I d I n I a V a 3IV1ho nin



Yüklə 8.6 Mb.
səhifə31/140
tarix30.12.2018
ölçüsü8.6 Mb.
1   ...   27   28   29   30   31   32   33   34   ...   140

Şabanîlikte Zikir Usulü ve Musikî

Şabanîlik, Halvetîliğin bir kolu olduğu için, öbür Halvetî kollarında olduğu gibi, ayin ve zikir şekli olarak devrani usule uyan bir tarikattır. Ancak, Şabanî ayininde, geleneksel Halvetî devranından başka, yalnızca Şabanîliğe mahsus "darb-ı esma" denilen bir zikir tarzı vardır. Zikir halkası veya düz saf halinde oturulmakta iken dizler üzerinde yükselip öne doğru eğilinerek kollar sanki kürek çekiyormuş gibi kaldırılır, sonra tekrar oturularak harekete devam edilir. Bu sırada "Yâ Hay" ismi zikredilir. Darb-ı esma sırasında bu zikir tarzına uygun olan özel ilahiler okunur. Darb-ı esma ilahileri mutlaka sofyan usulünde bestelenir ve esere "es" (sus) ile başlanır. Bu senkoplu nağme ile darb-ı esma hareketi de düzenlenmiş olur. İlk es ile öne doğru eğilinir-ken, "Yâ Hay" zikri başlar ve hep senkoplu olarak devam eder. Usulün başındaki es, nefes alma payı olarak bırakılır, ikinci zamanda "Yâ" hecesine girilir, usulün son zamanında "Hay" hecesi söylenip oturma durumuna geçilir. Darb-ı esma zikri, Celvetî ayinindeki "mfs-ı kıyâm"a benzer ise de büsbütün farklı bir zikir tarzıdır (bak. Cel-vetîlik). Kolların kürek çeker gibi hareketi ve dizüstü yükselirken "Yâ", otururken "Hay" hecelerinin zikri, öne eğilirken nefes alma payı verilmesi ve bu hareket ile zikrin devam etmesi, hem çok coşkun hem de çok estetik bir görünüm ortaya koyar. Bu harekete uygun, hareketi düzenleyici ilahilerin de okunuyor olması ayine daha bir bütünlük kazandırır. Darb-ı esma zikri şeyh efendinin işareti ile bittiğinde, devrana kalkılarak bilinen Halvetî devranına geçilir.

Bütün tarikatlarda olduğu gibi Şabanîlikte de musikiye çok önem verilmiştir. Şabanîlik, Karabaşî kolunun bazı şubeleri vasıtası ile Mısır ve Kuzey Afrika'ya kadar yayılmış ise de Türk musikisi bu ülkelerde yayılmamış, Karabaşîliğin bir başka kolu olan Nasuhî kolu ile Şabanî musikisi İstanbul'da gelişmiştir.

Nasuhî Mehmed Efendi'nin dervişlerinden İbrahim Ağa, İstanbul'da ün kazanan ilk Şabanî musikişinasıdır. Üsküdar Doğan-cılar'daki Nasuhî Tekkesi'nde ömrünü geçiren İbrahim Ağa'nın (ö. 1732) "Göster cemalin şem'ini yansın oda pervaneler" mıs-raıyla başlayan uşşak ilahisi bestekârlıkta-ki kudretini göstermeye yeterlidir.

Mudurnulu Şeyh Mehmed Tuluî Efendi de (1689-1757) Nasuhî'nin dervişlerin-dendir. Mudurnu'da doğan Tuluî Efendi daha sonra Nasuhî Efendi'nin oğlu Şeyh Ali Alaeddin Efendi'nin halifesi olmuş ve Üsküdar İnadiye'de Mudurnulu Halvetî şeyhi Nalçacı Halil Efendi'nin kurduğu tekkenin üçüncü şeyhi Mehmed Efendi'nin 1742' de ölümü ile bu tekkeye şeyh tayin edilmiştir. Aynı zamanda hattat da olan Şeyh Mehmed Tuluî Efendi'nin güftesi Yunus Ümmî'ye ait "Ben bende buldum çün Hakk'ı şekk ü gümân ne'mdir benim" mısraıyla

ŞAH SULTAN CAMÖ

124


"Vâris-i sırr-ı nebî mahzen-i ilm ü irfan / Kutb-ı aktâb-ı cihan Hazret-i Sultan Şaban" yazdı

hattatı belirsiz bir levha.

Türk Hat Sanatı ve Yazma Kitaplar Müzayedesi Kaloloğu, 13 Kasım 1994, Librairie de Pera

başlayan segah makamındaki durağı çok üstat bir bestekâr olduğunun göstergesidir.

Şeyh Tuluî Efendi gibi, bir tek eseri ile bestekârlık kudretini gösterebilen üstatlardan biri de Şeyh Mustafa Zekâî Efen-di'dir. Onun hüzzam makamındaki, güftesi de kendine ait, evsat usulünde tevşi-hi ("Ey nübüvvet tahtının şahı Habîb-i Kibriya") Türk musikisinin bu türdeki şaheserlerinden biridir. Şeyh Zekâî Efendi, Yenişehirli (Bursa) ibrahim Paşa'nın oğlu, Şeyh Simavlı Hasan Efendi'nin halifesidir. Şehre-mini'ndeki Ümmî Sinan Tekkesi'nin sekizinci şeyhi Gülşenî Hacı Ali Efendi'nin 1804'te ölümü ile o tekkeye şeyh tayin edilmişti. Zekâî Efendi aynı zamanda divan sahibi bir şairdi.

-19. yy'm ikinci yarısının ünlü musikişinaslarından Hafız Hacı Nafiz Bey de (1849-1898) Şabanî tarikatındandır. istanbul Aksaray'da doğan Nafiz Bey, küçük yaşlarında hafız oldu. Çok güzel bir sesi olduğunu duyan Abdülaziz (hd 1861-1876), kendisini 13 yaşında iken önce Enderun'da, iki ay sonra mabeyinde görevlendirerek saraya aldı. 3 Nisan 1863'te Mısır seyahatine çıkan padişahın yanındaki birçok değerli musikişinasın arasında küçük Nafiz Bey de vardı. Mısır'da istanbul ağzı ve tavrı ile ezan ve Kuran okumak üzere görevlendirilecek kadar başarılı bir genç okuyucuydu. 17 yaşında iken, kendisine onu kıs-kananlarca güvercin pisliği yedirilince sesi kısıldı. Mabeyin hizmetinden çıkarılıp Enderun'a gönderilince saraydan istifa etti. Çok genç yaşta sesi kısılmasına rağmen musikiden kopmadı. Musiki eserlerini çok çabuk öğrenir, isteyenlere de en doğru şekliyle öğretirdi, istanbul'un birçok tekkesine devam eder, hem eser öğrenir, hem ibadet ederdi. Üsküdar'daki Nalçacı Tekkesi şeyhi Mustafa Nurî Enverî Efendi'nin rica ve ısrarı ile kısık sesine rağmen okumaya da gayret etmeye başlamıştı. Mayıs 1871'de bir cuma günü Sünbül Efendi Tek-kesi'nde bir durak okudu ve sesi açılmaya başladı. Bu hali, Şeyh Enverî Efendi'nin bir himmeti olarak kabul eden Nafiz Bey aynı yılın eylül ayında regaip kandilinde Mustafa Enverî Efendi'ye derviş oldu, öm-

rü boyunca da Üsküdar'da Nalçacı Tekkesi ile Nasuhî ve Aziz Mahmud Hüdaî Tekkesi'nde, istanbul'da da Sünbül Efendi, Ramazan Efendi ve Seyyid Nizam dergâhlarında zâkirlik etti ve durak okudu. Maliye Nezareti'ndeki görevi ve zâkirliğinin yanısıra, 1889'da II. Abdülhamid'in (hd 1876-1909) kızı ve Gazi Osman Paşa'nın gelini Zekiye Sultan'm saray müezzinliği görevine getirildi.

Nafiz Bey'in oğlu Ahmed Macid Berker, onun da oğlu, koro şefi, musiki adamı Er-cümend Berker'dir. Hacı Nafiz Bey, sesinin güzelliği ve okuyuşunun özel tavrı yanında pek çok eser bilmesi ile de tanınırdı. Zâkirbaşı Fehmî Efendi, kız kardeşinin eşi Şeyh Said Efendi ve ağabeyi Şeyh Mesud Efendi, Hafız Hayreddin Efendi gibi öğrenciler yetiştirmiştir (bak. Sinanîlik). Bazı ilahiler de bestelemiş olan Nafiz Bey'in mahur makamındaki "Yar yüreğim yar, gör ki neler var" ve uşşak makamındaki "Aşkınla çak olsa bu ten, ben yine illallah derim" ilahileri çok tanınmış ve yayılmıştır.

Üsküdar Doğancılar'da Safvetî Tekkesi şeyhi Abdürrahim Şükrî Efendi'nin oğlu Şeyh Mesud Efendi de (ö. 1878) repertuva-rımn genişliği ve okuyuşunun mükemmelliği ile tanınmış bir Şabanî musikişinasıydı. Nasuhî'nin torunlarından olan Mesud Efendi'nin musikideki asıl hocası Hopçuzade Şeyh Hacı Şakir Efendi'dir (bak. Kadirîlik). Hacı Nafiz Bey'den durakları öğrenmiş, ona da ilahiler öğretmiştir. Onun ölümünden sonra Safvetî Tekkesi'ne şeyh olan kardeşi Şeyh Said Efendi de (Özok) (1854-1945) son devrin tanınmış zâkirlerin-dendi. Ağabeyi Şeyh Mesud Efendi, Mutaf-zade Ahmed Efendi, Hacı Faik Bey, Zâkir Paşa, Mehmed Efendi gibi musikişinaslardan pek çok eser geçti. Ağabeyinin ölümü ile 24 yaşındayken şeyh olduğu Safvetî Tekkesi'ndeki bu görevi tekkeler ka-patılıncaya kadar sürdü. Hüdayî ve Nasuhî âsitanelerinde de zâkirbaşılık görevini yürütürdü. Said Özok'un, bazı eserler bestelediği biliniyorsa da, bugüne ulaşan ancak iki ilahisi ve bir şarkısı vardır. Dini musikinin pek çok eseri ezberindeydi. Re-pertuvarındaki eserler o günlerin şartlan

içinde kimsenin öğrenme cesareti gösterememesi yüzünden bugüne ulaşamamıştır. Nalçacı Tekkesi'nin son şeyhi İhsan Efendi de (lyisan) (ö. 1946) son devirde dini musiki alanındaki bilgisi ve özellikle durak okumaktaki başarısı ile tanınmış değerli bir Şabanî musikişinasıydı. 1873 başlarında babası Şeyh Mustafa Enverî Efendi'nin ölümünden birkaç ay sonra Nalçacı Tekkesi'nde doğdu. O sıralarda ağabeyi Mehmed Tayyar Efendi, şeyhti, ihsan Efendi, dayısı ünlü musikişinas Behlül Efendi (ö. 1895) ile Selamî şeyhi Muhtar Efendi, Sünbül Efendi Tekkesi zâkirbaşısı Şeyh Mehmed Sinan Efendi (ö. 1924) ve Zâkirbaşı Paşa Mehmed Efendi'den musiki öğrendi. 1910'da ağabeyi Şeyh Tayyar Efendi'nin ölümü ile Nalçacı Tekkesi şeyhi oldu ve tekkeler kapatılmcaya kadar bu görevini sürdürdü. Bazı ilahiler bestelemişse de hepsi kaybolmuştur.

Türk musikisi nazariyatı alanındaki çalışmaları ile tanınan bestekâr Abdülkadir Töre de (1873-1946) Şabanî tarikatı muhip-lerindendi. Abdülkadir Töre, 12 yaşlarındayken başladığı musiki öğreniminde Hacı Nafiz Bey ve Zâkirbaşı Fehmî Efendi'den durak ve ilahi, Hacı Kirâmî Efendi'den klasik fasılları, Halid Bey'den kanun, Tatyos Efendi'den keman, Albert Braun'dan Batı usulü keman, Kirkor Efendi'den de ney öğrendi, ilk keman metodunu yazıp 1911' de yayımladı. Darü'l-Elhân'da(-0 ve Cer-rahpaşa'daki evinde (Gülşen-i Musiki Mek-tebi[->]) musiki dersleri verdi. Nazariyat üzerinde de ciddi biçimde çalıştı. Öğrencisi Ekrem Karadeniz, onun fikirleri ile Arel Ezgi nazariyatından ayrı bir nazariyat ortaya koymuştur. Abdülkadir Töre'nin nota koleksiyonu Yusuf Ömürlü tarafından yayıma hazırlanmış ve Kubbealtı Akademisi Vakfı'nca 1984'te yayımlanmıştır. Aynı zamanda, Nakşibendî-Halidî dervişi olan Abdülkadir Tö^e bestekârlık ile de uğraşmıştır; 40'tan'-fâfla ilahisi ve 100'e yakın şarkısı vardır. / %^

Şabanî musikişinaslar içinde son tanınmış olanı Zeki Arif Ataergin'dir (1891/1896-1964). Zeki Arif Bey, Üsküdar'daki Nasuhî âsitanesinin son şeyhi ve Nasuhî hazretlerinin beşinci kuşak torunu Şeyh Mehmed Kerameddin Efendi'nin dervişi ve halifesidir. ilk musiki derslerini babası, ünlü bestekâr ve kanun icracısı Kanunî Hacı Arif Bey'den (ö. 1911) aldı. Daha sonra Zekâ-îzade Hafız Ahmed Irsoy, Hacı Kirâmî Efendi, Muallim İsmali Hakkı Bey ve Abdülkadir Töre gibi hocalardan yararlandı. Çeşitli makamlardan 150'yi aşkın eser besteledi. Aynı zamanda ressam ve hattat olan Zeki Arif Bey kanun çalar ve özellikle çok güzel okurdu. Onun geleneksel okuyuş tavrım bugün öğrencilerinden değerli sanatçı ve bestekâr Alâeddin Yavaşça yaşatmaktadır.

ÖMER TUĞRUL INANÇER

ŞAH SULTAN CAMÜ

Fatih İlçesi'nde, Davutpaşa'da, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi sınırları içinde kalan dört camiden biridir. Bâniyesi I. Selim'in (Yavuz) (hd 1512-1520) kızı ve Vezir Lütfü Pa-



Şah Sultan Camii

Ertem Uca, 1994/TETTVArşivi

şa'mn eşi Şah Sultan'dır. 935/1528'de yaptırılmıştır. Şah Sultan Eyüp'te yaptırdığı caminin yakınında, kendine ait türbede gömülüdür.

Cami 1953'te harap bir halde iken onarılmıştır. Bu onarımda kubbeli olan üst örtüsü çatı olarak değiştirilmiştir. 1981-1982 arasında da 1953'teki onarıma sadık kalınarak büyük bir onarım geçirmiştir. Bu onarımda sadece temeli kalmış olan son cemaat yeri yeniden yapılmıştır. Cami 1981'deki istimlakle hastane bahçesi içinde kalmıştır.

Son cemaat yeri önüne camekânlı dikdörtgen bir hol kısmı eklenmiştir. Metal doğramalı olan bu dikdörtgenin kısa kenarlarında birer kapı bulunur. Son cemaat yeri giriş kapısının iki yanında üçer pencere mevcuttur. Dikdörtgen olan son cemaat yeri mekânının giriş kapısından ha-rime girişe kadar olan alan iki yandan alçak kotta bırakılarak vurgulanmıştır. Son cemaat yerinin sağ ve sol duvarlarında da ikişer yuvarlak kemerli pencere vardır.

Mihrap ekseninde olan harim kapısının iki yanında birer dikdörtgen pencere ve son cemaat yeri mihrabı vardır. Buradaki mihraplar yarım yuvarlak niş şeklindedir-•ler. Karime giriş kapısı, iki kanatlı ve ahşaptır. Bu girişin solundan on üç basamakla tamamen ahşap olan kadınlar mahfiline çıkılır. Mahfilin son cemaat yerine bakan duvarında iki tane yuvarlak kemerli pencere vardır.

Harim dikdörtgen planlıdır. Her cephede dörder pencere vardır. Bu dört pencere iki sıra halindedir. Üsttekiler yuvarlak kemerli, alttakiler ise yuvarlak kemerler içine alınmış dikdörtgendir. Mihrap duvarı aynı şekilde düzenlenmiştir. Alçı mihrap beş sıra iri mukarnasla sonlanan yarı yuvarlak bir niş halindedir. Minber ve vaaz kürsüsü ahşaptır.

Minarenin girişi harim içindendir. Kürsü kısmı kesme taş olan minarenin diğer bölümleri sıvanmıştır. Harim duvarları kalın derzle bağlanmış kesme taştandır. Dışta küfeki taşından yapılmış pencere söve-leri kısmen kalabilmiştir.

Doğu tarafında naziresi vardır. Burada Melamî şeyhlerinden Hüseyin Lamekâ-nî'nin kabri bulunur.

BibL Ayvansarayî, Hadîka, I, 132; Fatih Camileri, 207; Öz, istanbul Camileri, I, 136.

ESRA GÜZEL ERDOĞAN



ŞAH SULTAN CAMÜ VE TEKKESİ

Eyüp İlçesi'nde, Merkez Mahallesi'nde, Bahariye kıyısında, Silahtarağa Caddesi üzerinde, cadde ile Haliç kıyısı arasında yer almaktadır.

İstanbul'da, Halvetîliğin Sünbülî koluna bağlı en eski tesislerden olan bu camii tekke I. Selim'in (Yavuz) kızlarından Şah Sultan tarafından 16. yy'm ikinci çeyreğinde (1533'ten veya 1537'den az sonra) inşa ettirilmiştir. Şah Sultan'm bu tekkeyi, ileri gelen Sünbülî şeyhlerinden, "Merkez Efendi" lakaplı Musliheddin Musa Efendi (ö. 1552) için yaptırdığı, ancak Merkez Efendi'nin posta oturmayarak tekkenin meşihatına halifelerinden Gömleksiz Şeyh Mehmed Efendi'yi (ö. 1544) getirdiği bilinmektedir.

Tekke, Haliç kıyısında yer alan ve sonraları "Hançerli Sultan Sarayı" olarak şöhret yapan Şah Sultan Sarayı'nın bahçesinde, Şah Sultan tarafından bu amaçla vakfedilen arazi üzerinde kurulmuştur. Başlangıçta derviş hücreleri ile harem dairesinin Haliç tarafında yer aldığı tespit edilmektedir. Şah Sultan ayrıca avlu kapısı üzerinde ahşap bir mektep, arsanın yol tarafına da kendisi ve aile fertleri için bir türbe inşa ettirmiş, zamanla bu türbenin çevresinde ufak bir nazire oluşmuştur. Aynı şahıs 963/1555-56'da bu yapılar topluluğuna, aynı zamanda tevhidhane olarak kullanılmak üzere bir cami ekletmiştir. Söz konusu yapının mimarı Sinan'dır.

Şah Sultan Tekkesi III. Mustafa döneminde (1757-1774), büyük bir ihtimalle 1766 depreminden sonra (1766-1774 arasında) tamir ettirilmiş, bu arada camiye hünkâr mahfili eklenmiş, ayrıca bağımsız bir tevhidhane yaptırılmıştır. Daha sonra 1227/1812'de tekkenin 17. postnişini Mer-kezzade Şeyh Ahmed Efendi (ö. 1813) kendisi için cami-tevhidhanenin güneydoğu köşesine bitişik bir türbe inşa ettirmiştir. Zamanla harap olan tekkenin II. Mahmud tarafından 1251/1835'te tamir ettirildiği bilinmekte, bu arada Şah Sultan Tür-besi'nin ampir üslubuna uygun olarak yenilendiği anlaşılmaktadır. Cumhuriyet döneminde kullanılmadığı için hızla harap olan tekke 1953'te Anıtlar Derneği eliyle, III. Mustafa ve II. Mahmud onarımları sonucunda aldığı biçime sadık kalınmaksı-

Şah Sultan

Camii ve

Tekkesi

Ertem Uca, 1994/ TETTV Arşivi



125 ŞAH SULTAN CAMİİ VE TEKKESİ

zın, âdeta yeniden inşa edilircesine onarılmıştır. Günümüzde cami-tevhidhane cami olarak kullanılmakta, Merkezzade Şeyh Ahmed Efendi Türbesi ziyarete açık tutulmakta, harap selamlık binası ise yakın zamanda ortadan kalkmış bulunmaktadır.



Sonuna kadar Sünbülîliğe(->) bağlı kalan Şah Sultan Tekkesi'nin ayin günü, kuruluşundan 1835'e kadar geçen süre zarfında çarşamba iken, bu tarihte posta geçen Şeyh el-Hac ibrahim Necati Efendi (ö. 1865) tarafından salıya tahvil edilmiş, tekke bu tarihten sonra bu şeyhin adı ile de anılmaya başlamıştır. Tekkenin postuna oturan şeyhler şu kimselerdir: 1) Gömleksiz Şeyh Mehmed Efendi, 2) "Alemdar-ı Eba Eyyub el-Ensarî" olduğu Zâkir Şükrî Efendi tarafından belirtilen Şeyh Seyyid Abdülhalik Efendi, 3) Abdülhalik Efendi'nin oğlu Şeyh Bostan Efendi (ö. 1630), 4) Sünbül Efendi Tekkesi(->) postnişinle-rinden Şeyh Adlî Hasan Efendi'nin (ö. 1617) halifesi Miftahîzade Şeyh Ahmed Adimî Efendi (ö.l66l), 5) Miftahîzade'nin torunu Şeyh İsmail Efendi (ö. 1685), 6) ismail Efendi'nin oğlu Şeyh Mehmed Nizamî Efendi (ö. 1722), 7) Belgradlı Cankurtaran Şeyh Abdullah Efendi (ö. 1733), 8) M. Nizamî Efendi'nin oğlu Şeyh Abdürrahim Efendi (ö. 1746), 9) Abdullah Efendi'nin oğlu Şeyh Mahmud Efendi (ö. 1749), 10) Abdullah Efendi'nin diğer oğlu Şeyh Abdülkadir Efendi (ö. 1750), 11) Dede Şeyh Mehmed Efendi (ö. 1754), 12) Mehmed Efendi'nin kardeşi Şeyh Halim Efendi (ö. 1755), 13) Mehmed Efendi'nin oğlu Şeyh Ahmed Efendi (ö. 176i), 14) Mehmed Efendi'nin diğer oğlu Şeyh Yahya Efendi (ö. 1761), 15) Mehmed Efendi'nin bir başka oğlu olan Şeyh Abdürrahim Efendi (ö. 1767), 16) Sünbül Efendi Tekkesi zâkirbaşısı Buhurîzade Şeyh Abdülkerim Kemte-rî Efendi (ö. 1778), 17) Merkezzade Şeyh Ahmed Efendi (ö. 1813), 18) Merkezza-de'nin halifesi olan ve 1251/1835'te şeyhliğine son verilen Yekçeşm Şeyh Ubeyd Dede Efendi (ö. 1837), 19) Şeyh el-Hac ibrahim Necatî Efendi (ö. 1865), 20) İ. Ne-catî Efendi'nin oğlu Şeyh Ebü'1-Feyz Efendi (ö. 1917), 21) Sefîne'âe. adı verilen, Ebü'1-Feyz Efendi'nin oğlu olması muhtemel son postnişin Şeyh Burhan Efendi.

ŞAH SULTAN CAMÖ

126


127 ŞAH-I HUBAN HATUN TÜRBESİ

Şah Sultan Külliyesi, solda türbe, sağda sebil ve sıbyan mektebi. Ertan Uca, 1994/TETTVArfivi

SİS


Dikdörtgen bir alanı (16,50x13,70 m) kaplayan cami-tevhidhanenin duvarları bir sıra kesme küfeki taşı ve iki sıra tuğla ile almaşık düzende örülmüş, yapı kiremit kaplı bir kırma çatı ile örtülmüştür. Sıradan bir mescidin özelliklerini yansıtan cami-tevhidhane, kareye yakın dikdörtgen planlı (11,10x10,10 m) harim ile bunun önündeki son cemaat yerinden meydana gelir.

Son cemaat yeri, ilk yapıldığında muhtemelen ahşap sütunlar üzerine yatay kirişler aracılığı ile oturan ahşap bir çatıdan oluşmaktaydı. Bu düzenin 1835'teki tamiratta değiştirilerek son cemaat yerinin ahşap iskeletli, tuğla dolgulu ve bağdadi sıvalı duvarlar ile kapatıldığı, ayrıca harim kapısının yanlarına aynı türde duvarlar inşa edilerek burasının içeriden üç bölüme ayrılmış olduğu anlaşılmaktadır. 1953'teki son tamirde ise bu duvarların tamamı ortadan kaldırılarak, yerlerine yapının kuzey sınırı boyunca sıralanan altı adet kare kesitli ahşap sütun konmuştur. Ahşap yastıklar ve kirişler aracılığı ile bu sütunlara oturan geniş saçaklı bir çatı son cemaat yerini örtmektedir.

Harimin yegâne girişi kuzey duvarının ortasında yer almaktadır. Bugünkü halinde kapıyı küfekiden mamul söveler ve basık bir kemer çerçevelemektedir. Kemerin üstünde, 1953 tamiratında konmuş olan ve yapı ilk inşa edildiğinde burada yer aldığı bilinen kitabenin metni bulunmaktadır. Oldukça kötü bir sülüsle kabartma olarak bu levha üzerine yazılmış olan manzum kitabe Şeyhülislam Ebusuud Efendi'ye (ö. 1575) aittir. 1953'teki restorasyondan önce ise bu kapının bambaşka bir görünüme sahip olduğu anlaşılmaktadır. Kapının

Şah Sultan Camii-

Tevhidhanesi, Merkezzade Şeyh Ahmed Efendi Türbesi ve hünkâr kasrı, 1948.

Encümen Arşivi

söveleri beyaz mermerdendi ve aynı malzemeden dilimli bir barok kemer kapıyı taçlandırmaktaydı. Yekpare bir mermerden oyulmuş olan bu kemerin kilit taşı noktasında, kıvrık dallarla çevrili ufak bir beyzi madalyon görülmektedir. Köşeleri "S" ve "C" kıvrımları ile sonuçlanan alçak kabartma bir bant kemerin köşe dolgularında yer almaktadır. Kapının, Osmanlı baroğunun bütün özelliklerini sergileyen bu düzenine III. Mustafa dönemindeki tamiratta kavuştuğu kesindir. Ancak kemerin üzerinde yer alan kitabe 1251/1835 tarihli olup II. Mahmud'un tamirine aittir. 1953 restorasyonu sırasında yerinden sökülen ve halen nerede bulunduğu tespit edilemeyen bu kitabe ta'lik hatla kabartma olarak yazılmıştır.

Harimin kuzey duvarında, kapının yanlarında ikişer adet dikdörtgen pencere ile son cemaat yerine bakan birer mihrap yer almaktadır. Pencereler küfekiden söveler ile çerçevelenmiş, ayrıca tuğladan basık tahfif kemerleri ve lokmalı demir parmaklıklar ile takviye edilmiştir. Harimin içinde, kuzey duvarı boyunca, zemini bir seki ile yükseltilmiş ve ahşap korkuluklar ile esas ibadet alanından ayrılmış olan bir mahfil uzanmaktadır. Giriş hizasında kesintiye uğrayan bu mahfilin üstünde, aynı derinlikte bir kadınlar mahfili yer alır. Batı ve doğu duvarlarında, altta ve üstte üçer tane olmak üzere, toplam on iki adet pencere bulunmaktadır. Alttakiler kuzey duva-rındakiler ile aynı karakterdedir. Üst sıradaki pencereler ise tuğladan sivri kemerlerle ayrıca çift cidarlı revzenlerle donatılmıştır. Son tamirden önce bu tepe pencerelerinin asli görünümlerinin bozulmuş

olduğu, bazılarının tuğla ile örülerek iptal edildiği, çoğunun ise kemerleri kesilerek ahşap doğramalı dikdörtgen pencereler haline getirildiği anlaşılmaktadır. Harimin kuzeydoğu köşesine III. Mustafa dönemindeki tamirde eklenen, 1835'teki tamirde ise yenilendiği anlaşılan ve 1953 restorasyonunda iptal edilen hünkâr mahfilinin doğu yönünde yapı kitlesinden dışarıya taşan dikdörtgen planlı büyükçe bir çıkması vardır. Kısmen harimin doğu duvarına, kısmen de ahşap sütunlara oturan bu çıkmanın cephelerinde dikdörtgen açıklıklı pencereler sıralanmaktadır.

Harimin güney duvarının ortasında mihrap yer alır. Son tamirden önce, 1835' te aldığı şekliyle mihrap, yarım daire planlı bir hücreye sahip bulunuyordu. Bunun yanlarında pilastr başlıklı duvar payeleri, üstte de yine pilastr silmelerle sınırlandırılmış düz atkılı bir alınlık kuşatmaktaydı. Alınlığın ortasında istifli sülüsle yazılmış olarak, meşhur mihrap ayeti görülmektedir. 1953 tamirinde bu mihrap bütünüyle yıkılarak yerine yapının ilk inşa edildiği dönemin klasik üslubuna uygun bir mihrap inşa edilmiştir. Aynı duvarda, biri mihrabın sağında, ikisi de solunda olmak üzere, üç adet dikdörtgen pencere, ayrıca bunların üzerinde üç tane de tepe penceresi bulunmaktadır. Dikdörtgen pencerelerden en solda yer alanı, 1812'de yapının güneydoğu köşesine bitiştirilen Merkezzade Şeyh Ahmed Efendi'nin türbesine açılmaktadır.

Yapının minaresi harimin kuzeybatı köşesinde yer almakta her iki yönde de kitleden dışarıya taşmaktadır. Kapısı, doğu yönünde olan son cemaat yerine açılır. Kare kesitli kürsü kısmı ile pabuç bölümü almaşık örgülü olup ilk yapıdan kalma oldukları kesindir. Bundan yukarısının ise III. Mustafa tamiratında yenilendiği anlaşılmaktadır. Harim tavanı son tamirden evvel, ince uzun dikdörtgenlerin yer aldığı

Şah Sultan Tekkesi'nin cami-tevhidhane binası ile Merkezzade Şeyh Ahmed Efendi Türbesi'nin planı. M. Baha Taranan, 1982

basit bir taksimata sahipti. Söz konusu tamiratta bunun yerine ince çıtalarla kareli bir taksimat yapılmıştır. Son cemaat yerinin tavanları da 1953'ten önce şu şekilde idi: Ortada girişin önüne tekabül eden bölmenin tavanında, içinde merkezden çıkan ışınların yer aldığı beyzi bir göbek bulunmaktaydı. "Sultan Mahmud güneşi" tabir edilen bu süsleme şeması, adı geçen sultanın döneminde, 1835'teki tamirata ait olmalıdır.

Dışarıdan boyutları 6,2x5,6 m olan Merkezzade Şeyh Ahmed Efendi Türbesi'nin duvarları cami-tevhidhanenin duvarları ile aynı örgüye sahiptir. Türbeyi yaklaşık 4 m çapında tuğladan örülmüş bir kubbe örtmektedir. Türbenin girişi doğu duvarında yer almaktadır. Beyaz mermerden sö-veleıie ve aynı malzemeden yekpare bir kemerle çerçevelenmiş olan kapının üst kesiminde türbenin ta'lik hatlı, manzum inşa kitabesi bulunmaktadır.

Tekkelerin kapatılmasını takip eden yıllar zarfında harap olmuş olan Şah Sultan Türbesi'nin yüzyılımızın ortalarına ancak bazı duvar bakiyeleri ulaşabilmişti. Bunlar 1953'teki restorasyonda sebepsiz yere yıktırılarak yapının bütün izleri yok edilmiştir. Kare ya da dikdörtgen planlı bir bina olduğu, duvarlarının moloz taş örgüsü ile teşkil edildiği ve ahşap bir çatı ile örtülü bulunduğu anlaşılmaktadır. Caddeye bakan kuzey cephesinin ortasında kesme küfeki taşından pilastr başlıklı, gömme sütunlara oturan, kilit taşı çıkık sepet kulplu bir kemer kapıyı taçlandır-makta, bunun yanlarında aynı tarzda kemerlere sahip birer pencere görülmektedir.



Bibi. Ayvansarayî, Hadîka, I, 256-260; Ay-vansarayî, Mecmua-i Tevârih, 243; Kut, Der-gehname, 235, no. 85; Çetin, Tekkeler, 587-588; Aynur, Saliha Sultan, 37, no. 168; Âsitâne, 11; Osman Bey, Mecmua-i Cevâmi, II, 6-7, no. 13; Münib, Mecmua-i Tekâyâ, 11; İhsaiyat II, 21; Vassaf, Sefine, V, 273; Zâkir, Mecmuâ-i Te-kâya, 16-17; Öz, İstanbul Camileri, I, 137; Sözen, Mimar Sinan, 374; Behceti ismail Hakkı el-Üsküdarî, Merâkid-i Mu 'tebere-i Üsküdar, (yay. B. N. Şehsuvaroğlu), ist., 1976, s. 67-68; E. Esin, "Merkez Efendi (H. 870/1465 Sırala-rı-959/1551) ile Şah Sultan Hakkında Bir Haşiye", TM, XIX (1980), 65-92; Kuran, Mimar Sinan, 34, 255, 264, 302; Haskan, Eyüp Tarihi, I, 85-89, 263-265; M. Özdamar, Dersaadet Dergâhları', İst., 1994, s. 37.

M. BAHA TANMAN




Dostları ilə paylaş:
1   ...   27   28   29   30   31   32   33   34   ...   140


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə