İsraiL'İN İslam ülkeleri İle iLGİLİ BÜYÜk stratejiSİ

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 146.99 Kb.
səhifə1/3
tarix25.12.2017
ölçüsü146.99 Kb.
  1   2   3



İSRAİL’İN İSLAM ÜLKELERİ İLE İLGİLİ BÜYÜK STRATEJİSİ

Dr. Mahmut RİŞVANOĞLU


ÖNSÖZ
İsrail kurulduğundan beri, özellikle Ortadoğu Müslüman ülkeler başta olmak üzeri, yakın Müslüman ülkeleri de içerisine alacak şekilde varlığına ve baskısına bir tehdit unsuru olarak gördüğü için, 1950’lerden itibaren İslam coğrafyasındaki devletleri, “mezhep, etnik ve azınlık” kavgaları içine sürükleyip, isyanlar çıkarmak için büyük gayretler göstermektedir.

Bölgedeki Müslüman devletleri irili-ufaklı mini devletlere bölmek, “Büyük İsrail” projesinin yegane hedefi olarak görmektedir.

İslam coğrafyasında en güçlü bir devlet olarak öncelikle Türkiye başta olmak üzere Arap ve diğer Müslüman ülkelerin parçalanması, Kuzey Irak’ta Yahudi Kürdistan kurdurarak, parçalanma ve bölünme fay hatlarını uzatmak Müslümanların birbiriyle boğazlaştırılmasıdır.

1960’lı yıllardan itibaren biraz hızlanarak İsrail bu emperyalist politikasını adım adım uygulamaktadır. ABD ve AB bu projede baş rol aktörleri olarak oynatılmaktadır.

Kuzey Afrika Müslüman ülkelerden başlayarak diğer İslam coğrafyasındaki siyasi depremler ve fay hatları sürekli ilerlemektedir. Türkiye bunun dışında asla kalamaz.

Bütün bu gelişmeler karşısında, binlerce yıllık tarihi kültürü ve birikimi olan Türk milletinin uyanık olması, bu emperyalist gelişmelere karşı, “varlığını ve bekasını” korumak ve idame ettirmek için bu coğrafyada olayları yakınen takip edip “milli strateji”lerini tespit etmesi gerekir.

Çeşitli kaynaklardan araştırdığımız bir nevi sentez haline getirdiğimiz bu görüşler, bilgiler, herhangi bir ideolojik yaklaşımından değil, Türkiye’nin milli menfaatleri ve geleceği açısından mutlaka nazarı itibare alınması gereken bir analiz olarak düşünüyoruz.
Mahmut RİŞVANOĞLU

SİYONİZMİN YENİ HAÇLI SEFERİ

19. yüzyılın sonunda doğan, Yahudi Nazizmi veya Yahudi ideolojisinin siyasi ideolojisi olarak Siyonizm, Ortadoğu gibi az çok homojen (büyük çoğunlukla Müslüman Arap) bir coğrafyanın içine, Yahudi toplumu yerleştirmek ve bir Yahudi devleti kurmak amacını güdüyordu. Araplar’ın çeşitli isyanlarına, saldırılarına, direnişlerine rağmen, Siyonist proje 1947 yılında gerçeğe dönüştü.

19. yüzyıl aradan sonra dünya üzerinde ilk defa bir “Yahudi Devleti” kurulmuştu. Bir başka açıdan da altı buçuk yüzyıl sonra ilk defa Ortadoğu’nun Müslüman coğrafyasında “yabancı” bir devletin bayrağı dalgalanmaya başlamıştı.

Hem Filistin’deki hem de komşu ülkelerdeki Araplar bu yabancı unsuru bünyelerinden atabilmek için harekete geçtiler. 1940 yılı içinde iki taraf arasında kanlı bir savaş yaşandı. İsrailliler, “Bağımsızlık Savaşı” adını verdikleri mücadeleyi kazandılar ve Araplar’ı püskürterek MB’nin kendilerine verdiklerinden daha da büyük bir toprağı ele geçirdiler. Filistin Şeria (Ürdün) nehrinin Batı kısmı sonradan “Batı Şeria” olarak anılır oldu. Akdeniz kıyısındaki Gazze şehrinin etrafındaki küçük cep gibi yer sonradan “Gazze Şeridi” olarak anılır oldu hariç bütünüyle İsrail’in hakimiyeti altına girdi.

Bu arada, hem bağımsızlık Savaşı sırasında (Haganah, İrgun ve Stern gibi Yahudi terör örgütlerinin yaptıkları katliam), hem de sonrasında İsrail tarafından “Müslüman Arap’lara etnik temizlik programı uygulandı. Bu yeni bir “Haçlı seferi” idi aslında. Yahudi Haçlı seferi ile Filistin’i Müslüman ahalisinden gasp ederken (çalınmış topraklar) bu ahaliyi toplu katliamlardan geçiren Hıristiyan Haçlı barbarları gibi, kurduğu yeni devletin topraklarını Yahudileştiriyorlardı. 1 Ocak 1950’de Arap’ların sayısı 150 bine düşmüştü. Halbuki 1 Ocak 1948’de Filistin’de Müslüman Arapların sayısı “Bir milyon iki yüz bin” 600 bin kadar da Yahudi ahali vardı. (I)

1948 Savaşı, Araplar için büyük bir yenilgi (birazda Arap liderleri arasındaki hainlerin yardımı ile), İsrail içinse büyük bir zaferdi. Fakat her iki taraf da bu durumun geçici olduğunu ve ileride kolayca değişebileceğini biliyordu. Çünkü Haçlılar da bundan dokuz buçuk asır önce gösterişli bir zaferle Filistin’i ele geçirmiş, ama sonra bir gün çekip gitmek zorunda kalmışlardı. İsrail’in Haçlılar’ın başaramadığı bir işe soyunduğunun herkes farkındaydı. İsrailli psikolog ve siyaset bilimcisi Benjamin Beit-Hallahmi’ye göre, “İsrail”in problemi, Haçlılar’ın kaderini izlemekten nasıl kurtulabileceğini bulmaktı (2). Araplar ise, “bu yeni Haçlılar’a karşı kendilerini birleştirecek ve zafere ulaştıracak yeni bir Selahaddin beklemeye başlamışlardı” (3).

O günden bu yana Araplar’ın beklediği gibi bir Selahaddin çıkmadı. Ama onu izlemeye çalışan başarısız taklitler gezindi ortada. Bu yüzden de İsrail’in yeni bir “Hıttin” yaşamaktan dolayı duyduğu endişe, ya da bir başka deyişle “Hıttin” Korkusu (Sendromu) hep canlı kaldı. Bu yüzden, 1948 sonrasında Ortadoğu, büyük bir ölçüde bu Hıttin Sendromu” ve onun türevleri tarafından şekillendi.
HITTİN SENDROMU (KORKUSU)

Evet nedir bu İsrail’in içinden atamadığı Hıttin korkusu?

Yıl 1187, Kudüs Kralı Guy of Lusignan’ın komutasındaki haçlı ordusu, Taberiye gölüne doğru ilerliyordu. Hava son derece sıcaktı. Filistin’in çölü andırır atmosferi içinde binlerce şövalyenin üzerlerindeki ağır zırhlarla yürümesi oldukça zordu. Güneşin kavurucu sıcaklığı 50-60 kiloyu bulan zırhlarla birleşince yol dayanılmaz bir hal alıyordu. Yanlarındaki suları ise azdı. Bu sebeple, yalnızca birkaç saatlik bir yol olan “Seferi-Taberiye” yolu, Haçlı ordusu için bir türlü bitmeyen bir azaba dönüşmüştü.

Bu sefere çıkmadan önce Haçlı liderler arasında; sefere çıkıp çıkmamak hususunda, tartışmalar olmuştu.

Taberiye gölünün etrafındaki, Selahaddin Eyyübi komutasındaki Müslüman ordusunu kendilerini beklediğini biliyordu. Selahaddin’in ordusunun askerlerinin büyük kısmı maveli Türkler’den Kıpçaklar vardı. Komutanlarının da önemli bir kısmı hep Türk’tü.

Haçlılar Taberiye gölüne ulaşmayı umduklarından yanlarına çok az su almışlardı. Ama buraya kavuşup kavuşamayacaklarını pek de kestiremiyorlardı.

Haçlı ordusu içindeki savaşa karşı çıkanlar örneğin Raymund of Tripoli Taberiye’ye kadar gidip Selahaddin ile savaşmanın kendileri açısından korkunç bir felaket olacağını ileri sürüyordu. Buna karşılık Müslüman esirlere yaptığı işkencelerle ünlenen Müslüman kervanlarını basıp masum hacıları kılıçtan geçiren, hatta birkaç yıl önce de Kabe’yi yıkmak için Mekke’ye ordu yollamış olan Reynauld of Chatilon ki bunlar hep Franklar yani Fransız Haçlıları idi. İse “Müslümanların Tanrı İsa’nın düşmanları olduğunu ileri sürerek bu büyük fırsatı kullanarak yok edilmeleri gerektiğini savunmuştu. Kral Guy da Reynauld’a ve onun gibi düşünen radikallere uymuş ve Ortadoğu, hatta o tarihlerde dünyanın en önemli savaşlarından biri olarak anılacak olan çatışmaya doğru yola çıktılar.

Haçlı ordusu susuzluktan perişan bir durumda Taberiye gölünün yakınına vardığında korktukları şeyle karşılaştılar.Selahaddin Eyyübi’nin orduları gölün kıyısının tamamen çevirmiş, gölün etrafındaki kuyuları ise kapatmıştı. Müslüman ordusunu yararak göle ulaşmayı düşünseler de vazgeçtiler. “Hıttin” adlı bir tepenin eteklerinde kamp kurarak geceyi geçirmeye karar verdiler.

O gece Ramazan Ayı’nın Kadir gecesiydi. Gece boyunca Selahaddin’in askerleri haçlı ordusunun çevresini sessizce kuşatırlar. Günün ilk ışıklarıyla birlikte saldırı başladı ve 90 yıl önce Filistin topraklarına büyük bir zaferle girmiş olan haçlı barbarları aynı derecede büyük bozguna uğradı. Haçlı ordusu ve şövalyeleri birlikte imha edildiler. Bir kısmı da esir düştü.

Yıl 1187 idi. 1095 yılında Avrupa’dan yola çıkan ve önce Antakya’ya girip binlerce Müslüman Türk ahaliyi katledip daha sonra da 1099 yılında Kudüs’e ulaşarak yine büyük Müslüman katliamı yapan Haçlı barbarları, Antakya’dan Kudüs’e kadar bir coğrafya üzerinde büyük bir Haçlı Krallığını kuran Batılı Hıristiyanlar (Franklar/Fransızlar), aradan 88 yıldan sonra büyük bir yenilgiye uğramışlardı.

Haçlılar, Kudüs’e geldiklerinde karşılarında güçlü birleşik bir Müslüman ordusu yoktu. Anadolu’da Selçuklular, Güneydoğu’da Artuklular, Halep ve Şam’da ise Türk Atabekleri hakim ise de kendi aralarında da tam bir birlik yoktu. Birbirleriyle çekişmekten Haçlılara karşı direnmeye zaman bulamamışlardı. Selahaddin Eyyübi’nin Mısır’da müstakil devletini ilan etmesi ve Şam Atabeki Mahmut Nureddin’in de yardımı ile haçlıların yaptığı katliamlara karşı birleşik bir güç oluşturdular ve “Haçlılara karşı Cihad ilan edilir. Bütün Müslümanlar bu cihat ile tek bir kutsal hedef için birleştirilmiş ve “Hıttin Zaferi” kazanılmıştı.

Daha sonra Kudüs fethedildi ve bu tarihten sonra 8 asır boyunca Müslümanların hakimiyeti altında yaşacaktı.

Hıttin’den kurtulan Haçlılar ve Şövalyeler önce Sur şehrinde toplandılar sonra Akra kalesini ele geçirdiler ve Haçlı Krallığı, bir daha hiçbir zaman Kudüs’ü alamasa da bir yüz yıl Akra’da ve çevresinde yaşadı. Ancak 1291 yılında Türk-Memluk emiri Eşraf Halil tarafından Akra’dakilerde denize dökülür.

1291’deki bu “denize dökülme” olayından sonra 20.yüzyıla dek bir daha hiçbir “Batılı güç Napolyon’un 1799’larda başarısız bir Mısır seferi hariç Ortadoğu’ya girmeye cesaret edemedi Birinci Dünya Savaşı’na kadar Müslüman Türklerin egemenliği altında kalan bu bölge, Osmanlı’nın çekilmesinden sonra bu defa başka bir dinin mensupları aynı şeyi denemeye karar verdiler. Filistin’e “dışarıdan” girip orada devlet kurmayı hedeflediler.

Bu kez sefer Yahudilerin seferiydi.

İsrail’in kısa tarihine baktığımız zaman bizlere “Hıttin Korkusu”nun ya da denize dökülme korkusunun Yahudi-İsrail devleti için daima bir endişe bir nevi “sendrom” halini aldığını ve asla bunun kaybolmayacağını göstermektedir. İsrail Yahudi devleti, kurulduğu günden itibaren kendilerini hep tehdit altında görmektedir ve bunu ne savaşla ne de barışla aşamamaktadır. İçine girdiği ve çok ciddi bir biçimde yaraladığı bünye, hiçbir zaman İsrail’i kabul etmeyecek ve onu dışarı atmak için fırsat kollayacaktır.

İsrail bu gerçeğin çok iyi farkındadır. Amerikan’ın kendisine her yönüyle stratejik ortağı olması ve desteklemesiyle kendisini asla bu korkudan kurtaramayacağını, ancak zaman kazanmasına yarayacağını da gayet iyi bilmektedir.

İsrail şimdiye kadar önce Avrupa’nın daha sonrada kayıtsız, şartsız olarak Amerika’nın desteği ile varlığını idame ettirmektedir. Kapitalizmin bugün ana vatanı sayılan Amerika’da “Sermaye ve Sanayi Feodalleri”nin büyük bir kısmı Yahudilerden oluşmakta ve Amerika’yı onlar idare etmektedir ki, bazı çevrelerce artık USA yerine “U.Srail” olarak yani ikinci İsrail olarak nitelendirilmektedir. Hiçbir Amerikan başkanı asla İsrail ile arasının bozulmasını istemez. Hasbelkader Yahudi aleyhinde bir tavır sergilerse ABD başkanı siyasi hayatı bitmiş demektir. İsrail’in zaferi, bizim de zaferimiz” Amerikan’ın temel siyasi felsefesidir.

Ama zaman içinde Amerika’nın bu desteği de pek işe yaramayabilir. Evet zaman içinde ABD’de eski ekonomik ve askerli gücünü kaybedebilir. 30-40 sene sonra Ortadoğu’da ve hatta dünya tablosunda çok değişikler olabilir. ABD zayıflayabilir şu zaman bile Amerika’nın artık yaşlandığı ve gittikçe süper güçten düşmeye başladığını ve normal güçte bir batı devleti olabilir. Nitekim, bir çok batılı sosyologlar (başta ABD’li Prof. Robert Kennedy gibiler)ın yorumlarına göre ABD düşüşün başlangıcındadır. ABD’nin bir süper güç olmaktan çıkması ise, İsrail için tehlike çanlarının çalması demektir.

İsrail için ABD’nin küresel gücünün zayıflamasından belki de daha da korkunç olan bir başka ihtimal daha vardır. İsrail’in düşman gördüğü Müslümanların gücünün artması. Mesela Türkiye’nin ekonomi, sanayi, bilim ve teknik gücünün artması İsrail için bir tehdit unsurudur. Türkiye başta olmak üzere Ortadoğu’da birliğin oluşması ve güçlerinin artması, kendisiyle boy ölçüşecek bir güce ve kendisine antipati duyacak radikal bir rejime sahip olması, İsrail’e tepki duyan Ortadoğu haklarının birleştirip güçlü bir anti-İsrail cephe oluşturması kuvvetle muhtemeldir. Bu, “yeni bir Selahaddin” anlamına gelir ki, yeni haçlı krallığı kimliğindeki Yahudi Devleti’nin en büyük korkusudur.

Geçmişten buna bir örnek olarak “Yom Kippur Depremi”dir.

“06 Ekim 1973 günü, Yahudilerin Yom Kippur (kefaret) bayramı sırasında, Mısır ve Suriye orduları ani bir saldırıya geçtiler. Mısır ordusu kanalı geçip İsrail kontrolü altındaki Sina’ya giderek, 67 savaşından sonra oluşturulmuş olan ve geçilmez sayılan “Bar-Lev Hattı”nı (İsrailli bir generalin ismi yani bu hattı yapan kişi) yarmaya başladı. Suriye ise başarılı bir operasyonla “Golan Tepelerinde” ciddi bir ilerleme kaydeder. İsrailliler, bir anda büyük bir şok yaşadılar, “denize dökülme” endişesi ya da öteki adıyla “Hıttin Korkusu” bir gecede bütün İsrail’i sardı.

Savunma Bakanı, tek gözlü Moşe Deyan, Savaş’ın ikinci günü her iki cepheyi de gezdiğinde büyük bir ümitsizlik içine düşmüş ve üçüncü tapınak’ın yok edilme ihtimalinden bahsetmeye başlamış (Hz. Süleyman tarafından inşa edildiği ileri sürülen Kudüs’teki Tapınak, Tarihte iki defa yok edilmiş (Asurlar ve Romalılar) tarafından. Bugün bazı kökenci İsrailliler, kurulan Yahudi Devleti’ni “Üçüncü Tapınak” olarak yorumlamaktadırlar. Bu panik havası içinde İsrailliler, “son kez” olan nükleer silahlarını kullanmayı düşünmüşlerdir.

Ancak “Zahal” (İsrail ordusu) büyük kayıplar vererek de olsa 09 Ekim günü Arap ilerleyişini konvensiyonel silahlarıyla durdurdular. Bir süre sonra da Suriye ordusunu Golan’dan püskürtüler. Buna karşın daha güçlü ve stratejik konumu daha avantajlı olan Mısır Ordusuyla yapılan savaş uzun sürdü. İki taraf arasında Sina yarımadasında yapılan ve çok kanlı geçen Tank savaşını İsrail lehine çeviren en büyük faktör ise genel kabule göre, savaşın ikinci gününden itibaren ABD’nin İsrail’e yaptığı yoğun silah sevkiyatı olmuştur.

İsrail, 26 ekim 1973’de fiili olarak, ABD’nin de yardımıyla, savaşı kazanmışlardı. Arapları, geri aldıkları topraklardan yeniden atmışlar ve “denize dökülme” tehlikesini atlatmışlardı şimdilik. Ama bu İsrailliler için yeterli olamadı. Arap ordularının birkaç gün süren ilerleyişi daha büyük bir psikolojik şok yaratmıştı. “Yom Kippur Savaşı” İsraillilere yenilmez ve yerinden sökülmez bir askeri güç olmadıklarını, ancak ABD gibi bir ülkenin büyük yardımları sayesinde varlığını koruyabilen ve daimi tehdit altında bulunan bir “ada” olduklarını hissettirdi.

Yahudi Devleti, bir türlü etrafından kabul görülmüyor, bir türlü kendisini emniyette hissetmiyordu. Çünkü bu coğrafyaya kan dökerek girmişti ve kan dökmeye devam ediyordu. Ortadoğu’daki “bünye” tarafından kabul edilmedi, kendi tabiatına aykırıydı.

Evet Yahudi devleti2nin içinde bulunduğu Müslüman coğrafyada kalması tarihin değişmez kurallarına aykırı bir durumdur. Doğal olarak gelişim “bünye”ye dışarıdan girmiş olan unsurun “doku uyuşmazlığı” sebebiyle reddedilmesi ve dışarı atılmasıdır. İsrail, böyle bir tarihe meydan okumaya çalışmaktadır. Bu sebeple de İsrail, asla “Hıttin Sendromu”ndan kurtulamıyor.

İki binli yıllarda “Hayfa Üniversitesinde (İsrail’de) sosyoloji öğretim görevinde bulunmuş olan “Benjamin Beit-Hallahmi” bu yenilmez “Hıttin Korkusu”na şöyle değinir:

1187 yılındaki Hıttin savaşı, bugün Ortadoğu’daki hemen hemen hiç kimse tarafından unutulmuş değildir. Bu, Selahaddin’in haçlı ordusunu yendiği büyük bir savaştır. Hıttin bugün İsrail’de, Taberiye yakınlarındadır. Ancak bu büyük savaşın yapıldığı yere, yoldan geçenlere bu tarihi olayı hatırlatacak hiçbir işaret, hiçbir yazı konuşmamıştır. Çünkü İsrailliler “Hıttin”i hatırlamak istemezler. Hıttin hakkında düşünmek istemezler. Çünkü, bu savaş, onlara Hıttin yeni bir benzerinin kendi başlarına gelebileceği ihtimalini hatırlatır”(4).

İsrail’in Ortadoğu’ya bakışını anlamak için öncelikle işte bu “Hıttin Korkusu”nun farkında olmak gerekir. Bugün pek çok insan, İsrail’in ünlü “barış süreci” ile Ortadoğu’da istikrar’ın öncülüğünü yaptığını sanıyor olabilir. Hâlbuki olayların bize öğrettiği bu barış süreci bir strateji değil, bir taktiktir. Yahudi Devleti’nin müstakbel bir “Hıttin”i mümkün oldukça geciktirmek, zaman kazanmak için kullandığı bir taktik.


TEVRAT SINIRLARI

Hıttin korkusu ile İsrail’in nasıl bir tehdit altında kendilerine göre olduklarını inceledik. Bu konuda İsrail devleti, bekaları için, bu tehdidi ortadan kaldırmak için komşularına tavizler vermesi ve bu görüşlerinden tamamen vazgeçtikleri gibi barış yollarını araması gerektiğini düşünebilir. İsrail için essen en akılcı olan çözüm budur ve nitekim İsraillilerin bir kısmı da böyle düşünmektedirler.

Ancak ne yazık ki İsrail Devleti’ne egemen olan ideoloji, bu barışçı çözüme değil, iddialı ve hırslı bir projeyi faaliyete geçirmek için çabalayıp durmaktadır. Bunun temelinde İsrail’in resmi ideolojisine şekil veren “Tevrat Sınırları” kavramı yatar.

Bu inanç niteliğindeki kavrama ve görüşe karşı büyük eleştiriler ileri süren İsrailli Prof. Dr. İsrael SHAHAK idi. Polonya doğumlu bir Yahudi olan ve 40 yıldan fazla bir süre İsrail’de yaşamış ve 2001 yılında hayatını kaybetmiş bir kimyagerdi.

İsrael Shakak, İsrail’in resmi ideolojisini “Yahudi ideolojisi” olarak tanımlamakta ve bunun İsrail’in yayılmacı (yani emperyalist) ve saldırgan bir strateji izlemeye mecbur kaldığını anlatmaktadır. Shakak, Yahudi ideolojisinin İsrail Devleti’ne empoze ettiği temel düşüncelerden biri “Tevrat Sınırları Kavramı”dır dedikten sonra bu kavramı şöyle açıklar: Yahudi ideolojisi, tanrı Yahve tarafından İsrailoğullarına Kutsal Kitap’ta vaat edilen ve tarihte bir zamanlar da Yahudi bir kral tarafından yönetilmiş olan topraklarına, bugün de İsrail devletine ait olması gerektiğini öngörür”(5).

Rab Yahve tarafından Yahudilere vaadedilen topraklar ise Eski Ahit’e (Tevrat’a) göre Nil’den Fırat’a uzanan ünlü coğrafyayı kapsamaktadır. Tevrat’ın tekvin kitabının 12. Babı’ndan şöyle yazar:

“O günden Rab, Abraham’la (yani İbrahim peygamberle) ahdedip dedi Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar bu diyarı, Konileri, Kenizzileri, Kadmonileri, hıttileri, yebusileri, Refaları, Amorileri, Kenanlıları ve Gırgaşileri senin zürriyetine (yani soyuna) verdim.”

“ Teşniye kitabının II, Bab; 23-24-25

“O zaman Rab bütün milletleri önünüzdeki kovacak ve sizden büyük ve kuvvetli milletlerin MÜLKÜNÜ ALACAKSINIZ. Ayak tabanınızın basacağı her yer SİZİN OLACAK, sınırsız çölden ve Lübnan’dan ırmaktan, Fırat ırmağından garp denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak. Allah’ınız Rab size söylediği gibi DEHŞETİNİZ VE KORKUNUZU AYAK BASACAĞINIZ bütün diyar üzerine koyacaktır.”

Bize göre tahrif edilmiş Tevrat’ın ayetleri (?) tarafından tarif edilen “bu sınırların, günümüzde hangi devletlerin topraklarına dahil olduğuna baktığımızda ise oldukça ilginç manzaralar ile karşılaşıyoruz. Yahudi dini otoriteleri söz konusu toprakların tam tanımı konusunda fikirler öne sürmüşlerdir. Ancak en geniş, kapsamlı ve en çok kabul gören haritanın hangi “belgeleri kapsadığı İsrailli Pro. İsrael Shahak tarafından şöyle açıklanmaktadır:

“İsrail Toprakları’nın Tevrat sınırlarını gösteren farklı haritalar içinde en “büyük sınırlara sahip olan versiyon, şu belgeleri içine alır.

- Güneyde bütün Sina yarım adası ve buna ek olarak Mısır’ın Kahire’ye kadar uzanan bir parçası,

- Doğuda, Ürdün ‘ün tamamı ve Suudi Arabistan’ın Kuzey bölgesi; Kuveyt’in bütünü ve Irak’ın (Kuzey Irak) çok büyük bir bölümü;

- Kuzeyde, Lübnan’ın ve Suriye’nin tamamı ve buna ek olarak Türkiye’nin Van Gölü’ne kadar uzanan büyük bir parçası

- Batıda, Kıbrıs.

Bu sınırlar hakkında yapılmış ve çok geniş kapsamlı araştırmalar, devlet desteği ile atlaslara kitaplara ve makalelere dökülmekte ve okullarda bu sınırların propagandası yapılmaktadır. Coğrafyanın İsrail tarafından fethedilmesini istemekle kalmamakta bu fethin İLAHİ BİR MİR OLDUĞUNA İNANMAKTADIRLAR”(6)

Shakak’a göre, İsrail’de “Tevrat Sınırları” denildiğinde anlaşılan Türkiye’nin Güneydoğusunu ve Kıbrıs’ı içine alan söz konusudur. Biraz daha sınırlı olan bir ikinci versiyonu ise “Tarihi Sınırlar” adı verilir.

İsrail’deki ve Diyaspora’daki Dinci ve Siyonist çevrelerde çoğunlukla kabul edilen bu “Tevrat Sınırları” hakkında bu kavramın geçerliliğine yönelik bir itiraz var olmamıştır. Shakak’ın ifadesine göre sadece İsrail’in kurulmasına karşı çıkan azınlık bir Yahudi toplumu buna karşı çıkmaktadır. Bunların dışında “Tevrat Sınırları”nı savunanlara yapılan yegane eleştiri, “İsrail’in henüz bu sınırlara ulaşacak kadar güçlü olmadığı” yönündedir. “En güvercin” kanat ise, bu sınırların fethedilmesinin ileriki bir tarihe bırakılması gerektiğini, bir gün “barışçı bir fetih” ile bu toprakların ele geçirileceğini başta Türkiye olmak üzere çevre Müslüman ülkelerinden yüksek paralar ödeyerek toprakların alınması (barışçı fetih) ile hedefe varılacağını ileri sürmektedirler.

İsrail’in ‘dinci-Siyonist’ liderlerinden Ariel Şaron (Eski başbakanlardan ve hala komada yatmaktadır) Mayıs 1993’te yapılan ‘Likud’ Partisi’nin Kongresi’nde, İsrail ‘in “Tevrat Sınırları”nı resmi politika olarak benimsenmesini önermişti. Bu teklife karşı ne Likud’un içinden ne de diğer partilerden ciddi bir tepki gelmemiştir, gelen tepkiler ise yine gerçek bir karşı çıkış değil, daha çok pragmatik anlamda yani İsrail’in bu coğrafyayı ele geçirmek ve elinde tutacak bir güce henüz sahip olmadığı görüşüne dayanmaktadır.

Tevrat Sınırları’na ait inançları, Yahudi ideolojisine bağlıdır. Yahudiliğin bu dogmatik karakterinden beslenen emperyalist siyaset, “Yahudilerin tarihi hakları” olduğu fikrine dayanmaktadır.

Nitekim, 1956 yılında Mısır’ın Başkanı Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesini müteakip İsrail, İngiliz ve Fransız askerleri tarafından Mısır işgal edilmek istendiğinde o tarihte İsrail’in Başbakanı olan Ben-Gurion, Süveyş Savaşı’na girmek, için öne sürdüğü bütün siyasi ve askerî gerekçeleri ileri sürmesine rağmen, savaşın üçüncü günü “Knesset” (İsrail Meclisi) oturumunda kendisi ateist ve dini emirlere burun kıvırmasına rağmen Tevrat’ın çizmiş olduğu sınırlar içinde “Davud ve Süleyman’ın Krallığını yeniden kurmak” olduğunu ilan etmiştir.

İsrail’deki fanatik dinci çevreler ile Siyonist ideolojiyi inanmış çevrelerce yazılıp okullara dağıtılan bir prensipler bildirgesinde şöyle denmektedir;

Biz burada en uygun yayılma yönteminden söz ediyoruz. Politik açıdan (Kuzey’de) ulaşmamız gereken sınırlar Fırat ve Dicle nehirleridir. Bu Halakha’da (Yahudi Şeriatı da) yazılıdır. Dolaysıyla bu konuda herhangi bir anlaşmazlık olamaz. Tartışılabilecek tek konu, bunun nasıl hayata geçirileceğidir. İsrail’in yani büyük İsrail’in sınırları bellidir, bu konuda tartışılacak bir şey yoktur hüküm açıktır.”(7)

Tevrat, Yahudilerin yalnız dini kimliklerini değil milli kimliklerini de belirleyen kitap olduğundan, yüzyılın başından beri Siyonist liderlerin bu “Tevrat Sınırlarını” hep ileri sürmüşlerdir. Siyasi Siyonizmin kurucusu Avusturyalı Yahudi ve gazeteci olan Theodor Heral Abdülhamit II’den Filistin’i isteyen Yahudi lider 1987 yılında Basel’deki Siyonist Kongre’nin açılışında Kuzey Sınırlarımız Kapadokya’daki (Nevşehir’e kadar MR) dağlara kadar dayanır. Güneyde da Süveyş Kanalı’na (Nil Nehrine). Sloganımız David ve Solomun’un (Davut Süleyman’ın) Filistin’i olacaktır” derken aynı sınırları kastetmiştir.

İsrail’in Siyonist karakter taşıyan şişkin emperyalist planları ile Yahudi ideolojisi arasında var olan temel farkı ortaya koyacak çok güncel bir örnek olarak şunu söyleyebiliriz; Yahudi ideolojisine göre antik çağlarda (M. Önceki çağlarda) herhangi bir Yahudi yönetici tarafından yönetilmiş olan ya da Kutsal kitapta ve Kutsal Kitab’ın ve Talmud’un hahamlara yapılan yorumlarına göre Tanrı Yahve veya Rap tarafından vaat edildiği söylenen topraklar ile eskiden buralara yerleşmiş ve iskan edilmiş olan topraklar dahil Büyük İsrail’in sınırları olarak kabul edildiği için mutlak surette başka devletlerin egemenliği altında olsa bile İsrail’e ait olmalıdır.

Yahudi İdeolojisi’nin Yahudi Devleti’ne çizdiği bu harita, takdir edilir ki, çok büyük bir coğrafyayı kapsamaktadır ve yerine getirilmesi de son zor bir hedeftir. Sahip olduğu İsrail’deki 6 milyon Yahudi nüfusu ile bu denli dev bir bölgede hakimiyet elde etmesi, şu anki görünümde teorik olarak dahi mümkün görülmemektedir. Ancak görünen odur ki, İsrail, bu haritayı nihai hedef olarak benimsemekten yine de vazgeçmemektedir.

İsrail’deki sadece Siyonistler, radikal dinciler değil Marksist-Leninist gruplarda bu harita hakkında hiçbir itirazları olmamıştır. Görüldüğü gibi sadece dini ve Siyonist inançlar dogmatik olmakla kalınıyor, aynı zamanda böyle bir emperyalist bir yayılmacı harekete ve inanca karşı açılan tartışmalara karşı hiçbir itiraz göstermeyen İsrailli Marksistler de totaliter bir zihin kalıpları oluşması bakımından dikkat çekici bir durumdur.

İsrail Yahudi toplumu ile Yahudi hayatına öncülük eden ve tamamen Yahudilere özgü örgütlerde bir araya gelmiş olan diasporadaki Yahudilerin, karakter olarak çok güçlü bir “totaliter çizgiye” sahip olmuşlardır.

Ancak Yahudi ideolojisinin öngörmüş olduğu ilkeler yerine tamamen stratejik ya da emperyalist algılara dayanan İsrail’in büyük bir stratejisi de, devletin başlangıcından beri göleşme göstermiştir. Böyle bir stratejiyi yönlendiren temel ilkelerini yetkin bir biçimde ve bütün çıplaklığıyla ortaya koyan kişilerden birisi de, Askeri İstihbarat eski komutanlarından General Shlomo Gazit idi. Gazit’e göre:

İsrail kendi sınırlarının ötesinde bile olsa (yani komşu Müslüman ülkelerde) kendisi açısından tahammül edilemez gördüğü değişiklikleri (askeri, ekonomik ve siyasi), gerçekleşmeden önce askeri ve ekonomik güç kullanmaya zorlama pahasına da, olsa engelleyecektir”(8).

Gazit’in ifadesini açarsak; İsrail, Ortadoğu-Türkiye dahil ülkeleri üzerinde her yönüyle, hegemonya kurmayı hedeflemektedir.

Bu emperyalist düşünce vs görüntü, daimi bir “‘Hıttin Korkusu” içinde yaşayan bir ülke için son derecede irrasyonel olarak kabul edilebilir elbette.Yahudi Devleti Nil’den Fırat’a uzanan dev coğrafya şöyle dursun, şu anda Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ni bile kontrol altında tutmakta zorlanmakta ve bu yüzden FKÖ ile barış masasına oturmuştur. Daha sonra Gazze’de yeni hakim unsur olarak “Hamas” örgütü de ayrı bir güç olarak İsrail’in karşısına çıkmıştır.

Bu noktada bakıldığında kendi varlığını sürdürebilmenin endişesi içinde olan coğrafi sınırları ve nüfus bakımından küçük bir devletin bütün Ortadoğu’yu kapsayacak bir hakimiyetin peşinde koşması tamamen “akıl dışı” gözükmektedir.

İsrail’in Siyonist liderleri ve fanatik dinci örgütleri bir yandan Büyük İsrail’in sınırlarını Nil’den Fırat’a kadar uzatırken ve bunun mutlaka yerine getirilmesi ilahi bir emir olduğunu ileri sürerlerken bir yandan da denize dökülme yani Hıttin Korkusunu üzerinden atamamaktadır. Bu iki görüşü ve inancı karşılaştırdığımız zaman ortaya paradoks bir sentez ortaya çıkmaktadır ki, bu durum bize İsrail Yahudi Devleti’nin tam bir irrasyonel pozisyonda olduğunu göstermektedir.

Paradoks sentez şudur: Yahudi Devleti Hıttin Sendromu’nu aşmak için, “Yahudi İdeolojisi” tarafından kendisine gösterilen emperyalist ilkelere sadık kalmalıdır. Bir başka deyişle, eğer yok edilme korkusunu aşmak ve Ortadoğu’yu kendisi için güvenli bir yer haline getirmek istiyorsa, bunu Nil’den Fırat’a uzanan coğrafya üzerinde egomanya kurarak özellikle ekonomik ve sermaye açısından gerçekleştirilmelidir. En iyi savunma saldırı olduğu şeklindeki eski kurala uygun olarak şekillenen bu sentez, Ortadoğu’nun Yahudi Devleti için bir “Hayat sahası” (Leborraum) haline getirilmesini öngörmekte ve bunun İsrail’in “bekasının” yani varlığının tek yolu olduğunu savunmaktadır.



Dostları ilə paylaş:
  1   2   3
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə