hiç Pakistanlı ile tanışmadığı halde Pakistanlıları sever. Neden?

  • Hep X marka şampuan kullanan Ayşe, TV’de bir sinema artistinin Y marka şampuan reklamını izledikten sonra Y marka şampuanı kullanmaya başlamıştır. Neden?

Tutum Nedir?

Bir bireye atfedilen ve onun bir psikolojik obje ile ilgili düşünce, duygu ve davranışlarını düzenli bir biçimde oluşturan bir eğilimdir.

  • Tutum gözlenebilen ortaya konabilen bir davranış değil, davranışa hazırlayıcı bir eğilimdir.

  • Tutumlarda, “düşünce”, “duygu” ve “davranış” düzenliliği vardır.

  • Bunlar aynı zamanda “tutum öğeleridir”

  • Düşünce: Kadınların çalışması, çocukların ihmal edilmesi, aile huzursuzluğuna vb. sonuçlara yol açabileceğini düşünebilir.

  • Duygu: Karısının çalıştığını düşündüğünde sinirlenebilir, rahatsız olabilir.

  • Davranış: çalışmak isteyen karısı ile kavga edebilir, hatta boşanabilir.

O halde Tutumlar; Kendileri gözlenemeyen, fakat gözlenebilen bazı davranışlara yol açtığı varsayılan bazı eğilimlerdir.

Tutumlar,



  • Bireylerin farkında oldukları bir obje ile ilgili değerlendirmeleridir.

  • Bir objenin olumlu veya olumsuz değerlendirmesidir.

  • Çeşitli objelerin bellekte saklı tutulan değerlendirmeleridir.

Tutumlar ve Davranış

Tutumlar davranışlar üzerinde etkilimi dir? Etkili ise ne ölçüde etkilidir?



  • Tutum, tek başına davranışı meydana getirebilir mi? Bir kişinin bir konuda tutumu biliniyorsa, o konudaki davranışı önceden tahmin edilebilir mi?

  • Çeşitli deneylerde tutumla-davranış arasında bir tutarsızlığın var olduğunu ortaya koyuyor.

  • Tutum-Davranış ilişkisi iyi belirlenmelidir. Belirli bir davranışı tespit etmek için genel tutumların ölçülmesi doğru değerlendirme yapmayı engelleyebilir. Neyi ölçmek istediğimiz çok önemlidir.

  • Her tutumun bir şiddeti(gücü) vardır. Bir tutumun şiddeti her üç öğenin (zihinsel, duygusal, davranışsal) gücünün toplamıdır.

Genellikle yerleşmiş, köklü tutumların hem bir bütün olarak gücü, hem de tek tek öğelerin gücü yüksek olur.

Güçlü tutumlar davranışın tahmin edilmesinde daha belirleyicidir. Fakat bir tutumu “güçlü” kılan nedir?



  • O konuda “bilgi sahibi olmak”, ilgili obje hakkında tutumun güçlü olmasına neden olmaktadır.

  • Kişinin “tutum objesi ile olan ilişkisi”, tutumun güçlü olmasını etkiler.

Güçlü tutumların değişmesi de zordur.

TUTUMLARIN GELİŞMESİ VE KALIPLAŞMASI

Tutumlara sahip olarak doğmayız. Öğrenme sonucunda oluşurlar.

Tutumlar genel olarak;

1. Doğrudan deneyim

2. Pekiştirme

3. Taklit



4. Sosyal öğrenme, yolları ile kazanılırlar.

  • Bir konu ile ilgili tutum sahibi olmanın en açık yolu, o konu ile ilgili bir deneyim geçirmek olmaktır. Örneğin; Biz etli ekmeği yeriz, tadını beğeniriz ve ona karşı olumlu bir tutum geliştiririz. Eğer tadını beğenmemişsek o etli ekmeğe karşı olumsuz bir tutum geliştiririz. (Doğrudan deneyim)

  • Deneyimlerimiz her zaman bu kadar basit olmayabilir. Deprem, savaş, anne-babanın ayrılması vs.

  • Sahip olduğumuz bir tutumu bazen diğer bir objeye taşıyabiliriz.

  • “Güven” ya da “”Güvenilmez” kelimesinin bizde oluşturduğu anlamı düşünelim. Güven ya da güvensizliği belirli bir meslek grubu için genelleştirebiliriz. (Pekiştirme)

  • Tutumların çoğunu başka insanlardan ediniriz. Anne babalar çocukların oluşturdukları tutumların ilk kaynaklarıdırlar.

  • Arkadaş çevresi (Taklit)

  • Başkalarının dışa vurduğu tutumları benimseyerek kendi tutumumuz haline getirebiliriz. (Sosyal öğrenme)

  • Diğer yandan “Medya” tutum oluşumunda etkili bir unsurdur. Araştırmalar medyanın hem tutumların oluşturulmasında hem de pekiştirilmesinde etkin olduğunu ortaya koymuştur. Örneğin, çocukların bir yiyeceği isteme sıklığı ile reklam arasında doğru orantı vardır.

  • Bu etki sadece reklamlarla sınırlı değildir. (Kültürel etkileşim)

  • Tutumlar yukarıda ifade etiğimiz gibi farklı yollarla öğrenilirler. Fakat öğrenildiği gibi kalmazlar, zaman içinde gelişme ve değişme gösterirler.

  • Bireylerin tutumları sosyal normları ve kültürel değerleri yansıtır.

  • Erken yaşlarda gelişen tutumlar, ilerki tutumları etkilerler.

KALIPLAŞMIŞ TUTUMLAR

  • Kalıplaşmış tutumlar belirli gruplar hakkında sahip olduğumuz bilgilerin bir özetidir.

Kalıplaşmış tutumlar sayesinde diğer gruplar hakkında özet bilgiye sahip olarak çevremizi kendi gözümüzde bir düzene sokar, çevremize karşı tepkilerimizi önceden ayarlayabiliriz. Yani “gerçeği tanımlama”mıza yardımcı olurlar.

  • Örneğin, Bir kişi, Japonlar ve Latin Amerikalılar hakkında pek az şey bilmesine rağmen, Japonları, “çalışkan ve nazik bir ulus” Latin Amerikalıları ise “tembel, eğlenceye düşkün, kaba” diye bir kalıp yargı geliştirebilir. Onlarla karşılaştığında da, onlarla ilgili beklentileri de o yönde olacaktır.

  • Bu durum, bize yeni bir öğrenmeden ziyade, bazı eğilim ve beklentileri kullanama olanağı sağlayarak, işi kolaylaştırırken, davranışlara düzen ve tutarlılık kazandırır.

  • Bir grup hakkında bilgimiz ne kadar azsa, başkalarının o grup hakkındaki fikirlerini de o kadar kolay kabul ederiz. Böylece, bir iki özellikten ibaret bir tipleştirmeye ya da kalıplaşmaya yönelebiliriz.

  • Fakat iyi tanıdığımız gruplarla ya da kişilerle ilgili kalıp tutum geliştirmeye ihtiyaç yoktur.

  • Kalıplaşmış Tutumların Durağanlığı

  • Küçük yaşlardaki öğrenmelerle ortaya çıkan kalıplaşmış tutumlar ne kadar durağandır?

  • Kalıplaşmış tutumlar, bilgi yokluğunda bilgi sağladıklarını biliyoruz. Bu durumda değiştirecek önemli bir olay olmadığı müddetçe devam edeceklerdir.

  • Buna göre kalıplaşmış tutumlar, kolay değişebilen sağduyulu tutumlar değillerdir. Bilişsel öğe bakımından eksiklikleri olan ve bu yüzden kalıp haline gelen olumsuz tutumlar, çeşitli propaganda ve duygusal etkilere açıktırlar.

Kalıplaşmış tutumlar

1. Küçük yaşlarda gelişmeye başlarlar

2. Bu gelişmede ekonomik, sosyal, politik vs. etkenler rol oynarlar

3. Çoğunlukla, başkalarından kulaktan dolma edinilen bilgilerle beslenirler

4. Gerçek bilgi eksikliğini kapatma ve kişi için gerçeği tanımlama görevi görürler.

5. Çoğu zaman akılcı olmaktan çok duygusal nitelik gösterirler

6. Kolay değişmezler ve zaman içinde oldukça durağan hale gelirler.

Uyuşmazlıkları açıklayan temelde iki tür teorik yaklaşım vardır. “Mikro düzey” ve “Makro-düzey”.



Mikro Düzey Yaklaşımlar

  1. Temel İnsan İhtiyaçları Teorisi (Basic Human Needs):

Yaşamsal öneme sahip insan ihtiyaçlarının karşılanmaması durumunda uyuşmazlığın, hatta şiddet ve terörün kaçınılmaz olduğunu vurgulayan bir yaklaşımdır.

Maslow, her insanı motive eden 5 temel ihtiyacın bulunduğunu ve bu ihtiyaçlar arasında hiyerarşik bir ilişki olduğunu iddia eder. Bir alt basamaktaki ihtiyaç giderilmeden bir üst basamaktaki ihtiyaç ortaya çıkmaz.



  1. Biyolojik İhtiyaçlar: İnsan ihtiyaçlarını karşılayan ve yaşamı sağlayıcı nitelikte olan ihtiyaçlardır. Yiyecek, su, üreme vb. Bunlar karşılandığında ancak diğer ihtiyaçlar ortaya çıkar.

  2. Güvenlik İhtiyacı: Kişinin emin bir barınağının ve yaşamını idare ettirecek bir gelirinin olmasını ifade eder. Sadece fiziki olmayıp insanın kendini psikolojik olarak da güvende hissetmesini içerir.

  3. Sevgi ve Aitlik İhtiyacı: Diğer insanları sevmeyi ve onlar tarafından sevilmeyi ifade eder. Aitlik ise, bir ya da birden fazla grupla ilişki halinde olmayı ve onlarla kişisel düzeyde bağlar geliştirmeyi ifade eder.

  4. Özgüven İhtiyacı: Bireyin içinde yaşadığı toplum tarafından onanmasını ve bunun sonucu kendi içi dünyasında pozitif bir güven duygusuna sahip olmasına işaret eder.

  5. Kendini İfade İhtiyacı: Kişinin bireysel potansiyelini ifade etmesi, yani bilgi ve yeteneklerini sergilemesi anlamına gelir. Böylece kişi bir yandan kişisel tatminini gerçekleştirirken, diğer yandan da toplumda önemli bir rol oynadığı kanısına sahip olur.

Durumsal ve kişisel farklılıklara bağlı olarak yukarıda belirtilen ihtiyaç sıralamalarında değişiklikler olabilir. Örneğin, sevgi ve aitlik ihtiyacı zaman zaman güvenlik ihtiyacının hatta biyolojik ihtiyaçlarının önüne geçebilmektedir. Bazı kişilerin inandıkları ideoloji uğruna aç kalmak buna güzel bir örnektir.

Bu bağlamda diğer önemli bir teorisyen Jhon W. Burton’dur. Burton’un teorisindeki can alıcı nokta; ihtiyaçların insan motivasyonunu anlamada bir bakış açısı olarak kullanılmasıdır. Toplumda suç olarak algılanan pek çok şey, bireylerin temel ihtiyaçlarını karşılama arzusundan başka bir şey değildir. Bu nedenle, suç, sapkınlık hatta terörden bahsederken, bunların yüzeysel görünümleriyle algılanmaması, arkasında yatan ciddi ihtiyaç tatminsizliklerinin iyi analiz edilmesi gerektiğini vurgular.



  1. Göreceli Mahrumiyet Teorisi (Relative Deprivation):

Son yıllarda grup ve toplum düzeyindeki uyuşmazlıklar, yönetimlere karşı isyan ve devrimler sıklıkla bu teori ile açıklanmaya çalışılmıştır. Bireyler arası uyuşmazlıklara da uygulanan bir teoridir.

Bu teori beklenti ile realite arasındaki fark ölçüsünde insanların göreceli mahrumiyet yaşayacağı ve bunun sonucu ortaya çıkan derin hayal kırıklığının uyuşmazlığa yol açacağı görüşüdür. Kısaca, kişi ya da kişiler temel ihtiyaçları karşılanmadığı için mahrumiyet yaşamazlar, beklentileri gerçekleşmediği için mahrumiyet hissi yaşarlar ve bu his sübjektiftir. Örneğin ayda 10.000 tl kazanan bir iş adamının kazancı aniden 5.000 tl ye düşerse göreli mahrumiyet yaşar. Politikacıların verdikleri sözleri yerine getirmediklerini gören bir halk, yine göreceli mahrumiyet yaşar.



  1. Sosyal Karşılaştırma ve Sosyal Kimlik Teorileri (Social Comparison Theory):

Sosyal karşılaştırmaların temelinde bireylerin pozitif bir kişisel kimliğe ve öz güven duygusuna sahip olma isteği yatmaktadır. Bu istekle hareket eden birey, kendi kapasitesini sürekli olarak benzer başkalarınki ile karşılaştırır. Bu karşılaştırma benzer konumlardaki bireyler arasında gizliden gizliye süre giden bir rekabeti de beraberinde getirir. Özellikle bireyler kendi durumlarını benzer başkalarınkinden daha zayıf görürlerse, o kişilere karşı genellikle kompleksli ve saldırgan hale gelebilirler.

Bazı durumlarda bu kompleks, benzer başkalarının üstünlüklerini hak ettikleri şeklinde bir savunma mekanizması ile barışçıl bir biçimde aşabilirler. Bu durumda kabullenme ve hatta kırılgan bir şekilde de olsa bir dostluk söz konusu olabilir. Ancak çoğu kez uyuşmazlık şeklinde davranışlara yansır.

İnsanlar bağlı oldukları grupları sürekli olarak diğer benzer gruplarla kıyaslamaktadırlar. Bu kıyaslama sonucu olumlu ise, yani gruplarını daha iyi görüyorlarsa benlik ile ait olunan grup arasında sıkı bağdan dolayı insanlar pozitif bir benlik duygusuna ulaşmaktadırlar. Yani “pozitif bir sosyal kimlik” (positive social identity) elde etmiş olurlar.

Kıyaslama sonucunun olumsuz olması durumunda ise “negatif sosyal kimlik” (negative social identity) tecrübe edilmektedir. Bu durum ya diğer grubun savunma mekanizmaları vasıtasıyla üstünlüğü akla uygun hale getirilir. Aksi durum bir rekabeti ve çatışmayı oluşturur. Rekabet her zaman barışçıl seyretmez ve zaman zaman uyuşmazlığı tırmandırır.

Dolayısıyla sosyal kimlik teorisine göre gruplar arası uyuşmazlıklar her zaman çıkar çatışmalarından kaynaklanmaz. Karşılaştırmalar sonucu ortaya çıkan göreceli üstünlük veya zayıflık halleri grupları uyuşmazlığa iter.


  1. İçgüdüsel Saldırganlık Teorisi:

İster bireysel ister toplumsal ve ister uluslar arası düzeyde olsun, insan uyuşmazlıklarının asıl kökeninde saldırıya eğilimli insan doğası bulunmaktadır. Genellikle evrimci görüş çerçevesinde sunulan bu iddialara göre insan, hayvanlarda da bulunduğu üzere bir takım içgüdülere sahiptirler ve içgüdüler sosyalleşme ile kısmen kontrol altına alınsalar da yok edilemezler.

Bu bağlamda, saldırganlığın aslında türler arasında değil, tür içi bir davranış olduğu ileri sürülür. Yani aslan aslanla, kuş kuşla ve insan insanla mücadele içindedir ve ancak hem cinsler birbirlerine karşı saldırgandırlar. Bir türün diğer türü avlamasının temelinde saldırganlık değil, beslenme güdüsü yatmaktadır. Dolayısıyla bir kaplanın bir geyiği avlayıp yemesi saldırganlıkla değil, kaplanın beslenme ihtiyacı ve buna yönelik güdüsü ile açıklanır.

Buna bağlı olarak insanlarda da benzer davranışlar bulunur. Fiziksel, mesleksel veya başka türlü yakınlığı bulunan bireylerin birbirlerine karşı saldırganlık eğiliminde olduklarını, kendilerine müdahale hissettiklerinde müdahalenin kaynağına karşı saldırganlaşırlar.

Bu teoriye göre, ortada majör bir neden bulunmaksızın, objektif kriterlere göre küçük veya sıradan sayılabilecek sebepler bile uyuşmazlık çıkarmaya yetmektedir.



  1. Psikanalitik Yaklaşım:

Katı biyolojik düzeyde olmasa da uyuşmazlıkların kökenini bilinçaltına bağlayan bir yaklaşımdır. Bu teoriye göre insanlar medeni dünyanın koyduğu sınırlamalar karşısında sürekli olarak baskıya maruz kalmaktadırlar. Bu baskılar özellikle temel bir içgüdü olan cinsel arzuların tatminini önemektedir. Bu durum son derece travmatiktir ve bunun sonucunda ortaya çıkan öfke, bilinç altında adeta bir volkan gibi kaynamaktadır.

Bu öfke ya benliğe ya da dışa yöneliktir. Bilinçaltı öfkenin benliğe yöneltilmesi durumunda birey son derece ağır psikolojik rahatsızlıklar duyar. Benliğe doğrudan zarar vermeyen ve bu nedenle daha çok tercih edilen seçenek, öfkenin dış dünyaya yansıtılmasıdır.

Bilinçaltı öfke dış dünyaya yansıtıldığında bazı hallerde sosyal onay gören veya olağan sayılabilen bir takım mekanizmalar bulabilir. Spor karşılaşmalarında yaşanan çılgınlıklar, şiddet içeren sporlar, abartılı gösteriler vb. Hatta bazı durumlarda bilinçaltı öfke yaratıcılığına dönüşebilir. Freud, bilim-sanat adına ortaya konan çabaların dahi itici gücünün cinsel tatminsizliğe dayandığını iddia eder.

Bu nedenle uyuşmazlıklar her zaman rasyonel nedenlere dayanmayabilir ve bir boşalım mekanizması olarak da ortaya çıkabilirler. Bu bakış açısına göre uyuşmazlıkların önlenmesi ve çözümü mutlak anlamda mümkün değildir.



  1. Psikolojik Tuzak Teorisi (Entrapment).

Bu olgu, bireylerin ya da birey gruplarının uyuşmazlığa bir kez girdikten sonra kazanma hırsı ile giderek daha fazla mücadele vermelerini, verilen mücadele arttıkça da yükselen maliyete paralel olarak geriye dönüşün zorlaşmasını ve nihayet uyuşmazlığın çözümden uzaklaşarak kısır bir döngüye girmesini ifade etmektedir.

Bu durum otobüs bekleme hikayesine benzer. Sözgelimi otobüsün 5 dakika sonra geleceğini varsayarak durakta beklemiş olalım. Ancak 10 dakika geçmesine rağmen otobüs gelmemiştir. Halen 10 dakika harcadığımız için 5 dakika daha harcamaya razı oluruz. Ancak 15 dakika olmasına rağmen beklenen olmamıştır. Dolayısıyla bir 5 dakika, bir 5 dakika daha diyebilir ve istediğimiz amaca ulaşmadan artan ölçüde zaman kaybedebilir “sinir harbi” yaşayabiliriz. Burada önemli olan nokta, giderek artan maliyet karşısında geriye dönüşün zor bir hale gelmesidir. Ancak nihai sonuç genellikle daha fazla kayıptır. Kumar örneği de bu gibidir. Kaybettikçe hırslanır ve en azından kaybettiklerini geri almak ister ve genellikle daha fazla kaybeder.

Uyuşmazlıklar da bir anlamda böyledir. İnsanlar uyuşmazlığa giderken sonuçta kazanacaklarına inanır ve bu beklentiyle giderek artan ölçüde psikolojik ve fiziksel çaba ortaya koyar. Ortaya konan çaba arttıkça da, hem maliyetin yükselmesi, hemde ulaşılmak istenen amacın gözde büyütülmesiyle geriye dönüş zorlaşır. Çoğu uyuşmazlıklarda bu durum iki taraflı olduğundan, her iki tarafta aynı yönde davrandığı için uyuşmazlık tırmanır, çözümü zor bir hale gelir.

Kan davaları örneğinde bunu çok iyi görürüz. Bir kişinin ölümü ile başlayan süreç, tarafların birbirlerini peş peşe öldürmeleriyle yıllarca devam eder. Sonuçta kazanan yoktur. Aksine sürekli artan kayıplar vardır.

Uyuşmazlıkları tırmandırıp çıkmaza sokmanın yanı sıra psikolojik tuzağın bir diğer olumsuz etkisi de sonuç olarak öngörülen alternatifleri daraltmasıdır. Uyuşmazlıklarda ortaya konan fiziksel ve psikolojik maliyet arttıkça, insanlar en az zarardan dönmek ve bunun yerine geniş çaplı bir alternatif arayışına girmek yerine, ya toptan kazanç ya da toptan kayıp şeklinde iki alternatife kilitlenmektedirler. Sonuç genellikle toptan kayıp ile sonuçlanabilmektedir.


  1. Yabancılaşma (Alienation):

Uyuşmazlık olgusunu mikro düzeyde açıklayan bir diğer yaklaşım da, insanın kendine ve sosyal çevresine yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşma duygusunun bir sonucu olarak ortaya çıkan sevgi kaybı, adaptasyon eksikliği ve bunların yerini alan isyan hissinin kendini uyuşmazlık şeklinde gösterdiğinin iddia edilmesidir.

Sosyolojik olarak Marks ve Durkheim bu konu üzerinde ayrıntılı olarak dururlar. Bireysel anlamda Eric Fromm, insanların kendilerine yabancılaşmalarını modernleşmenin bir yan etkisi olarak ortaya çıktığını söyler. Ona göre Rönesans ve reform hareketleriyle başlayan batı tarihi, modernleşme, aydınlanma ve endüstri devrimi ile hız kazanarak devam etmiştir. Bütün bu gelişmeler bir yandan bireyi aydınlatıp ekonomik refahını yükseltirken, diğer yandan da onun iç güvenliğini yıkarak yalnızlığa itmiştir. Rönesans, reform ve aydınlanma hareketiyle birey yüzyıllardır süren ve kendini çevreleyen psikolojik sınır koyan tabuları yıkmıştır. Ancak yanlış da olsalar yıkılan tabuların doldurduğu psikolojik güvenlik duygusundan da yoksun kalmışlardır. Tabuların yerini bilim net bir biçimde dolduramadığı için, birey artık neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlayamaz hale gelmiş dolayısıyla bir kimlik ve güven bunalımına girmiştir. Öte yandan endüstri devrimi ile büyük bir üretim çarkının içine giren birey, bilgi ve yeteneğini tek başına ortaya koyamamasının, çevresini kontrol edememesinin psikolojik ağırlığı altına girmiştir. Sonuç itibariyle birey mutsuz, güvensiz, zayıf ve endişeli bir varlık olarak modern dünyaya adım atmıştır.

İşte bu kimlik ve güven bunalımı bir takım sapkınlıklar şeklinde kendini göstermektedir. Kendini aşırı derecede işe verme, madde bağımlılığı, radikal ideolojilere teslimiyet ve intihar bu bağlamdaki bazı örneklerdir.

Güven bunalımının bir diğer kaçış mekanizması ise uyuşmazlık ve şiddete başvurmaktır. Sevgiden yoksun, tutunacak bir dal bulamayan mutsuz ve güvensiz insan psikolojik bir acı altında kıvranmakta bu acıyı diğerlerine de tattırmakta adeta zevk almaktadır. Bu nedenle gerekli gereksiz uyuşmazlık çıkarmakta, hatta fırsat buldukça şiddet eylemlerine başvurmaktadır. Fromm’a göre bu durum, normal refah düzeyinde yaşayan ve maddi sorunları bulunmayan insanlar arasında dahi sıkça gözlenebilmektedir. Çünkü yalnızlık ve iç güven bunalımı maddi unsurlarla telafi edilemeyecek ölçüde ciddi bir psikolojik rahatsızlıktır.



UYUŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜM YÖNTEMLERİ

Öncelikle şunu vurgulamalıyız ki, insan uyuşmazlıkları sanıldığından daha kompleks ve çok nedenli bir yapıya sahiptir. Bu kompleks yapıyı doğru anlamak ve çözüm yolunda ilk adım olan doğru analize ulaşmak için uyuşmazlıkları değişik bakış açılarından değerlendirmek, ilk planda dikkat çekmeyen faktörleri algılamak son derece önemlidir.

Uyuşmazlık çözümlerinden bahsederken kesin hatlarla çizilmiş mutlak yöntemlerden söz etmek oldukça güçtür. Bu yüzden indirgemeci ve sınırlayıcı bakış açılarından sıyrılmak gerekecektir.

Uyuşmazlıkların geleneksel çözüm yolları, kaynağı ve niteliği ne olursa olsun çoğu uyuşmazlıklara uygulanabilir nitelikte olan ve tarihsel olarak da en yaygın biçimde kullanılan yöntemlere işaret etmektedir.

Bu yöntemler genel olarak, “GÖRÜŞME” ve “ÜÇÜNCÜ PARTİ MÜDAHALESİ” olmak üzere iki ana başlık altında toplanabilir.

Ancak bu yöntemler yaygın kullanımlarına rağmen, etkin bir biçimde yaşama geçirilmeleri nadir görülür. Bunun temel nedeni, uyuşmazlık taraflarının bu yöntemler hakkında yeterli bilgiye sahip olmamaları, sadece sosyal çevreden öğrendiklerini uygulamalarıdır. Bu sebeple, aslında çözümlenebilir nitelikte olan pek çok uyuşmazlık çözümsüz kalabilmekte ya da etkin bir biçimde çözümlenemeyip gelecekte tekrar edebilmesidir.



I-GÖRÜŞME

İnsanların duygu ve düşüncelerini paylaşmak, karşıdakine ulaşmak amacıyla yaptığımız sözlü ve beden diline dayalı etkinliklere görüşme denir. Bu bağlamda görüşme günlük yaşamın doğal bir parçasıdır ve hergün sayısız görüşme yaparız.

Uyuşmazlık bağlamında da görüşme, arzu edilen çözüm yoluna ulaşmanın en kestirme yoludur. Bu hem maiyeti en düşük hem de doğrudan katılım dolayısıyla tarafların sorun üzerinde tam hakimiyet hissettikleri süreçtir.

Ancak görüşmenin başarısız olması veya çeşitli nedenlerle hiç başlamaması halinde, üçüncü parti müdahalesi devreye girebilir. Ancak sorun ne kadar büyük olursa olsun, son tahlilde onu çözecek olan gerçek kişilerdir. Çözüm sürecinin ilk adımı da, gerçek kişiler arasında cereyan edecek olan karşılıklı görüşme aktivitesidir.

Fakat bilinçsiz görüşmenin uzun vadeli toplumsal sonuçları ise, çok daha vahim bir biçimde kendini gösterebilmektedir. Görüşmenin etkin bir uyuşmazlık stratejisi olarak yaşama geçirilememesi, genellikle giderek yoğunluk kazanan bir şiddet kültürünün doğmasına yol açmaktadır. Söz konusu bu kültürde hakkaniyet değil güç esastır ve görüşmenin güce dayanması gerektiği yönünde yaygın bir kanaat egemendir. Barışçıl ve dengeli bir biçimde yürütülmeyen görüşme yerini tehdit ve zora bırakmakta, bunu başarıyla uygulayan taraf kısa vadede istediğini alabilmektedir.

Pekiyi etkin ve başarılı bir görüşme yapmanın temel prensipleri nelerdir?

Bu konuda Roger Fisher ve William Ury’nin görüşleri oldukça dikkat çekicidir. Getting To Yes (Evet’e Varış) kitabında düşünürler, insanların genellikle “Yumuşak Görüşme” (soft negotiation) ve “Katı Görüşme” (hard negotiation) olarak adlandırdıkları iki görüşme stiline kilitlendiklerini, oysa her iki stilin de uyuşmazlık çözümünde etkisiz olduğunu iddia etmektedirler.

Örneğin yumuşak görüşme stilinde görüşmeci, uyuşmazlıktan kaçınma ve bir an önce çözümü çözme yönünde bir tavır sergilemektedir. Bu yüzden karşı taraf lehine, dolayısıyla kendi aleyhine vericidir. Ancak ortaya çıkan sonuç adil olmadığı için, yumuşak sitil sergileyen görüşmeci bir süre sonra kendisini sömürülmüş hissetmekte, elde ettiği sonuçtan tatmin olmamaktadır. Bu durum uyuşmazlığın devamına zemin hazırlamaktadır.

Öte yandan katı görüşme stili sergileyen görüşmeci, her ne pahasına olursa olsun kazanma, istediğini elde etme yönünde bir eğilim göstermektedirler. Bu yüzden kendi isteklerini aşırı derecede ön planda tutarken, karşı tarafın haklı beklentilerini dahi göz ardı edebilir hatta onları yok sayabilir. Fakat bu durum genellikle karşı tarafın aynı yönde sert tepki vermesine yol açmaktadır. Bu şekilde görüşme kilitlenmekte ve çözüme ulaşılamamaktadır.

İşte bu yaygın yanlışlardan yola çıkılarak Fisher ve Ury, “Prensipli Görüşme” (principled negotiation) adını verdikleri üçüncü bir görüşme stilini ideal görüşme tekniği olarak sunmaktadır.



Prensipli görüşmenin dört ana kuralı bulunmaktadır. Bunlar sırasıyla şöyledir.

  1. Görüşme Esnasında Sorunu Kişiden Ayırmalı, Kişiye Değil Soruna Odaklanmalıdır:

Görüşme yaparken insanların çok sık yaptıkları yanlış, uyuşmazlık konusunu ilgili kişi ile bütünleştirmektir. Bu yüzden orijinal uyuşmazlığın üstüne birde karşı tarafa yönelik negatif duyguların yanı sıra onu alt etme egosu ile eklenmektedir.

Gerçekten uyuşmazlık görüşmelerinde sorunu kişiyle bütünleştirmek o denli yaygındır ki, çoğu zaman orijinal uyuşmazlık unutulmaktadır. Onun yerini irrasyonel bir kızgınlık, öfke ve her ne pahasına olursa olsun karşı taraf üzerinde zafer kazanma arzusu almaktadır. Doğal olarak uyuşmazlıkların bu şekilde barışçıl bir çözüme kavuşturulması mümkün değildir.

Görüşmeye başlarken atılması gereken ilk adım, duygusal açıdan zor bile olsa, sorun ile kişiyi ayırmak, soruna odaklanırken kişiye karşı yumuşak, kibar bir tavır sergilemektir. Yine bu çerçevede karşı taraf alt edilmesi gereken bir bir düşman gibi değil, eşit seviyede bir çalışma ortağı gibi görülmeli, ona göre davranılmalıdır. Sorun üzerinde sert olunabilir ancak bireyler üzerinde değil.


  1. Görüşme Sürecinde Duygularına Değil Çıkarlarına Odaklanmalıdır:

Görüşme boyunca negatif duygulara yenik düşmemek, zaman ve enerjiyi öfkeye, üzüntüye ya da karşı tarafı alt etme egosuna değil, elde edilmek sonuçlara odaklanmalıdır. Kaynağı ne olursa olsun, kontrolden çıkan duygular görüşme sürecini sekteye uğratır. Taraflar gerçek hedeflerinden saparak birbirlerine karşı negatif duygular üzerinde mücadele etmeye başlarlar. Bu durumda amaca ulaşılmadığı gibi, taraflar arası ilişki de şiddetli bir biçimde zedelenir.

Dolayısıyla görüşme sürecince ideal olarak yapılması gereken, sakin bir biçimde görüşmeyi amaç yörüngesinde devam ettirmektir. Bir taraf duygusal bir hale gelse bile, en azından diğer tarafın amaçtan sapmaması, duygusallığa duygusallıkla cevap vermemesi gerekir. Aksi halde görüşme etki-tepki şeklinde tamamen ya da kısmen negatif duyguların esiri haline gelecek, sonuçta kimse kazanamayacaktır.



  1. Karar Vermeden Önce Sonuca İlişkin Çokça Öneri geliştirilmelidir:

Uyuşmazlık görüşmelerinde sıkça raslanan diğer bir yanlış da, tarafların amaçlarını dar kalıplar içinde tanımlamaları ve kafalarında önceden planladıkları hedeflerin dışında kalan olası sonuçları kayıp gibi algılamalarıdır. Oysa önceden planlanan hedefler, taraflara her zaman maksimum fayda sağlayan hedefler olmayabilir. Dahası, bu hedefler genellikle karşı tarafın çıkarlarını göz ardı ettiğinden, kabul edilebilirlik açısından da pek gerçekçi değillerdir.

Bu yüzden tarafların görüşme süreci boyunca pek çok öneri üretmeli ve bu önerileri revize ede ede karara ulaşmaları gerekmektedir.

Yani göz ardı edilmemesi gereken nokta, öneri ile kararın aynı şey olmadığıdır.


  1. Görüşme Sonucunun Objektif Standartlara Uygun olmasında Israr Edilmelidir:

Görüşme sonucunun her ne kadar karşılıklı müzakere ürünü olsa bile, bir takım objektif kriterlere ters düşmemesi gerektiğidir. Objektif kriterler, görüşülen sorunun niteliğine göre örneğin hukuk kuralları, piyasa fiyatı, gelenekler, ya da bir uzman görüşü olabilir.

Bu prensipte vurgulanmak istenen iki nokta vardır. Birincisi, görüşme sonucunun adalet duygusuyla çelişmemesidir. Çünkü dış objektif kriterlere uygunluk, taraflara görüşmeden adil bir sonuç aldıkları izlenimi verir. Bu duygu, tarafların tatmini, dolayısıyla varılan anlaşmanın kalıcılığı için şarttır. Öte yandan objektif kriterlere açık bir şekilde ters düşen bir sonuç, taraflar açısından kısa vadede olmasa bile uzun vadede şüphe uyandırıcı bir etki yapar.Şüphe temelinde yapılan bir anlaşmanın kalıcılığı zordur, uyuşmazlık yeniden ortaya çıkabilir.

İkinci nokta ise, dış objektif kriterlerinin sonuca varmada taraflara sağladığı rehberliktir. Bu rehberlik sayesinde taraflar arasında öneri alışverişi daha iyi sağlanıp, kalıcı bir anlaşmaya daha kısa sürede ulaşılabilir.

Bu temel prensiplerin dışında bazı diğer prensiplerde söz konusudur.



Negatif Duyguların Aşırı Etkisi Altında İken Görüşmeye Başlamamalıdır: Özellikle uyuşmazlığın ilk gerçekleştiği dönemde, öfke, üzüntü, kırgınlık, ihanet hissi gibi negatif duygular oldukça baskındır. Negatif duygular ise mantığı gölgeler, ulaşılmak istenen amacı saptırır, uyuşmazlığı daha da tırmandırır.

Görüşme Ortamı Statüsel Eşitlik İma Edecek Biçimde Düzenlenmelidir: uyuşmazlık görüşmelerinde görüşmenin taraflardan birinin mekanında yapılması, pratik açıdan uygun bile olsa, taraflar açısından eşitsizlik ima ettiği için tercih edilmemelidir. Bunun yerine her iki tarafında fiziksel veya psikolojik hakimiyet hissetmeyecekleri bir yer seçilmelidir. Bu ortamın ayrıca resmi bir ortamdan çok, resmiyet dışı bir mekan olmasında taraflar arası iletişim yumuşaklığı açısından yarar vardır. Örneğin kapalı bir oda yerine görüşmenin sakin bir restoranda, bir yemek ortamında yapılması taraflar arası gerginliği yumuşatabilecek önemli bir psikolojik etkendir.

Görüşmeye başlarken ayrıca tam karşılıklı değil, yan yana ya da buna yakın bir oturma pozisyonu tercih edilmelidir. Psikolojik olarak karşılıklı oturmak rekabet ima eder. buna karşılık yan yana oturmak işbirliğine açıklık ima eder. Ayrıca fiziksel yakınlık, genellikle taraflar arasında psikolojik bariyerleri azaltan, onları yakınlaştıran bir etki yapar.



Görüşme Konusuna Girmeden Önce Karşı Tarafa Güven Duygusu Verilmelidir: Çelişen çıkarlara rağmen güven asgari düzeyde de olsa bir dostluk atmosferi verimli bir görüşme için esastır. Gerçekte çoğu görüşme bu ortam sağlanamadığı için baştan sekteye uğrar. Bu yüzden uyuşmazlık konusuna girmeden makul bir süre konu dışı konuşma yapmaları ve varsa ortak değerlerden söz etmelerinde yarar vardır. Bütün insanlarda ortak bir yön bulunabilir, parti, spor, taraftarlık vb.

Ayrıca bu bağlamda tarafların bir birlerine karşı ne hissettikleri, sübjektif bile olsa anlatmaları sağlanmalıdır. Bazen sadece anlatmak ve karşı tarafa bunları dinletmek bile insanlarda büyük bir psikolojik rahatlamaya yol açabilir. “Olsun söylemek istediklerimi yüzüne söyledi” ifadesi çok önemlidir.



Gerçek Dışı ve Gereksiz Tehditler Kullanmak: Tehdit ancak görüşmenin son aşamasında, son bir çare olarak başvurulduğu ve gerçeğe dayandığı zaman etkili olabilir. Zamansız yapılan ve gerçeği yansıtmayan tehditler, karşı tehditleri davet eder. Bu nedenle uyuşmazlık konusu taraflarca ele alınmadan görüşme son bulabilir.

Karşı Tarafı Aktif Dinlemek: Verimli görüşmenin kilit öğelerinden biri de aktif dinlemedir. Burada, Karşı tarafı müdahalesiz dinlemek, Dinlerken cesaretlendirici öğeler kullanmak, zaman zaman özetleme yapmak (özet olarak ne demek istediği karşı tarafa iletmek),

Gerektiğinde Duygusal Boşalıma izin Vermek: Çoğu uyşmazlıklarda taraflar karşı tarafa yönelik yoğun negatif duygulara sahiptirler. Öfke, aldatılma, kullanılma, sömürülme, ihanete uğratılma gibi. Uyuşmazlık görüşmeleri başladığında, taraflar yüzyüze geldiklerinde bastırılmış negatif duygular aktif hale gelebilir. Profesyonel bir görüşmeci bu duyguların dışa vurulmasına izin vermeli hatta bunu teşvik etmelidir. Çünkü duygusal boşalım gerçekleşmeden insanların mantık çizgisinde hareket etmeleri çok zordur.

Uyuşmazlık Konusu karmaşık ise Bölümler Halinde ve Basitten Karmaşığa Doğru İlerlemelidir:

Görüşme esnasında Suçlama Yapmamak: görüşme esnasında tarafların geçmişe yaptıkları negatif eylem ve işlemler yüzlerine vurulmamalı. Her insan geçmişin etkisindedir, profesyonel bir görüşmeci bunu kontrol altında tutmalı ve görüşme sürecine yansıtmamalıdır.

Görüşürken “Sen” Sözcüğünden Mümkün Olduğunca Kaçınmak: “Sen” sözcüğü genellikle suçlayıcılık ima eder ve bu nedenle karşı tarafın gizli ya da açık olumsuz tepkisini çeker. Örneğin “sen daha önce böyle söyledin” yerine “daha önce böyle ifade edilmişti”.

Sabırlı Olmak: Uyuşmazlık görüşmelerinin kısa sürede sonuçlanması ve pürüzsüz bir seyir izlemesi ancak kural dışı bir durumdur. Özellikle derin köklü uyuşmazlık görüşmelerinde hararetli, zaman alıcı, yorucu tartışmaların yaşanması beklenmelidir. Aksi halde taraflar hayal kırıklığına uğrayabilirler.

Diğer yandan hızlı sonuç almak için aceleci davranmak tercih edilmemelidir. Çoğu zaman tarafların hedeflerini karşılamayan anlaşmalar ortaya çıkarabilir. Bu nedenle görüşmeye gereken ölçüde zaman tanınmalıdır.



II- ÜÇÜNCÜ PARTİ MÜDAHALESİ ve ARABULUCULUK

Kimi zaman görüşme, taraflar için istenilen sonucu doğurmayabilir. Ayrıca uzun bir tarihsel geçmişe dayanan derin, köklü uyuşmazlıklarda, bazen taraflar arasında herhangi bir görüşme bile söz konusu olmayabilir.

İşte taraflar arası görüşmelerin başarısız olması ya da bu sürecin hiç başlatılmaması durumunda, uyuşmazlığa bir üçüncü partinin müdahalesi girer.

-Üçüncü Partiler geniş anlamda “Otorite Sahibi Olanlar” ve “Olmayanlar”(Bağlayıcı hüküm vermekten yoksun olanlar) şeklinde ikiye ayrılır.

-Otorite sahibi üçüncü partiler, taraflar arasındaki uyuşmazlıklara ilişkin bağlayıcı karar verme yetkisi ile donatılmış olanlardır. Yargı bunun en tipik örneğidir. Taraflar beğenseler de beğenmeseler de bu kararlara uymak zorundadırlar.

-Bir diğer otorite ile donatılmış üçüncü parti, yasama organıdır. Bu organ çıkardığı yasalarla geniş ölçekli toplumsal uyuşmazlıkları önleyici ve yargı organının hareket çevresini belirleyici kararlar almaktadır. Medeni yasa, borçlar yasası vb.

-İş uyuşmazlığı gibi bazı hallerde kullanılan zorunlu hakemlik kurumu, yine otoriter üçüncü partiler kapsamaktadır. Zorunlu hakemler de ya yasa gereği ya da taraflar arasındaki bir ön sözleşmeye dayanarak uyuşmazlık üzerinde bağlayıcı hüküm verme yetkisiyle donatılmışlardır.

-Ayrıca, genel olarak üst idari makamlar da yönetim bünyesinde gerçekleşen uyuşmazlıkları çözmede yetkili mercilerdir. Örneğin bir bakanlık bünyesinde, bakan, müsteşar, genel müdür veya müdür düzeyindeki kişiler kurum içi idare ile ilgili uyuşmazlıkları hukuk çerçevesinde çözmeye yetkilidirler. Hatta sorunları dışa yansıtmadan çözmek yaygın bir anlayıştır.

-Otoriter olmayan, başka bir ifade ile, Bağlayıcı hüküm vermekten yoksun üçüncü partiler ise taraflar arası iletişimi sağlayan ya da kolaylaştıran, mevcut bir sorunun çözümüne yardımcı olmak üzere formül geliştiren, ancak nihai sonuç üzerinde hukuki bir etki sahibi olmayan kişi ve kurumları kapsamaktadır. Uyuşmazlıklarda bunun en yaygın örneği “Arabuluculuk”dur.

Arabuluculuk:

Taraflar arasındaki bir uyuşmazlığa, taraflar üzerinde hukuki otorite sahibi olmayan ve tamamen gönüllülük temelinde taraflarca kabul edilebilir bir üçüncü partinin müdahalesine işaret eder.



Arabuluculuk Motivasyonu: Arabulucular Neden Müdahalede Bulunmak İsterler?

Genellikle müdahalenin ardında şu nedenlerin olduğu söylenebilir.



  1. Uyuşmazlığın Olumsuz Etkilerinden Kaçınma İsteği: Her ne kadar uyuşmazlık ilk planda tarafları ilgilendirse de etkileri üçüncü kişilere taşınabilir. Örneğin eşler arası sorun sadece onlarla sınırlı kalmaz.

  2. Taraflar Üzerinde Etki Sahibi Olma Veya Olan Etkiyi Güçlendirme Arzusu:

  3. Maddi Beklenti.

  4. Sosyal Barış ve Uyum Motivasyonu. Kişiler ve STK’lar barışa hizmet etmeyi amaçlayabilirler.

Uyuşmazlık taraflarının Motivasyonu: Arabulucu Neden Davet Ya da Kabul Edilir?

  1. Taraflar Görüşmeye Başlamakta Güçlük Çekiyor veya Görüşme Süreci Kesintiye Uğramışsa:

  2. Taraflar Arası İletişim Nicelik ve Nitelik Olarak Zayıfsa: Kimi zamanda iletişim eğitim farklılığı, farklı sosyo-kültürel çevre, bilgi eksikliği gibi nedenlerle yeterince sağlanmayabilir.

  3. Uyuşmazlık Konusu Kompleks ve Tarafların Bunu Algılama Yeteneği Zayıfsa:

  4. Taraflar Kendi Başlarına Çözüm Üretemiyorlarsa:

  5. Taraflar Arasında Görüşmeyi Engelleyen Belirgin Değer Farklılıkları Varsa:

ARABULUCULUK SÜRECİNİN İŞLEYŞİ

Aşama I: Taraflarla Ön Kontak Ve Güvenirlilik Sağlama

Aşama II: Uyuşmazlık ve taraflar Hakkında Bilgi Toplamak

Aşama III: Planlama

Aşama IV: İletişime Geçiş


  1. İletişim Eksikliği ve Duygusallıkla Mücadele

  • Duygusal Boşalımı Cesaretlendirme (gerekirse ayrı ayrı odalara alarak yapma, kendini yargılamayan birinin bile kendisini dinlemesi bir şey elde etmese bile psikolojik olarak rahatlar)

  • Duygusal Boşalımı Bastırma



  1. Taraflar Arası Güven Tesisi

Bunu nasıl tesis edeceğiz? Bazı ipuçları:

  • İyi niyet sergileyen jestler yap

  • Açık anlaşılır ve birbirleriyle çelişmeyen ifadeler kullan

  • Zaman zaman açıkça sorunun çözümü için karşı taraflardan yardım iste. Böylece bencil ve kendi pozisyonuna odaklanmış görünme.

  • Empati yap

  • Tehdit kullanmaktan kaçın

  • Haklı bile olsan geçmişe yönelik suçlama yapma, karşı tarafı geçmişten dolayı ayıplama.

  1. Uyuşmazlık Konusuna Giriş

Aşama V: İletişimin Olgunlaşması ve Formül Arayışı

Aşama VII: (son Aşama) Tarafları İkna ve Sonuca Varma



Yararlanılan Kaynaklar

Kağıtçıbaşı Çiğdem; İnsan ve İnsanlar

Yılmaz Muzaffer Ercan; Uyuşmazlık Analizi ve Çözümü

Özbek Mustafa; Alternatif Uyuşmazlık Çözümü
Yüklə 92,5 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin