Hakîkat Kitâbevi Yayınları No: 3


-2- PEYGAMBERLER, DİNLER, KİTÂBLAR



Yüklə 3.83 Mb.
səhifə11/49
tarix15.09.2018
ölçüsü3.83 Mb.
1   ...   7   8   9   10   11   12   13   14   ...   49

-2-

PEYGAMBERLER, DİNLER, KİTÂBLAR


Allahü teâlâ, insanı yaratınca, ona (Akl) ve (Düşünme kudreti)ni verdi. İslâm âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” insana (Hayvân-ı nâtık) ya’nî düşünen mahlûk demeleri ve Descartesin (Düşünüyorum, o hâlde varım) felsefesi, bunun açık bir ifâdesidir.

Diğer mahlûklardan en büyük farkı, insanın (beden)i yanında (rûh)u bulunması, düşünebilmesi, bütün olayları aklı ile muhâkeme edebilmesi, aklı ile karâr vermesi ve bu karârı uygulayabilmesi, iyilik ve fenâlığı ayırabilmesi, hatâ işlediğini anlıyabilmesi ve bunun için pişmanlık duyması ve benzeri gibi üstünlükleridir. Fekat, acabâ insan, kendisine verilen bu çok yüksek hâssayı, kendi başına ve hiç bir rehber [yol gösterici] olmadan kullanabilir mi? Kendi başına doğru yolu bulabilir ve Allahü teâlâyı tanıyabilir mi?

Târîhi inceleyecek olursak, insanların önlerinde, Allahü teâlânın gönderdiği bir rehber olmadan kendi başlarına gitdiklerinde, hep yanlış yollara sapdıklarını görürüz. İnsan, kendisini yaratan büyük kudret sâhibinin var olduğunu, aklı sâyesinde anladı. Fekat, ona giden yolu bulamadı. Peygamberleri işitmiyenler, hâlıkı evvelâ etrâflarında aradı. Kendilerine en büyük fâidesi olan güneşi, yaratıcı sandılar ve ona tapmağa başladılar. Sonra, büyük tabî’at güçlerini, fırtınayı, ateşi, kabaran denizi, yanar dağları ve benzerlerini gördükçe bunları yaratıcının muâvinleri zan etdiler. Her biri için bir (Sûret, alâmet) yapmağa kalkdılar. Bundan da

-88-

putlar doğdu. Böylece, çeşidli putlar zuhûr etdi. Bunların gazabından korkdular ve onlara kurbanlar kesdiler. Hattâ, insanları bile bu putlara kurban etdiler. Her yeni hâdise karşısında, putların mikdârı da artdı. İslâmiyyet zuhûr etdiği zemân Kâ’be-i muazzamada 360 put vardı. Kısacası, insan, (BİR), ezelî ve ebedî olan Allahü teâlâyı kendi başına bir dürlü tanıyamadı. Bugün bile güneşe ve ateşe tapanlar vardır. Bunlara şaşmamalıdır. Çünki, rehbersiz, karanlıkda doğru yol bulunamaz. Kur’ân-ı kerîmde, İsrâ sûresinin onbeşinci âyetinde meâlen, (Biz, Peygamber göndererek bildirmeden önce azâb yapıcı değiliz) buyurulmakdadır.

Allahü teâlâ, kullarına verdiği akl ve düşünme kuvvetinin nasıl kullanılacağını onlara öğretmek ve kendi birliğini onlara tanıtmak ve iyi işleri fenâ, zararlı işlerden ayırmak için, dünyâya Peygamberler “aleyhimüsselâm” gönderdi. Peygamberler beşerî sıfatlarda bizim gibi insandır. Onlar da yir, içer, uyur ve yorulur. Bizden farkları, zekâ ve muhâkeme kuvvetlerinin çok üstün olması, tertemiz ahlâklı ve Allahü teâlânın emrlerini bize teblîg edecek bir güçde bulunmalarıdır. Allahü teâlânın emrlerine ve yasaklarına (Din) denir. Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği dîne (İslâmiyyet) denir. Peygamberler, en büyük rehberlerdir. İslâm dînini teblîg eden, en son ve en üstün peygamber, Muhammed aleyhisselâmdır. Allahü teâlânın gönderdiği kitâbı da (Kur’ân-ı kerîm)dir. Aşağıda islâm dîninden bahs edilirken, bu husûsda dahâ fazla bilgi verilecekdir. Muhammed aleyhisselâmın irşâd edici mübârek sözlerine (Hadîs-i şerîf) denir. Bunlar çeşidli kıymetli kitâblarda bildirilmişdir. Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfleri bize açıklayan büyük din âlimleri de vardır. (Böyle âlimlere lüzûm var mı? İnsan iyi bir müslimân olmak için islâm dîninin kitâbı olan Kur’ân-ı kerîmi okuyarak ve hadîs-i şerîfleri inceleyerek doğru yolu bulamaz mı?) diyenler ve bu din rehberlerine kıymet ve ehemmiyyet vermiyenler de vardır. Hâlbuki bu, çok yanlışdır. Zîrâ, din esâsları hakkında hiç bir ma’lûmâtı olmıyan bir insan, bir rehber olmadan Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin derin ma’nâsını anlıyamaz. En mükemmel bir sporcu bile, yüksek bir dağa çıkarken kendisine bir rehber arar. Bir büyük fabrikada mühendislerin yanında ustabaşılar ve ustalar vardır. Böyle bir fabrikaya ilk giren işçi, evvelâ ustalarından, sonra ustabaşılarından işinin inceliğini öğrenir. Bunları öğrenmeden önce, yüksek mühendis ile temâs ederse, onun sözlerinden, hesâblarından hiç bir şey anlamaz. Çok iyi silâh kullanan bir kimse bile, kendisine verilen yeni bir silâhın nasıl kullanılacağı kendine öğretilmeden, onu doğru kullanamaz. Bunun içindir ki, din ve îmân işlerinde, Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin ma’nâlarını anlıyabil-

-89-

mek için, kendilerine (Mürşid-i kâmil) ismini verdiğimiz büyük din âlimlerinin eserlerinden fâidelenmemiz gerekmekdedir. İslâm dînindeki Mürşid-i kâmillerin en üstünleri, dört mezheb imâmlarıdır. Bunlar, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, imâm-ı Şâfi’î, imâm-ı Mâlik[1] ve imâm-ı Ahmed bin Hanbeldir “rahmetullahi aleyhim ecma’în”. Bu dört imâm, İslâm dîninin dört temel direkleridir. Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin ma’nâlarını doğru olarak öğrenmek için, bunlardan birinin kitâblarını okumak lâzımdır. Bunların herbirinin kitâblarını açıklıyan binlerce âlim gelmişdir. Bu açıklamaları okuyan, islâm dînini doğru olarak öğrenir. Bu kitâbların hepsindeki îmân bilgileri aynıdır. Bu doğru îmâna (Ehl-i Sünnet) i’tikâdı [inancı] denir. Sonradan uydurulan, bunlara uymayan bozuk, sapık inanç yollarına (Bid’at) ve (Dalâlet) yolları denir. Âdem aleyhisselâmdan beri, bütün peygamberlerin teblîg etdiği dinlerde bir olan esâs, îmân esâslarıdır. Allahü teâlâ, îmân bilgilerinde ayrılık istememişdir. Kur’ân-ı kerîmde, Enâm sûresinin yüzelli dokuzuncu âyetinde sevgili Peygamberine “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” meâlen, (Dinde fırka fırka ayrılanlarla senin hiçbir ilgin olamaz. Onların cezâlarını Allahü teâlâ verecekdir) buyurulmakdadır.

Gözü ağrıyan, kime baş vurur? Bekçiye mi, avukata mı, matematik öğretmenine mi, yoksa göz mütehassısı olan doktora mı? Elbet, mütehassısa gidip, çâresini öğrenir. Dînini, îmânını kurtarmak için çâre arayanın da, avukata, matematikçiye, gazeteye, sinemaya değil, din mütehassısına başvurması lâzımdır.

Din âlimi olmak için, zemânın fen bilgilerini iyi bilmek, fen ve edebiyyat fakültelerinden diploma alıp, ayrıca doktorası, ihtisâsı olmak, Kur’ân-ı kerîmi ve ma’nâlarını ezberden bilmek, binlerce hadîs-i şerîfi ve ma’nâlarını ezbere bilmek, islâmın yirmi ana ilminde mütehassıs olmak ve bunların kolları olan seksen ilmi iyi bilmek, bu ilmlerde ictihâd derecesine yükselmek, dört mezhebin inceliklerini kavramış olmak, tesavvufun en yüksek derecesi olan (Vilâyet-i hassa-i Muhammediyye) denilen olgunluğa erişmiş olmak lâzımdır.

Kendi hastalığını ve kalbindeki hastalığın ilâcını bilmiyen câhillerin hadîs-i şerîflerden kendine uygun olanları seçip alması imkânsız gibidir. İslâm âlimleri, kalb, rûh mütehassısları olup, herkesin bünyesine uygun rûh ilâclarını, hadîs-i şerîflerden seçerek söylemişler ve yazmışlardır. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, dünyâ eczâhânesine yüzbinlerce ilâc hâzırlıyan baş tabîb olup, Evliyâ ve âlimler de, bu hâzır ilâcları, hastaların derdlerine

----------------------------

[1] Mâlik bin Enes, 179 [m. 795] de Medînede vefât etdi.



-90-

göre dağıtan, emrindeki yardımcı tabîbler gibidir. Hastalığımızı bilmediğimiz, ilâcları tanımadığımız için, yüzbinlerce hadîs-i şerîf içinden, kendimize ilâc aramağa kalkarsak (Allergie) = aksi te’sîr hâsıl olarak, câhilliğimizin cezâsını çeker, fâide yerine zarar görürüz. Bunun için hadîs-i şerîfde, (Kur’ân-ı kerîmden kendi aklı ile kendi düşüncesi ve bilgisi ile ma’nâ çıkaran [din büyüklerinin, Peygamberimizden “sallallahü aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” alarak yapdıkları tefsîrlere aykırı uydurma tefsîr yazan] kâfir olur) buyuruldu. Mezhebsizler, bu inceliği anlıyamadıkları için, (Herkes Kur’ân ve hadîs okumalı, dînini bunlardan kendi anlamalı, mezheb kitâblarını okumamalıdır)

diyerek, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” kitâblarının okunmasını yasak ediyorlar. Bu kitâblardaki bilgilere, Allahü teâlâya inanmamakdır, Ona ortak koşmakdır, diyecek kadar sapıtıyorlar. Böylece insanların islâm dîninin tâm esâsını öğrenmelerine mâni’ oluyor ve fâide yerine zarar veriyorlar.

Şimdi dinlerden bahs edelim. Bugün dünyâ yüzünde Allahü teâlânın varlığını bildiren üç semâvî din vardır:



1 - YEHÛDÎ DÎNİ: Yehûdî dîni, İslâm dîninin gelmesiyle nesh edilmiş olan ve İsrâîl oğullarından Mûsâ aleyhisselâma îmân edenlerin ve bunlardan çoğalarak zemânımıza kadar uzanan insanların dînidir. İbrâhîm “aleyhisselâm”ın oğlu İshak “aleyhisselâm”, bunun oğlu da Ya’kûb “aleyhisselâm”dır. Hazret-i Ya’kûbun bir ismi de İsrâîldir. İsrâîl, Abdüllah demekdir. Allahın kulu ma’nâsınadır. Bunun için Ya’kûb aleyhisselâmın oniki oğlundan çoğalan insanlara (Benî İsrâîl) (İsrâîl oğulları) denir. Mûsâ “aleyhisselâm”, büyük bir Peygamber idi. Benî İsrâîle gönderilmişdir. Benî İsrâîl Mısrda çoğaldı. Dinlerine sarılıp, ibâdet ederlerdi. Fekat, [Fir’avnlardan] zulm ve hakâret görürlerdi. Bir rivâyete göre Îsâ aleyhisselâmdan 1705 sene önce, Mûsâ aleyhisselâm Mısrda tevellüd etdi. Kırk yaşına kadar Fir’avnın serâyında yaşadı. Dahâ sonra akrabâları ile buluşdu. Medyene gitdi. Şu’ayb aleyhisselâmın kızı ile evlendi. Mısra dönmek için yola çıkdı. Yolda, Tûr dağında Allahü teâlâ ile konuşdu. Allahü teâlâ Ona (On emr)i verdi. Mûsâ aleyhisselâm, (Evâmir-i Aşere) On Emri teblîg etdi. Mûsâ aleyhisselâm Benî İsrâîli Mısrdan çıkardı. Tûr dağında Allahü teâlâ ile tekrar konuşdu. Onlara tek bir Allaha îmânın lâzım olduğunu bildirdi. Allahü teâlânın gönderdiği (Tevrât) adlı kitâbı onlara getirdi. Fekat onları, kendilerine va’d olunmuş topraklara götüremedi. Mîlâddan evvel 1625 senesinde vefât etdiği tahmîn ediliyor. Benî İsrâîl, Onun bu ilâhî telkinlerini bir dürlü kavrayamadı.

-91-

Mîlâddan evvel Âsûrî devleti iki def’a ve Mîlâdın 135 senesinde Roma imperatoru Andiriyan Kudüsü alarak yehûdîlerin çoğunu kılıncdan geçirdiler. Tevrâtları yakdılar. Tevrât unutuldu. Yehûdîler, zemânla bozuldular. Yetmişbir fırkaya ayrıldılar. Tevrâtı değişdirdiler. (Talmûd) denilen din kitâbı yazdılar ki, (Mişnâ) ve (Gamârâ) diye iki kısmdır. (Mîzân-ül-mevâzîn) kitâbı, yehûdîlerin ve hıristiyanların ellerindeki Tevrât ve İncîl dedikleri kitâbların Allah kelâmı olmadıklarını isbât etmekdedir. Kitâb fârisîdir. İkiyüzelliyedinci sahîfesinde diyor ki, (Yehûdî i’tikâdına göre, Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma, Tûr dağında Tevrât kitâbını verdiği gibi, ba’zı ilmleri de ilhâm eylemiş. Mûsâ, bu ilmleri Hârûna, Yûşa’a ve Eliâzâra bildirmiş. Bunlar da, sonra gelen Peygamberlere ve nihâyet mukaddes Yehûdâya bildirmişler. Bu da, mîlâdın ikinci asrında, bu ilmleri, kırk senede bir kitâb hâline getirmiş. Bu kitâba (Mişnâ) denilmiş. Mîlâdın üçüncü asrında Kudüsde ve altıncı asrında, Bâbilde Mişnâya birer şerh yazılmış. Bu şerhlere (Gamârâ) denilmiş. Mişnâ ile iki Gamârâdan birini, bir kitâb hâline getirip, bu kitâba (Talmûd) demişlerdir. Kudüs Gamârâsından meydâna gelen Talmûda (Kudüs Talmûdu), Bâbil Gamârâsından meydâna gelene (Bâbil Talmûdu) demişlerdir. Hıristiyanlar bu üç kitâba düşmandır. Budüşmanlıklarının sebeblerinden birisi, Îsâ aleyhisselâmı asmak için hâzırladıkları çarmıhı taşıyan ve çarmıha gerilme hâdisesinde bulunan Şem’un, Mişnâyı rivâyet edenler arasındadır derler. Talmûdda müslimânların inandığı şeyler de bulunduğu için, hıristiyanlar, müslimânları bu bakımdan da inkâr ediyorlar). Yehûdîler kendi din adamlarına (Haham) derler. Talmûdu, Tevrât gibi okumakdadırlar. Eli-âzâr, Şu’ayb aleyhisselâmın oğludur.



2 - HIRİSTİYANLIK DÎNİ: Îsâ aleyhisselâm, hazret-i Meryem isminde bâkire bir kızdan doğmuş, bizim gibi bir insandır. Kur’ân-ı kerîmde bu husûs açıkca bildirilmiş ve Rûhul-Kudüsden bahs edilmişdir. Fekat, bunun ma’nâsı, hıristiyanların zan etdiği gibi Îsâ aleyhisselâmın Allahın oğlu olduğu demek değildir. Rûhul-Kudüs ta’bîri, Allahü teâlânın Îsâ aleyhisselâma (Yüksek kurtarıcı kudretinden) verdiğine alâmetdir. Îsâ aleyhisselâm, yehûdîlere dalâletde (sapıklıkda) olduklarını, doğru yolun, kendisinin gösterdiği yol olduğunu bildirmeğe çalışdı. Hâlbuki yehûdîler, bekledikleri kurtarıcının çok şiddetli, sert, kavgacı, tutduğunu koparan, yehûdîleri diğer milletlerin esâretinden kurtaracak olan bir şahsiyyet olmasını bekliyorlardı. Îsâ aleyhisselâma inanmadılar. Onu yalancı Peygamber sanarak, Romalılara ihbâr etdiler ve karşı çıkdılar. Kendi inançlarına göre, onu haça gerdirdiler. [İslâm dîni,asl haça gerilen kimsenin Îsâ aleyhisselâm olmadığını, bil’aks onu

-92-

az bir para mukâbili Romalılara satan Esharyut Yehûdâ (Judas)nın haça gerildiğini bildirmekdedir.] Bugün hıristiyan târîhcilerin yapdığı araşdırmalar, Îsâ aleyhisselâmın haçda ölmediğini meydâna çıkarmakdadır. John Reban isminde bir zât da, bunun hakkında 1978 senesinde pek çok satılan bir eser neşr etmişdir. Bu araştırmaların nasıl bir netîce vereceği ma’lûm değildir. Fekat dahâ şimdiden hıristiyanların Îsâ aleyhisselâmın (Haçda can verdiği ve tanrı Babanın kendi biricik oğlunu günâhkârlar için fedâ etdiği) efsânesini kökünden yıkmakdadır. Böylece hıristiyan târîhciler bu gün kiliselere büyük bir darbe indirmekdedirler. Yehûdîler, kısa zemânda hakîkî Mesîhin geleceğini bekliyorlardı. Fekat bugün tanınmış Mûsevî târîhcilerinden biri, (2000 sene beklediğimiz hâlde,hâlâ bir kurtarıcı gelmedi. Gâliba Îsâ aleyhisselâm hakîkaten mesîhdi. Biz Onun kadrini, kıymetini bilmedik ve bize kurtarıcı olarak gelen bu büyük Peygamberi haça gerdirdik) demişdir.

Îsâ aleyhisselâma (İncîl) isminde bir kitâb nâzil oldu. Fekat, yehûdîler bu kitâbı, seksen sene içinde yok etdiler. Sonradan ortaya çıkarılan, hıristiyanların Allahü teâlâ tarafından gönderildiğine inandıkları (Kitâb-ı Mukaddes) iki kısmdır: Birincisi, (Ahd-i Atîk), Eski Ahd (Old Testament), o zemâna kadar gelen Peygamberlerin ve bilhâssa Mûsâ aleyhisselâmın teblîgâtını ihtivâ etdiğine inanılır. İkincisi, (Ahd-i Cedîd), Yeni Ahd (New Testament), Îsâ aleyhisselâma inananlardan Matta (Matthew), Markos (Mark), Luka (Luke) ve havârî Yuhannâ (Jahn)nın yazdıkları kitâblarolup, Îsâ aleyhisselâmın hayâtı, yapdığı işler ve verdiği nasîhatları ihtivâ eder. İncîlin hâzırlanmasında, Kur’ân-ı kerîmin zabt olunmasında gösterilen büyük hassâsiyyet gösterilmemişdir. Hakîkî bilgilere birçok yanlış düşünceler, efsâneler ve hurâfeler eklenmişdir. 1303 [m. 1885] de vefât eden Manastırlı müderris hâcı Abdüllah Abdi beğin arabî (Risâle-i samsâmiyye) ve türkçe (İzâh-ul-merâm) matbû’ kitâblarında, İncîller üzerinde geniş bilgi vardır. Hâlbuki, hakîkî İncîle çok yakın olan İncîllerin de mevcûdiyeti bugün biliniyor.

Bunlardan en önemlisi BARNABAS İncîlidir. Barnabas Kıbrısda doğmuş bir yehûdî olup, asl ismi JOSEPH idi. Kendisi, Îsâ aleyhisselâma inananların başında gelmekde ve havârîlerin arasında mühim bir mevkı’i bulunmakdadır. Kendisine verilen BARNABAS lakabı, nasîhat verici, iyiliğe teşvîk edici ma’nâsına gelmekdedir. Hıristiyanlık âlemi, Barnabası, Pavlos (Saint Paul, Bolüs)ile birlikde hıristiyanlığı yaymaya giden büyük bir azîz olarak tanımakda ve her senenin onbir Hazîranında onun yortusunu yapmakdadırlar. Barnabas, Îsâ aleyhisselâmdan duyduğu ve öğrendi-



-93-

ği husûsları hiç bir değişdirme yapmadan kayd etmişdir. Bu İncîl, hıristiyanlığın ilk üçyüz senesinde diğer İncîllerle birlikde elden ele dolaşmış ve okunmuşdur. 325 senesinde İznik (Nicene) rûhânî meclisi, İbrânîce yazılı bütün İncîllerin ortadan kaldırılmasına karar verince, Barnabas İncîli de yok edilmişdir. Çünki, dört İncîlin dışında İncîl okuyan ve bulunduranların öldürüleceğine dâir emr çıkarılmışdır. Diğer İncîller latinceye terceme edilmiş, fekat Barnabas İncîli birdenbire ortadan kaybolmuşdur. Yalnız 383 senesinde, Papa Damasus, tesâdüfen eline geçen Barnabas İncîlinden arta kalan bir nüshayı Papalık kütübhânesinde saklamışdır. 993 [m. 1585] senesine kadar burada kalan Barnabas İncîlini Papa Sextusun dostu olan Fra Marino (Fra, İtalyanca erkek kardeş ve râhip ma’nâsına gelir) kütübhânede bulmuş ve onunla çok ilgilenmişdir. Çünki tanınmış hıristiyan din adamlarından IRANEUS (130-200)tahmînen 160 senesinde, (bir tek Allah olduğunu, Îsânın Allahın oğlu olmadığını) ileri sürerek, (Pavlos, Romalıların birçok tanrıya tapmak alışkanlığından mülhem olarak teslîsi, ya’nî üç Allaha tapmak yanlış i’tikâdını hıristiyan akîdeleri arasına sokmak istemişdir) diyor ve Pavlosu tenkid ederken, Allahü teâlânın bir olduğunu belirten Barnabas İncîlini şâhid olarak gösteriyordu. Bunu bilen Fra Marino, Barnabas İncîlini büyük bir dikkatle okumuş ve tahmînen 1585-1590 seneleri arasında İtalyancaya çevirmişdir. Bu İtalyanca el yazısı, birçok sâhib değişdirdikden sonra, Prusya Kralı müşâvirlerinden CRAMER’in eline geçmiş ve Cramer, 1120 [m. 1713] senesinde bu kıymetli el yazısını, Türkleri Zentada yendiği ve onların elinden Macaristan ile Belgrad kalesini geri aldığı için,Avrupada büyük bir şöhret kazanmış olan Prens Öjene (Eugénede Savoie) (1663-1736) hediyye etmişdir. Prens Öjen öldükden sonra Barnabas İncîli, onun özel kütübhânesi ile birlikde, 1738 de Viyanadaki Kraliyet kütübhânesine (Hofbibliothek) nakledilmişdir.

İlk def’a olarak bu kütübhânede Barnabas İncîlinin İtalyanca tercemesini bulan iki İngiliz, Bay ve Bayan RAGG, bunu İngilizceye çevirmişler ve bu ingilizce terceme, 1325 [m. 1907] târîhinde Oxfordda basılmışdır. Fekat bu terceme de esrarlı bir tarzda ortadan kaybolmuşdur. Bu tercemeden yalnız bir dânesi, British Museum ve bir dânesi de Vaşingtonda Amerikan Kongresi Kütübhânesinde bulunmakdadır. Pâkistân Kur’ân-ı kerîm cem’iyyeti (Qoran Council) büyük bir himmetle İngilizce nüshasını 1973 yılında tekrar basmaya muvaffak olmuşdur. Aşağıdaki parçalar bu kitâbdan alınmışdır.

Barnabas İncîlinin 70. bâbından; (Îsâ, kendisine, ‘Sen Allahın

-94-

Oğlusun’ diyen Petrusa çok kızdı. Onu azarladı. Ona, “Def ol” benden uzaklaş! Sen şeytânsın ve bana fenâlık yapmak istiyorsun dedi. Ondan sonra havârîlerine dönerek, bana böyle söyliyenlere yazıklar olsun! Çünki, Allah bana, bunlara la’net etmek emrini verdi, dedi.)

Yetmişbirinci bâbında, (Ben kimsenin günâhını afv edemem. Ancak Allah günâhları afv eder.)

Yetmişikinci bâbında ise, (Ben bu dünyâya, cenâb-ı Hakkın dünyâya selâmet getirecek olan Resûlünün yolunu hâzırlamak için geldim. Fekat sizler dikkat ediniz! O gelinciye kadar sakın aldatılmayasınız. Çünki benim sözlerimi alıp benim İncîlimi bozacak birçok yalancı peygamberler zuhûr edecekdir), dedi. O zemân Andreasın, geleceğini söylediğin bu Resûl hakkında bize ba’zı işâretler söyle ki Onu bilelim süâline karşı, (Bu Resûl sizin zemânınızda gelmeyecekdir. Sizden birkaç yıl sonra, benim İncîlim tahrîf edilmiş olacağı ve hakîkî inananların 30 kişi kadar kalacağı bir zemânda gelecekdir. İşte o zemân, cenâb-ı Hak insanlara acıyarak, elçisini gönderecekdir. Onun başının üzerinde dâimâ beyâz bir bulut bulunacakdır. O çok kudretli olacak, putları kıracak, puta tapanları cezâlandıracakdır. Onun sâyesinde, insanlar Allahı tanıyacak ve Onu ta’zîz edecek ve ben de hakîkî olarak tanınacağım. Benim insandan başka bir şey olduğumu söyliyenlerden intikam alacakdır) demekdedir.

Doksanaltıncı bâbında ise, (Rûhumun huzûrunda bulunduğu Allah hayydir, diridir. Allahü teâlâ babamız İbrâhîme, senin neslinden bütün insanları ni’metlendireceğim diye va’d etmiş ise de, O Mesîh [Resûl] ben değilim. Allahü teâlâ beni dünyâdan çekip aldığı zemân, şeytân herkesi benim Allah veyâ Allahın oğlu olduğuma inandıracak. Bu la’netli fitneyi yeniden diriltecek. Sözlerim ve akîdem öylesine tahrîf edilecek ki, otuz kadar mü’min ya kalacak, ya kalmıyacak. Bunun üzerine Allahü teâlâ insanlara merhamet ederek, her şeyi Onun için yaratmış olduğu Resûlünü gönderecekdir. Bu Resûl güneyden gelecekdir. Büyük kudret sâhibi olacakdır. Putları kıracak, puta tapanları ortadan kaldıracak, şeytânın insanlar üzerindeki hâkimiyyetine son verecekdir. Kendisi ile birlikde, Allahü teâlânın selâmeti de inanan insanlara ulaşacak ve kendisinin sözlerine inananlar, Allahü teâlânın dürlü dürlü ni’metlerine nâil olacaklardır) demekdedir.

Doksanyedinci bâbında ise, (Söylediğin Mesîhin ismi nedir ve Onun gelişinin alâmetleri nelerdir? diye soran kâhine Îsâ şöyle dedi: Mesîhin (Resûlün) adı hayran olmağa değer güzellikdedir.



-95-

Allahü teâlâ Onun rûhunu yaratdığı zemân, Ona bu ismi verdi ve Onu semâvî ihtişâmı içine koydu ve bekle ey Ahmed! Senin hâtırın için ben Cenneti, dünyâyı ve birçok mahlûku yaratdım. Bunları sana hediyye ediyorum. Sana kıymet veren, benden kıymet bulacak. Sana la’net eden [küfreden], tarafımdan la’net olunacakdır. Ben seni dünyâya, kurtarıcı Resûlüm olarak göndereceğim. Senin sözün sırf hakîkat olacakdır. Yer ve gök ortadan kalkabilir. Fekat, senin yolun dâimâ sonsuz olacakdır, dedi. Onun mukaddes ismi Ahmeddir. Bunun üzerine Îsânın etrafında toplanmış olan halk, seslerini yükselterek, Ey Ahmed! Dünyâyı kurtarmak için çabuk gel! diye bağırdılar) demekdedir.

Yüzyirmisekizinci bâbında ise, (Kardeşlerim! Ben toprakdan yaratılmış bir insanım. Sizin gibi toprak üzerinde yürüyorum. Günâhlarınızı bilin ve tevbe edin! Kardeşlerim! Şeytân, Romalı askerlerin yardımı ile, size benim Allah olduğumu söyliyerek sizi aldatacak. Onların, sahte ve yalancı ilahlara kulluk ederek Allahın la’netine uğrayacaklarını görerek, onlara inanmayınız) demekdedir.

Yüzotuzaltıncı bâbında, Cehennem hakkında izâhat verildikden sonra, Muhammed aleyhisselâmın kendi ümmetini Cehennemden nasıl kurtaracağı anlatılmakdadır.

Yüzaltmışüçüncü bâbında ise, (Havârîlerin, geleceğini söylediğin zât, kim olacak? süâline karşı, Îsâ aleyhisselâm, kalbinin bütün sevinci ile, Onun ismi Ahmeddir. O geldiği zemân, uzun müddet yağmur yağmasa bile, toprakda meyve ağaçları yetişecekdir. Onun getirdiği, Allahın rahmeti sâyesinde, insanlar Onun zemânında iyi şeyler yapmak fırsatını bulacaklar. Allahın rahmeti insanlar üzerine yağmur gibi yağacakdır, dedi) demekdedir.

Îsâ aleyhisselâmın son günleri hakkında Barnabas İncîli şu ma’lûmatı vermekdedir: [Bâb 215-222] (Roma askerleri, Îsâ aleyhisselâmı yakalamak için evden içeri girdikleri zemân dört büyük melek Cebrâîl, İsrâfîl, Mikâîl ve Azrâîl, Allahü teâlânın emri ile Onu kucaklayıp pencereden çıkararak göğe kaldırdılar. Romalı askerler kendilerine kılavuzluk eden Yehûdâyı (Judas), sen Îsâsın! diye yakaladılar. Bütün inkârına, bağırıp çağırmasına, yalvarmasına rağmen sürükleye sürükleye hâzırlanmış olan çarmığa götürüp asdılar. Sonra Îsâ aleyhisselâm, annesi Meryeme ve Havârilerine göründü. Meryeme, anne, görüyorsun ki, ben asılmadım. Benim yerime hâin Yehûdâ haça gerildi ve öldü. Şeytândan sakının! Çünkü o, dünyâyı yanlış bilgi ile aldatmak için her şeyi yapacakdır. Gördüğünüz ve duyduğunuz şeyler için sizi şâhid yapıyorum



-96-

dedi. Ondan sonra inananları koruması ve günâhkârların nedâmet getirmesi için Allahü teâlâya düâ etdi. Şâkirdlerine dönerek, Allahü teâlânın ni’meti ve rahmeti sizinle olsun dedi. Bundan sonra dört büyük melek onu şâkirdlerinin ve anasının gözü önünde tekrar semâya kaldırdılar.)

Görülüyor ki, Barnabas İncîli son Peygamber Muhammed aleyhisselâmın geleceğini, ondan 600 veyâ 1000 sene evvel bildirmekdedir. Allahü teâlânın bir olduğundan bahs etmekde ve teslîsi yalanlamakdadır.

Avrupa ansiklopedilerinde Barnabas İncîli hakkında şu bilgi vardır: (Barnabas İncîli denilen bir el yazısı, onbeşinci yüzyılda İslâmiyyeti kabûl etmiş bir İtalyan tarafından yazılmış, uydurma bir kitâbdır).

Bu açıklama tamâmiyle yanlışdır. Barnabas İncîli dahâ üçüncü yüzyılda, ya’nî Muhammed aleyhisselâmın gelmesinden 300 [doğrusu 700] sene evvel aforoz edilerek ortadan kaldırılmışdır. Demek ki, dahâ o zemân da, içinde fanatik hıristiyanların işine gelmeyen, ya’nî Allahü teâlânın BİR olduğunu, Îsâ aleyhisselâmdan sonra başka bir Peygamberin geleceğini bildiren bahsler vardı. Bunun için, dahâ islâmiyyet başlamadan evvel müslimân olması mümkin olmıyan bir kimse tarafından yazılmasına imkân yokdur. İtalyancaya çeviren Fra Marino ise, bir katolik papazı olup, müslimânlığı kabûl etdiğine dâir elimizde hiçbir vesîka yokdur. Tercemeyi değişdirmesi için bir sebeb yokdur. Unutmamak gerekir ki, çok zemân evvel, ya’nî mîlâddan sonra 300 ile 325 seneleri arasında birçok önemli hıristiyan din adamları, Îsâ aleyhisselâmın Allahın oğlu olduğunu kabûl etmemiş ve Onun bizim gibi bir insan olduğunu isbât etmek için Barnabas İncîlini öne sürmüşlerdir. Bunlardan en mühimi, Antakya piskoposu olan Luçiandir. Fekat bundan da meşhûru, onun şâkirdi olan ARİUS (270-336) dur. Arius, İskenderiyye piskoposu, dahâ sonra İstanbul Patriki olan ALEKSANDRUS tarafından aforoz edilmişdir. Bunun üzerine Arius, arkadaşı İzmit piskoposu Eusbiusun yanına gitdi. Arius etrâfında o kadar fazla tarafdar toplamışdır ki, Bizans İmperatörü Kostantin ile, kız kardeşi bile onun kurduğu Arianlar mezhebine girmişlerdi. Bundan sonra, Muhammed aleyhisselâm zemânında Papaolan HONORİUS, Îsâ aleyhisselâmın yalnızca insan olduğunu ve üç Allaha inanmanın doğru olmadığını ileri sürmüşdür. [630 da ölen Papa Honorius, ölümünden 48 sene sonra 678 senesinde İstanbulda toplanan Rûhânî Meclis tarafından resmen la’netlenmişdir.] (Anathematised), 1547 senesinde sicilyalı bir râhib CAMİLLO'nun te’sîri altında kalan L.F.M. SOZZINI, hıristiyanların en




Dostları ilə paylaş:
1   ...   7   8   9   10   11   12   13   14   ...   49


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə