HatîB el-bacdâDÎ



Yüklə 1,13 Mb.
səhifə9/26
tarix17.01.2019
ölçüsü1,13 Mb.
#99826
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   ...   26

elkâb, "Sen ki vezîr-i a'zam ve vekîl-i mut-lak-ı hamiyyet-âlemim ... paşasın" (BA, HH, nr. 51177) vb. diğerlerinden farklı olurdu. Sadrazamın serdâr-ı ekrem sıfa­tıyla sefere gittiği zaman gönderilen be­yaz üzerine hatt-ı hümâyunlar, "benim serdâr-i ekremim" gibi basit elkâblar ya­nında, "Sen ki vezîr-i a'zam ve vekîl-i mut-lakım ve bi'1-istiklâl serdâr-ı zafer-reh-berimsin" vb. uzun ve tekellüflü elkâb-larla da başlatılabilirdi.

Padişah, sadrazamdan başka çeşitli meselelerde ilgili şahıslara da beyaz üze­rine hatt-ı hümâyunlar gönderirdi. Bun­lar genelde "sen ki" ile başlar ve"... valisi ... paşasın", "kaptan-ı derya... paşasın", "bostancıbaşısın" yahut "kethüda kadın­sın" şeklinde hatt-ı hümâyunun yazıldığı şahsın vazifesi eklenerek devam ederdi. Sıfattan sonra hatt-ı hümâyun gönderi­len şahsın isminin yazıldığı da olurdu. Şeyhülislâma ve padişah hocalarına İse sade ve hürmetkar elkâblar kullanılırdı. Bundan sonra konuya geçilirdi.

Alenen okunacak hatt-ı hümâyunlarda elkâbdan sonra hemen konuya geçilme­sine karşılık kılıç ve kaftan gönderilenler­de. "Seni selâm-ı şahanemle teşrif eyle­diğimden sonra malumun ola ki" (BA, HH, nr. 51099) vb. selâma da yer verilirdi (Feridun Bey, s. 210). Serdâr-ı ekreme yazılan hatt-ı hümâyunlarda selâm kul­lanılabildiği gibi {Suuer-i Hutût-ı Hümâ­yun, vr. T, 1 la) selâmsız da yazılabilirdi. Kırım hanlarına yazılanlarda da selâm kullanılırdı.

Sistemdeki değişikliğe, yani genelde padişahla sadrazam arasındaki resmî muhaberede araya Mâbeyn-i Hümâyun başkâtibinin girmesine rağmen Tanzi­mat'tan sonra da padişahlar, yüksek ka­demedeki tayin ve tevcihler gibi mühim konularda beyaz üzerine hatt-ı hümâyun­lar yazmaya devam etmişlerdir (BA, ira­de-Dahiliye, nr. 32464; BA, YEE, nr. 23-1802-11-7İ, 27-2605-14-75). Geç devir

hatt-ı hümâyunlarının çoğunda iradeler­de olduğu gibi tarih de bulunmaktadır. II. Abdülhamid'in geç devirlerdeki hatla­rında imzası da vardır.

Telhis, Takrir ve Arz Üzerine Hatt-ı Hü­mâyunlar. Çeşitli meselelerle ilgili olarak sadrazamın sunduğu telhis üzerine pa­dişahın yazdığı emir veya kararına denir. Telhisler, sadrazam veya sadâret kayma­kamı tarafından yazıldığı için üzerindeki hatların elkâbı da yazan hangisi İse ona olur ve "benim vezirim" veya "kaymakam paşa" gibi kısa bir elkâb kullanılırdı. Tel-

his üzerine yazılmış hatt-ı hümâyunların bir kısmında ise hiç elkâb bulunmaz; hatt-ı hümâyunun muhtevası da bazan "verdim/verilsin", "olmaz", "varsın", "ya­zılsın" gibi tek kelimelik; bazan da "ma­lûm oldu / malûmum olmuştur", "tedâ­rik edesin", "manzûrum oldu / manzûrum olmuştur", "cevap verile", "mukayyet ola­sın", "tedârik görülsün", "berhûrdâr ol­sunlar" gibi ikişer kelimelik olurdu. Padi­şah, ihtiyaç duyduğu takdirde telhis edi­len mesele hakkındaki görüşünü çok da­ha tafsilâtlı olarak da bildirirdi.

Sadrazamın telhisi üzerine hatt-ı hü­mâyun, II. Mahmud'un saltanatında. 1832-1834 yılları arasında yerini yavaş yavaş Mâbeyn-i Hümâyun başkâtibinin padişahın iradesini bildirmesine bırak­mıştır. Nâdir olmakla beraber bu tarih­ten sonra da sadrazamların padişaha hi­taben yine "şevketlü. kerâmetlü, mehâ-betlü, kudretlü velinimetim efendim pa­dişahım" hitabıyla takrir gönderdikleri ve bunların cevabının da bizzat padişah tarafından yazıldığı (hatt-ı hümâyun) bilin­mektedir. Bu hatt-ı hümâyunlara tarih de konulmuştur (BA, İrade-Dahiliye, nr. 18202, 32463).

Alt kademe yetkililerinin takrir ve ben­zeri yazılarının padişaha bildirilmesi her zaman ayrı bir telhisle olmazdı. Sadra­zam, çok defa konuyu ayrı bir kâğıt üze-

rine özetlemekle beraber bazan da def­terdar veya seraskerin takriri, taşradaki bir vali, nazır yahut başka bir yetkiliden

HATT-l HÜMÂYUN

gelen kâime, tahrirat veya şukkanın üze­rine kime ait olduğunu ve belgenin cin­sini yazarak, bazan da belgedeki olayın geçmişini kısaca özetleyerek padişaha sunardı. Bu tip belgelerde padişahın ko­nuyla ilgili karar veya görüşünü bildiren hatt-ı hümâyun takrir / kâime / şukka üzerinde yer alırdı.

Arzuhal Özetleri Üzerine Hatt-ı Hümâ­yunlar. Padişahlar cuma selâmlığı veya başka bir münasebetle saray dışına çık­tıklarında halk tarafından kendilerine ve­rilen arzuhaller ilgili divanlarda görüşü­lerek karara bağlanır ve alınan kararlar arzuhal özetleriyle birlikte aynı kâğıt üze­rinde bend bend yazılarak padişahın tas­dikine sunulurdu. Padişah da her bend hakkındaki emir veya görüş bildiren hatt-ı hümâyununu, telhis veya takrirde oldu­ğu gibi kâğıdın üst tarafına "manzûrum olmuştur" ibaresinden sonra kaçıncı ben­de ait olduğunu belirtmek suretiyle ya­zardı. Hatt-ı hümâyunun yerini Mâbeyn kâtibinin yazdığı iradelerin almasından sonra artık arzuhal özetleri üzerinden de padişahın hattı kalkmış; karar, sadraza­mın ayrıca yazdığı arz tezkiresi altına hepsi için birden bildirilir olmuştur.

Hatt-ı Hümâyunların Bazı Özellikleri.

Hatt-ı hümâyunların büyük ekseriyeti pa­dişahların kendi el yazısı olmakla bera-

HATT-I HÜMÂYUN

ber zaman zaman Mâbeyn-i Hümâyun başkâtibi yahut sarayda bir vazifelinin hattıyla kaleme alınmış olanları da var­dır. Devlet işleriyle ilgili mühim mesele­lerde yazılan hatt-ı hümâyunların müs­veddeleri ise reîsülküttâb, kaptanpaşa gibi önemli mevkileri işgal edenlerce ha­zırlanırdı [Suoer-i Hutût-ı Hümâyun, vr. 67a"b). Bununla birlikte başka bir elden çıkanların da hiç değilse zaman zaman padişahın kontrolünden geçmiş olduğu muhakkaktır {III. Selim'in tashihinden geçen böyle bir hatt-ı hümâyun için bk. TSMA, nr. E 806/38). Bazılarında ise hatt-ı hümâyunun kimin eliyle sâdır olduğuna dair belgenin arkasında kayıt bulunmak­tadır (TSMA, nr. E 7020}.

Hatt-ı hümâyunlarda genellikle tarih bulunmaz. Telhisler de tarihsiz olduğu için bu durum çok defa belgenin değer­lendirilmesinde zorluklarla karşılaşılma-sına sebep olur. Ancak hazineden para çekilmesi için yazılmış bazı hatt-ı hümâ­yunlarda olduğu gibi bunun istisnalarına da rastlanmaktadır (TSMA, nr. E 7041/ 1). Pek fazla olmamakla beraber telhis ve arz üzerindeki hatt-ı hümâyunlarda da tarih görülür.

Sultan I. Abdülhamid'in, diğer padişah­lara nazaran tarih atma konusunda ol­dukça hassas davrandığı, gerek beyaz (TSMA, nr D 2175) gerekse telhis üzerin­deki hatt-ı hümâyunlarının bir kısmında tarih bulunmasından anlaşılmaktadır. Onun son, III. Selim'in ilk sadrazamı Ko­ca Yûsuf Paşa ise bu usulü bir teamül ha­line sokmak istemiş. III. Selim'e cülusunu müteakip gönderdiği takririnde, takrir­lere ve beyaz üzerine yazacağı hatt-ı hü­mâyunlara ne vakit sudur ettiğinin bilin­mesi için tarih atması tavsiyesinde bulun­muşsa da (BA, HH, nr 55665) pek rağ­bet görmemiştir.

Hatt-ı hümâyunlar daima telhis ve tak­ririn üst tarafına yazılmakla beraber ya­zının istikameti padişaha göre değişiklik göstermiştir. Uzun hatt-ı hümâyunlarda yazının paragraf aralarına taştığı da vâ-kidir. Kaligrafi ve imlâlar ise çok kere bo­zuktur. Özellikle IV. Murad ve IV. Meh-med gibi çocuk yaşta tahta çıkanların ya­zılarında bu husus daha açıktır. IV. Mus­tafa'nın yazısı sadece iri yazılmış olma­sıyla değil okunaksızlığıyla da dikkat çek­mektedir. III. Selim'in yazısında ise za­man zaman imlâ yanlışlarına rastlanmak­tadır. Hattatlıkları dolayısıyla 111. Ahmed ve II. Mahmud'un yazılan padişah yazıla­rı içinde belki de en güzelleridir.

488

BİBLİYOGRAFYA :



BA, HH, nr. 9372, 16287, 51095, 51099, 51113, 51115, 51117, 51132, 51139, 51166, 51177, 53187, 55665; BA, İrade-Dahiliye, nr. 18202, 32463, 32464, 32564; BA. YEE, nr. 23-1802-11-71, 27-2605-14-75; BA. Müzehheb Fermanlar, nr. 68/1; BA, MD, nr. 98, s. 1; nr. 153, s. 241; TSMA, nr. E 806/38, 7020, 7031/ 5, 7041/1, 8393/46, D 2175; TİEM, nr. 2247, 2291, 2304, 2319, 2352; Hatt-t Hümâyun Su­retleri, İÜ Ktp., TY, nr. 6094, vr. 7', 25", 26b-27a; Suoer-İ Hutût-ı Hümâyun, İÜ Ktp., TY, nr. 6110, vr. 7", 11", 29"b, 67""; Münşeat Mecmu­ası, Beyazıt Devlet Ktp., Veliyyüddin Efendi, nr. 5867, vr. 136b; Feridun Bey, Münşeat, il, 175, 187, 210; Enver Ziya Karal. ///. Setim'in Hatt-ı Hümayunları: Nizâm-ı Cedid 1789-1807, An­kara 1946, tür.yer.; Cengiz Orhonlu, Osmanlı Tarihine Ait Belgeler, Telhisler: 1597-1607, İs­tanbul 1970, s. XIX; Süha Umur. Osmanlı Padi­şah Tuğraları, İstanbul 1980, s. 157, 218, 249, 261, 265, 281, 286-287, 292; Mübahat S. Kü-tükoğlu, Osmanlı Belgelerinin Dili: Diploma­tik, İstanbul 1994, s. 172-183; İsmail Baykal. "Hazine-İ Hümâyun ile Bagdad Köşkü ve Re­van Odası Saray Kütüphaneleri Hakkında İki Hatt-ı Hümâyun". TV, 11/9 (1942), s. 190-191; a.mlf.. "Silâhdar-ı Şehriyârî ve Dârüssaade Ağası Tayinleri Hakkında Hatt-ı Hümâyunlar", a.e., 11/11 (1943), s. 338-339; Klaus Schvvarz. "Zur Blockade der dardanellen Wâhrend des Venezianisch-Osmanischen krieges um kreta imjahre 1650", WZKM, LXXVII (1987). s. 81.

İRİ Mübahat S. Kütükoğlu

HATT-i OSMÂNÎ

Hz. Osman zamanında

Zeyd b. Sabit başkanlığında kurulan

Mushaf İstinsah Heyeti'nin

kitabette uyguladığı usuller hakkında kullanılan bir tabir

(bk. MUSHAF).

L J

r n


HATTAB

Ebû Abdillâh Şemsüddîn

Muhammed b. Muhammed

b. Abdirrahmân el-Hattâb er-Ruaynî

{ö. 954/1547)

Mâliki fakihi.

L J

18 Ramazan 902 (20 Mayıs 1497) tari­hinde Mekke'de doğdu. Endülüs'ten Mağ-rib'e göç eden bir aileye mensup olan ba­bası Hattâb el-Kebîr 877'de (1472) Mek­ke'ye yerleşmişti. Hattâb Kur'an'ı ezber­ledikten sonra bir ilim adamı olan baba­sından. İzzeddin İbn Fehd, Ahmed b. Mû-sâ b. Abdülgaffâr ve Ebü'l-Feth Burhâ-neddin İbrahim b. Ali b. Ahmed el-Kalka-şendî gibi âlimlerden ders aldı. Mısır, Hi­caz ve Trablus'a çeşitli seyahatler yaptı.



Tefsir, hadis, fıkıh, usul, tasavvuf, sarf ve nahiv ilimlerinde derin bilgi sahibi olan ve Hicaz Mâliki imamlarının sonuncusu kabul edilen Hattâb, yaşadığı dönemde İslâm dünyasının yetiştirdiği en önemli simalar arasına girdi. Aralarında oğlu Yahya el-Hattâb, Abdurrahman b. Hâc Ahmed et-Tâcûri, Muhammed el-Mekkî ve Muhammed el-Kaysî gibi önemli âlim­lerin bulunduğu birçok talebe yetiştirdi. Trablus'a yerleşen Hattâb 9 Rebîülâhir 954 (29 Mayıs 1547) tarihinde burada ve­fat etti.

Eserleri. 1. Mevâhibü'l-celîî li-şerhi Muhtasarı Halil. Halîl b. İshak el-Cün-dfnin Mâlikî fıkhının önemli kaynakların­dan olan el-Muhtaşar'ınm şerhidir. Çok veciz ve kısa olduğu için birçok şerhe konu olan bu eserin en önemli şerhlerin­den biri Hattâb'ın kitabı kabul edilir. Ese­rin müsveddeleri Hattâb'ın oğlu Yahya ta­rafından dört büyük cilt halinde tertip edilmiştir. İmam Mâlik'in hayatının anla­tıldığı bir mukaddime ile başlayan eser altı cilt halinde yayımlanmıştır (Kahire İ328-1329, 1331). Z. Tahrîrü'l-kelâm ü mesaili'1-ilüzâm. İltizam* hakkında ya­zılmış ilk eserlerden biridir. Mâlikîler'in temel kaynaklarına dayanılarak hazırla­nan kitap bir mukaddime, dört bölüm ve bir hatimeden meydana gelmektedir. Müellif eserin mukaddimesinde Mâlikî fı­kıh kitaplarında iltizamla ilgili müstakil bir bölüm bulunmadığını, temel kaynak­larda dağınık halde bulunan meseleleri toplayarak hükümlerini açıkladığını be­lirtmektedir. 1305'te (1888) Faşta bası­lan eser, daha sonra Abdüsselâm Mu­hammed eş-Şerif tarafından tahkik edi­lerek yayımlanmıştır (Beyrut 1404/1984). 3. Kurretü'l-'uyn şerhu Varaköti îznâ-mi'l-Haremeyn. İmâmü'l-Haremeyn el-Cüveynî'nin fıkıh usulüne dair eserinin şerhi olup Muhammed b. Hüseyin et-Tû-nisî'nin Haşiye calâ Kurreti'l-'ayn'ı ile birlikte basılmıştır (Tunus 1299. 1310-1312). 4. Mütemmimetü'l-Âcurrûmiy-ye iî 'ilmi'l^Arabiyye. İbn Âcurrûm'un nahivle ilgili eserinin bir nevi şerhidir. Müellif bu kitabını, el-Âcurrûmiyye'nin muhtevasını tamamlayıcı mahiyette ve nahiv ilmine bir giriş olarak hazırladığını belirtmektedir. Mütemmimâtü Âcurrû-miyye, Afîfüddin Abdullah b. Ahmed el-Fâkihînin el-Fevâkihü'1-ceniyye (Kahi­re 1298. 1302, 1304, 1306. 1309) ve Mu­hammed b. Ahmed el-Ehdel'in eJ-Kevd-kibü'd-dürriyye (Kahire 1302; Bulak 1312; Beyrut 1410/1990) adlarıyla bu ese­re yazdıkları şerhlerle birlikte basılmış-

tır. S. Tahrîrü'l-makale fî şerhi Nezâ'i-ri'r-Risâle. İbn Ebû Zeyd el-Kayrevânî'-nin Mâliki fıkhına dair er-Risâle's\ üzeri­ne Ebû Abdullah İbn Gâzî'nin hazırladığı Nezâ'irü'r-Risâle {Mazmu müşkilâti'r-Risale, bk. Brockelmann, GAL, I, 188; SuppL, I, 302) adlı manzum eserin şerhi olup 943 (1537) yılında tamamlanmıştır. Eser Ahmed Sahnûn tarafından neşre­dilmiştir (Rabat 1988). 6. Hidâyetü's-sâliki'l-muhtâc li-beyâni ficli'l-mucte-mir ve'l-hâc. İskenderiye'de el-Mektebe-tü'l-belediyye'de bir nüshası bulunmak­tadır (Fikhü'l-Mâlikî, nr. 16). Brockel­mann, İrşâdü's-sâHki'l-muhtâc ilâ be-yâni'l~muctemir ve'l-hâc adlı bir eseri hem Hattâb'a hem de oğlu Yahya'ya nis-betle iki yerde zikretmektedir (GAL, 11. 508; SuppL, II, 537). 7. Risale fî ma'rife-ü istihracı evkâti'ş-şalât. Namaz vakit­lerinin herhangi bir alet kullanılmadan tesbit edilmesiyle ilgili bir eserdir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi'nde kayıtlı olan risale (Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 2145/3), astronomi ve ilimler tarihi alanlarında önemli bir kaynak olup bir mukaddime, on bölüm ve bir hatimeden meydana gelmektedir. 8. Tefrîhu'1-ku-lûb bi'1-hişâli'l-mükeffire limâ tekad-deme ve mâ tehhhara mine'z-zünûb. 945 (1538) yılında kaleme alınan eser bazı kaynaklarda (Karâfî, s. 230; Izâtıu'l-

meknûn, i. 301) Tefricü'l-kulûb şeklin­de de geçmektedir (yazma nüshaları için bk. Brockelmann, GAL, II, 508; SuppL, II, 526). Hattâb'ın bunlardan başka birçok eseri bulunduğu kaynaklarda zikredil­mektedir (eserlerinin oğlu Yahya tara­fından hazırlanan bir listesi için bk. Ka­râfî, s. 230-231).

BİBLİYOGRAFYA :

Hattâb. Tah.rtrü'1-kelâm fi mesâlli'l-iltizâm (nşr Abdüsselâm M. eş-Şerîf}, Beyrut 1404/1984, neşredenin mukaddimesi, s. 7-55; Bedreddin el-Karâft, Teuşîtıu'd-Dîbâc (nşr. Ahmed eş-Şü-teyvî). Beyrut 1403/1983, s. 229-231; Ahmed Bâbâ et-Tlnbüktî. rieytü 'i-ibtihâc (ed-Dtbâcü 't-müzheb içinde), Kahire 1329-30, s. 337-338; Keşfü'z-zunûn, II, 1628;Serkîs. Mu'cem, I, 496, 779-780; II, 1432, 1630, 1814-1815; Brockel­mann. GAL, I, 188; II, 102, 508; SuppL, I, 302; 11, 526, 537; İzâhu'l-meknün, I, 183, 233, 234, 301, 304; II, 121, 223, 252, 256, 720; Hediy-yetü'l-'âriftn, II, 242; Ziriklî, eM'Jâm, VII, 286; Kehhâle, Mıfcemü'l-mü'ettifın, XI, 230-231; Ati Mustafa el-Mesarrâtî, A'lâm min Tarâblus, Trablus 1392/1972, s. 140-146; Muhammed b. Hasan el-Hacvî. el-Fikrü's-sâmî fi târihi'l-fık-hi'l-isiâmî, Medine 1397/1977, II, 270; Abdül-vehhâb İbrahim Ebû Süleyman, Kitâbetü't-bah-şi'l-'itmî, Cidde 1403/1983, s. 350-351; Maca7-mektebe, s. 362-363; Muhammed el-Habîb el-Hîle, et-Târth ue'l-mü'erritjûn bi-Mekke, Lon-don 1994, s. 194-195; Muhammed Mahlûf, Şe-ceretü'n-nûri'z-zekiyye, Beyrut, ts. (Dârü'1-Ki-tâbi 1 -Arabî), 1. 269-270. ı—ı

[Al Ferhat Koca

HATTÂBÎ


r - „ ~ı

HATTABI


Ebû Süleyman Hamd (Ahmed)

b. Muhammed b. İbrâhîm

b. Hattâb el- Hattâbî el-Büstî

(Ö. 388/998)

Muhaddis ve lugatçı.

Receb 319'da {Ağustos 931) Kabil'e komşu Büst şehrinde doğdu. Asıl adı Hamd olmakla beraber yakın çevresi ona Ahmed diye hitap ettiği için her iki isim­le de tanınmış, Hattâbî nisbesini büyük dedesi Hattâb'dan almıştır. Hz. Ömer'in kardeşi Zeyd b. Hattâb'ın soyundan gel­diği için bu nisbeyi aldığı ileri sürülmüş-se de bu görüş nesep âlimlerince kabul görmemiştir. Hattâbî'nin ailesinin yaşa­dığı ve kendisinin doğup büyüdüğü Büst şehrinin bir Türk şehri olması, bölge hal­kının İslâmiyet'le tanışmasından sonra da şehrin müslüman Türkler'in hâkimi­yetinde kalması Hattâbî'nin Türk asıllı ol­duğu kanaatini güçlendirmektedir.

İlk öğrenimine Büst'te başlayan Hattâ­bî daha sonra Nîşâbur, Bağdat, Basra ve Mekke gibi ilim merkezlerini dolaştı. Nî-şâbur'da Şafiî mezhebinin Horasan böl­gesindeki temsilcisi Muhammed b. Ali Kaffâl eş-Şâşî'den fıkıh dersi aldı. Arap dili ve edebiyatındaki öğrenimini Bağdat'­ta Gulâmu Sa'leb'in derslerine devam ederek tamamladı. Hadis ilmini Mekke'­de Ebû Saîd İbnü'l-A'râbî; Bağdat'ta Ebû Ali İsmail b. Muhammed b. İsmail es-Saffâr, Ebû Amr İbnü's-Semmâk, Ebû Be­kir en-Neccâd; Basra'da Ebû Dâvûd'dan es-Sünen'ı rivayet eden ve İbn Dâse diye tanınan Ebû Bekir Muhammed b. Bekir el-Basrî gibi muhaddislerden tahsil etti. Öğrenimini Mâverâünnehir ve Hicaz'da tamamladıktan sonra 350 (961) yılı ci­varında Horasan bölgesine döndü. 3S9 (970) yılma kadar Nîşâbur'da kalarak ta­lebe yetiştirdi; bu arada Ğarîbü'l-hadîs adlı eserini yazdı. Nîşâbur'dan Buhara'-ya, oradan Belh'e geçti. Daha sonra Gaz-ne, Fâris, Sicistan gibi şehirlerde ders verdi. Tekrar Büst'e dönerek hayatının sonuna kadar ilmî faaliyetlerine burada devam etti. Lügat âlimi Ebû Ubeyd Ah­med b. Muhammed el-Herevî, Hâkim en-Nîsâbûrî, Ebû Hâmid el-İsferâyînî ve Ebû Zer el-Herevî gibi şahsiyetler onun talebeleri arasında yer aldı. 16 Rebîülâ-hir 388 (17 Nisan 998) tarihinde Büst'te vefat etti.

Hattâbî'yİ yakından tanıyan Ebû Man-sûr es-Seâlibî, onun Arap dili ve edebiya-

HATTAB!

ti. fıkıh, hadis ve kıraat âlimi Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm'a denk olduğunu söyler. Hattâbî, hadisin hem rivayet hem dira­yet alanlarında seçkin bir âlim ve aynı za­manda hadis hafızı olup bu ilimdeki yeri "sika. müsebbit, sadak" gibi tabirlerle belirtilmiştir. IV. (X.) yüzyıla kadar tasnif edilen hadis rivayet kitaplarının çoğuna vâkıf olan Hattâbî. dirâyetü'l-hadîs ilmi­nin kapsamına giren konulardaki bilgisi itibariyle de devrinin önde gelen âlimle-rindendir. Hadisleri "sahih", "hasen" ve "zayıf" olmak üzere üçlü bir taksime tâbi tutmuş olup sahih hadisin ilk kapsamlı tarifi de ona aittir. Hasen hadisi Ttrmizî'-den farklı olarak tarif etmiş ve bu tarif İbnü's-Salâh tarafından "hasen Ii-zâtihî" için esas alınmıştır.



Hadislerin vahiy mahsulü olup olmama­sı yönünden kaynağını ve hüküm ifade etmesi bakımından durumunu, Hz. Pey-gamber'in peygamberlik görevi ve insanî yönü açılarından değerlendirmek suretiy­le ortaya koyan Hattâbî hadis tenkidini daha çok metin üzerinde yoğunlaştırdı: bunu da kelime ve muhteva tenkidi ol­mak üzere iki kategoride ele aldı. Sahih olduğu bilinen hadislere, fiilî sünnete, ta­rihî olaylara ve ümmetin icmâına muh­tevası bakımından uymayan hadisleri za­yıf kabul etti. Öte yandan Arap diline vu­kufu sayesinde, bazı râvilerin dil mele­kesinin gelişmemesinden kaynaklanan, bu sebeple hadislerin asıl maksadına uy­gun şekilde anlaşılmasını güçleştiren ke­lime hatalarını ortaya koymak suretiyle de hadis tenkidinde bulundu. Hadisleri ve hadis âlimlerini bid'at mezheplerinin hücumuna karşı büyük bir gayretle savu­nan Hattâbî, hadis ilmiyle meşgul olan­ların sadece nakille yetinmeyip hadisler-deki mâna ve hükümleri tam ve doğru anlamaları gerektiği kanaatindeydi. Ha­disleri anlayabilecek seviyede dil bilgisi­ne ve İslâm kültürüne sahip olmayanlara yol göstermek amacıyla hadisleri şerhe yöneldi ve Buhârî'nin el-Câmfu'ş-şa-hîh"\ ile Ebû Davud'un es-Sünen'ini ilk defa o şerhetti.

Hattâbî itikadı konularda da söz sahibi bir âlimdir. Ehl-i sünnet itikadını Müşeb-bihe ve Mücessime'nin yanlış fikirlerin­den korumak, Mu'tezile mensuplarının hadisler hakkında yaymak istedikleri şüp­heyi önlemek ve onların muhaddislere karşı ithamlarını tesirsiz hale getirmek İçin Selef âlimlerinin te'vil etmeden ka­bul ettikleri itikadî meselelere dair bazı hadislerin te'vil ve yorumunu yapmıştır. Onun bu husustaki temel görüşü. Kur-

490

'an'da ya da mütevâtir hadislerde lafız veya mâna olarak zikredilmeyip sadece haber-i vâhid türü sahih hadislerde ge­çen ve zahirî mânası tecsîm ya da teşbih ifade eden lafızların Arap dili kurallarına uygun olarak te'vil edilmesi gerektiği şek­lindedir. Hattâbî bu çerçevede kadem, ricl. esâbî*. şahs, suret ve ferah gibi sa­dece âhâd hadislerde geçen haberî sıfat­ları te'vil etmiş ve böylece Selefin temel ilkelerine bağlı kalarak kendisinden son­ra gelenlere bir ufuk açmıştır.



Fıkhın usul ve fürûunda da yetkin bir âlim ve müctehid olan Hattâbî. ictihad kapısının kapandığını Öne sürüp fıkıh il-'mini ve öğrenimini sadece mezhep imam­larının görüşleriyle sınırlandırmaya çalı­şan anlayışa karşı çıkarak hadisin eski­den olduğu gibi fıkıh öğrenimine temel alınmasını istedi. Dinin ikinci temel kay­nağı olan Peygamber'in hadislerini bir ta­rafa bırakıp fıkıh ilmini mezhep imamla­rının görüşleriyle sınırlamanın İslâm di­nine fayda getirmeyeceğini savundu. Bu konuya hem hadis ilmine, hem de zama­nında kabul gören bütün mezheplerin ve pek çok müctehidin görüşlerine vâkıf bir müctehid olmanın kendisine kazandırdı­ğı dirayet ve cesaretle yaklaşan Hattâbî, o dönemdeki mezhep taassubunun dışın­da kalarak mezhepleri değerlendirmede sahih sünnete uygunluğu esas almış ve Şafiî'nin vücuttan kan çıkmasıyla abdes-tin bozulmayacağı, kadınların yanında mahremi bulunmadan hacca gidebile­ceği, ziynet eşyalarından zekât alınma­yacağı gibi bazı ictihadlannı tenkit et­miştir.

Hattâbî, derin ilmi yanında üstün şah­siyetiyle de kendisini tanıyanların takdi­rini kazanmıştır. Yumuşak huylu, dünya malına ve şöhrete önem vermeyen bir insandı. Devlet adamlarıyla yakınlık kur­maya ve resmî görev üstlenmeye karşı olmamakla beraber şartların uygun ol­madığı düşüncesiyle idarecilerden uzak durmayı tercih etmiş, ilmini bir kazanç aracı olarak kullanmamış, ticaret yapa­rak geçimini sağlamıştır. İhtiyaç fazlası gelirini yoksullara dağıtırdı. Çevresine faydalı olabilmeyi hayat görüşü kabul et­tiği için uzleti toplumdan kendini soyut­lamak değil, insanlarla beraber yaşayıp kötülüklerden ve faydasız konuşmalar­dan uzak durmak şeklinde anlardı. Onun bazı sözleri ve şiirleri bu uyumlu, hoş görülü ve zâhid karakterini yansıtır. "Zen­ginlik, seni yoran şey değil başkalarına muhtaç etmeyen şeydir" sözüyle, "Hoş görülü ol, hakkın olan şeyin tamamını is-

teme, bir kısmını bırak, çünkü kerîm İn­san hakkını sonuna kadar almaz. Herhan­gi bir şeyde haddi aşma, orta yolu tut. zira orta yolun her iki ucu da kötüdür" anlamındaki mısraları onun hayat felse­fesinin bir özeti gibidir.

Eserleri. 1. Beyânü Fcâzi'l-Kur'ân. Eserde Kur'an'ın lafız ve mânasının İ'câzı ele alınmış, sarfe* meselesiyle Kur'ân-ı Kerîm'in geleceğe dair haberler ihtiva eden yönü üzerinde durulmuştur. Kitap Abdülalîm et-Tehâvî (Aiigarh 1372/1953) ve Abdullah Sıddîk el-Gumârî (Kahire 1372/1953) tarafından neşredilmiştir. Muhammed Halefullah Ahmed ve Mu-hammed Zağlûl Sellâm da eseri tahkik ederek Rummânî ve Abdülkâhir el-Cür-cânfnin aynı konudaki eserleriyle birlikte Selâsü resâ'il ü itcâzi'l-Kiiriân içinde yayımlamışlardır (Kahire 1955, s. 17-66). Ömer Muhammed Ömer Bâhâzık'in şer-hettiği kitabı [Şerha risâleti Beyâni iıcâ-zi'l-Kur'ân, Dımaşk-Beyrut 1416/1995)

Claude-France Audebert uzun bir mu­kaddimeyle birlikte al-Hattâbî et l'ini-müabilite du Coran adıyla Fransızca'ya tercüme etmiştir (Damas 1982). Sabbâh Ubeyd Dirâz'ın bu eser üzerinde eJ-fîeJd-ğatü'I-Kur'âniyye 'inde'l-İmâmi'l-Hat-tabî adlı bir çalışması bulunmaktadır (Kahire 1406/1986). 2. Ğanbü'l-hadîş. Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm'ın ve İbn Ku-teybe'nin Ğarîbü'l-hadîş'lenne almadık­ları ya da Hattâbî'nin bu iki âlimin yaptı­ğı izahlara katılmadığı garîb kelimeleri açıklamak amacıyla telif edilmiştir. Eser­de uzun bir mukaddimenin ardından sı­rasıyla merfû hadislerde, sahabe kaville­rinde (mevkuf) ve tabiîn sözlerinde (mak­tu) bulunan garîb kelimeler açıklanmak­tadır. İçinde garîb kelimelerin yer aldığı hadisler ve haberler senedleriyle birlikte yazılmış, önemli kişilere ait olup sened-leri bulunmayan rivayetlerdeki bazı garîb kelimeler eserin sonunda izah edilmiştir. Ğarîbü'l-badîş, Abdülkerîm İbrahim el-Azbâvî'nin tahkiki ve Abdülkayyûm Ab-dürabbinnebfnin hadisleri tahrîci ile neş­redilmiştir {[-III, Dımaşk 1402-1403/1982-İ983). 3. Işlâhu ğalatilhata'ıyi-muhad-dişîn. Taşhîhu'l-muhaddişîn li-elfâz mine'î-hadîş adıyla da bilinen eserde Hattâbî, bazı muhaddisler tarafından yanlış rivayet edildiğini söylediği 140 ka­dar kelimenin doğrusunu göstermiş, bun­ların bir kısmını da açıklamıştır. Müellif, kaynaklarda müstakil bir eser olarak anı­lan ve ayrı baskıları da yapılan bu çalış­mayı esasen Ğarîbü'l-badîş'm son bö­lümü olarak yazmıştır [öarîbü't-hadîş, 1.

49). İlk defa Burhâneddin ed-Dağıstânî tarafından yayımlanan eseri(Kahire 1355/ 1936; Delhi 1406) daha sonra Hatim Sa­lih Zâmin [MMİlr., XXXV/4 11405/19841, s. 289-360; Beyrut 1405/1985; Mekke 1408). Muhammed Ali Abdülkerîm er-Rudeynî (Dımaşk 1407/1987), Hüseyin İsmail Hü­seyin ei-Cemel (Beyrut 1409/1988) ve MecdîSeyyid İbrahim (Bulak 1409/1988) neşretmiştir. Ayrıca Işlâhu'1-ahtâ'i'l-ha-dîşiyye elletî yervîha'n-nâsü muhar-refeten ev melhûneten adıyla da basıl­mıştır (Beyrut 1409/1988). 4. Me'âlimü's-Sünen. Ebû Davud'un es-Sünen'inin şerhi olup ilk hadis şerhi olarak bilinen eser Garîbü'l-hadîşten sonra yazılmış­tır. Nüshalarının önemli bir kısmı İstan­bul'daki kütüphanelerde bulunan eserin (Sezgin, I, 150) çeşitli baskılan vardır (nşr. Muhammed Râgıb et-Tabbâh. I-1V, Halep 1339-1343/1920-1924, 1351-1353/ 1932-1934; nşr. İzzet Ubeyd ed-De"âs -Âdil es-Seyyid, 1-V, Humus 1389-1394/ 1969-1974; nşr. Ahmed Muhammed Şâ-klr- Muhammed Hâmid el-Fıkî, I-VII1, Beyrut 1367-1369/1948-1950 |Münzirîve Ibn Kayyım el-Cevziyye'nin 7e/izî£>'!eriyle beraber]; nşr. Abdüsselâm Abdüşşâfî Mu­hammed, I-IV, 1411/1991 Isadece Hattâ-bî'nin şerhini İhtiva eden kısımlar]). S. A(İdmü(/c/âmü)'i-hadîş fî şerhi Şahî-hi'l-Buhân. Buhârî'nin eî-CâmiSı'ş-şa-hîh'inm ilk şerhi olan eser kaynaklarda değişik adlarla anılmaktadır [Kitâbû'l-Atlâmfîşerhime'ânîCâmiti'ş-şahîh.,Atlâ-mü's-sünen şerhu'l-Buhârî, A'lârnü's-sü* nen fi şerhi'l-müşkil min ehâdtşi'l-Buhâ-n, Kitâbü Şerhi'l-Buhârî, A'lâmü's-sünen fî şerhi Sahihi 't-Buhâri, A*tamu 'i-muhad-diş; bazı kaynaklarda "a'lâm" kelimesi­nin "i'lâm" olarak harekelendiği görül­mektedir). Hattâbî bu eserini MecdJi-mü's-sünen'den sonra yazmakla bera­ber bu iki şerhini âdeta birbiriyle bütün-leştirmiştir. Zira her iki kitapta bulunan hadisleri ikinci defa şerhetmemiş, bunla­rı kısaca açıklasa bile önceki şerhine atıf­ta bulunmuştur. Bu sebeple A'lâmü'l-Ziadiş'te el-Câmfu'ş-şûhîh'tetâ hadis­lerin ancak 1238'inin şerhi bulunmakta­dır. Esasen Hattâbî'nin Ebû Davud'un eserini fıkıh açısından, Buhârî'nin eserini de itikad açısından şerhettiği söylenebi­lir. A'lâmü'I-hadîş üzerinde Muham­med b. Sa'd b. Abdurrahman Âl-i Suûd doktora çalışması yapmış (1984, Câmia-tü Ümmi'l-kurâ). daha sonra bu çalışma A'lâmü'l-hadîş fî şerhi Şahîhi'l-Buhâ-rî adıyla yayımlanmıştır (I-IV, Mekke 1409/


Yüklə 1,13 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   ...   26




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin