Eski Bİr söylence: merhamet

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 17.62 Kb.
tarix06.09.2018
ölçüsü17.62 Kb.

ESKİ BİR SÖYLENCE: MERHAMET

Kime sorsan merhametli olduğunu söylüyor. Vaktiyle yaşlı bir adamın karşıdan karşıya geçmesine yardım etmiş, veyahut hasta komşusuna bir tas çorba götürmüş olan herkes kendini merhametli olarak tanımlıyor. Eğer merhamet buysa, gerçekten de çoğu kişi merhametli demektir. Biz insanlar, dilenci bir çocuğa para verdiğimizde hazdan genzimiz yanar, gözlerimiz kısılır. Kendimizi ‘üst kata’ daha yakın hissederiz. Oysa , her birimizin içinde kana susamış azgın birer canavar olduğundan neredeyse eminim. Psikoloji mezunu olan –fakat psikolog olarak çalışmıyor kendisi- üst kat komşumun söylediğine göre öldürme eyleminden zevk almak, memelilerden insana özgü bir şeymiş. Bu demek oluyor ki, diğer canlılar hayatta kalmak için öldürürken insan yalnızca zevk için öldürebilmekteymiş; en azından belli bir uygarlık seviyesine erişmeden önce. Eğer bu bilgi doğruysa –ki doğruluğu konusunda daha güvenilir kaynaklardan araştırma yapmadığımı söylemeliyim- biz insanlar içimizdeki canavarları medeniyet maskesinin altında gizliyoruz. Peki neden gizliyoruz? Neden olanca vahşetimizi sergilemiyoruz? Bence bunun iki sebebi var: birincisi, zevk için öldürmemek toplumsal çıkarlara uyuyor. Eğer mahallemiz civarında avlanan bir seri katil haberi duymadıysak geceleri öldürülme korkusu olmadan rahatça uyuyoruz. Canavarlarımızı baskılamamızın bir diğer sebebi de korku. Öldürürsek cezalandırılmaktan korkuyoruz; bu dünyada ya da öteki dünyada. Din ve yasalar bizi engelliyor. Çocukken ufak hayvanlara eziyet edip zevkle izlediğimi hatırlıyorum. Bunu yapıyordum, çünkü henüz sonradan kazanılmış değerlerle özümü baskılamayı öğrenmemiştim .Yeterince dikkat edilirse, çocukların yetişkinlerden çok daha acımasız olabileceği gözlemlenebilir.Bir örnek vermek gerekirse, kurbağaların ağzına torpil sokup patlatan çocuklar duymuştum. Sanıyorum ki,ciddi bir psikolojik rahatsızlığı olmayan hiçbir yetişkin böyle bir şey yapmaz. Diğer yandan hayvan öldürmek (özellikle kurbağa, böcek gibi küçük hayvanları) toplumda nispeten olağan bir çocuk davranışı olarak kabul görür. Bu da, bence psikolog komşumun söylediklerini kanıtlıyor. Kimi zaman eğitim ve medenilik maskesinin altına saklansa bile insan zevk için öldüren bir canavardır;. Bence merhamet, toplumsal çıkarlar uğruna toplumun bireyleri tarafından yaratılmış bir kavramdan başka bir şey değil. Kısacası merhamet, gerçekte var olmayan bir duygu. Öte yandan acıma ve empatiden söz edilebilir.Elbette bunlar oldukça kişisel görüşler.Bir çok karşıt görüş olabilir.



Öldürmek insan için bir zevk alma biçimi. Çocuklar kurbağaları öldürerek ‘oyun oynuyor’. Ben de çocukken ufak hayvanları öldürmüştüm ve o zaman bu eylemim o kadar da olağandışı görünmemişti gözüme.

Erkek arkadaşı tarafından kafası kesilen kızı hatırlıyorum. Onunla ilgili internetten pek çok şey okumuştum. Genellikle yazılanların içeriği benzeşiyordu. Süslü cümlelerle kızın ne kadar hayat dolu olduğuna bol bol vurgu yapılırken , katil oğlanın nasıl da yalnız büyüdüğüne değiniliyordu. Medya,hemen her zaman olduğu gibi bu dehşet verici olayı süsleyerek sonu trajik bir kıskaçlık cinayetiyle biten bir romansa çevirmişti (kızın başka erkeklerle mesajlaşması ve oğlanın mesajları okuyup deliye dönmesi ile ilgili bir şeyler vardı). Tahminim o ki, eğer görünmez olsaydım ve cinayet anını kendi gözlerimle görebilseydim orada katıksız vahşeti görecektim, başka hiçbir şey değil. Hayatı (muhtemelen) tekdüze olsa da tatmin edici olan bir ‘zengin çocuğu’ nu katil olmaya iten neydi? Eminim ki çoğu kişi bu sorunun cevabını ‘sevgisizlik’ olarak verecektir,çünkü –özellikle Türk toplumunca benimsenen- genel bir kanıya göre zengin aileler çocuklarını sevmeyi yeterince beceremezler ve sevgisiz büyüyen bu çocuklar paranın satın alabileceği her şeye sahip olmalarına rağmen aslında mutsuzdurlar. İnsanın sevgiye, daha doğrusu iletişime ve sosyalleşmeye ihtiyacı olduğu bir gerçek, fakat bana kalırsa bir insanı her türlü kural ve cezayı hiçe sayarak –üstelik de sebepsiz yere- katil olmaya iten başka şeyler de olmalı. Gelir seviyesi arttıkça, belki de teknolojiye ulaşılabilirliğin de artmasıyla, gerçekçilikten uzaklaşıldığını düşünüyorum. Arzularının tümünü hiç bir engelle karşılaşmadan yerine getiren bireyin bir müddet sonra duyguları köreliyor ve daha büyük hazlar peşine düşüyor. Ahlaki olarak da bir sorumluluk hissetmiyor, çünkü paranın yardımıyla bir şekilde cezadan kurtulabileceğine inanıyor, dolayısıyla korku da duymuyor. Dine de ihtiyacı yok, çünkü dinin şimdiki hayatından memnun olmayanları daha iyi ve daha güzel bir ‘öteki dünya’ hayali ile avutmak için yaratılmış bir kavram olduğuna inananlardanım.Sonuç olarak tıpkı küçük bir çocuk gibi en ilkel duygularıyla arzu ve güdülerini baskılamadan hareket etmeye başlıyor ve zevk için öldürmekte bir sakınca görmüyor. Elbette, tüm bunlar bir varsayımdan ibaret. Eğer bu varsayım maddi olanakları fazla olan her insan için geçerli olsaydı, her zengin insanın katil olması gerekirdi. Bu olay (genç erkeğin kız arkadaşının kafasını keserek öldürmesi) bana Michael Haneke’nin Benny’s Video isimli filmini hatırlattı. Belki de olay hakkındaki tüm bu varsayımları üretmemde filmin de bir katkısı olmuştur. Filmde üst-orta sınıfa mensup bir ergen olan Benny’nin evine davet ettiği bir kızı sırf ‘nasıl olacağını merak ettiği’ için duygusuzca öldürmesi ve ebeveynlerinin toplumdaki saygınlıklarını kaybetmemek uğruna olayı örtbas edişi ele alınıyor. Haneke, filmde toplumun refah düzeyi yüksek üyelerinin (kendi deyimi ile) ‘duygusal buzlaşma’sını ele alıyor. Gelir düzeyinin artması ile teknolojiye ulaşılabilirliğin de arttığından ve bu durumun da gerçeklikten uzaklaşmaya neden olduğundan söz etmiştim. Bu konuyla ilgili yine Benny’s Video adlı filmden örnek vermek istiyorum. Filmde Benny kızı öldürürken aynı zamanda videoya çekiyor ve kızı canlandırmak için tek yapması gereken videoyu geri sarmak. Benny, gerçek dünyadan kopmuş durumda.

Kimilerine göre (Haneke gibi) gelir düzeyi yüksek kişiler duygusuzlaşmaya ve acımasızlığa yatkın hale geliyor. Kimilerine göre ise tam tersine, gelir düzeyi düşük kimseler vahşete daha yakın oluyor. Bu konuda bir örnek vermek gerekirse, Anthony Burgess ‘in A Clockwork Orange adlı romanının baş kahramanı Alex, sanayi devrimi sonrası Avrupa’sında yaşayan alt-orta sınıfa mensup bir ergendir. Alex içten içe sisteme karşı duyduğu öfkeyi çevresine alabildiğine zarar vererek yatıştırmaktadır. Alex için tecavüz, gasp ve fiziksel şiddet başlıca eğlence araçlarıdır. Alex merhamet nedir bilmemektedir. Öte yandan hümanist bir sanatçı olan Ludwig van Beethoven’ın eserlerini dinlemekten aşırı bir haz duymaktadır. Beethoven’ın eserlerini dinlerken sadistçe hayaller kurar. Alex, adeta kapitalist sistemin çöpü, artığıdır. En sonunda o da tıpkı Benny gibi katil olur.

Alex ve Benny hakkında düşününce temelde iki belirgin ortak özellikleri ve bir farklılıkları olduğunu görüyorum. Alex işçi, Benny burjuva sınıfına mensup. Bu temel farkları.Ortak noktaları ise duygusal uyuşmuşlukları ve ‘modern’ toplumun birer üyesi olmaları. Belki de duygusal duyarsızlaşmanın bir getirisi olan merhametsizlik sanayi devrimi sonrası sistemin bir sonucudur diye düşünmeden edemiyorum. En azından bu iki hayali kahraman aracılığı ile bize anlatılmak istenenin bu olduğunu sanıyorum.

Bundan iki sene önce ‘gore’ filmlere olan aşırı ilgimin anormal olup olmadığını bir psikologa sormuştum. Psikolog bu ilgimin nedenini şöyle açıklamıştı: şehirlerde yaşayan insanlar ölümden git gide uzaklaşıyorlar. Ölülerini kendileri yıkamıyor, kendileri gömmüyorlar. Et için hayvanları kendileri kesmek zorunda değiller. Kan görmek modern çağda git gide imkansız hale geliyor. Dolayısıyla kendi kanımıza dahi yabancılaşıyoruz ve kan bize gizemli geliyor. Kana ve ölüme yabancılaştıkça ölüm korkusu artıyor. Esasen, kan ve cenaze görmek bir ihtiyaç. Bu durumda ben, ölüm korkumu yenmek için gore filmlere yöneliyorum. Kan görme ‘ihtiyacımı’ bu şekilde gideriyorum. Merak ediyorum, acaba cezalandırılmayacak olsam ben de bir arkadaşımın kafasını testere ile keser miydim? Sanmıyorum. Peki neden yapamazdım? Merhametli olduğum için mi? Kendimi elimde testere ile birinin kafasını kesmeye çalışırken düşünüyorum. Zannediyorum ki kurbanıma acırdım ve bu yüzden yapamazdım. Peki acıma ile merhametin farkı nedir? Dil uzmanı olmadığım için merhamet kelimesinin bana yaptığı çağrışım üzerinden yorum yapacağım. Merhamet kelimesi sanki içinde bir parça sevgi de barındırıyor .Öte yandan acıma için sevgi şart değil. Peki ya kafasını kesmeye çalıştığım kişi tanıdığım ve sevdiğim biri olsaydı? O zaman zaten böyle bir şeye kalkışmam anlamsız olurdu. Sanırım benim için henüz ‘duygusal buzlaşma’ dan söz etmek mümkün değil.Yine de düşünmeden edemiyorum. Ya karşımdakinin kafasını testere ile kesmemek kendi canıma mal olacak olsaydı? O zaman yapar mıydım? Sanırım yapardım. Tabii kurban tanıdık biri değilse. Peki kurban tanıdığım biri olsaydı kendi canımı kurtarmak için onu öldürür müydüm? Bilmiyorum. Varmaya çalıştığım nokta şu: bana kalırsa bir insan kendi hayatı ile tehdit edilirse yapamayacağı pek az şey vardır. Canımız tehlikedeyse merhametten söz etmek mümkün değildir. Buradan yine aynı sonuca varıyorum: merhamet, gerçekte var olmayan bir duygudur.



Çoğu insan için kendinden daha önemli bir şey yoktur. Chuck Palahniuk’in Görünmez Canavarlar adlı romanında okuduğum bir cümleyi hatırlatıyor bu bana. Aşağı yukarı şöyle bir şeydi: “ En sevdiğiniz kişinin/en sevdiğiniz kişilerin dahi akan kanı size çok fazla yaklaştığında geri çekilirsiniz.” Dünyanın merkezi yalnızca kendi benliğimiz iken, nasıl olur da bir başkasına karşı gerçekten merhamet duyabiliriz? Merhamet, belki de gerçekte var olmayan bir duygu değil;insanın kendi dışında birine karşı beslemesi imkansız olan bir duygudur.

Dostları ilə paylaş:
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə